16 Mayıs 2015 Cumartesi

Ertelenen bienal başlıyor

Geçen yıl ekim ayında yapılacağı duyurulan ama Kobani olayları nedeniyle ertelenen 3. Mardin Bienali yarın başlıyor.

Mardin Sinema Derneği tarafından ‘Mitolojiler’ başlığı ile düzenlenen bienal 15 Haziran’a kadar sürecek. Kavramsal çerçevesi Ali Artun’a referansla oluşturulan bienalin bu yılki özelliği, herhangi bir küratörün tayin edilmemesi, bunun yerine geniş bir kadroyla Mardinlilerin de etkin rol oynayarak yapılacak olması. Bu grup içinde, aralarında Döne Otyam, Ferhat Özgür, Fırat Arapoğlu, Mehmet Baran, Sait Tunç, Mesut Alp, Fikret Atay, Hakan Irmak, Ferhat Satıcı, Hülya Özdemir, Claudia Segura Campins, Canan Budak, Can Bulgu gibi esnaf ve sanatkârlar yer alıyor. Böylece bienal, bir küratörün, pek de tanımadığı bir yerde, hem serginin ne olacağına, hem kimi nasıl sergileyeceğine tek başına hükmettiği egemen bienal modelini sorgulayan karşı bir alternatif öneriyor.

Mor Efrem Manastırı, Alman Karargahı, Keldani Kilisesi, Mardin Müzesi, Videoist, Açık Hava Sineması (Cun Cinema), Mardin Çarşısı gibi şehrin çeşitli mekanlarında gerçekleştirilecek bienalin sanatçılarından bazıları ise şöyle: Ahmet Elhan, Aikaterini Gegisian, Alban Muja, Ani Setyan, Antonio Cosentino, Aysel Alver, Babak Kazemi, Canan Budak, Claire Hooper, David Blandy, Deniz Aktaş, Dilan Bozyel, Dilara Akay, Eda Gecikmez, Elena Bajo, Erick Beltr·n, Ethem Erkan, Evrim Kavcar, Fani Zguro, Fırat Engin, Gabi Yerli, Hakan Kırdar, Halil Altındere, Haris Epaminonda, Iratxe Jaio & Klaas Van Gorkum, Işıl Eğrikavuk-Jozef Erçevik Amado, İbrahim Ayhan, Iman Issa, Isabel Rocamora, Juan Del Gado, Khaled Hafez, Krassimir Terziev, Melih Apa.

14 Mayıs 2015 Perşembe

Cannes’da bu yıl sahne kadınların

Yıllardır kadın yönetmenlere yeterince yer vermediği için eleştirilen 68. Cannes Film Festivali, bu yıl sahneyi kadınlara bıraktı. Festival, başrolünde ünlü oyuncu Catherine Deneuve’in yer aldığı, Fransız yönetmen Emmanuelle Bercot’nun ‘La Tete Haute’ filminin gösterimiyle dün akşam başladı. Altın Palmiye için 19 filmin yarışacağı festivalde bu yıl Türkiye’den yapım yok.

Sinema dünyasının gözü Fransa’nın güney sahilindeki küçük bir kasabaya çevrildi. 68. Cannes Film Festivali, dün akşam düzenlenen açılış töreniyle başladı. Festivalde bu yıl vitrinde kadınlar var. Yıllardır kadın yönetmenlere yeterince yer vermediği için eleştirilen festival, bu yıl sahneyi kadınlara bıraktı. Açılış filmi bir kadın yönetmenin, ana yarışmada iki kadın yönetmenin filmi Altın Palmiye için yarışıyor ve festivalin Yaşamboyu Onur Ödülü bu yıl Agnes Varda’ya verilecek.

Festivalin 68 yıllık tarihinde Altın Palmiye’yi sadece bir kez kadın yönetmen kazandı; 1993’te Piyano filmiyle Jane Campion. 1987 yılından bu yana ilk kez bir kadın yönetmenin filmi ile açılış yapan fesitval, Fransız yönetmen Emmanuelle Bercot’nun “La Tete Haute” filminin gösterimiyle başladı. Amerikan sinemasının kendine has yönetmenlerinden Coen Kardeşler’in jüri başkanlığı yaptığı festival, 24 Mayıs’ta düzenlenecek kapanış ve ödül töreni ile sona erecek. Yan bölümler de dâhil olmak üzere toplamda 83 filmin yarışacağı festivalin Altın Palmiye jürisinde Fransız oyuncu Sophie Marceau, Kanadalı sinemacı Xavier Dolan, İngiliz oyuncu Sienna Miller, Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro, İspanyol oyuncu Rossy de Palma, Malili şarkıcı Rokia Traore ile Amerikalı oyuncu Jake Gyllenhaal yer alıyor.

