11 Ekim 2014 Cumartesi
‘Gül ve lale devrim geçti, şimdi Nergis devrimdeyim’
Nazan Bekiroğlu, iyi bir romancı, öykücü ve denemeci. Kalemini edebiyattan yolculuklara, sinemadan fotoğrafa geniş bir alanda gezdiren yazar, edebiyat üzerine denemelerini "Kelime Defteri" (Timaş Yayınları) adıyla kitaplaştırdı. Sonra biz sorduk, o anlattı; denemeyi, kelimelerini, gazete yazarlığını ve okurla ilişkisini...Mimoza Sürgünü ve son olarak Kelime Defteri'nin kapakları da birer sanat eseri. Bildiğim kadarıyla bizzat ilgileniyorsunuz kapaklarla. Zarf-mazruf ilişkisine nasıl bir anlam yüklüyorsunuz?Teşekkür ederim. İkisini de Ravza Kızıltuğ tasarladı. Ekrana bakarken ben de onun omuz başındaydım. Kitap kapağı benim için önemli. Çünkü o da metnin dünyasına dâhil ve ben görmeyi seviyorum.‘Kelime Defteri' rastgele bir isim değil. Çoğu yazının ucu da kelimeye çıkıyor. Sizin için edebiyat da hayat da ‘kelime'den başlıyor sanırım. Nedir biz faniler için kelimelerin anlamı? Hepimiz aslında birer kelimenin oğlu-kızı mıyız?Dilin kendisi bana bir mucize olarak görünüyor. Konuşmak ve yazmak. Cümle kurabilmek. Kelime de öyle. Aynı zamanda ürkütücü. Kelimenin tene değdiğini, kestiğini hatta öldürebildiğini biliyorum. Kelimeler hayatın ta kendisi ama hayatla aramıza giren engel de.Hayatınıza anlam katan ve sizi en iyi anlatan on kelimeyi sorsam…Her yazar elli kadar kelime etrafında oluşturur temel izleğini. Ama on'a indirmeye gayret edersem sanırım şöyle: Aşk, ezel, zaman, insaniyet, empati, acı, şefkat, tabiat, fıtrat, dil.Kelime Defteri ‘edebiyat üzerine denemeler'den oluşuyor. Deneme'yi nerede gördüğünüzü merak ediyorum; bir ara tür mü deneme sizin için? Romanla karşılaştırınca nerede duruyor?Her yazar kendisini bir türde en iyi ifade eder. Benim kendimi en iyi ifade ettiğim tür roman. Fakat yazı dünyamın denemesiyle, hikâyesiyle, romanıyla bir bütün olduğunu biliyorum. Romanımla denemem arasında hiyerarşi değil bütünleme söz konusu. Romanlarımın arka planını dikkatli gözler denemelerimden takip etmişlerdir. Daha yazılış sürecinde Nar Ağacı'nın rengi bu köşeden sızdırdı kendisini. İsimle Ateş Arasında'nın, Lâ'nın ve Yusuf ile Züleyha'nın meseleleri bu köşede gösterdi kendisini.Mesela, denemede anlatamadıklarınızı romanda mı anlatıyorsunuz yahut tam tersi?Deneme, roman yazma sürecimin çilekeşi, sırdaşı olmanın yanı sıra beni roman sayfalarını denemeyle doldurma acemiliğinden de kurtardı. Bilirsiniz roman yazarken bazı sayfaların denemeye dönüşmesi riski her zaman vardır. Bunları kesip atmak kolay değildir. Onları denemede anlatırım. Ay'ı kırpıp yıldız yapmıyorum. Yani deneme, romanımın arka bahçesi değil ama arka planı. Zihin ve duygu haritam onlarda kayıtlıdır. Denemem olmasa eksik kalırım.Salâh Birsel, köşe yazısından deneme olmaz der ama ben ve siz dâhil pek çok yazar gazetede deneme yazıyoruz. Denemeye ihanet mi bu? Yoksa gazetenin edebiyata hizmeti mi?Denemeye ihanet değil. Deneme ile Salâh Birsel'in kastettiği köşe yazısını ayırıyorum ben. Sizin, benim ve benzer köşe yazarlarının yazdıkları genelgeçer anlamda köşe yazısı değil. Ve bunların bir alıcısı varsa gazete edebiyata hizmet ediyor demektir. Bu köşe bana ilk teklif edildiğinde siyaset yazmaktansa insaniyeti göstermeyi önceleyen biri olarak “köşe yazısı” yazamayacağımı söylemiştim. Meşrebim bu benim. Sonra anlattılar ki zaten benden beklenen de genelgeçer manada köşe yazısı değil. Bu, hele de günümüzde bir gazete için riskli görünebilir. Ama onurlu, değerli ve gerekli. Gazete sadece haber ve yorum değil, kültür hizmeti de vermeli. Pek çok klasik romanın önce gazetelerde tefrika edildiği unutulmamalı.Deneme yazarlığınız Zaman'daki yazılarla başladı, yanılıyor muyum? Bu anlamda biraz cebrî oldu diyebilir miyiz? Okurla aranızda nasıl bir ilişki gelişti bu süreçte?Büyük ölçüde Zaman'da başladı. Önceden de deneme yazıyordum ama bir deneme kitabı çıkarmak aklımdan geçmezdi meselâ. Bu köşe beni dağınıklıktan kurtardı, disipline etti. Haftalık zorunluluk olmasa bu yazıların büyük ihtimalle hiçbiri yazılmazdı. Bazen cebriliğin de faydası var. Nadir de olsa zorlandığım, yazmak istemediğim haftalar oldu. Fakat bu yazıların çoğunu severek, isteyerek yazıyorum. Diğer yandan benim kendimi kısa periyotlarla ifade ettiğim tek yer de bu köşe. Aktif bir