9 Mart 2015 Pazartesi

‘Sıradışı İnsanlar’ destek arıyor!

Onlıne imece

Yapımcılığını Nurdan Tümbek Tekeoğlu’nun yaptığı ‘Sıradışı İnsanlar’, dünyada sinema ve müzik sektöründe yaygın olan, Türkiye’de ise yeni duyulmaya başlayan ‘kitlesel fonlama platformu’ www.fongogo.com üzerinden yapılan bağışlarla çekilecek. Ali Çebi, Ali Türkeş ve Louise Westerlind tarafından bir yıl önce kurulan Fongogo, yerli projeler için bir bağış, fon toplama sitesi. Hayata geçirilmek istenen her türlü proje, deyim yerindeyse, sitede görücüye çıkıyor, isteyenler de buradan ekonomik katkıda bulunuyor. Başvuran ve kabul edilen her proje sitede 60 gün kalıyor. Bu süre içinde bağışçılara hediyeler vaat ediliyor. Mesela ‘Sıradışı İnsanlar’a 20 TL veren filmin galasına davet edilecek, 2 bin TL veren belgeselin jeneriğinde ‘yardımcı yapımcı’ olarak yer alacak. Yirmi günde belgesel bütçesinin yüzde 52’si toplanmış. 78 kişi, sıra dışı insanlara 10 bin 500 TL bağışta bulunmuş. Belgeseli desteklemek için 40 gün daha var.

Belgeselde, Giresun Kuşköy’de konuşulan ıslık dili, Çamlıhemşin’de tahta arabayla yapılan Lazralli yarışmaları ve çelik halatlarla

kayalıklara ev yapan Bilal Atasoy’un hikâyesi anlatılacak.

Sarmaşık için 27 bin TL toplandı

Fongogo’da bugüne kadar 80 projeden 23’ü hedefine ulaşmış ve toplamda bu projelere 300 bin TL bağış yapılmış. İlk başarılı proje, Tolga Karaçelik’in ikinci uzun metrajlı filmi ‘Sarmaşık’. Geçtiğimiz aralık ayında bağımsız filmlerin kalesi Sundance Film Festivali’ne seçilen ‘Sarmaşık’ için bu sitede 27 bin TL bağış toplanmış. Karaçelik, filmini aslında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteklediği parayla çekmiş ama post prodüksiyon için para kalmayınca Fongogo’da kampanya başlatmış. İkincisi, yapımcı Zeynep Özbatur’un üç kısa filmden oluşan projesi ‘Gerçekler Gizlidir’. Hatice Aslan ve Alican Yücesoy gibi oyuncuların hem rol aldığı hem bağış yaptığı proje için 54 bin TL toplanmış. En çok bağış toplayan 81 bin TL ile SineMasal.

Tolga Karaçelik ve Zeynep Özbatur’un

kategori lideri olarak adlandırıldığı Fongogo, aslında Özbatur’un projesiyle sesini duyurmaya başladı. Filmin en başından itibaren, yönetmen ya da yapımcıyı izleyiciyle buluşturan, duygusal bir bağ kurmasını sağlayan Fongogo, sinemaya maddi olduğu kadar manevi katkı sunuyor.

Kitle fonuyla gerçekleşen projelere en güzel örneklerden biri İngiliz müzik grubu Marillion olarak gösteriliyor. Grup, 1997’de internette başlattıkları kampanya ile ABD’ye turne düzenlemiş. Bu olaydan sonra kitle fonlaması film ve müzik sektöründen hızlı yayılmış. Bugün pek çok alanda kullanılıyor.

]]>

7 Mart 2015 Cumartesi

St. Petersburg’da Hilmi Yavuz şiiri

DEVLET ÜNİVERSİTESİNDE ŞİİR ŞÖLENİ

Turgenyev, Mendeleev, Brullov, Stravinsky gibi isimleri mezun etmiş St. Petersburg Devlet Üniversitesi’nin o gerçekten müstesna salonunda güneşin ışıkları bir kuzey gününü henüz tam manâsıyla bir şölene dönüştürmemişken şiirin güneşi, Hilmi Yavuz için toplanan kalabalığın yüzlerini aydınlatıyordu. Üniversitenin Şarkiyat Fakültesi’nin 160., Türkoloji Bölümü’nünse 180. yılı kutlamaları münasebetiyle Türk-Rus Vakfı ile ortaklaşa düzenlenen toplantıya Hilmi Yavuz, Aydın Afacan ve Ercan Yılmaz konuşmacı olarak katıldı. Programı izleyenler arasında ünlü Türkologlar Viktor Grigorevic Gusev ve Apollinariya Avrutina ve Türk-Rus Vakfı Genel Sekreteri Ali Ertuğrul Türkeli de yer aldı.

Modern Türk şiirinin usta ismi Hilmi Yavuz adına düzenlenen ve Türk Filolojisi Bölüm Başkanı Prof. Nikolay N.Telitsin’in yönettiği panelde ilk olarak Ercan Yılmaz konuştu. Hilmi Yavuz’un, Divân şiirinin rahle-i tedrisinden geçen, Şeyh Gâlib gibi ‘tarz-ı selefe takaddüm eden’ ve ‘yeni bir lügat tekellüm eden’ bir şair olduğunun altını çizdi. Sadece Doğu’nun şiir geleneğini değil, Batı şiir geleneğini de ‘temellük’ etmeyi sahih olmanın başat şartı sayan Yavuz’un yol açıcı özelliğini vurgulayan Yılmaz, şairin Cumhuriyet sonrası Türk şiirinin mükemmellik standardı olduğunu anlattı. Varoluşunun şiir yazmakla meşrulaştığına inanan ve yeryüzünde şairane konaklayan Yavuz’u, T.S.Eliot’ın ‘Bilgelik ve şiirsel söyleyiş gibi iki erdem bir kişide bir araya geldi mi, o zaman büyük ozanla karşı karşıya bulunuyoruz demektir.’ cümlesinden hareketle ‘bilgelikle şiirsel söyleyiş’i bir araya getiren büyük bir şair olarak nitelendirdi.