TÜRKİYE’DEN İKİ FİLM

Altın Palmiye için yarışacak 19 film, kağıt üzerinde birbirinden iddialı yapımlar. Jacques Audiard’ın ‘Dheepan’, Matteo Garrone’nin ‘Hikâyelerin Hikâyesi/The Tale of Tales’, Hou Hsiao Hsien’in ‘Suikastçı/The Assassin’, Nanni Moretti’nin ‘Anneciğim/Mia Madre’, Paolo Sorrentino’nun ‘Gençlik/Youth’, Gus Van Sant’in ‘Ağaç Denizi/The Sea of Tree’, Denis Villeneuve’nin ‘Suikastçı/Sicario’ filmleri dikkat çekiyor. La Loi du Marché (Stéphane Brizé), Marguerite et Julien (Valérie Donzelli), Carol (Todd Haynes), Moutains May Depart (Jia Zhang-Ke), Notre Petite Soeur (Hirokazu Kore-Eda), Mach Beth (Justin Kurzel), The Lobster (Yorgos Lanthimos), Mon Roi (Maïwenn), Son of Saul (Laszlo Nemes), Louder Than Bombs (Joachim Trier) da Altın Palmiye için yarışacak diğer filmler.

Türk sineması bu yıl Altın Palmiye yarışında yok. Ancak Ziya Demirel kısa metraj dalında ‘Salı’ ile Deniz Gamze Ergüven ise “Yönetmenlerin 15 Günü” bölümünde Fransız yapımı ‘Mustang’ ile ödül arayacak. Festivalin merak edilen yapımlarından biri de Amy Winehouse belgeseli. 2011’de 27 yaşında hayatını kaybeden ünlü şarkıcıyı konu alan ‘Amy’ adlı belgesel şimdiden tartışmaların odağında. Cate Blanchett’ın oynadığı ‘Carol’ ile Marion Cottillard ile Michael Fassbinder’in başrollerini paylaştığı Shakespeare uyarlaması ‘Macbeth’ festivalin öne çıkan filmlerinden.

CANNES’DA ASAYİŞ BERKEMAL!

Her yıl sıkı güvenlik önlemlerinin alındığı festival bu yıl Fransa’da yaşanan terör saldırıları ve geçtiğimiz hafta Cannes kentinde bir kuyumcuya yönelik soygunda 17 milyon Euro değerinde mücevherle izini kaybettiren soyguncuların bulunamaması kentte terör ve soyguna karşı güvenlik tedbirleri artırıldı. Cannes Valisi Adolphe Colrat, “Terör ihbarı yok ama tedbir almalıyız. Festival teröristlerin hedef tahtası olabilir. Cannes kentine gelen on binlerce ziyaretçi, turistleri, halkın güvenliğini sağlamalıyız.” diye konuştu.

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Pera, 10. yılını iki sergiyle kutluyor

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, kuruluşunun 10. yılını bugün açılan iki sergiyle kutluyor. Çağdaş sanatın sıra dışı isimlerinden Grayson Perry ile Winston Churchill’den Marilyn Monroe’ya kadar pek çok ünlü ismi fotoğraflayan Cecil Beaton’ın kareleri Türkiye’de ilk kez sergileniyor.

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, kuruluşunun 10. yılını bugün açılan iki sergiyle kutluyor. Sergilerle ilgili Pera Müzesi’nde dün bir basın toplantısı düzenlendi. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Genel Müdürü Özalp Birol, British Council Görsel Sanatlar Direktörü Emma Dexter, Sotheby İstanbul Ofisi Direktörü Oya Delahaye, Londra National Portrait Gallery Fotoğraf Danışmanı Terence Pepper’in katıldığı toplantıda, günümüz çağdaş sanatının yaşayan sıra dışı isimlerinden Grayson Perry’nin “Küçük Farklılıklar” sergisi ile ünlü portre fotoğrafçısı ve Oscar ödüllü kostüm tasarımcısı Cecil Beaton’ın “Portreler” sergisi hakkında bilgi verildi.

Pera Müzesi ve British Council işbirliğiyle düzenlenen “Küçük Farklılıklar” sergisinde Turner ve BAFTA ödüllü sanatçı Grayson Perry’nin seramik, halı ve baskı işlerinin yanı sıra British Council Koleksiyonu’ndaki 6 halıdan oluşan eser serisi “Küçük Farklılıkların Kibri” de yer alıyor. Sergi, Perry’nin, modern insanın açmazlarını anlattığı Hiçbir Yerin Haritası, Kafeste Kavga Edenlerin Secdesi, Numaralı Cennet Sokağı’ndan Kovulma, Otoparkta Istırap, Varoluşsal Boşluk gibi eserleriyle ve sanatçının yanından ayırmadığı oyuncak ayısı Alan Measles ile izleyiciyi buluşturuyor.

Sotheby’s işbirliği ile düzenlenen “Portreler” sergisi ise Terence Pepper küratörlüğünde gerçekleştiriliyor. Cecil Beaton’ın 1920’lerden 1970’lere kadar fotoğrafladığı film yıldızı, yazar, sanatçı, kraliyet mensupları ve entelektüellerin portrelerine odaklanan sergi, 100 binden fazla negatif, 9 bin vintage baskı ve 42 küpür albümü içeriyor.

Beaton, özellikle 1927-1956 tarihleri arasında Vogue dergisi için hazırladığı kapaklarıyla hatırlanıyor. Barbra Streisand, Audrey Hepburn, Frank Sinatra, Dean Martin, Marilyn Monroe fotoğrafladığı isimler arasında. II. Dünya Savaşı sırasında Winston Churchill’i ofisinde gösteren fotoğrafı ve yine aynı tarihlerde Life dergisine kapak olan, üç yaşında bombayla yaralanmış Eileen Dunne’in portresi de çalışmaları arasında yer alıyor. Sergiler 26 Tem-muz’a kadar görülebilir.