sosyal medya kullanıcısı değilim. Bu yüzden bu köşe benim için önemli. Zaman okurunun vefakârlığını ise her fırsatta dile getiririm. Dertleşiyor, halleşiyoruz. Birbirimizi görmesek de.Mimoza Sürgünü'ndeki bir denemede, “Ben biraz azalsam. Sadeleşsem. Durulsam” demiştiniz. Bu kaygı, Kelime Defteri'nde de sürüyor. Mesela “Bu kadarcık kitapla da yaşanırmış” yazınız… “Boş bir sayfa gibiyim. Yepyeniyim. Çok sadeyim…” diyorsunuz. Ve o “Ben artık düz cümleler kurmak istiyorum” yazınız... Nedir bu sadeleşme, durulma arzusu?Gül devrim, Lale devrim geçti, şimdi Nergis devrimdeyim. O kadar gürültülü ve kalabalık akan bir hayattan sonra gelen sadeliğin değerli olduğunun da farkındayım. Kül suyunun berraklaşması gibi. Üslubum sanırım böyle de gidecek. Çünkü iç dünyam sadeleşme temayülünde. Nokta'ya kadar gidebilirim.Kitaptaki metinler, sizin farklı ilgi alanlarınızı da açığa vuruyor; Rus yazarlar, sinema, internet, plastik sanatlar, müzik, nesneler ve okuma serüveniniz… Denemenin bu pervasızlığına ne diyeceksiniz?Harika, diyeceğim. Denemenin benim için cazibesi sonsuz bir zenginleşme alanında kalem oynatma hakkı vermesi.Kelime Defteri hangi okurların hangi derdine derman olacak?Başkalarının hikâyelerinde kendimizi anlayabilir ve onarabiliriz. Bir romanın, bir filmin hikâyesinden insanlığa ve kendine dair bir anlama çabası çıkarmak isteyenler Kelime Defteri'nin talip olduğu okuyucuyu teşkil eder. Çünkü Kelime Defteri, ilgilendiği metinler üzerinden dünyayı ve şu zor insanları anlama derdinde. Edebiyat tahlili yapmak niyetinde hiç değil. Çok zor bir dünyada yaşıyoruz. En azından bana öyle geldi.
10 Ekim 2014 Cuma
Mutluluk hiçbir şeydir, imaj her şey!
David Fincher’ın yeni filmi ‘Kayıp Kız’, mutsuz bir aileden yola çıkarak bireysel ve toplumsal anlamda kurumsallaşmış olan imaj sahtekârlığını yüzümüze çarpıyor. Modern bir Anna Karenina uyarlaması olarak da okunabilecek film, beşinci evlilik yıldönümünü kutlamaya hazırlanan evli bir çiftin üzerindeki imaj perdesini çarpıcı hamlerle yırtıyor.“Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” (Anna Karenina, Leo N. Tolstoy)Geçen yüzyılın sonunda ‘müjdesi’ verilen bilgi çağının ve beraberinde gelen akıl almaz teknolojik gelişmenin bizi ikiyüzlü bir ‘imaj çağı’na mahkûm edeceğini kim bilebilirdi? Görüntünün, hakikat dahil her şeyi perdelediği, içinden çıkılması güç bir hapishanedeyiz artık. The Truman Show’un (1998) imajların kurmaca dünyasında yaşayan ana karakterini hatırlayalım. Hani filmin sonunda o ‘yalan dünya’nın çeperini yırtıp ‘gerçek dünya’ya adım atıyor ya... Şimdinin gözüyle bakınca ne kadar da naif! İmajlar hapishanesinde mutlu-mesut yaşayıp giden günümüz insanının kabuğunu kırabileceği öyle bir dünya kalmadı.Yaşayıp durduğumuz imaj hapishanesi sadece yalan ve riya üzerinde yükselmiyor. Zemininde, kapitalizm ile postmodernizmin sıkı işbirliği sonucu yayılan tüketim ekonomisi yatıyor. Bu muazzam çark, bireye ait bütün özel ve mahrem alanları, onun duygularını, zamanını, birikimini, düşüncelerini, topyekun hayatını ‘piyasa ekonomisi’ içinde alınır-satılır bir meta haline getiriyor. Daha ürkütücü olanı ise bireyin hiçbir zorlama ve baskı hissetmeden, bu çarkı yürütmek için üzerine düşen hemen her şeyi gönüllü olarak yapmasıdır. Kapitalizmin en acımasız haliyle yaşandığı ülkemiz, hiç şüphesiz imajlar hapishanesinin en mümtaz şubesi. Özellikle son 10 aydır (bir yönüyle 12 yıldır) yaşadıklarımız, imajların ve algıların her alanda galip geldiğini gösteriyor. ‘En azından şimdilik’ diyelim de geleceğe dair umudumuz saklı kalsın.MUTSUZLUĞUN RESMİNİ ÇİZEBİLİR MİSİN?Bu haftanın menüsünde imaj, riya, mutluluk ve mutsuzluk üzerine kafa yorabileceğimiz sıkı bir film var. David Fincher’ın yeni filmi ‘Kayıp Kız / Gone Girl’, mutsuz bir aileden yola çıkarak bireysel ve toplumsal anlamda kurumsallaşmış olan imaj sahtekârlığını, yani riyayı yüzümüze çarpıyor. Modern ve serbest bir Anna Karenina uyarlaması olarak da okunabilecek film, beşinci evlilik yıldönümünü kutlamaya hazırlanan evli bir çiftin üzerindeki imaj perdesini sinsi, kurnaz ve çarpıcı hamleler ile yırtıyor. Mutluluk kılıfının altındaki mutsuzluğu hiç acele etmeden, kazıya kazıya gösteriyor seyirciye.New York’lu yazar Nick ve çocukluğundan itibaren bir ‘proje’ gibi yaşayan karısı Amy’nin