12 Haziran 2015 Cuma

Dinozorlaştıramadıklarımızdan mısınız? [VİZYONDAKİLER]

Steven Spielberg'ün 1993'te sinemaya kazandırdığı Jurassic Park'ın yeni versiyonu Jurassic World'de bayrağı Colin Trevorrow devralıyor. Aile bağları, Amerikan muhafazakârlığı gibi blockbuster şablonlarını adım adım takip eden yönetmen, seriye ya da türe yenilik getirme gibi riskli çabalara hiç girmeden ilk filmi referans alıyor.

Hollywood'u devasa bir insan vücudu gibi düşünürsek, 11 Eylül saldırılarına verilen ilk tepki istem dışı panik halleriydi. Bir süre sonra bilinç düzeyine kayan bu tepkiler “yıkılmadık, ayaktayız” mesajlarıyla sürdü. Şimdilerde ise kana karışmış zehir gibi bünyeye yerleşti. Bağımlılık yaptığı için, her yıl belli bir doz alınması gerekiyor. Vietnam'ı 35 yıldır unutamayan, Soğuk Savaş'ın bilinçaltı yansımalarını yeni sürüm fantastik filmlerde su yüzüne çıkaran Hollywood, anlaşılan o ki 11 Eylül travmasını daha uzun yıllar atlatamayacak.

Steven Spielberg'ün 1993'te sinemaya kazandırdığı Jurassic Park'ın yeni versiyonu Jurassic World baştan sona bir 11 Eylül alegorisi olarak izlenebilir. Dinozorların yeniden sinemaya döndüğü film, klasik bir Frankenstein uyarlaması. Serinin ilk filminin etrafında dönen yapım; ırkçılık, cinsiyetçilik ve Amerikan muhafazakârlığı tuzaklarına düşerken 11 Eylül'e de kanca atıyor. Önce hikâye…

Jurassic Park'a ev sahipliği yapan Kosta Rika yakınlarındaki Nublar adası, günümüzde tematik bir eğlence parkı olmuştur. John Hammond'dan parkı devralan Hindu işadamı Simon Masrani (Irrfan Khan), azalan ziyaretçi sayısını artırmak için tehlikeli bir yol seçer. Masrani'nin sahibi olduğu şirket, parktaki dinozorların genlerinden, laboratuvar ortamında yeni bir dinozor üretir. Indominus Rex adı verilen dinozor, kafesinden kurtulunca günde 20 binden fazla insanın ziyaret ettiği adada dehşet saçmaya başlar.

ADA SAHİLLERİNDE BEKLİYORUM

Jurassic Park (1993), sadece dinozorları değil, uzun bir aradan sonra blockbuster'ları da canlandıran bir filmdi. Spielberg'ün Jaws'tan (1975) sonra, Hollywood endüstrisini ve seyirciyi ateşlediği ikinci yapım. Jurassic World'de bayrağı devralan Colin Trevorrow'u bağımsız bilim-kurgu Zaman Yolcuları/Safety Not Guaranteed (2012) filminden tanıyoruz. Trevorrow, gişe sinemasına geçerken ‘garanti' adımlar atıyor. Aile bağları, Amerikan muhafazakârlığı gibi blockbuster şablonlarını adım adım takip eden yönetmen, seriye ya da türe yenilik getirme gibi riskli çabalara hiç girmeden 1993 tarihli ilk filmi referans alarak aynı hikâyeyi yeniden anlatıyor. Belki de bu tercihte yapımcı koltuğundaki Spielberg'ün çizdiği çerçeve etkilidir, bilemiyoruz. Fakat yeni film, kimi görsel hamlelerine rağmen tam bir hayal kırıklığı.

Jurassic Park'ın bilim insanlarının Tanrı'nın ve doğanın çizdiği sınırları ihlal etmesi, kapitalist açgözlülük gibi dertleri yeni filmde ya tamamen rafa kalkıyor ya da geçiştiriliyor. Konu müsait olmasına rağmen -laboratuvar ortamında üretilen dinozorlarla dolu tematik bir eğlence parkı- ABD'deki ‘entertainment' (eğlence) kültürüne dokundurma bile yok. Aksine, bol miktarda ırkçılık ve cinsiyetçilik var. Açgözlü işadamı, yeni zengin sınıflardan bir Hintli; etik tanımaz ‘laboratuvar faresi' ise Uzakdoğulu. Dolayısıyla, adadaki sorunların kaynağına dair adrese teslim karakterizasyonlar.