11 Mayıs 2015 Pazartesi

‘Tarih, siyasetin orta malı haline geldi’

“Tarih siyasetin orta malı haline geldi. İşte bunun ahfadıyız, ecdadımız şöyleydi... Maksat birilerine tarih öğretmek değil, tarih, istenen siyasi ortama taraftar bulmak üzere kullanılıyor. Cumhuriyet de bunu yaptı yıllarca...” Prof. Edhem Eldem, Osmanlı’da fotoğraf ve moderniteyi inceleyen yeni sergisini anlatırken, meydanlardaki tarihî; söylemleri ve ‘saray’a taşınan tarih toplantılarını böyle değerlendiriyor.

Gündelik tarihe, Osmanlı İmparatorluğu’na, yayıncılığa ve fotoğrafa en ufak bir merakınız varsa İstiklal Caddesi’ne çıkın ve Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’ndeki (ANAMED) “Camera Ottomana: Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğraf ve Modernite, 1840-1914” sergisini görün! İmparatorlukta çekilen ilk daguerrotype’lardan cam negatiflere, arşiv için çekilen suçlu fotoğraflarından ilk resimli basın örneklerine mesela Servet-i Fünun’a… Kapsamlı bir seçki ve sergi. Ömer M. Koç Koleksiyonu’nun yanı sıra farklı arşiv ve koleksiyonlardan oluşturulan sergi, Osmanlı İmparatorluğu’nda fotoğraf ve moderniteyi incelemekle kalmıyor; insanı 1840 ile 1914 arasında bir güzel dolaştırıyor. 19 Ağustos’a kadar açık kalacak serginin küratörlüğünü Zeynep Çelik, Edhem Eldem ve Bahattin Öztuncay yapıyor. Moderniteyi, sergiyi ve daha bir sürü şeyi Prof. Dr. Edhem Eldem’le konuştuk.

En son 2010’da görüşmüştük. Bir Osman Hamdi Sözlüğü hazırlıyordunuz. Ne oldu ona?

Onu Kültür Bakanlığı için yaptım. Yayımlandı ama haberdar olunsun, okusun diye değil. Dev gibi istediler; 30’a 32,5. Felaket! Onlarla çalışmak bir kâbustu. Kültür Bakanlığı’nın kafasında neler olduğunu açıkçası bilemiyorum. Osman Hamdi’nin ölümünün yüzüncü yılı için bir şeyler yapmış olmak istediler, yapıldı. Ondan sonra zaten ilgilenmediler. Peşlerindeydim, dedim ki bunu küçültelim, ulaşılabilir bir şey yapalım. Cevap bile vermediler.

Gerçekten mi? Sadece bize cevap vermiyorlar sanıyordum…

Yok canım, kimseye! Çok eşitlikçi davranıyorlar. Hiç kimseyi ayırmıyorlar ama size tabii cevap vermezler. Siz şimdi terör örgütünü (!) temsil ediyorsunuz değil mi? Bir âlem. Türkiye’nin hep tekrarlanan şeyleri. Bir gıdım ilerliyoruz gibi geliyor ama sonra geri… 7 Haziran’da ne olacak bakalım!

Umutlu musunuz?

Umut ne demek? Ben HDP’nin geçmesini istiyorum. Tek umudum o. Yüzde 10’u geçip temsil edilmeli artık. Rüyamdaki koalisyonsa AKP–MHP. Hepsi mümkün. Nasılsa bunların bugün söylediği ertesi gün değişiyor.

Şimdi böyle konuşunca… Türkiye’nin hiç mi iyi dönemi olmadı?

Hayır, hayır, yani… Herkesin kendine göre bir altın çağı var. Herkes kendine göre haklı. Kemalistler 1930’ları beğenir, ama bu, o dönemin iyi olduğu manasına gelmez. Eninde sonunda oyunun kuralları belli. 1930’lar otoriter zamanlar. Kemalizm de diktatörlüklerden biri. Başkalarıyla karşılaştırılınca nispeten daha az zarar vermiştir, o ayrı. Gerçi Kürdistan’a, Dersim’e bakarsanız bu zararın az olduğunu da hiç söyleyemezsiniz. Bakış açısına göre değişir. Hiçbir zaman mükemmel yok. Ama hani 1990’ların sonuyla 2000’lerin ilk 10 yılı Türkiye’de bir şeylerin ciddi olarak kabuk değiştirdiği ve iyiye doğru gittiği bir dönem gibiydi. Güzel bir şeyler olabilirmiş gibiydi. Olmadı, o ayrı.

Biraz önce ne kadar rahat söylediniz; Kürdistan diye…

Osmanlılar diyordu, biz mi diyemeyeceğiz? Kürdistan Osmanlıların gözünde bir devlet değil bir bölge ismi. Lazistan da öyle. Ama Ermenistan demiyor tabii ki, din farkından dolayı. Bu ulus devletin en büyük derdi. Türkiye’de bütün bölgeler ya deniz ya yön ismiyle anılıyor; suya sabuna dokunmuyor. Bir tek Trakya… Ama Traklar herhalde MÖ bilmem kaçtan geri gelmeyecekler. İmparatorluklar farklı. Onlar Kürt’e Kürt der, bölgeye Kürdistan; Kürt ayaklanırsa gider ezer ya da ezemezse pazarlık eder. Kürdistan bir devleti simgelemek zorunda değil. Siyasi karşılığı da var tabii ama bence Türkiye’de Kürtlerin kopmak gibi bir fikri yok. Ülke inşa etmek kolay bir şey değil, çok kârlı bir şey de değil. Kopma söylentisi kopmak isteyenlerden çok kopulmasından korkanların lafı. (Bu arada Koç camiası bunlar neler konuşuyor, sergi bir paravan mı diye düşünecek artık…)

Evet, konu konuyu açıyor. Sergiye geçelim ama göreceksiniz yine buralara geleceğiz. Sergi neden 1789’dan, III. Selim’in tahta geçmesinden itibaren başlamıyor?