parıltılı hayatı beşinci evlilik yıldönümlerinde sarsılır. O sabah Amy esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolur. Evde boğuşma izleri vardır. Nick, şüphe uyandırıcı davranışları ve kendisinden beklenen hüznü takınmadığı için polisin bir numaralı şüphelisi olur. Amy’nin kaybolması ve cinayet şüphesi, onların evliliği üzerindeki gizemi de gündeme getirir. Polisin yürüttüğü soruşturma, komşuların, kasaba halkının ve medyanın da dahil olmasıyla karmaşık bir hal alır.2011’de Ejderha Dövmeli Kız’ın yeniden çevirimiyle biraz hayal kırıklığına yol açan yönetmen David Fincher, ‘Kayıp Kız’ ile ustası olduğu polisiye-gerilim sularına dönüyor. ABD’li yazar Gillian Flynn’ın filme kaynaklık eden aynı adlı romanı, özellikle ustalıklı kurgusu ve güçlü kadın karakteriyle öne çıkıyordu. Roman, ülkemizde Artemis Yayınları etiketiyle geçtiğimiz yıl yayımlanmıştı. Senaryoyu Flynn’a emanet eden Fincher, kitabın kurgusunu bir adım ileriye taşıyarak gerilimi ve gizemi daha da artırıyor. Açılışta Nick’in seslendirdiği şu cümleler, ne kadar güvensiz, gerilimli ve gizemli bir evlilikle karşılaşacağımızın ipuçlarını veriyor: “Ne düşünüyorsun Amy?.. Evliliğimiz boyunca dile getirmesem bile, içten içe, sürekli sorduğum soru bu. Sanırım bu tür sorular tüm evliliklerin kaçınılmazı: Ne düşünüyorsun? Neler hissediyorsun? Sen kimsin? Bize ne oldu? Şimdi ne yapacağız?”Yönetmen, ana hikâyeyi polisiye kayıp olayı üzerinde yürütüyor. Perdeye yansıyan tarih düşürmeler sayesinde zaman ile oynama kozunu elinde tutuyor. Böylece ihtiyaç duyduğunda kaybolma olayında iz sürülen kronolojik zamanı bir kenara bırakarak ‘anı-bellek zamana’ geçiş yapabiliyor. Bu ustalıklı geçişler, Nick ve Amy’in üzerindeki gizemi ortadan kaldırmak yerine gerilimi ve merak unsurunu daha da artırıyor. Çünkü Nick’in dış sesiyle başlayan hikâye anlatımı usta bir hamle ile Amy’ye geçiyor. Gizem perdesi aralandığında bile yönetmenin kurguladığı gerilim sona ermiyor.Yıllardır kayıp olan Hollywood’un ‘yönetmenler kuşağı’nı yeniden diriltebilecek isimlerden biri olan Fincher, hayranı olduğu Hitchcock’un gerilim ruhunu ‘Kayıp Kız’ın tekinsiz atmosferine ustalıkla yansıtıyor. Oyuncu seçimiyle de takdiri hak eden filmde Rosamund Pike üst düzey bir performans sergilerken Ben Affleck, kariyerinin en iyi rolünü çıkarıyor. Dedektif Boney’de Kim Dickenson, kız kardeş Margo’da Carrie Coon ve filme tehlikeli bir Muhteşem Gatsby efekti katan Neil Patrick Harris de hikâyeye ruh katan oyuncular. ‘Kayıp Kız’, yılın en iyi filmleri arasına adını şimdiden yazdırıyor.
9 Ekim 2014 Perşembe
Altın Portakal, sancılı başlıyor
Altın Portakal Film Festivali’nin 51. yılı sansür tartışmalarının gölgesinde başlıyor. Sansüre uğrayan ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ filminin de yer aldığı 13 belgeselin festivalden çekilmesiyle dün Ulusal Belgesel Yarışması iptal edildi.Altın Portakal Film Festivali, 51. yılına sansür krizinin gölgesinde giriyor. O kadar ki, yarın başlayacak festivalin program akışı bile henüz açıklanmadı. Oysaki festival, uzun süre sonra ilk kez ulusal ve uluslararası yarışma bölümündeki seçkisiyle heyecan uyandırmıştı.HER ŞEY UMUTLA BAŞLAMIŞTIKeşke sinema dünyası, festivalde yarışacak filmlere ya da Antalya’ya gelecek yabancı konuklara odaklansaydı. Fakat yaşanan sansür krizi, bütün bunları gölgede bıraktı. Aslında her şey 100. yıla yaraşır başlamıştı. Ödül heykelciği ufak dokunuşlarla yenilendi, Al Pacino gibi dünyaca ünlü oyuncular festivale davet edildi, yeniden ‘uluslararası’ olma hedefi konuldu. Hatta ilk basın toplantısı, Lumiere Kardeşler imzalı, sinema tarihini başlatan filmin bu topraklardaki ilk gösteriminin yapıldığı Yıldız Sarayı’nda gerçekleştirildi... 