Şair Aydın Afacan ise ‘Hilmi Yavuz’un Şiirine Mito-Poetik Bir Bakış’ başlıklı konuşmasında Hilmi Yavuz’u kendi mitolojisini kuran ender şairlerden biri olarak değerlendirdi. Yavuz’la St. Petersburg arasındaki benzerliğe Apollonik ve Dionysostik bağlamda dikkat çeken Afacan, şairin eserlerini Eşrefoğlu’dan Orpheus’a kadar geniş bir mitos evreni bağlamında anlattı. Mitolojinin dili ile Yavuz’un şiir dili arasındaki ortaklığa vurgu yapan Afacan, metaforlar üzerinden bir okuma gerçekleştirirken ‘ne zaman bir suya eğilip baksam/orda suyun hayâlini görürüm’ mısralarını mırıldanıyordum ben de.

Etkinlik kapsamında Nadir Sarıbacak, tek kişilik oyunu Yeraltından Notlar’ı Dostoyevski Müzesi’nde oynadı.

“SAHİH ŞİİRİN PEŞİNDEYİM”

Hilmi Yavuz, poetikasını anlattığı konuşmasına ‘St. Petersburg’da bir flaneur gibi hissediyorum kendimi, bakışlarımla estetize ediyorum bu şehri’ diyerek başladı. Şiirinin Doğu ile Batı medeniyetinin kesiştiği yerde konumlandığını söyleyerek şiir ile medeniyet arasındaki ilişkiye vurgu yapan şair, ‘sahih’ bir şiirin peşinde olduğunu, ne yaptığını bilen bir şair kimliğini önemsediğini, şiirin dil meselesi olduğuna ilişkin düşüncelerini, şairliğin zanaatkârlık yönünün göz ardı edilmemesi gerektiğini, şiir-ahenk ilişkisini poetikasının merkezinde konumlandırarak sıraladı. Retoriğe karşı lirik şiirin öne çıkarıldığı konuşmada Divan şiirinden dünya şiirinin ustalarına kadar geniş bir coğrafyada gezinen Yavuz, şiir tarihine ve Rus edebiyatına dair kuşatıcı ve kışkırtıcı tespitlerle salondakileri kâh şaşırttı kâh düşünceye sevk etti. Niokolay N. Telitsin’in Hilmi Yavuz’un Petersburglu şair Anna Ahmatova’dan tercüme ettiği bir şiiri Rusça okuması ve Yavuz’un ona Türkçe mukâbele etmesi de programın sürpriziydi. Kendi şiirlerini seslendirdikten sonra Türk ve Rus akademisyenlerin ve öğrencilerin sorularını cevaplayan Yavuz’un kitaplarını imzalamasıyla program sona erdi.

Nazım Hikmet’in Gâlib Dede’den tercüme ederek okuduğu ‘Bir şu’lesi var ki şem-i cânın/ Fanûsuna sığmaz âsmânın’ mısralarını defalarca dinleyen Mayakovski “Bizim ulaşmak için çırpınıp durduğumuz şiir idealine meğer sizin eski şairleriniz çoktan ermişler.” demekten kendini alamamıştı. Tarih tekerrürden ibarettir; Hilmi Yavuz’un kendi şiirlerini okumasından sonra benzer cümleleri işitmek ayrı bir bahtiyarlıktı. Ve gün sonunda hepimizin fark ettiği şuydu: ‘bize doğunun büyük şiiri kaldı.’