Hayır; o Batılılaşma. Biz hâlâ modernite denilince Batılılaşmayı anlıyoruz… Değil. Modernite eninde sonunda muhtelif şekillerde toplumun hızla değişmesi ve üç aşağı beş yukarı, geleneksel toplumlarda tabiata bırakılan şeylerin büyük bir kısmının kontrol altına alınması. Daha önce hiç sorgulanmayan veya tamamen Allah’a havale edilen şeylerin sorgulanmaya başlanması… Osmanlı’da modernitenin çok erken tezahürleri var. Kâtip Çelebi mesela; rasyonel bir şekilde olay ve olguları sınıflandırmaya çalışmış, üstelik Batı’dan esinlenmeden. Modernite dediğimiz; akılcılığın ön plana çıktığı ve uzun vadede insanın çevresine hâkim olmasına yol açan türden bir zihniyet değişimi. Batı’yla doğrudan ilgili değil.

Günümüzde modernite nasıl?

Şimdi modernitenin dili değişti. Modernite artık çevreci. Biz biraz geriden geliyoruz. Bizim kültürümüz hâlâ 20. yüzyıla ait, siyasetimiz de. Teknolojimiz 21. yüzyılda ama biz 20. yüzyıldayız. Dünyada da 21. yüzyılın kendine göre garip bir muhafazakârlığı, geriye dönüşü, tepkiselliği var gerçi; Avrupa’da milliyetçilik ve ayrımcılık yükseliyor mesela. 68’i yapan Avrupa şimdi bunun tersine döndü. Soğuk Savaş sonrasında kurgulanan o demokratikleşme, özgürleşme yaşanmadı. Modernlik bir taraftan çok hantal, ağır, saldırgan. Bugün dünyada yaşanan eşitsizliğin, tahammülsüzlüğün, çevre sorunlarının, bir sürü şeyin sorumlusu. Ama diğer taraftan birey özgürleştiyse bu da modernlik sayesinde. Her zaman bıçak sırtında bir şey. Modernite bir taraftan küçük topluluklardaki bireyi öne çıkarırken bir taraftan da büyük bir topluluk oluşturdu: Ulus. O ulus da bütün bireylerin aynı şablonda olmasını istedi. Yani faşizm aslında barbarlığın geri dönmesi filan değil, düpedüz modernizm.

Tüm bunların arasında, biz neredeyiz?

Biz… İki arada bir deredeyiz. Çok moderniz, özellikle teknoloji konusunda… Ama teknoloji sadece bir zarf. Onun içine ne koyduğunuz ya da onu ne için kullandığınız her şeyi değiştirebilir. Bir taraftan zarf çok modern ve herkesin elinde ama ona bakışımız bir önceki yüzyıldan. Sergiden örnek verirsek… Değişmeyen şeyler var. Mesela resimli basın, haftalık mecmualar… Özellikle Abdülhamit döneminde ya suya sabuna dokunmayan şeylerden ya da padişahın açıp kapattıklarından bahsediyorlar. Sansürlü dönemde padişahımız bunu açtı, bunu yaptı; sansür kalktığı anda da vay Allah kahretsin! Şimdi de öyle. Türkiye’de basın, ya muhalefet odağı ya da iktidarın şakşakçısı. Ortası çok zor. Çünkü toplum da bunu istiyor. Toplum kutuplaşma seviyor. Sergide de şimdi herkes ne görmek istiyorsa onu görecek. O yüzden cevap vermektense soru sormak daha iyi.

Bütün sergilerde aynı cümle: Cevap vermek yerine soru sormayı tercih ettik. Peki, biz cevabı kimden alacağız?

Hiç cevabım yok demiyorum ama bu önemli bir şey. Cevabını rahatlıkla verebiliyorsanız ilginç değildir ki! Bizim tarihçilik anlayışımız sadece cevaba dayalı; çünkü tarih siyasetin orta malı haline geldi. İşte biz bunun ahfadıyız, ecdadımız şöyleydi, Çanakkale’de bunu yaptık… Hiç kimse hiçbir soru sormuyor. Maksat birilerine tarih öğretmek değil; tarih, istenen siyasi ortama taraftar bulmak üzere kullanılıyor. Nasıl bir vatandaş istiyorsunuz? Milliyetçi, muhafazakâr, dindar ya da solcu… Ona göre. Burada soru sormak en tehlikeli şey. İktidar tarih yoluyla iletişim kuruyor; Cumhuriyet de bunu yaptı yıllarca. Daha az zararı dokundu, çünkü kimse inanmadı ama mantık aynı. Eninde sonunda siz, ‘ben böyle bir Türkiye kurgulamak istiyorum ve bu Türkiye’de insanlar bu tarihi gerçekleri kabul edecekler’ dedikten sonra birinin öbüründen farkı yok. Bizde tarih anlayışı tamamen siyasi; milliyetçilik ve kutuplaşma üzerine kurulu. Tarihi kutuplaşmaya alet ediyoruz; sözüm ona birleşmeye… Herkesin aynı şeyi düşünmesini istiyoruz, olmayınca da ipler kopuyor işte.