51. yılında ‘Gelenekten geleceğe’ sloganıyla yola çıkan Altın Portakal’ın geçmişindeki ‘sansür geleneğini’ 2014’lere taşıyacağı kimsenin aklına gelmemişti!Elif Dağdeviren, Alin Taşçıyan, Hülya Uçansu ve Zeynep Özbatur Atakan’dan oluşan festival komitesinin de katıldığı basın toplantısında Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel’e o kritik soru soruldu: “İyi bir Gezi filmi festivale başvurursa yarışabilecek mi?” Türel’in cevabı netti: “Yarışmaya kıstas, engel koyamayız. Film festivalimiz herkese açık. Siyasi filmler olacaktır. Biz filmleri herhangi bir siyasi yapıya sahip diye Altın Portakal’da yarışmaktan men edemeyiz.”TCK’YA GÖRE FİLM SEÇMEKNe yazık ki olaylar başkanın sözlü teminatına göre gelişmedi. Gezi olaylarını konu alan, Reyan Tuvi’nin yönettiği ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ adlı belgesel, ön jüri tarafından yarışmaya seçilmesine rağmen festival yönetimi tarafından Ulusal Belgesel Yarışması’ndan çıkarıldı. Üstelik bu uygulama Berke Baş, Ayşe Çetinbaş ve Seray Genç’ten oluşan ön jürinin açıklamasıyla ortaya çıktı. Festival yönetimi, söz konusu filmin yarışmaya alınmamasına gerekçe olarak Türk Ceza Kanunu’nun 125. (kişilere hakaret) ve 299. (Cumhurbaşkanına hakaret) maddelerini gösteriyordu. Sinema dünyası şaşkınlık içindeydi zira işin içinde, hepsi birbirinden tecrübeli ve adlarını sansürle yan yana anamayacağınız festival komitesi üyeleri vardı.Festival komitesi cevaben, meselenin Gezi ile ilgisi olmadığını, festivalde başka ‘Gezi filmleri’ de olduğunu açıkladı. Ancak yine de TCK’nın ilgili maddelerine dayandırılarak sansür kararını savundu. Bu açıklamaya ilk tepki Sinema Yazarları Derneği’nden (SİYAD) geldi. Derneğe üye 75 sinema yazarı bir bildiri yayımlayarak olayın sansür olduğu ve festival yönetiminin söz konusu belgeseli yönetmenin kurguladığı haliyle yarışmaya geri alması gerektiği vurgulandı. Festivalin yarışmalı bölümlerinde görev alan 10 jüri üyesi de yaşananları ‘vahim’ olarak nitelendirdi. Festival yönetimi ise geri adım atmak yerine Reyan Tuvi üzerinde baskı kurarak festivalin akıbetini ve sorumluluğunu yönetmenin omuzlarına bıraktı. Tuvi de ‘festivalin yapılması’ için İngilizce altyazıdaki bir kelimeyi çıkarmayı kabul etti.BELGESELCİLER ÇEKİLDİ, YARIŞMA İPTAL!‘Kriz çözüldü’ derken, festival komitesinin bu uzlaşmayı duyururken kullandığı ifadeler sinema dünyasını hareketlendirdi. Filmin ‘yeni versiyonuyla’ başvuru yaptığı ve yarışmaya öyle kabul edildiğini açıklayan yönetim, hatasını kabul etmeyen ve sansürü savunmaya devam eden açıklamasıyla krizi yeniden alevlendirdi. Tepkiler artınca da en başta yapması gerekeni sonda yaparak hatasını kabul etti ve uzlaşma çağrısı yaptı. Fakat sansür kararından dolayı yine özür dilenmediği için önce Ulusal Belgesel Yarışması jüri başkanı Can Candan istifa etti, ardından da ulusal ve uluslararası uzun metraj dahil, festivalin yarışmalı bölümlerinde görev alan 11 jüri üyesinin istifası geldi. 40’a yakın sinema yazarının ve birçok sinema platformunun festivale katılmayacağını açıklamasının ardından Reyan Tuvi’nin de aralarında olduğu Ulusal Belgesel Yarışması’ndaki 13 yönetmen, filmlerini festivalden çekti. Festival de çareyi yarışmayı iptal etmekte buldu. Kutluğ Ataman hariç, Ulusal Uzun Metraj Yarışması’nda yer alan filmlerin yapımcı ve yönetmenleri ise bir açıklama yaparak festivale katılacaklarını açıkladı. Festival yönetiminin sansür uyguladığı belirtilen açıklamada, festivale katılarak ve seslerini duyurarak sansürle mücadele edileceği ifade edildi.Sonuç olarak, festivalin can damarı olan ulusal uzun metraj yarışması, yapımcı ve yönetmenlerin bu açıklamasıyla ‘direkten döndü’. Fakat festival yönetiminin sansür kararı ve devamındaki anlamsız inadı yüzünden Türk sinemasının 100. yılında Altın Portakal, büyük bir yara aldı.Ulusal Uzun Metraj YarışmasıBalık / Derviş ZaimÇekmeköy Underground / Ayşim Türkmen KeskinFakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku /Çiğdem VitrinelGuruldayan Kalpler / Ömer Uğurİtirazım Var / Onur Ünlüİyi Biri /Ayhan SonyürekKlama Dayika Min – Annemin Şarkısı / Erol MintaşKumun Tadı / Melisa ÖnelKuzu / Kutluğ AtamanNeden Tarkovski Olamıyorum / Murat DüzgünoğluOflu Hoca’yı Aramak – O.H.A. /Osman Levent SoyarslanSivas / Kaan MüjdeciUluslararası Uzun Metraj YarışmasıMahkeme (Chaitanya Tamhane)Michael Jackson Anıtı (Darko Lungulov)Beyaz Tanrı (Kornél Mundruczó)Test (Alexandr Kott)Çekingen (Marienne Tardieu)Turist (Ruben Östlund)Macondo (Sudabeh Mortezai)Villa Touma (Suha Arraf)Dağdaki Tabut (Xin Yukun)Her Şeye Rağmen (Maciej Pieprzyca)
8 Ekim 2014 Çarşamba
Saf sanatın babası Maleviç’e armağan