]]>

6 Mart 2015 Cuma

Gözler yalan söylemez

Büyük Gözler, yakın dönem sanat tarihinin ünlü bir intihal olayını konu alan etkileyici hikâyesine rağmen çok iyi olamayan ortalama bir biyografi-dram filmi. Amy Adams’ın performansıyla tek başına sürüklediği film, sıra dışı yönetmen Tim Burton’ın en ‘sıradan’ filmi.Sıra dışı yönetmen nitelemesini hak eden sayılı isimlerden Tim Burton, orta halli bir biyografi filmi olan Büyük Gözler’de (Big Eyes) takipçilerini biraz şaşırtıyor. Böyle bir şaşkınlığı hedeflemiş midir bilinmez, fakat Büyük Gözler, etkileyici hikâyesine rağmen, kamera arkasında baskın bir yönetmen dokunuşu taşımayan, hele ki Tim Burton imzası gördüğümüzde şaşıracağımız kadar ‘düz’ bir film.1950’lerde Amerika’da kadın olmanın zorluklarına dair birkaç kelam ile başlıyor film. Üstelik bu kadın, eli fırça tutan bir ressam. Toplumsal normlar, onun resim çizmesini bile yadırgar. Kocasından ayrılıp bir çocuğuyla ayakta kalabilmesi ise neredeyse imkansızdır. Fakat Margaret, tüm cesaretini toplayıp baskıcı kocasını terk eder ve bir arkadaşının yardımıyla San Francisco’ya taşınır. Elinde, büyük gözlü çocuk tablolarından başka bir sermayesi yoktur. Resimlerini sergilediği bir pazarda sokak resimleri çizen ressam Walter Keane ile tanışır ve kısa süre sonra onunla evlenir. İlk başta her şey iyidir; aslında bir emlakçı olan Walter, ticari kurnazlığıyla Margaret’ın resimlerini satışa çıkarır. Bir süre sonra Margaret’ın resimlere attığı Keane imzasından hareketle onun resimlerini de sahiplenir ve karısının resimlerini kendi resimleriymiş gibi pazarlayarak büyük bir üne kavuşur. Çocuğuna iyi bir hayat sağlamak için kocasının eser hırsızlığını sineye çeken Margaret, bu duruma yıllarca ses çıkarmaz. Zamanla gözünü iyice hırs bürüyen Walter, Margaret’ın içindeki mücadeleci ruhu ortaya çıkarır ve olay mahkemeye taşınır…KADIN OLMAK ZOR, AMA NASIL?Geçtiğimiz ay !f İstanbul’da gösterilen Büyük Gözler, iyi bir film olmasına rağmen yönetmen ve oyuncu kadrosunun oluşturduğu beklentinin altında kalıyor. Bunda, yönetmenin açılış sahnesinde vaat ettiklerini perdeye yansıtamamasının payı var. Yüzyılın ortalarında kadın olmak meselesine dokunup geçen film, bir süre sonra dönemin sanat dünyasına dalıyor, Margaret ile Walter’ın evliliği ise hep sisler ardında. Kadın olmanın zorlukları, açılış sahnesinden sonra finale kadar bir daha gündeme gelmezken, gelir gibi yaptığı bölümler de ikna edici değil.Filmde önce Amerikan taşrasında kadın olmanın zorluğunu görüyoruz. San Francisco’da ise ‘özgürlüğüne’ kavuşuyor Margaret. Arkadaşı DeeAnn ile birlikte ‘trendy’ mekanları bile takip ediyor. Üstelik, Hawaii’de de kadın olmanın zorluklarına dair bir emare yok. Margaret’ın kocası Walter ile yaşadığı sorun ise pek bahsedilmeyen ilk evliliğinden farklı olarak sanat hırsızlığı ile ilgili. Tim Burton, açılışta bahsini ettiği “Bir zamanlar kadın olmak çok zordu” temasını âdeta unutuyor. Eğer mesele toplumsal baskılarsa bugün de aynı sorun dünyanın birçok yerinde ve Amerika’da mevcut. Uzatmayalım, Büyük Gözler, esas meselesiymiş gibi yaptığı ‘kadın olmanın zorlukları’ konusunda esaslı ve ikna edici bir şey söylemiyor.BİR TEK AMY ADAMSGelelim sanat meselesine… Yakın dönem sanat tarihindeki ünlü intihal olaylarından birini anlatan film, büyük gözler temalı resimlerin sanatsal değerinden ziyade dönemin sanat piyasasıyla ilgileniyor. Bu bölümde de sanat âlemine dair bilinen durumları yüzeysel geçişlerle tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor yönetmen. Tamamen Walter üzerinden ilerleyen bu yolda, karakterin de ciddi boşlukları var. Quentin Tarantino’nun Hollywood’a kazandırdığı iki Oscar’lı Christopher Waltz, belki de bu yüzden Walter karakterinde kariyerinin belki de en çiğ ve yüzeysel performansını sergiliyor. Tepkileri, jestleri, mimikleri hatta bakışları o kadar klişe ki, perdede Walter Keane değil, üçkağıtçı, kurnaz bir ‘tip’ seyrediyoruz. Amy Adams ise tek başına filmin yıldızı. Karakterinin kırılgan ve naif yanlarını başarılı bir şekilde sergiliyor.Tema geçişleri çok hızlı ve keskin olan filmin teknik açıdan tek devamlılığı renkler. Büyük Gözler’in bir Tim Burton filmi olduğuna inandırabilecek tek yanı ışık ve renk kullanımı ile iki sahnede görünen göz efektleri. Bunun dışında Büyük Gözler, etkileyici hikâyesine rağmen çok iyi olamayan ortalama bir biyografi-dram filmi.