9 Mayıs 2015 Cumartesi

‘Müzayedelerde egolar yarışır’

2006’da kurulan Beyaz Müzayede’nin yarınki müzayedesinde 4 özel koleksiyon satılacak. Şirketin sahibi Aziz Karadeniz’e göre son on yılda müzayede sektörü büyüdü ve ‘müzayede’nin anlamı da farklılaştı. En önemlisi, müzayedelerin sanatçılar nezdindeki itibarı arttı, fakat durum koleksiyonerler cehpesinde farklı.

Çok uzak değil, on yıl önce müzayedeler bir ilkbaharda, bir de sonbaharda yapılırdı. Artık her hafta ikişer müzayede var. Biri bitiyor, diğeri başlıyor. Dudak uçuklatan, iştah kabartan fiyatlar konuşuluyor, paralar havada uçuyor. Türkiye’de düzenli olarak müzayede yapan 10-15 firmadan söz edilebilir. Toplam satışın yüzde 60’tan fazlası ise iki şirketin elinde: Beyaz Müzayede (Aziz Karadeniz), Antik AŞ (Turgay Artam). Çağdaş ve klasik resimler, antikalar, Osmanlı’dan kalan tombaklar, seramikler ve kitapların yanı sıra hat, ferman, hilye-i şerif, tarihî; Kur’an-ı Kerim’ler bu müzayedelerin en gözde eserleri. Buna rağmen Türkiye’deki sanat piyasasının büyüklüğü, dünya ortalamasının çok gerisinde. Hatta Türkiye ekonomisinde sanatın yeri çok küçük. Beyaz Müzayede’nin sahibi Aziz Karadeniz’in ifadesiyle “Boğaz’da iki yalı fiyatı anca eder.”

Türkiye’deki sanat piyasasının toplam büyüklüğü 100 milyon doların altında. Dünyada önde gelen sanat fuarı Art Basel’de sadece dört günde 3-5 milyar dolar satış oluyor. Dünyadaki müzayede cirosu 25 milyar dolar, Türkiye’deki müzayede cirosu ise 40 milyon dolar civarında. Böylesine hareketli ve sıcak paranın döndüğü sektör, aynı zamanda çok eleştiriliyor. Eserlere bu kadar parayı kim, niye veriyor, sanat dünyası ve sanatçının bu işte kârı ne? Sanat sadece bir yatırım aracı mı? Sanatın kendisi kimsenin umurunda değil mi? Bu ve benzeri konular epeydir tartışılıyor.

2006 yılında kurulan Beyaz Müzayede, piyasayı hareketlendiren birkaç şirketten biri. Her müzayedesinde 7 bin müşterisine katalog gönderiyor. Müzayede günü, salondaki müşteriler hariç, 10 kişi de telefon başında uzaktan katılan müşterilere cevap veriyor. Aziz Karadeniz’e göre son on yılda Türkiye’de müzayede sektörü büyüdü ve anlamı farklılaştı. En önemlisi, müzayedelerin sanatçılar nezdindeki itibarı arttı. Eskiden ‘müzayedeye düşmek’ deyimi vardı, artık ‘müzayedeye çıkmak’ deniyor. ‘Osmanlı ve İslam eserleri’, ‘çağdaş sanat’ ve ‘klasik eserler’ gibi temalı müzayedeler 2005’ten sonra yapılmaya başlanmış. Müzayedede ‘yeni eser’ satma fikri yine son yıllarda yerleşmiş. Karadeniz, “Her çağdaş sanat müzayedemize ortalama 2 bin 500 eser başvurur. Biz maksimum 250 eseri satışa koyarız. Seçim yaparız. Dünyada gelişmiş piyasalarda müzayedeye girebilmek kariyer açısından önemlidir. Sadece bunun için özel eser yapan sanatçılar vardır. Bizde de artık bu olay kanıksandı. Müzayedelerimize koleksiyonerlerden olduğu gibi galerilerden ve sanatçılarından da eser geliyor.” diyor.

‘İSVİÇRE BANKALARININ SANAT BÖLÜMÜ VAR’

Beyaz Müzayede’nin yarınki müzayedesinde dört özel koleksiyon satılacak. Onca para ve emek harcanarak oluşturulan koleksiyonlar birdenbire gözden çıkarılabiliyor. Eser al, eser sat, fuar gez, sanatçı takip et, koleksiyon yap, sonra hepsini birden sat… Bu ve benzeri durumlar, koleksiyonerlerin yatırımcı yönünü ön plana çıkarıyor. Aziz Karadeniz, eserlerin yatırım aracı olarak pazarlanmasına karşı. Fakat İsviçre bankalarının sanat departmanlarının olduğunu hatırlatmayı da unutmuyor.