Soyut sanat tarihinin en önemli tablosu Siyah Kare’yi sanatseverlere armağan eden 20. yüzyılın önemli sanatçılarından Rus ressam Kazimir Maleviç’in Londra’daki Tate Modern Müzesi’nde retrospektif sergisi açıldı. Maleviç için gökyüzü mavinin aksine beyazdır ve sonsuzluğun rengidir ve bu kapsamlı sergi, yeni bir soyut dil arayışına giren usta bir sanatçının tüm evrelerini ele veriyor.Bir müzede veya galeride önüne dikildiğimiz tabloya karşı boş bakışlarımızı, onları hayranlıkla izleyenlerden kaçırmak bizi biraz rahatlatır. Bu yüzden izleyicinin soyut sanata duruşu ya sevgi ya da nefret üzerine kuruludur. Fakat aradaki mesafeyi kısalttıkça, zevkli bir alışverişe girdiğimiz anlar da olur. Her tablo görsel bir metafor şölenine dönüşür, zihin tatlı yorgunluğuna teslim olur. Rus ressam Kazimir Maleviç’in (1879-1935) Londra’daki Tate Modern Müzesi’nde sergilenen soyut sanat tarihinin en önemli tablosu Siyah Kare önündeki kalabalıktan, hayranlık veya boşvermişliği okumak zor değil. Maleviç için yaklaşık 30 yıl aradan sonra açılan ilk retrospektif sergide 150’den fazla eserle birlikte yer alan bu tablo serginin en önemli eseri. Tate Modern’in 12 odasına yayılan “Maleviç: Rus Avangardının Devrimcisi” adlı sergi, yaşadığı dönemde yeni bir soyut dil arayışına giren usta sanatçının tüm evrelerini ele veriyor. Sergi dünyanın dört bir yanından çeşitli müze ve koleksiyonlardan derlenmiş. 14 çocuklu bir ailenin en büyüğü olarak Kiev’de doğan Maleviç’in çocukluğu, sanat dünyasına epey uzak bir yerde, şekerpancarı yetiştirilen köylerde geçer. Buradaki yaşantı sanatının başlangıcı olur. Babasının ölümünün ardından Moskova’da sanat eğitimi alan Maleviç, Rus avangart ressamlarının arasına girer. 1915’te 106 x 106 cm boyundaki siyah bir kareyi, bir ikon gibi serginin baş köşesine yerleştirdiği 0.10 adlı sergi, sanat tarihinde radikal bir olay olarak kayıtlara geçer; zira süprematizm adını verdiği bu yaklaşım, soyut geometriciliği benimseyen bir resim anlayışının manifestosu gibidir. Maleviç eleştirmenlerin ve halkın görmeye alıştıkları şeyi yerle bir etmiştir. Son derece yalın ve çarpıcı bir eserdir söz konusu olan. Tate Modern’deki sergide, dünyada dört tane olan Siyah Kare’lerden ikisi sergileniyor. 1915’teki ilk tablo halen Mosko-va’da ve buradan hiç ayrılmadı.Kendi dilini bulan sanatçıMaleviç’in Latince “en üst, en yüce” anlamına gelen “supreme” sözcüğünden türettiği süprematizm, ‘hiçbir şeyin’ ve ‘her şeyin’ iç içe geçtiği bir sanat. Başka deyişle, saf sanatı temsil eden bir yaklaşım. Tate Modern 0.10’dan yola çıkarak, bir odayı tıpkı o dönemde sergilenen haliyle düzenlemiş. Süprematizmi mimariye de uygulamak isteyen Maleviç’in çeşitli maketleri de sergileniyor. Ünlü mimar Zaha Hadid’in Maleviç tutkunu olduğunu hatırlarsak, Maleviç’in etkisi daha iyi anlaşılır.Malevich’in formları doğayı çağrıştırmaz, nesnelerin zihnimizdeki tanıdık görünümleri geçersizdir. Sergide yer alan Beyaz Üzerine Beyaz adlı bir başka önemli tablo, resmin en saf formu olarak değerlendiriliyor. Onun renk dünyasında gökyüzü mavinin aksine beyazdır ve sonsuzluğun rengidir. 1919’da yazdığı Nesnesiz Resim ve Süprematizm adlı manifestosunda sonsuzluğun hakiki sembolünün beyaza evrildiğinden söz eder ve ressamlara bir çağrıda bulunur: “Rengin sınırlarının mavi ışık gölgelerinden geçtim ve beyaza ulaştım. Beni izle yoldaş. Renkli gökyüzünün hatlarını altüst ettim, yıktım ve rengi sıkıca düğümlediğim bohçaya koydum. Beyaz, özgür derinlikte yüz, sonsuzluk önünde...”Sergide karalama ve eskizlerin yer aldığı 10. oda, sanatçının tüm sanat evresinin iz düşümü. Buradaki küçücük kâğıtlara yaptığı çizimlerin, o dönemde kağıdın pahalı olması sebebiyle, daha sonra tablolara dönüştüğünü sergideki eserlerden görebiliyorsunuz. Edebiyata ve operaya da ilgilidir Maleviç. Kitaplara çizdiği kapaklardan ve sahne tasarımını yaptığı Güneşe Karşı Zafer operasından eskizler de sergide yer alıyor. 1930’larda ise Maleviç yeniden figüre döner ve serginin son odasındaki portreler sanatçının bu dönüşümünü önümüze seriyor. Stalin rejiminin baskısından nasiplenen ve resimlerine el konulan Maleviç, 56 yaşındayken kanserden hayata veda eder. Ölürken yatağının başında Siyah Kare asılıdır. Mezarına da aynısından yerleştirilir. Tate Modern’deki Maleviç sergisi her sanatçının arzuladığı kendi anlatım biçimini, kendi dilini oluşturmanın zirve örneklerinden biri sayılabilir, zira saf bir sanatla kurulmuş bir dünya var karşımızda. Sergi 26 Ekim’e kadar açık.