Filmin esas alegorisi ise 11 Eylül'de vücut buluyor. Jurassic World, zorlama tevillere ihtiyaç bırakmadan, Üsame bin Ladin'i ölümcül bir dinozor olarak resmediyor. Laboratuvar ortamında üretilen tehlikeli yaratık Indominus Rex'in (anlamı hayli ironik: Ehlileştirilemeyen/Efendisiz Kral) kafesinden kaçışı ve bir nevi ABD'yi temsil eden adada dehşet saçması hiç de fena bir buluş değil. Zaten film bir süre sonra Üsame bin Ladin'in yakalanma hikâyesine dönüyor (Zero Dark Thirthy'yi hatırlayalım). Jurassic World'ün bir başka uğrak noktası da Guillermo del Toro'nun Pacific Rim'de öykündüğü ‘Kaiju' türü.

11 Eylül alegorisini tamamlayan darbe ise sona saklanmış. Tıpkı Bin Ladin'in yakalanma süreci gibi Indominus Rex'in yakalanması da ABD'nin ‘ehlileştirdiği' müttefiklerin yardımıyla mümkün oluyor. Düşünün, yılların T-Rex'i bile bir Sam Amca edasıyla adayı (ABD'yi) düşmanlardan temizliyor. Bu tür felaket filmlerinin finalinde alışageldiğimiz muzaffer ABD bayrağı sahnesinin yerini bu kez T-Rex'in adaya hakim bir yere çıkıp ‘cennet vatana' bakarak dosta güven, düşmana korku salan kükremesi alıyor. Böylece, filmin can alıcı sorusu seyircinin kucağına bırakılıyor: Yoksa siz hâlâ dinozorlaştıramadıklarımızdan mısınız?

10 Haziran 2015 Çarşamba

Fransız seyircisine Türkiye'den üç oyun

İstanbul Tiyatro Festivali, Fransa'nın önemli sanat kurumlarından biri olan Théâtre de la Ville tarafından düzenlenen Chantiers d'Europe festivalinin destekçilerinden biri oldu. Bugün başlayan Chantiers d'Europe festivalinde bu yıl İstanbul Tiyatro Festivali'nin desteğiyle Türkiye'den ‘İstenmeyen', ‘Aalst' ve ‘Büyülü Ağaç' sahnelenecek.

Yeni sanatçıların keşfedilmesini amaçlayan Chantiers d'Europe, Théâtre de la Ville tarafından Paris'te düzenleniyor. Her yıl yeni bir ülkeyi programına katan festivalde bu sene Türkiye'den de gösteriler yer alıyor. Chantiers d'Europe'ta, prömiyerini 19. İstanbul Tiyatro Festivali'nde yapan ve Ceren Ercan'ın yönettiği İstenmeyen (27 Haziran), 2014 yılında prömiyerini Salon İKSV'de yapan Polonya-Türkiye ortak yapımı Aalst (13-14 Haziran) ile festivalin çocuk ve gençlik oyunları bölümünde yer alacak Cengiz Özek'in Büyülü Ağaç (20-21 Haziran) gösterileri sahnelenecek.

18. ve 19. yüzyıl oyunlarından yola çıkarak hazırlanan Büyülü Ağaç'ta, bir Karagöz oyununda görülebilecek her ayrıntı var. Fakat söz bu kez en az seviyede. Karagöz'ün otantik çalgıları nareke ve def, oyunun örgüsü içinde dramatik gerilimi sağlamak üzere etkin bir biçimde yer alıyor. Ayrıca oyunun çevre kirliliğini konu alan iskeleti, güncel sorunlara değinmesinden dolayı seyirci ile sessiz bir iletişim kuruyor ve bu iletişim oyunun dünya sahnelerinde sık sık yer almasını sağlıyor. Büyülü Ağaç'ın 10 yılda 500'den fazla gösteri yaptığını da belirtelim.