5 Mart 2015 Perşembe

Buğday ambarından arkeoloji müzesine

Ankara’nın ilk özel arkeoloji ve sanat müzesi Erimtan, tarihî Kale bölgesinde 14 Mart’ta açılıyor. İşadamı Yüksel Erimtan’ın 55 yılda oluşturduğu koleksiyonun sergilendiği müzede iki bin eser yer alıyor. Eskiden buğday ambarı olarak kullanılan müze için 12 milyon TL harcandı fakat içindeki eserlerin değeri bundan kat kat fazla.Türkiye’de 280 özel müze var, bunların sadece yedisi arkeoloji müzesi. 14 Mart’tan itibaren bu sayı sekiz olacak. Ankara’nın ilk özel arkeoloji ve sanat müzesi Erimtan, tarihi Kale bölgesinde gelecek hafta açılıyor. İşadamı Yüksel Erimtan’ın 55 yılda satın aldığı iki bin tarihî eser koleksiyonunun yer aldığı müzede, Kültepe tabletleri, Urartu kemerleri, Roma camları, Bizans damga mühürleri, Roma ve Helenistik döneme ait sikkelerin yanı sıra, dönemlere ait canlandırmalar da olacak. Üç Ankara evi yeniden yapılandırılarak (restorasyon değil) inşa edilen müzenin mimarlarından Prof. Dr. Ayşen Savaş, “Burası Ankara Kalesi’nin surdışı yapılarıydı. Büyük ihtimalle buğday ambarlarıydı. Ama artık evsizlere ev olmuştu. ‘Üç Ankara evi’ algısı vardı, onu bozmak istemedik.” diyor. İLK ÇAĞDAŞ SANAT SERGİSİ ALEV EBUZZİYA’NINErimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi’nin koleksiyonu arasında dünyadaki en eski görsel belge niteliği taşıyan Fayum Portreleri bulunuyor. Eski çağ insanlarını resmeden ve dönemin modasından güzellik anlayışına ve sosyal hayatına ışık tutan Fayum Portreleri, üst sınıf Romalılara öykünen Mısırlı kadın, erkek ve çocukların giysi, takı ve eşyalarını resmediyor. Bu portreler, müzede Ana Sergi Salonu’nda sergileniyor. Kültepe tabletlerinden Urartu kemerlerine, Roma camlarından Bizans damga mühürlerine uzanan seçki, koleksiyonun önemli bir bölümünü oluşturuyor. Müze koleksiyonunun bir diğer bölümünde ise farklı dönemlere ait sikkeler bulunuyor. Müzenin başka bir bölümünde ise mühür yüzükleri var. Müze, koleksiyon sergilerinin yanı sıra arkeolojiyle sanatı yan yana getiren özel ve çağdaş sanat sergilerine de yer verecek. Bu sergilerin ilk konuğu dünyaca tanınan seramik sanatçısı Alev Ebuziyya.HER ŞEY YÜZÜK TAŞLARIYLA BAŞLADIYüksel Erimtan, 1960’lı yıllarda Mersin’de bir avuç yüzük taşı ile başlayan koleksiyonerlik hikâyesini şöyle anlatıyor: “Josef adında bir kuyumcunun ufacık bir dükkânı vardı. O dükkâna zaman zaman uğrardım. Sahibiyle bir gün dükkânda oturup kahvemizi içiyorduk. İki köylü geldi; ellerinde ufak taşlar vardı. Josef’e ne olduklarını sorunca “yüzük taşı” dedi. Köylüler ören yerlerinde yağmurlardan sonra dolaşırlarmış. Yüzük taşı, yüzük ve bunun gibi şeyler bulurlarmış. Bu yanıt bana evde bir kâsede duran babamdan yadigâr küçük taşları hatırlattı. Bu taşları alıp Josef’e getirdim. Romalılardan beri kullanılan yüzük taşları olduğunu söyledi. Böylece, o yıllardan bugüne kadar devam eden koleksiyonerlik yolculuğum başladı.”Yüksel Erimtan (87), koleksiyonerliğinin yanı sıra Türkiye Koleksiyonerler Derneği’nin de kurucusu. Başkan yardımcısı, koleksiyoner Turgut Tokuş ile Ankara’da nerede kırık dökük yapı varsa onların restorasyonu için yıllardır koşturuyorlar. Türkiye’de arkeoloji deyince akla ilk önce ‘definecilik’ geliyor, koleksiyonerlere de kaçakçı muamelesi yapılıyor. Böyle bir algının oluşması normal. Çünkü derneğin sadece 36 üyesi var, oysa koleksiyoner sayısı 1700. Onlardan kaçının arkeoloji alanında koleksiyon yaptığı ise bilinmiyor. Tonkuş, “İnsanların köylerinde arkeolojik eser bulunca devlet müzesine getirmesi lazım. Ama başına bir şey geleceği korkusundan getirmiyor. Eserler ya kaçakçıların eline düşüyor ya da koleksiyonerlere ulaşıyor. Yüksel Erimtan gibi koleksiyonerler bu eserlerin yurtdışına çıkmasını önlüyor.” diyor. Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi, ‘definecilik’ ve ‘kaçakçılık’tan öteye gidemeyen arkeoloji algısının değişmesi yönünde olumlu adımlarından biri. Fakat ne kadar katkı sağlayacağını zaman gösterecek. Müze, 14 Mart’tan itibaren pazartesi hariç her gün saat 10.00 ve 18.00 arasında ziyaret edilebilir. www.erimtanmuseum.org Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi yetkilileri dün müzeyi basına gezdirdi. Soldan sağa: Mimar Can Aker, Erimtan Vakfı Başkanı Çağrı Erimtan Aker, mimar Ayşen Savaş ve Müze Müdürü Emin Mahir Balcıoğlu. Ankara Kalesi’ne kapı komşusu Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi, Ankara Kalesi’nin giriş kapısının karşısında yer alıyor. Arsa, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan 25 yıllığına kiralanmış. Bölgede aynı zamanda, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin de olduğu Mahmut Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han, tarihî saat kulesi, Çukur Han ve önceki yıllarda yine bir özel müzeye dönüştürülen Çengel Han Rahmi M. Koç Müzesi bulunuyor. Mimarlar Ayşen Savaş, Can Aker ve Onur Yüncü’nün tasarladığı müzenin mimarisi bölgenin tarihi göz önünde bulundurularak yapılmış. Mesela, pencereler, kale surlarındaki gözetleme kulelerindeki pencere stilinde tasarlanmış. Arkeoloji müzeciliğini 19. yüzyıl kalıplarından çıkararak, çağdaş müzeciliğin amaçlarını yerine getirmeye odaklandıklarını belirten Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi Müdürü Emin Mahir Balcıoğlu, müze ziyaretçilerinin artık sadece seyretmekle ve bilgi almakla yetinmediklerini, katılımcı ve paylaşımcı olmayı istediklerini söylüyor.