Sanatla ilgilenmeye koleksiyonerlikle başlayan Karadeniz, ‘sanatın kendisi kimsenin umurunda değil’ eleştirisine doğal olarak katılmıyor. Tutkuyla resim alan çok koleksiyoner var ona göre. Eskiden, galeriler, resim satın alma ve izleme merkeziydi. Galeri duvarlarında saatlerce resim seyreden koleksiyoner görmüşlüğümüz vardır. Şimdi müzayede şirketleri öne geçmiş durumda. Fakat müzayedelerin modern insanın ruhunu okşayan başka bir yönü daha var. “Müzayedelerde sahip olma tutkusu ve egolar yarışır. Ama bu, koleksiyonerin sanatla ilgisi olmadığı anlamına gelmez.” diyor, Karadeniz.

IV. Mustafa’nın fermanı satılacak

Beyaz Müzayede yarın Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde saat 14.30’da ve 12 Mayıs Salı akşamı 18.30’da 4 özel koleksiyonu satışa çıkaracak. İki gün sürecek bu müzayede sezonun son müzayedesi sayılır. Koleksiyonlardan biri tamamen hat, hilye-i şerif ve fermanlardan oluşuyor. Çok kısa bir süre tahtta kalan Osmanlı Padişahı IV. Mustafa’nın fermanı müzayedenin en nadide eserleri arasında. Açılış fiyatı 45 bin TL. Müzayedede satışa sunulacak diğer eserler arasında Halil Paşa, Nazmi Ziya, Namık İsmail, Hikmet Onat, Avni Lifij, Sami Yetik, Feyhaman Duran, Lepold Levy, Üsküdarlı Cevat, Şefik Bursalı, Şeref Akdik, Cemal Tollu, Mehmet Ali Laga, İbrahim Safi gibi Osmanlı ve Cumhuriyet resminin önemli ressamlarının eserlerinin yanı sıra Leonardo De Mango, Fausto Zonaro ve Fabius Brest gibi oryantalist ressamların resimleri yer alıyor. (www. www.beyazart.com)

8 Mayıs 2015 Cuma

Büyü de gel çocuk

1998 yapımı Kırmızı Keman filmiyle hatırlanan Kanadalı yönetmen François Girard, Koro ile köklerine dönüyor. Fakat bu dönüşün tatmin edici olduğunu söylemek zor. 12 yaşında öksüz kalan sorunlu bir çocuğun müzik eğitimi ile karakter kazanmasını anlatan film, klişelerle örülü hikâyesini anlatırken farklı olmak için hiçbir gayret göstermiyor.

Bazı hikâyeleri adınız gibi bilseniz de dinlemek istersiniz. Aslında istemek değil, meraktır sebep. Acaba bu kez nasıl anlatacak? Yeni ne var, başka türlü anlatır da beni şaşırtır mı? François Girard’ın yönettiği Koro / Boychoir, böyle bir film. Başı belli, sonunu tahmin etmek de zor değil. Bütün mesele ‘nasıl’ın kışkırtıcı gücünde saklı. Ne var ki, ortaya çıkan sonuç merakımızı karşılayacak kadar tatmin edici değil.

Film, 12 yaşında annesini kaybeden Stet’in hayatının en kritik dönemini anlatıyor. Sorunlu bir çocuk olan Stetson, annesi ölünce hiç tanımadığı babasını karşısında bulur. Okul müdürünün de yardımıyla babası, müzik yeteneğini değerlendirmesi için Stet’i ulusal çocuk korosuna öğrenci yetiştiren yatılı bir özel okula kaydeder. İnatçı kişiliği ve saygısız tavırlarıyla öğretmenlerini ikiye bölen Stet, çocuk korosundaki dişli rakipleriyle de mücadele eder. Ancak Stet, sıra dışı müzik yeteneğini hırsı ve inatçılığıyla besleyince kısa sürede beklenmedik bir gelişme gösterir.

KORO’YA GELENE KADAR...

Koro’yu henüz izlemeden sinopsisini okuyunca başka filmleri çağrıştırması kaçınılmaz. Billy Elliot (2000), Birlikte (2002), Koro/Les Choristes (2004) ve nihayet Whiplash (2014)... Kanadalı yönetmen François Girard hem bunlara meyletmiyor hem de hepsinden birer parça alıp heybesine atıyor. 90’larda müzik konulu film ve belgeselleriyle kariyerini inşa eden Girard, 2000’lerde fazla eser vermedi. Başarısız bir film olan Silk’ten (2007) sonra Koro ile asıl mecrasına döndü. Fakat bu dönüş, aslına rücu etmekten çok, fasla odaklanma ve kendini tekrar ile ilgili. O yüzden, yönetmen açısından bir ‘patinaj’ filmi Koro.

Yaşam Şifresi (2011) gibi vasatın üzerinde bir filmin senaristi Ben Ripley’in elinden Koro gibi klişelerle örülü bir hikâyenin çıkması biraz şaşırtıcı. Yönetmenin de katkısıyla senaryo, Stet’in dünyasına olabildiğince dışarıdan bir bakışla, âdeta seyirci koltuğuna oturarak yaklaşıyor. Bir türlü Stet’in iç dünyasına, zihnine, duygularına nüfuz edemiyor film. Yatılı okuldaki arkadaşlık ve rekabetçi ortam da üstünkörü birkaç sahne ile geçiştiriliyor. Bir müzik öğrencisi olarak Stet’in üzerindeki baskıyı, çocukların motivasyon sebeplerini perdede görmek çok zor.