Chantiers d'Europe 28 Haziran'a kadar Paris'te birçok farklı mekânda gerçekleştirilecek. Festivalde Türki-ye'nin yanı sıra İtalya, Polonya, Portekiz ve Yunanistan'dan müzik, dans, tiyatro ve performans alanında çeşitli yapımlar da yer alacak. (tiyatro.iksv.org)(www.theatredelaville-paris.com)

Belgesel şenliği başlıyor

Bu yıl sekizincisi düzenlenen Documentarist İstanbul Belgesel Günleri 13 Haziran’da başlıyor.

Dünyanın farklı ülkelerinden 90’a yakın belgesel filmin gösterileceği etkinlikte, Türkiye Panorama, Ustalara Saygı: Stefan Jarl, Müzik ve Dans Filmleri, Mercek Altında: Avusturya, Uluslararası Panorama, Yüz Yıllık Sessizlik, Kadının Adı Yok, Anısına: Peter Von Bagh, Aziz Nesin 100 Yaşında, Bir Klasik: Sesli Moana, Bir Okul: Danimarka Ulusal Film Okulu, Dokufest @ Documentarist ve Sansüre Takılan Belgeseller başlığı altında 13 bölüm yer alıyor. Festivalin bu yılki onur konuğu, İsveçli belgesel yönetmeni Stefan Jarl’ın, Auschwitz’li Kız, Tehdit, Dünyaya Karşı Bir Yürek, Teröristler: Cezalandırılan Çocuklar, Zamanın Adı Yok, Javna-Geyik Çobanı Yıl 2000, Teslimiyet, Eşik adlı 8 filmi ilk kez Türk seyirciyle buluşacak. Çekimleri süren yeni belgeseli nedeniyle Türkiye’ye gelemeyen Jarl, festival katılımcılarına internet üzerinden “Karanlık Dehlizlere Işık Tutmak” başlıklı sinema dersi verecek. Ingmar Bergman’ın “İdealleri ve inançları uğruna inatla savaşan son büyük samuraylardan biri” diye nitelendirdiği Jarl, göçmen trajedilerinden Çernobil’e, tüketim furyasından doğanın tahribatına kadar pek çok hayati meseleye değinen filmler çekti. Bu yıl Anadolu yakasına da taşınan festivalin gösterim ve etkinlik mekanları, SES Tiyatrosu, SALT Beyoğlu, Aynalıgeçit Etkinlik Mekanı, Fransız Kültür Merkezi, Şişli Kent Kültür Merkezi ve TAK Tasarım Atölyesi olacak. Festival, 18 Haziran’da Robert Flaherty’nin 1926 yılına ait “Moana” filminin seslendirilmiş versiyonunun gösterimiyle sona erecek. (www.documentarist.org)

9 Haziran 2015 Salı

Koleksiyonerlerin gözdeleri

Fransız yazar Antoine de Saint-Exupéry’nin ‘Küçük Prens’ kitabının Türkiye’deki 48 koleksiyoneri geçen hafta Ankara’da bir araya gelip kitaplarını sergiledi. Kitap koleksiyonerliğinde Küçük Prens’ten sonra ilk üç sırayı Robinson Cruose, Tenten ve Don Kişot alıyor. Onları Peter Pan, Martı, Pinokyo takip ediyor.

Kitap koleksiyonerliği, tarihi hayli eskilere dayanan bir tutku. Her çağda ve her ülkede dünyanın en iyi kitaplarını ve koleksiyonlarını elde etmek için diyar diyar dolaşan, servet harcayan iflah olmaz kitap düşkünleri var. Bunlardan kimi belli konulardaki kitapları biriktirir, kimi aynı kitabın onlarca farklı baskısını. Ancak bazı eserler var ki dünyada milyonlarca insan için biriktirilmeye, uğruna ülke ülke gezmeye, bir tanesi için yüz milyonlar ödemeye değer. Bunlardan biri de geçen hafta Ankara’da sergisi düzenlenen Küçük Prens... Bir süredir farklı kentlerde düzenlenen sergi, dünyanın her yerinde yayımlanmış versiyonları toplayan 48 koleksiyonerin katkılarıyla oluşturulmuş. Bu sergiden yola çıkarak Küçük Prens gibi küresel anlamda meraklıları olan başka kitaplara, onlarla igili yapılanlara kulak kabarttık. Görüştüğümüz sahaflara ve alanın uzmanlarına göre bu türden sayılabilecek birçok eser var. Ancak ilk üçte hangi kitapların yer aldığını sorduğumuzda Robinson Cruose, Tenten ve Don Kişot hepsinin ortak sıralaması. Yüzlerce koleksiyoneri olan kitaplar arasında sayılan diğer kitaplar ise Peter Pan, Martı, Pinokyo geliyor. “Türkiye’de Kitap Koleksiyonerleri ve Sahaflar” kitabının yazarı Rıfat N. Bali’ye göre bir kitabın çok farklı dillere çevrilmiş olması koleksiyonerlerin ilgisini çekmek için önemli bir sebep. Zira hem Küçük Prens’in hem de saydığımız diğer eserlerin ortak özelliği basıldıkları tarihten bu yana yerel diller de dahil, yüzlerce farklı dile tercüme edilmiş olmaları.