4 Mart 2015 Çarşamba

"En iyi denemeciler sürekli okunur"

Yazar, müzisyen, yönetmen ve ressam... Bu sıfatları taşıyan Mehmet Güreli, sanatın faklı alanlarında önemli eserler verdi. Alope'nin Odası, Hayaller ve Sokaklar, son olarak Bedrufi'nin Nefesi adlı yapıtların yazarı olan Güreli; Vapurlar/Blues, Cihangir'de Bir Gece, Yağmur, Odamda Yolculuk, İplerin Kopuşu gibi müzik albümlerine imza attı. Vapurlar, Bir Oyuncunun Portresi: Necdet Mahfi Ayral (Belgesel), İstanbul'a Yolculuk (Dünya Yazarlarının Gözüyle, Belgesel), Gölge (Peyami Safa'nın Selma ve Gölgesi kitabından) gibi filmleri çekti. Taraf gazetesi kültür sayfasında her perşembe köşe yazıları da yazan Mehmet Güreli, ekim ayında yazdığı veda yazısıyla gazeteden ayrıldığını duyurdu. Mehmet Güreli ile son deneme kitabı Bedrufi'nin Nefesi üzerine konuştuk.Bedrufi Nefesi'ni okurken ister istemez sormak gerekir, kimdir Bedrufi ve Mehmet Güreli'nin yazarlık serencamında nasıl bir yere sahiptir? Kierkegaard şöyle der: “İnsanların çoğunun idealleri büyük ve olağanüstüdür; asla gerçekleşmez.” Kendi hakkında ya da kendi başına düşünürken insan öyle hülyalara dalar gider ki bazen, hangi tema onun ilgi alanında onunla çok yakındır, tam anlamıyla kestiremez. Öylece bakar kalır kelimelere. İşte bir ikinci bakışa gereksinme duyduğunu haykırır bazı notlar. Üzerleri çizilmeden, önemleri vurgulanmadan bir çağrıdır bu. Yol gösterildiğinde de yürüyemezsiniz hemen. Kuşkular erimez bir anda. Boşlukta sallanırken hele hiç güvenmezsiniz adımlarınıza. Her çizgide bir tereddüt, bir şüphe, bir eritilmiş amacın gölgeleri gizlidir. Öteki dediğiniz tanınan biridir, sadece yazdığı beldeler silikleşir zamanla, yolda silinir; size ulaştığında size öğretmek için yazmadığını hemen anlarsınız. Ama boşu boşuna olmadığını da. Hayatın gördüğünüz kadarıyla ilerlediğiniz alanında küçük bir sekme, bir çelme bile sizi uyarmayabilir çoğu kez. Oysa her şeye hakim olabildiğinize o kadar inanmış mısınızdır ki? O sekmenin bir işaret olduğunu da anlamayabilirsiniz. Yoldan çıkmış olsanız bile, hatta düşseniz bile… Bir yeni ışıktır bir filozof.Bedrufi de bir gün yazılarıyla gelivermiştir öyle. Tüm birikimini sizin odanıza bırakıvermiştir. Bir gün bana şöyle demiştir: “Bildiğiniz oyunu oynayın, bilmediğinizi seyredin.” Bana, her şeye başka açılardan bakmayı göstermiştir. Zaman içinde satırlar hayat bulur onda. Sizden hiçbir şey beklemeden açar dünyasını. Düşündüklerini döker ortaya. Beklentilerinize cevap vermek için oraya geldiğini düşündüğünüzü bilir. Söyleyeceğini söyler, yazacağını bırakır gider. Bir kurtarıcıdan çok bir yardımcı gibi hisseder kendini. Gerçek adını bile tam söylemediğini düşündürür insana. Bir muamma gibi görünür; oysa bir şeyi bile çözse mutlu olacak biridir. Kaprisleri üzerine düşünen Cioran gibidir; hem uykusuz, hem dost, hem de derinlerde yüzmekten korkmayan biri… Kendi söyleyeceklerinizi Bedrufi üzerinden ifade ederken denemeye de alan açmış oluyorsunuz. Çünkü deneme, başka yazarların dediklerine de fazlaca imkân sunan bir tür, yanılıyor muyum? Deneme, bir yolculuk gibidir. Her denemeciye göre de yolu yordamı farklıdır. Bazılarıysa hiçbir yere gitmez görünürler. Oturdukları koltuktan resmederler dünyayı. Hiç yerlerinden kalkmadan sunarlar her şeyi size. Kimi romandan söz eder, kimi şiirden. Haydut, kürek mahkûmu ve sahte kuklacı, Ginesillo de Parapilla ve ayrıca Pedro Usta adlarıyla da anılan Gines de Pasamonte kendi yaşamını anlatan bir kitap yazmaktadır. “Kitap bitti mi?” diye sorar Don Kişot. Gines şu yanıtı verir: “Yaşamım bitmediğine göre kitap nasıl bitsin?” Bazıları nasıl yazdığını anlatır, bazıları nasıl okuduğunu. Hayat, denemenin ilgi alanları içinde sere serpe uzanır, öylece akar gider. Bazılarında filmler yeniden başlar akmaya. En iyi denemeciler sürekli okunur. Birden karşınıza hiç duymadığınız bir yazar ya da sinemacı çıkabilir. Ve sizi bilmediğiniz bir beldeye taşıyabilir. Carlos Fuentes okurken Kenji Mizoguçi'nin 'Yağmur Sonrasının Solgun Ayının Öyküleri' filminde bulabilirsiniz kendinizi. Deneme, prensiplerden konulara atlamak değildir. Sadece inceliklerle dolu, bilgi yüklü ve güler yüzlü geçişlerin türüdür. "Şuna inanırım, hakikat eğer varsa bir kelimeye sığar zaten." diyorsunuz. Bu biraz da yaş almanızla ilgili olabilir mi? Çünkü gençlikte hakikat bazen bir davada, bazen bir ideolojide bazen de Tanrı'da bir kelimeye sığacak kadardır. Yanılıyor muyum? Bu biraz da hakikatin saflığını, yalınlığını karşılıyor bence. Yoksa yıllar içinde yol almayla bir ilgisi yok. Size doğru gelen çizgide ilerlemenizle ilintili sadece. Bir tür prensipleri saptama meselesi. Ayrıca kendinizi