Koro’da, karakterler ile ilgili her sorunun bir cevabı var, ama bu cevapların ikna edici olması için en ufak bir gayret yok. Yönetmen ve senarist, sanki seyirciye “Siz zaten hikâyeyi biliyorsunuz, fazla izaha gerek yok.” demeye getiriyor. Dustin Hoffman ile Kate Bates gibi iki garanti oyuncu, özdeşlik kurulabilecek sempatik bir çocuk oyuncu ve kaliteli müzik de var, daha ne olsun! Senaryonun ve karakter donanımının gevşek yapısını seyircinin kendi müktesebatıyla doldurması bekleniyor.

Her şeyi yönetmenden beklemeyin!

Hesaba katılmayan şu ki, sinema seyircisinin hele de has sinemaseverin müktesebatı küçümsemeye gelmez. Senin bıraktığın o boşlukları doldurmakla yetinmez, bir de mukayeseye girer. Bu mukayesede ise Koro fazlasıyla yaya kalır. François Girard’ın filmi, durup ince şeyleri söylemeye çalışan naif dönem işi Les Choristes (2004), çocuk saflığını müzikle buluşturan Billy Elliot ya da müziği ve hoca-talebe ilişkisini bir ölüm kalım savaşı gibi perdeye aktaran Whiplash ile teraziye konduğunda çok hafif kalıyor. Dahası, sadece bu üçüyle bile kıyaslandığında fazlasıyla özensiz ve kolaycı bir yapım. Sinir bozucu olan ise seyircisini fazlasıyla hafife alması.

Sinema açısından hal böyleyken, hafta sonu etkinliği olarak ‘eğitici’ ve duygusal bir film arayan aileler için Koro filmi isabetli bir tercih.

7 Mayıs 2015 Perşembe

Türkiye’nin hazır olduğu mektuplar

İş Sanat Kibele Galerisi’nde geçtiğimiz günlerde açılan “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar Biz Mektup Yazardık” sergisinde kimlerin mektubu yok ki; Ahmet Hamdi Tanpınar, Âşık Veysel, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek… Ama bir o kadar mektup da yok sergide. Çünkü onları okumaya Türkiye henüz, özellikle de şu günlerde hiç hazır değil.

Onlar mektup yazıyormuş, biz e-mail atıyoruz! İş Sanat Kibele Galerisi’ndeki Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar “Biz Mektup Yazardık” sergisini gezince arada hiçbir fark olmadığını anlıyorsunuz. Ama geçmiş, içinde biraz edebiyat ve resim varsa, hep güzeldir. Hele ki kelime ve renkler Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yanı sıra Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret Muallâ, Âşık Veysel, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, Abidin Dino, Reşat Nuri Güntekin, Nazım Hikmet ve nicelerinin kaleminden çıkmışsa...

Mektuplardan oluşan bir sergi, mükemmelen tasarlansa da, gezilmeye çok müsait değil aslında. Mektup okunmak istiyor, sergi bakılmak. Ama Bedri Rahmi ve çevresi hem yazar hem çizer hem de ‘boyar’ olduğundan kâğıtlar ve zarflar adeta birer karnaval. Mektupların kimileri eski Türkçe. Latin harfleriyle yazılanların da çoğu daktilo değil, el yazısıyla. Dolayısıyla asıllarıyla orada öylece dursalar ve büyütülmüş olsalar da okunmaları zor. Ama yine de kimi mavi, kimi pembe, kimi sararmış eski kâğıtlar, hayatlar, anılar… Her biri ayrı bir heyecan. İçlerinde toprak damlı evlerden uçuşan martılara, narlardan dutlara, parasızlıktan borçlara, özlemlerden öfkelere, inişlerden çıkışlara… Hayatlarımızda ne varsa, var.

Bedri Rahmi kimlerle mektuplaşmamış ki… Eş dost bir yana, en çok eşi ressam Eren Eyüboğlu ile… Sonra da karadutu Mari Gerekmezyan ile ki onlar küçük bir odada Bennu Yıldırımlar’ın sesinden dinlenebiliyor. Karşılık olarak da Bedri Rahmi’nin kendi sesinden şiirleri… Sergide ortaya dökülmeyen bir sürü mektup daha varmış aslında. Bedri Rahmi’nin bir çocukluk arkadaşıyla yazışmalarının yanı sıra 1961 Anayasası’nı yazan Bahri Savcı’nın bir bavul dolusu mektubu mesela. Ama ne yazık ki onlar; çok güzel ve çok başka olmalarına rağmen; ortaya dökülmemişler çünkü çok duyduğumuz bir sebep var: “Türkiye henüz hazır değil.”

Mektuplaşılan isimlerin Bedri Rahmi tarafından yapılmış portrelerinin de dâhil edildiği sergiye, sanatçının gelini Hughette Eyüboğlu’nun hazırladığı, Rûken Kızıler’in editörlüğünü yaptığı bir kitap eşlik ediyor: “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar “Biz Mektup Yazardık”. İkilinin hazırladığı sergi, 20 Haziran’a kadar İş Sanat Kibele Galerisi’nde görülebilir; kitapsa her zaman temin edilebilir. İkisini de yapamayacaklar için de mektuplardan tadımlıklar yanda.