7 Ekim 2014 Salı
Söz yazar, Cem çizer, ‘doku’ tutar
Zaman’ın usta çizeri Cem Kızıltuğ’un ilk deneme kitabı Doku (Timaş Yayınları) yayımlandı. C’empati ve Alegorik Gri albümlerinde çizimlerini bir araya getiren Kızıltuğ’un denemeleri de çizgileri gibi bambaşka dünyaların kapısını aralıyor ve okurunu şaşırtıyor.Cem Kızıltuğ’un çizimlerine her baktığımızda aklımıza ilk gelen soru ‘Bu adamın acaba nasıl bir dünyası var?’ oluyor. Her çizimi, gösterime yeni giren bir film kadar merak uyandırıcı, bir roman kadar akıcı, bazen de tiyatro sahnesi kadar cesaret verici. Hepsi uzun uzun seyredilmeyi hak ediyor, çoğu, insanı iç dünyasına sürüklüyor, bazen de o çizgilerle aynı sahneye çıkıp hikâyenin bir parçası olmak istiyorsunuz. Kızıltuğ’un imgelerle dolu çizgi dünyasına artık metinler eşlik ediyor. Sanatçının ilk deneme kitabı Doku geçtiğimiz hafta yayımlandı. “Her Tebessüm Kısadır”, “Size Hoyrat Diyecekler”, “Küllerinizi Nasıl Taşırsınız?” başlığı altında üç bölümde toplanan 50 deneme, çizgi-yorum tadında. Ama Kızıltuğ, denemeleri çizimler için yazmadığını söylüyor, fakat birbirinden bağımsız olmadığını da ifade ediyor. Bir deneme, bir çizim şeklinde tasarlanan kitaptaki tüm öğeler iç içe geçmiş, ne birbiriyle bağımlı ne de bağımsız…Zaman’ın usta çizerlerinden biri olan Kızıltuğ’u çizimlerinden tanıyor, kitaplarındaki kısa özgeçmişinden mezun olduğu okul, aldığı ödüller, iş hayatını biliyoruz. Fakat sanki hakkında bilmediğimiz, belki de bilmememiz gereken çok şey varmış gibi hissediyoruz. Mesela mühendis bir babanın, diş doktoru bir annenin oğlu. Sanatçı kişiliğini biraz babasına borçlu, klarnet dışında tüm enstrümanları çalabilen bir babanın dizinin dibinde büyümüş. Çocukluğu İstanbul Kadıköy’de geçmiş, hayretle izlediğimiz çizgilerini o yıllarda inşaatlarda oynarken keşfetmiş. Arkadaşları ile mermerleri toplar, sonra kırmızı kiremitleri o mermerle ezer, kırmızı tozu ıslatıp mermer ve tuğlanın arasında sürtünce oluşan lekeleri uzun uzun incelermiş. Kendisinin ifadesiyle Kürsü sayfasında gördüğümüz, bir kısmı Doku’da yer alan çizgiler, işte o zaman gözünün önünde hep uçuşurmuş. Ortaokulda elinden bırakmadığı Aziz Nesin kitaplarından, kahramanı Marian Gold’a, Avni, Fırfır, Limon mizah dergilerine… Yaşadıklarının devamı var ama gerisi denemelerinde saklı.Doku’daki hikâyelerin kimi bir hastane bahçesinde geçiyor. Öğrencilik yıllarında bir yakınını ziyaret etmek için gittiği Zeytinburnu’ndaki Surp Pirgiç’in çok sevdiği havuzlu bahçesi Kızıltuğ’un hafızasından hiç çıkmamış. Kimi denemesinde bir şairin nar ile ilişkisini anlatıyor. Hangi şair olduğunu söylemeyelim, siz bulun. Bir yazısı var ki çok özel, kırkıncı yaş denemesi. Çoğu yazarın aksine Kızıltuğ, kalabalık hatta gürültülü ortamlarda yazmaktan çok hoşlandığını söylüyor: “Çizgiler sakin ortamda çıkıyor, yazmayı kalabalıkta sevdim. Hatta çok hoşuma gitti. Tramvayda, kafede, parkta... ”Peki neden Doku? Kitabın adı üzerine aslında çok düşünmüş Kızıltuğ, isimler üzerinde düşünmeyi seviyor. ‘Kabaca Siz’, ‘Resimli Aporya’ gibi soru işaretleriyle dolu isimler aklına gelse de Doku’da karar kılmış. “Ben çalışırken hep dokularla çalışıyorum. Bir klasörüm var, içinde dokularım var, gün boyu onlarla haşır neşirim, sonuçta hepimiz bir dokuyuz, bir resmin bir parçasıyız. Herhalde bunlardan çıktı Doku.” diyor. Cem Kızıltuğ takipçilerine güzel de bir haber verelim. Doku’nun yakında tiyatroya uyarlanması planlanıyor. İsmi ne mi olacak? Elbette Doku’dan türeyecek. Doku, d’yi eksilt oku, z kat dokuz ya da dokun…Denemelerden…“Toplum içinde uyumamalısınız, size hoyrat diyecekler, sizi garip sanacaklar, gözlem gözlem üstüne bir zayıflık bulup onu büyütecekler, uyumayın, mutsuzun en mutsuz anı uyandığı, mutlunun da en mutlu anı uyuduğu, ikisi de değilsiniz, koparılmayıp günbegün birikmiş saatli maarif takvimi yaprakları gibisiniz, öyle nötr, arada bir yerdesiniz, not, sizi koparmak istiyorlar, uyanık kalmalısınız…”
6 Ekim 2014 Pazartesi
Sanat dünyasında ‘Gezi’nin artçı sarsıntıları