korumayla da bağlantılı değil. Seçimle, davranış özelliklerinizin alanlarıyla iyi okumalar gerekiyor. Geçmiş, bize hakikate ne kadar yaklaşmış olduğumuzu gösteriyor, hatta hiç yaklaşamadığımızı da gösterebilir. Bu yüzden zaman hiçbir şey ifade etmiyor. Siz kıyaslamalarla, deneylerle sonuçlara varıyorsunuz. Saf aklınızın tarihi kaç kelimeyle yüreğinizi temiz tuttuğunuzu size söyleyecektir mutlaka. Ahmet Altan özelinde yazarın hakikate bağlılığı, rüzgâra göre yön değiştirmesi meselesi üzerine söz açıyorsunuz. Sanırım böyle yazarlar edebiyatımızda nadir olarak karşımıza çıkıyor? Evet, bazı yazarlar zor bulunur. Onların yazdıkları ise hiç kaybolmaz. Onlar hiçbir zaman unutulmazlar da. Fırtınayı da çok güzel anlatırlar, hayatın büyüsünü de. Onları okumak zevktir. Okuduğunuz bir hikâyeyi bile onlardan bir daha okusanız, yeni duygular, farklı titreşimler yaşarsınız. Ayrıca denemeler yeni denemelerin de habercisidirler. Birbirlerini çoğaltırlar, birbirlerinden beslenirler ve sizleri başka kitaplarla, yeni yazarlarla da tanıştırırlar. Maksim Gorki şöyle der: “Kitap yazmayı kendileri için bir zanaat, bir 'geçim vasıtası' olarak görenler vardır; onlar insanla ilgili yalan söylemezler, insanı olduğundan daha kötü göstermezler.” Bu yüzden de bazı yazarlar kolay yetişmez ve onlara çok az rastlarsınız. Evet, bazı yazarlar zor bulunur. "Hayatı şimdiki zamandan uzak tutmalı, onun aceleci, aç gözlü, kıskanç bakışlarından da sakınmalı." cümlenizi okurken aslında her an şimdiki zamana mahkûm olmanın çaresizliğini de hissediyor insan. Hayatı niçin şimdiki zamandan uzak tutmalı, sakınmalı?" Herodot'un sadece tarihe değil, insanın yaşamına da ilişkin bir yasasından söz etmeli: “Talih insana sonuna kadar yar olmaz.” Hayatı da çok çabuk verilen kararlardan biraz uzak tutmalı gibi geliyor bana. Hiçbir yapıt bir anda oluşmuyor. Onun zaman dilimi içinde yavaş yavaş kendini bulması gerekiyor. Bir düşünce, bir fikir için de aynı şey tabii. Kelimelerle örse de kendini bir yapıt, uzun yaşayabilmesi için çok sayıda tarih, felsefe, edebiyat okumaları yapması gerekiyor. Tarih senin hemen bir şeyler söylemeni değil, kalıcı olabilecek doğru şeyler söylemeni değerlendirir eninde sonunda. Bugün dendiğinde dün ve yarını anlamalıyız. Ve yine Herodot'la bitirelim: “Nasıl başlanacağı bilinir, nasıl biteceği bilinmez.” Denemeyle bir hayli hemhal olmuş, pişmiş bir kaleminiz var. İyi bir deneme yazısı sizce hangi niteliklere sahip olmalıdır? Denemede insanı çeken belki de büyük usta Montaigne'in, “Ruhum şöyle bir yere tutunabilse, kendimi denemekten vaz geçer, ben de kararlı bir kişi olurdum: ne yapayım ki ruhum çıraklık çağından, deneme çağından bir türlü kurtulamıyor”, sözlerinde saklı. Hayatının sadeliğinde ve kendini tanımaya harcadığı çabanın içinde gizli. Amacı da Zweig'in dediği gibi, kendinden yola çıkmak ve yine kendine varmaktır. Ve tüm bu çabalar bir anlamda okumayla başlar kuşkusuz; ikinci merhale de yazmaya hazırlık. Montaigne'in de inanmak güç de olsa Rönesans çağına kadar yazılmış her metni okuduğu söylenir. Bu da tabii denemenin temel taşları. Notlar ve biriktirmek. Sonrası ise onlar için defterler yaratmak, önemli bulduklarını yeniden hayata geçirmek. Denemenin ustalarını tanıdıkça zaten iyi denemeye ulaştığını hissetmeye başlar okur. Heyecanlandıkça, notlar aldıkça, ulaşmak istediği kitaplar çoğaldıkça yeni bir şeylerle karşılaştığını da bilir. Benim için de iyi deneme, geçişlerin, ipliklerin, bağlantı yerlerinin hissedilmediği, kişinin akışın büyüsüne kendini kaptırmasıdır. Değişik, uzak bir konuya bile insanı yakınlaştırabilmesi, sıcaklık duymayışını sağlayabilmesidir. Bir yazınızda, “Ne kadar derin, ne kadar kutsal bir şeydir bazı kişilerden sürekli söz etme ihtiyacını duymak. Onların ölümsüzlüğünü hissetmek, yapıtlarının içinde yaşamak ve dünyayı sanki onların kestiği bir camın içinden seyre dalmak.” diyorsunuz. Tam da bu bağlamda sormak isterim, yazarlık tutumunuzu etkileyen, kaleminizi besleyen yazarlar ve kitaplar hangileri oldu?“Bedrufi'nin Nefesi” bir anlamda son ilgilendiğim, yeni bulduğum yazarlar, sanatçılarla çocukluğumdan bu yana hiç vazgeçmediklerimin buluşması sayılabilir. Cervantes, Stefan Zweig, Sait Faik, Andre Suarez, Nabokov, Rilke, Robert Walser, A. Platonov, S. Birsel, Ahmet Rasim, Beckett, Thomas Bernhard, Hamsun, Refik Halid, Henri Michaux, Kafka, Panait İstrati, Georges Simenon, Borges, Poe, Primo Levi, Kierkegaard,Cioran ve niceleri… Zaten evimin bir köşesi bu yazarlara ayrılmıştır. Diğer bölümlerde de hayran olduğum sinemacılar yer alır. Hayat bu kitaplar arasında yaşamaktır bir bakıma ve geçişler çok önemlidir.