Robinson Cruose: Dünyada en çok dile çevrilen ve koleksiyonerleri olan kitap denilince, en başta Robinson Cruose akla geliyor. Gezegen Sahaf’tan Sedat Yardımcı, kitabın Karamanlıca dâhil birçok yerel dile çevrildiğini söylüyor. Yardımcı, Türkçenin Ortodoks Hıristiyanlar tarafından konuşulan ağzı olarak bilinen Karamanlıcayı, “Yunanca harflerle yazılmış Türkçe.” şeklinde tanımlıyor. Eserin ilk baskılarından çeşitli dillerdeki tercümelerine kadar onlarca farklı halini toplayan koleksiyonerleri var. Daniel Defoe’nun 1719 yılında yazdığı ve ‘kült kitaplar’ arasında sayılan eser aynı zamanda ilk İngilizce roman. Daha sonra aradan geçen 300 yıl boyunca, yüzlerce farklı dile çevrildi. İngiltere’de yaşayan Alman asıllı orta sınıf bir ailenin oğlunun dünyayı gezme serüvenini anlatan roman, bugün koleksiyonerlerin müdavimi olduğu online antika kitap satış sitelerinde en çok arananlar arasında. Sedat Yardımcı, kitabın bazı baskılarının milyonlarca dolara satıldığını söylüyor. Indiana Üniversitesi kütüphanesinin web sitesinde ise adeta küçük bir Robinson Cruose koleksiyonu oluşturulmuş. Burada kitabın onlarca farklı baskısı meraklılarına tanıtılıyor.

Tenten: Kitap koleksiyonerlerinin vazgeçilmezlerinden biri de Tenten, orijinal ismiyle Tintin. Dünyanın her tarafından Tenten severlerin buluştuğu Tintinologist adlı bir site bile var. Sitede iki yüzü aşkın kişi kendi elindeki Tenten’in çeşitli dillerdeki çevirilerini, ilk baskılara ait fotoğraf ve bilgi gibi içerikleri diğer meraklılarla paylaşmış. Belçikalı çizer Herge’nin 1929 yılında kaleme aldığı çizgi roman, zamanla çocuklardan çok, büyüklerin müdavimi olduğu bir eser haline geldi. Farklı ülkelerden yüzlerce koleksiyoneri olan Tenten için Türkiye’de akla gelen ilk isim, Çağrı Çalışır. Çocuklukta başlayan ilgisi ileriki yaşlarda profesyonel arşivciliğe dönüşen Çalışır, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da önemli Tenten koleksiyonerleri arasında. Çalışır, elinde Türkiye’de basılmış ilk Tenten kitaplarından, son basılana kadar birçok eser bulunduğunu söylüyor.

Don Kişot: Yazar Rıfat Bali, en çok dile çevrilen kitaplar arasında yer alan Don Kişot’un da ciddi sayıda koleksiyonerinin olabileceği fikrinde. Türkiye özelinde araştırdığımızda ise karşımıza Kadıköy’deki Babil Sahaf’ın sahibi Lütfü Bayer çıkıyor. Verdiği bir röportajda Don Kişot kitapları koleksiyonundan bahseden Bayer, kitapların arasında İspanyolca, Osmanlıca, Türkçe ve diğer dillerde çevirilerin olduğunu söylüyor. İspanyol romancı Miguel de Cervantes Saavedra’nın 1605 ve 1615’te iki bölüm halinde kaleme aldığı eser yüzyıllardır farklı milletten okurlar için baştacı olmayı sürdürüyor. Öyle ki dünyanın bir ucundan haberdar olduğu bir baskısı için milyon liralar vermeye hazır koleksiyonerler var. Kitabın meraklıları, oluşturdukları forumlarda birbirlerinin elindeki farklı Don Kişot versiyonları hakkında bilgi topluyor. Antika kitapların satıldığı online alışveriş sitesinde 1864’teki baskısı yaklaşık 300 dolara satılan kitabın daha eski ve farklı dillerdeki baskıları kat kat fazla fiyatlara çıkıyor.