Bugünlerde sinema, tiyatro ve modern sanat çevreleri Gezi Parkı olaylarının ‘art’çı sarsıntılarını yaşıyor. Bir haftadır devam eden 51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ndeki Gezi sansürü dün çözüldü! Fakat Venedik Mimarlık Bienali Türkiye sergisinden ve İBB Şehir Tiyatroları’ndan iki sansür haberi daha geldi.51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde bir haftadır devam eden sansür tartışmaları dün yeni bir boyut kazandı. Belgesel yarışma programından çıkarılan Reyan Tuvi’nin yönettiği ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ adlı Gezi belgeseli, ‘yeni versiyonu’ ile yarışmaya yeniden dahil edildi. Festivalin internet sayfasında dün yapılan açıklamada, ‘Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, Reyan Tuvi’nin ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ filminin yeniden gönderilen versiyonunu, yapılan değerlendirme sonucunda yarışmaya davet etmiştir’ denildi.Reyan Tuvi de Twitter adresinden bir açıklama yaptı. Tuvi, “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek 51’inci Antalya Altın Portakal Film Festivali, Ulusal Belgesel Yarışması’nda yarışacak. Bir haftaya yakın süredir devam etmekte olan ve sinema sektörüne topyekün çok önemsediğim bir tartışma başlatan bu durum, filmin İngilizce altyazısındaki bir küfür çevirisini kaldırmamla sona erdi. Belgeselimiz, İstanbul ve diğer festivallerde izleyici ile buluştuğu haliyle, kurgusuna dokunulmadan Antalya izleyicisi ile buluşacak. Sokaklarda, duvarlardan küfürleri boyayarak silen ve ‘küfürle değil, inatla diren’ diyen kadınları selamlıyorum. Bana destek veren, yanımda duran herkese, içtenlikle teşekkür ederim.” dedi. Peki ne olmuştu? Antalya Büyükşehir Belediyesi’nce bu yıl 10-18 Ekim tarihlerinde düzenlenecek festivalde ön jürinin yarışma için seçtiği Taksim Gezi Parkı olaylarını anlatan ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ adlı belgesel, Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) hakaret ve cumhurbaşkanına hakaret suçlarını düzenleyen 125’inci ve 299’uncu maddelere aykırı olduğu gerekçesiyle yarışmadan çıkartılmıştı. Belgesel yarışmasının ön jüri üyeleri Berke Baş, Ayşe Çetinbaş ve Seray Genç, kararı sansür olarak değerlendirmiş, Ulusal Belgesel Film Yarışması Ana Jüri Başkanı Can Candan da başkanlıktan çekildiğini duyurmuştu.Yazıcıoğlu, Gezi’yle ilgili ne demişti?Antalya’da bunlar olurken sansür tartışmalarına dün iki olay daha eklendi. İki ay önce İBB Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği’ne atanan Erhan Yazıcıoğlu, Hürriyet’e verdiği röportajda, “Yeni dönemde direkt olarak Gezi eylemlerini savunan veya cumhurbaşkanını ya da başbakanı direkt olarak eleştiren bir oyun elbette oynamayacağız... Ama dünya literatürüne geçmiş bir oyunda herhangi bir başbakanı eleştiren bir söz varsa, ucu bizim başbakanımıza da değer diye ben o sözü metinden çıkartmayacağım. Neticede Şehir Tiyatroları bir devlet kurumudur.” dedi. Yazıcıoğlu, Mayıs 2013’te başlayan Gezi Parkı olayları sırasında resmi Twitter hesabından “Gezi Parkı gerçekleşen bir ütopyadır, güneş ülkesidir. ‘HERKES’in kucaklaştığı, birbirini yeni tanıdığı, önyargıların yıkıldığı yerdir.” “Ağacımız için, toprağımız için, ifade özgürlüğümüz için, ‘ben varım, buradayım’ demek için tüm Türkiye’de #parklardaoturuyoruz” tweetleri atmıştı.Üçüncü sansür iddiası ise geçtiğimiz haziran ayında Venedik Mimarlık Bienali Türkiye Pavyonu’nda, mimar Murat Tabanlıoğlu küratörlüğünde açılan “Hafıza Mekanları” adlı sergisiyle ilgili. Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Celal Üster’in iddiasına göre Tabanlıoğlu, Gezi Parkı olayları sırasında AKM’nin dış cephesine asılan “Kes Sesini Tayyip” yazan afişe ağaçlar ekleyerek, afişin sadece “Kes” bölümünün görünmesini sağlayarak otosansür yaptığını ifade ediyor. Söz konusu afiş, Venedik’teki sergide, AKM’nin Gezi Parkı eylemlerine kadar uzanan evrimini anlatan bölümünde yer alıyor. Tabalıoğlu’nun konuyla ilgili açıklaması merakla bekleniyor.Samsun Sanat Tiyatrosu’nun (SST) hazırladığı “Diren” adlı oyun da, politik içeriği nedeniyle Edirne Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından salon verilmeyerek geçen haftalarda engellenmişti. Oyunlarını sokakta sahneleyen SST, aynı engelle Afyon Sandıklı’da da karşılaştı. Her şeye oyunlarını sokakta sahnelemeye kararlı olan Diren’in Anadolu yolculuğu devam ediyor: 13 Ekim-Sandıklı, 14 Ekim-Simav, 15 Ekim-Uşak, 16 Ekim-Bozöyük, 17 Ekim-Kütahya, 18 Ekim-Afyon, 24 Ekim-Kayseri, 25 Ekim-Kırşehir.