Âşık Veysel’den

“Sayın Bedri Bey, Parayı aldım. Mektup yazamadığımın sebebi elimden gelmeyişidir. Filmciler köyden kırgın ayrılmışlar diye yazıyorsunuz. Ben elimden geleni yaptım. … Sebahattin Bey İsviçre’den geldi mi? Geldiyse selamlarımı söyleyin. Yaşar Kemâl bahr-i muhite mi karıştı? Eğer meydana sağ olarak çıkmış ise selamlarımı söyleyin. Beybabamın ve annemin ellerinden öperim. Eren Hanım’a ve size sonsuz selamlar yollar, şu arzumun yerine getirilmesini candan arzu ederim. Köyümüzde başöğretmen olan Mustafa Kâmil Doğanay da benim bir parçamdır. Filmciler geldiğinde izinde bulunuyordu. Şimdi ise 3 adet resim yolluyorum, mümkünse filmin münasip bir yerine konulması…” (Ekim 1952)

Yahya Kemal’den

“Aziz Bedri Rahmi, iki gün evvel Ulus’ta çıkan nesrinizi derin bir hayranlıkla okudum. İki günden beri, aramızda, bu leziz yazının bahsini ediyoruz. Resimden şiire kadar, hangi tarafa dokunursanız, oradan şahsiyetiniz hemen parıldıyor. Görülüyor ki, nesirde, cümlenizin güzelliğiyle, görüşlerinizin yeniliğiyle, daima farikanız olan sanatkâr ihtirasıyla yüksek bir iş görebilirsiniz. Ulus’a yahut bir İstanbul gazetesine sık sık makale yazmanızı arzuluyoruz. Yazının ardı arkasını kesmeyiniz. Sürekli yazmak hem sizi daha ziyade açacaktır, hem de yeni sanat kendini izah edebilen bir müdafiini bulacaktır. Muhabbetle tahassürle gözlerinizden öperim.” (Mayıs 1940)

Fikret Mualla’dan

“Bedriciğim, Kaç gündür dünyanın en bahtiyar kullarından biri olarak yaşıyorum… Minicik bir odam var, yine minicik bir mutfağım var ve yine minicik (W.C.)’m var. Kendi yemeğimi kendim pişiriyorum. 8’de Chaumiere’de O. Friesz’in atölyesinde de cici cici kızlarla beraber peinture (resim) yapıyor ve müthiş yaşıyorum. Artık başım ağrımıyor, saçlarım dökülmüyor. İnsan gibi hava alıyorum. Ve her an için bana bu güzel havayı ciğerlerime teneffüs ettiren Cenabı Hakka dua ve niyaz ediyorum…” (Ocak 1939)

Yaşar Nabi’den

“Kardeşim, “Genç Nesil Hikâyecileri Antolojisi” namıyla eser neşretmek üzereyim. Sizin de çok güzel hikâyeleriniz bulunduğunu biliyorum. Fakat şimdi elimin altında bunlardan hiçbiri mevcut değil. Onun için size müracaat ediyorum. Bana en beğendiğiniz hikâyenizle bir fotoğrafınızı ve tercüme-i hâliniz hakkında birkaç kelime lütfetmez misiniz? Yalnız işin acele olduğunu nazarı itibara almanızı rica ederim. Şimdiden teşekkürlerimle birlikte selam ve sevgilerimi sunarım.” (Ocak 1938)

Necip Fazıl’dan

“Bedri; Beni unutmuş, hatta sevimsiz kabul etmiş olmanı bilmeme rağmen sana bir ricada bulunuyor ve bu kâğıdın hâmili gencin Akademi’deki işine yardımcı olmanı diliyorum. Sonumuz hayırlı olsun…” (Tarihsiz)

Adalet Cimcoz’dan

“Reis ve Reise, bir de Çömez oğlan! Ayol çocuklar: Erenciğim gözün aydın, Bedri sana da, yalnız dikkat et bu sıcaklarda Eren’i yemeğe kalkma. Mehmet’i en çok merak ediyorum? Bütün bu cümbüş ve hengâme arasında o ne âlemde? Kökünü Salıpazarı ve Beyazıd’e bırakıp oralara alışabilecek mi? Yoksa gider gitmez yeşillendi mi kâfir? … Biz sıcaklardan erimek üzereyiz. Şimdi sam rüzgârları esiyor, Florya bir sıcak hamam halini aldı. Hani neredeyse elde kese Bursa’nın Çelik Hamamı’na girer gibi bir şey. Bir çorba senin anlayacağın… “ (Ağustos 1950)

Abidin Dino’dan

“Dinle Bedros, Önemli bir resim kitabında yer alması için son süratle biyografini ve de iki üç boya fotoğrafını göndermen gerek (siyah beyaz). Çok acele, kitap çok önemli, sen bilin. Eren’le senin haberlerini alıyoruz. Hele [?] üzerinden çalışmalarınızı uzaktan da olsa izliyoruz. Polis arabalarının düdükleri, plastik patlamalarının dumanları arasında gül gibi geçinip gidiyoruz. Ağabeyinin buralara gelmesi ihtimali var (kambersiz düğün olmaz). Paris bildiğin gibi. Eren’i de seni de göreceğimiz geldi. Çabuk karşılık ver.” (Tarihsiz)