‘Aşk-ı Nebi’ için son üç gün

Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri kapsamında, 11 Nisan’da Ayasofya Müzesi’nde açılan “Doğumunun 1444. Yılında Hz. Peygamber” temalı Aşk-ı Nebi sergisi 10 Haziran Çarşamba günü sona eriyor.

İslam Kültür Sanat Platformu (İKSP) tarafından düzenlenen sergide Hazreti Peygamber’i anlatan 63 Hilye-i Şerif’in yanı sıra dönemin ekol hattatlarının nadide eserleri yer alıyor.

8 Haziran 2015 Pazartesi

Gezginlerin gözünden İstanbul

Avrupalı gezginler, 1800’lü yıllarda İstanbul’a sık sık gelmiş, dönüşte de defterlerine şu notu düşmüşler: “Müslüman mezarlıkları, insanda hoş ve huzurlu bir dalgınlık yaratıyor.” İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde 17 Ekim’e kadar sergilenecek üstteki kare o fotoğraflardan biri.

Yukarıdaki fotoğraf, 1894 yılında Eyüp Mezarlığı’nda çekilmiş. O yıllarda İstanbul’a sıkça gelen Batılı gezginlerden birinin gözünden yansıyan kare, Haliç manzarasına, Piyer Loti tepesine ve mezarlıkların atmosferine dair nadir karelerden biri olsa gerek. Fotoğrafın kenarına iliştirilen not ise şöyle: “Haliç manzarasıyla özellikle Eyüp başta olmak üzere, Türk mezarlıkları, gezginler tarafından çok pitoresk (TDK: Resimsi) bulunuyordu. Hıristiyan mezarlıklarına kıyasla, servi ağaçlarının gölgesindeki Müslüman mezarlıkların insanda hoş ve huzurlu bir dalgınlık yarattığı Avrupalı gezginlerce tekrarlanıp durdu.” Fotoğrafın şimdiki sahibi, Osmanlı dönemi fotoğrafları ve efemera konusunda dünyanın sayılı koleksiyonerlerinden biri olan Fransız Pierre de Gigord. Bizi de oldukça etkileyen kareyi, birkaç ay önce Amerika’daki bir okuldan satın aldığını söyleyen Gigord, bir okulun arşivinde neden böyle bir kare bulunduğunu şöyle açıklıyor: “Çünkü Amerika’daki okullarda Doğu ile ilgili bilgi verilirken bu ve benzeri fotoğraflar kullanılıyor…”

Pierre Gigord ile Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün 2 Haziran’da açılan “Doğu’nun Merkezine Seyahat” adlı yeni sergisinde tanıştık. Sergide Gigord’un koleksiyonunun önemli bir kısmı sergileniyor ve gezginlerin 18. yüzyılda başlayan ve sonraki yüzyılda dönüşerek devam eden, Doğu topraklarına yolculuklarının İstanbul merkezli öyküsü anlatılıyor. Ekrem Işın ve Catherine Pinguet eş küratörlüğünde gerçekleşen sergi, kitle turizmi ve seyahat kültürünün 1850-1950 yılları arasındaki değişimine odaklanıyor. Fotoğraf, kartpostal, afiş, ilan, broşür, yemek mönüleri ve objelerin bulunduğu 160 parça civarında eserin yer aldığı sergi, Osmanlı’nın son dönem ve Türkiye Cumhuriyeti’nin erken dönem manzaralarını sunuyor.