4 Ekim 2014 Cumartesi
İş Sanat’ta kemancılar yılı
Her yıl düzenlediği önemli konserlerle dünyanın önde gelen müzisyenlerini ağırlayan İş Sanat, kasım ayında 15. sezonunu açıyor. Klasik müzikten caza, dünya müziğinden Türk müziğine onlarca konserin yer aldığı sezonda Vadim Repin, Sarah Chang ve Giuliano Carmignola gibi dünyanın en ünlü keman sanatçıları müzikseverlerle buluşacak.Her yıl klasik müziğin ve cazın tanınmış isimlerini müzikseverlerle buluşturan İş Sanat, 15. yılını kutladığı 2014-2015 sezonunda da önemli sanatçıları ağırlıyor. Klasik müzik ve caz ustalarının yanında iki yeni çocuk oyunu (Keloğlan ve Sahne Denilen Büyülü Kutu), ücretsiz şiir ve hikâye dinletileri, sergiler ve dünya müziğinden sanatçılarla dolu bir program ile sezonu açıyor. Geride kalan 14 yılda, 1200 etkinlikle 1 milyon izleyiciye ulaşan İş Sanat'ın açılış konserini, geçtiğimiz yıllarda da olduğu gibi Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası verecek. 1 Kasım Cumartesi akşamı Alpaslan Ertüngealp'ın yöneteceği bu konserin solisti piyanist Hüseyin Sermet.ÜNLÜ KEMANCILAR, BÜYüK ORKESTRALARİş Sanat'taki klasik müzik konserlerinde dikkat çeken bir ayrıntı ise bu yıl ünlü keman sanatçılarının varlığı. Daha önce 2005 ve 2011 yıllarında ülkemizde konser veren Vadim Repin onlardan biri. 5 yaşında müziğe başlayan ve 6 ay sonra da ilk konserini veren 43 yaşındaki Rus keman virtüözü, bu yılki konserinde İngiliz şef James Judd yönetimindeki Wiener Concert-Verein ile 14 Kasım akşamı sahneye çıkacak. Kemanın bir diğer başarılı ismi ise Güney Kore asıllı Sarah Chang. Daha 4 yaşında ilk konserine çıkan Chang'in eşlik edeceği topluluk ise İspanya'nın en tanınan oda orkestralarından Filarmónia de Cámara de Valencia. İş Sanat'ın iddialı konserlerinden biri de kuşkusuz İtalyan keman sanatçısı Giuliano Carmignola'nın solist ve şef olarak katılacağı konser. 5 Aralık Cuma akşamı sahneye, kendisine bir vakıf tarafından kalıcı olarak ödünç verilen 1732 yılına ait Stradivarius'uyla çıkıp çıkmayacağı bilinmez ama Carmignola'nın I Sonatori topluluğu ile vereceği konser dikkate değer.Münih Oda Orkestrası ve Johann Strauss Orkestrası -Rainer Hersch yönetiminde mizah dolu bir şova hazırlanıyor. Basel ve Berlin Oda Orkestrası gibi toplulukları da ağırlamaya hazırlanan İş Sanat'ta bu sezon dünyanın en köklü iki orkestrası da sahne alacak. Bunlardan ilki Londra Filarmoni Orkestrası. 3 Mart Salı akşamı Christoph Eschenbach yönetiminde sahneye çıkacak orkestranın solisti keman virtüözü Ray Chen. 5 Mayıs akşamı konser vermeye hazırlanan diğer topluluk ise 78 yıllık Rusya Devlet Akademi Senfoni Orkestrası. Özbek piyanist Behzod Abduraimov'un solistliğindeki konserin yönetimi Vladimir Jurowski'ye emanet.OLMAZSA OLMAZ, CAZ VE DÜNYA MÜZİĞİKlasik müzikte dünyaca ünlü isimleri sanatseverlerle buluşturan İş Sanat, caz müziğinin de önemli isimlerine yer veriyor. Fransız şanson geleneği ile caz müziğini kendi zarif üslubunda bir araya getiren Stacey Kent, serbest cazın kurucularından 74 yaşındaki saksafon sanatçısı Pharoah Sanders, Anthony Strong, John Coltrane'ın oğlu Ravi Coltrane ve caz trompetinin önemli isimlerinden Tom Harrell bu yıl konser verecek isimler. Dünya müziği serisine baktığımızda da İş Sanat'ta sahne alacak birbirinden renkli isimlerle karşılaşıyoruz. Neşeli Günler filminin yeni nesil sesleri The von Trapps 12 Kasım Çarşamba akşamı Türkiye'deki ilk konserini verecek. Flamenko gitaristi Paco Pena, İtalyan sanatçı Ornella Vanoni, 21. yüzyılın Bob Marley'i olarak tanımlanan Aşa (Asha) ve Tunuslu ud sanatçısı Zafer Yusuf (Dhaffer Youssef) izleyicilerle buluşacak diğer isimler. Bütün bunların yanında, Yalın, halk müziği sanatçısı Mercan Erzincan, Sinema Senfoni Orkestrası eşliğinde Halit Ergenç, Can Bonomo, Fatma Turgut ve Ozan Musluoğlu'nun “All My Friends Are Vocalists” isimli projesinde 10'dan fazla sanatçının bir araya geldiği konserler de gerçekleştirilecek.Gelenekselleşen şiir dinletilerinin bu yılki konukları da Türk edebiyatının önemli isimleri. Nazım Hikmet'in şiirleriyle başlayacak seride Ümit Yaşar Oğuzcan ve bu yıl 100. doğum gününü kutladığımız Orhan Veli şiirleri yer alacak. Sait Faik hikâyeleri sezon boyunca sanatçılar tarafından seslendirilecek. (Bilgi için: issanat.com.tr)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)