“Doğu’ya Seyahat” kavramının on dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da ortaya çıktığını belirten Ekrem Işın, “18. yüzyıl sonundan 19. yüzyıl ortalarına kadar Doğu coğrafyası, arkeolog, dilbilimci, mimar, coğrafyacı, botanikçi ve din adamları tarafından bir odak noktası halindeydi. Bilginin kaynağına uygarlığın köklerini keşfederek ulaşmayı hedefleyen bu seyahatlerin insanları özgürleştirdiği söylemi oldukça yaygındı.” diyor. Bu seyahatler ile 1850’li yıllara kadar sürdürülen keşif eksenli araştırmacı dilin, Kırım Savaşı sonrasında yerini seyyah gruplarının Doğu kültürünü tüketici diline bıraktığını belirten Işın, seyahat yapan kişinin bilgi toplayıcı ve yorumlayıcı seyyah tipi değil, gizemli coğrafyaları hızla yağmalayan turist tipine dönüştüğünü anlatıyor. 17 Ekim’e kadar açık kalacak olan sergi, pazar günleri hariç hafta içi her gün saat 10.00-19.00 arasında görülebilir. (www.iae.org.tr)

6 Haziran 2015 Cumartesi

TEOG tercihlerine dikkat yedek yerleştirme yok!

Geçtiğimiz yıl öğrencilerin büyük sorunlar yaşadığı TEOG yerleştirmesinde bu sene de değişiklik var. 25 tercih hakkı verilen öğrencilere, yedek yerleştirme yapılmayacak. Ayrıca daha önce haftada bir yapılan rutin nakiller, artık ayda bir kere yapılabilecek.

Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) sınav sonuçlarının 8 Haziran 2015 Pazartesi günü açıklanması bekleniyor. 2014-2015 öğretim yılı sonunda 8'inci sınıfını bitiren öğrencilerin yerleştirme işlemleri, tercihleri doğrultusunda okul kontenjanlarına göre Yerleştirmeye Esas Puan (YEP) üstünlüğü esas alınarak yapılacak.

Tek tip yerleştirmenin yapılacağını söyleyen Zambak Yayınları Rehberlik Uzmanı Mehmet Azim, "Her öğrenciye 25 okul tercih hakkı verilecek ve yedek yerleştirme yapılmayacak. Tercih başvurusunda bulunmayan öğrencilerin kaydı otomatik olarak açık öğretim kurumlarına yapılacak. Özel öğretim kurumlarına kesin kaydını yapmış olanlar tercih hakkını kullanmış sayılacak." dedi. "Özel okulların kayıt işlemleri ise 24 Haziran-5 Temmuz'da tamamlanacak. Güzel sanatlar lisesi ve spor liselerine öğrenci kayıtları da 10 Temmuz'da yapılacak." diyen Mehmet Azim, "TEOG lise yerleştirmelerinde bu yıl 8 yeni uygulama var. Öğrenciler ve aileler bu 8 yeni uygulamaya dikkat etmeli." ifadesini kullandı.

NAKİLLER AYDA BİR DEFA YAPILABİLECEK

Azim, şu bilgileri verdi: "Geçen yıl 15 olan tercih sayısı bu yıl 25'e çıkarıldı. Öğrenciler istek sırasına göre toplam 25 okul tercihi yapabilecek. Farklı okul türleri tek listede tercih yapılabilecek. Özel okulları tercih eden öğrenciler ‘Özel Okula Kayıt Yaptırdım, Tercih Yaptırmayacağım' butonunu tercih ederek o okullara kayıtlarını yaptıracak. Ancak Anadolu lisesinde boş kontenjan olursa ve taban puanı öğrencinin puanına uygunsa devlet okuluna başvurunun önü açık olacak. Yaptığı tercihlerden birine yerleşemeyen öğrenciler, otomatik olarak açık liseye kaydedilecek. Ancak bu öğrenciler, boş kontenjan olması durumunda nakil isteyebilecekler. Nakil başvurusu yapacak öğrencilerin bir değil, 5 tercih hakkı bulunacak. Merkezi olarak yapılan yerleştirmelerle öğrenciler uygun olan okullardan birine yerleşmeye hak kazanabilecek. Nakil başvuruları pazartesiden perşembeye kadar alınacak ve cuma günü sonuçlar açıklanacak. İlk yerleştirmenin ardından kalan boş kontenjana başvuran öğrenciler en fazla 20 puan altına kadar okula kabul edilebilecek. Nakil dönemi okullar açılmadan tamamlanacak, daha önce haftada bir yapılan rutin nakiller bundan sonra ayda bir defa yapılabilecek."