3 Mart 2015 Salı

Yaşar Kemal’i binlerce kişi uğurladı

Türkçenin son destancısı Yaşar Kemal, yazarlar, aydınlar, işçiler, yoksullar, kısacası Türkiye tarafından son yolculuğuna uğurlandı. Sabahın erken saatlerinde Teşvikiye Camii’ni dolduran her kesimden insan, cenaze namazıyla birlikte caddelere sığmadı. Binlerce okuru ve seveni, Yaşar Kemal’i uğurlamak için oradaydı. Türkiye dün büyük anlatı ustası Yaşar Kemal’i son yolculuğuna uğurladı. Teşvikiye Camii, daha sabah saatlerinde uzun zamandır görmediği bir kalabalıkla dolmaya başladı. Bir müddet sonra, avluda adım atacak yer kalmadı. Sanat, siyaset, spor dünyasından akla gelebilecek en ünlü isimler bir araya geldi. Abdullah Gül, Cemil Çiçek, Kemal Kılıçdaroğlu, Selahattin Demirtaş yan yana saf tuttu. Adı sanı bilinenler bir yana, asıl Yaşar Kemal okurları oradaydı. İşçiler, ırgatlar, yoksullar, mazlumlar... Türkiye dün Yaşar Kemal’i, o büyük anlatı ustasını, son yolculuğuna uğurladı. Daha sabah saatlerinden itibaren Teşvikiye Camii uzun zamandır görmediği bir kalabalıkla dolmaya başladı. Bir müddet sonra, avluda ve caminin dışında adım atmak, yer değiştirmek neredeyse imkânsız bir hal aldı. Binlerce insan, dil ormanı Yaşar Kemal’i uğurlamak için oradaydı. Sanat, siyaset, spor alanlarında aklınıza gelebilecek hemen herkes; Orhan Pamuk, Orhan Gencebay, Mustafa Alabora, Rutkay Aziz, Tarık Akan, Suavi, Ataol Behramoğlu, İlber Ortaylı, Fatih Terim gibi isimlerin yanı sıra, Abdullah Gül, Ertuğrul Kürkçü, Kemal Kılıçdaroğlu, Cemil Çiçek, Kültür Bakanı Ömer Çelik, Selahattin Demirtaş, Kadir Topbaş, Mustafa Sarıgül gibi siyasiler de onu uğurlamak için gelmişti. Adı sanı bilinenler bir yana, asıl Yaşar Kemal okurları oradaydı. İşçiler, ‘ırgatlar’, yoksullar, mazlumlar... Her kesimden sağcı-solcu, dindar-laik, zengin-fakir binlerce insan... Taziye defterine yazabilmek için kuyruğa girdiler. Yaşar Kemal’in emaneti, eşi Ayşe Hanım’a, oğlu Raşit Gökçeli’ye taziyelerini bizzat ilettiler. Tüm hayatını barışı, eşitliği, adaleti, ezilenlerin haklarını dile getirmeye adayan usta, ölümüyle de bunca insanı kendi yasında bir araya getirdi. Belki hayatında ilk kez Teşvikiye Camii’ne gelenler vardı. Van’dan bir köylüsü çıkıp gelmişti. Kavruk genç adamlar, başörtülü Anadolu kadınları... Türkiye Süryani Katolik Genel Vekili, Dinlerarası Diyalog Başkanı Yusuf Sağ “Tüm mazlumların başı sağ olsun!” derken, gerçekten de tüm mazlumların babasını kaybettiği bir gerçekti. TEŞVİKİYE’DEN ZİNCİRLİKUYU’YA YÜRÜDÜLER İstanbul İl Müftüsü Prof. Dr. Rahmi Yaran kıldırdı cenaze namazını. Üç kere sordu; üç kere helal edildi bütün haklar. Işık Öğütçü, babası Orhan Kemal’in dostu, yoldaşı Yaşar Kemal’i omuzlarında taşıdı. Cenaze aracı artık bahçenin dışına çıktığında, Teşvikiye Caddesi binlerce insanın yürüyüşüne şahitlik etti, “Yaşar Kemal umudumuzdur”, “Yaşar Kemal onurumuzdur”, “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganları ve alkışlarla yürüdüler. Kimi çiçek savuruyor, kimi Yaşar Kemal kitaplarını tutuyordu elinde. Teşvikiye Caddesi bir insan seliyle dolup taşıyordu. Pencereler, balkonlar, çatılar insanlarla, okurlarıyla doluydu, öğrenciler pencerelerden sloganlara katılıyordu. Cenaze arabasının ardından zılgıtlar, dualar, alkışlar bir arada yükseldi. Bir de şöyle cümleler: “Bu cadde bir daha böyle kalabalık görmez.” Yaşar Kemal’in cenaze namazına katılan topluluk, sloganlar ve alkışlar eşliğinde Halaskargazi Caddesi’nden geçerek Zincirlikuyu Mezarlığı’na yürüdü. Okurları, sevenleri, yazarın “Benim kitaplarımı okuyanlar yoksula yoldaş olsunlar.” sözlerinden oluşan bir pankartı açtı. Yaşar Kemal’in cenazesi, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda defnedildi. Mezarına memleketi Kadirli ilçesinin Gökçedam köyünden ve Kürt yazar Mehmet Uzun’un mezarından getirilen toprak serpildi. Mezarın başına eşi Ayşe Semiha Baban, sanatçı Zülfü Livaneli’yle birlikte geldi. Eşinin mezarına su döken Baban, daha sonra eğilerek mezara dokundu. Bu sırada Zülfü Livaneli, Yaşar Kemal’in unutulmaz eseri İnce Memed’den esinlenerek yazılan İnce Memed türküsünün bir bölümünü söyledi. Yaşar Kemal'in (92) Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki kabri hazırlandı Türkçe yaşadıkça adı yaşayacak Türkan Şoray: En yakınımı kaybetmiş gibi derin acı duydum. Tüm ülkemizin başı sağ olsun. O, bu coğrafyanın yetiştirdiği en büyük değerdi. O, edebiyat dünyamızın çınar ağacıydı. Bir okuru olarak ona hayranlığım hiç bitmeyecek. Bunun yanı sıra onun özel dostlarından biri olmak benim için şanstı. Onun o güzel sohbetini yaşayamamak, o kahkahaları duyamamak büyük kayıp. O anılarıyla, kitaplarıyla, eserleriyle hep yaşayacak. Orhan Pamuk: Türkçe yaşadıkça Yaşar Kemal’in romanları da yaşayacaktır. Bu ülkede bütün baskılara, kötü niyetlere ve kıskançlıklara rağmen bir yazarın başını dik tutup kendi hikâyelerini anlatabileceğini, bu hikâyeleri bütün dünyaya duyurabileceğini bana gösterdi. Her şeyden önce bana büyük bir örnek oldu. Bütün baskılara rağmen içindeki çocuksuluğunu muhafaza edebilmesi de onun Allah’ın özel bir kulu olduğunu gösterir. Yaşar Kemal’in romanları yaşayacaktır. Bugün tesellimiz budur. Orhan Gencebay: Ülkemizin, insanlığın, kalemin başı sağ olsun. Babamızı lise yıllarında tanımıştım İnce Memed’le. O bizim gururumuzdu. Edebiyatımıza, insanlığa çok büyük hizmetler verdi. Vatanımıza çok büyük hizmetleri oldu. Mağdurun yanındaydı. Haklının yanındaydı. Bilenler bilir Ağrı Dağı Efsanesi’nden tutun, Binboğalar Efsanesi’ne, Yer Demir Gök Bakır’a kadar çok büyük hizmet verdi. Allah gani gani rahmet eylesin. Hasan Cemal: Yaşar abi romanlarıyla, dünya ve Türk edebiyatına yapmış olduğu katkı ile yaşamaya devam edecek. Yaşar abiyi sadece Türk ve dünya edebiyatındaki yeri ile değil, aynı zamanda bu topraklarda barış ve demokrasi için insan hakları ve özgürlükleri için vermiş olduğu büyük mücadele ile hatırlayacağız. O her zaman Türkiye’de gerçekten Kürt barışının olması ve Kürtlerin insan hakları ve özgürlükler konusundaki haklarını elde etmesi için mücadele vermişti. Barıştan yana bir insanın yapması gereken her şeyi yaptı. Bülent Eczacıbaşı: Türkiye ve dünya büyük bir değerini kaybetti. Neredeyse Cumhuriyet’le yaşıt olan Yaşar Kemal, ülkemizin farklı yerlerini, hayatın çeşitli yönlerini ve insan olmanın derinliklerini tanıdı; benzersiz gözlem gücüyle, güçlü kalemiyle bize anlattı. Eşsiz betimlemelerle bezediği öykü ve romanlarıyla yalnızca ülkemizin değil, dünya edebiyatının da en önemli yazarlarından biri oldu. Bir Yaşar Kemal romanı okumanın insana verdiği lezzeti çok az yapıtta yakalamanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu büyük yazarı kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyim. Ataol Behramoğlu: Edebiyat konu değil, öncelikle dil demektir. Dilinin tadını unutamadığınız yazarlar vardır. Onu tekrar okumak istersiniz. Yaşar Kemal böyle bir yazar. Yaşar Kemal, Anadolu’nun sade insanını edebiyat kahramanı haline getirdi. Can Dündar: Yaşar Kemal gibi yazarlar ürettikleriyle, yazdıklarıyla yaşarken ölümsüzlük sırrını kuşanırlar. Belki fani olarak göçerler bu hayattan ama her satır, her cümle, her kitapta yaşamaya devam ederler. Dolayısıyla bundan sonra doğan her çocuk onunla büyüyecek. İlber Ortaylı: Yaşar Kemal, Türkçeyi kullanan bir ananeydi, dönemdi. O Türkçe ve dil kıvraklığı geleneğinin arkasındaki epokayı yaşamam zor. Öyle bir gayret şimdi yok. İnşallah yakalanır. Yaşar Kemal’e kendi sözleriyle veda Cenaze merasiminin ardından Yaşar Kemal için Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde bir anma töreni yapıldı. Saygı duruşuyla başlayan törende konuşma yapılmasına izin verilmedi. Bu karar çarpıcı bir şekilde, “Bugün burada konuşmalara yer vermeyeceğiz. Hele hele nutuklara hiç yer yok!” diyerek duyuruldu. Kimse kürsüye çağrılmadı. Kürsüde Yaşar Kemal’in fotoğrafları ve bugüne kadar yazdığı kitapları vardı. Salon tamamen doldu. Törenin açış konuşmasını Zeynep Oral yaptı, ardından Nebil Özgentürk’ün yazarın hayatını anlattığı belgesel gösterildi. Daha sonra ise “Bugün burada sadece Yaşar Kemal söz alacak.” denilerek, Tilbe Saran, Meltem Cumbul, Selçuk Yöntem ve Cihan Ünal sahneye davet edildi. Yakalarında bir tek kırmızı gülle sahneye çıkan sanatçılar yazarın eserlerinden ve konuşmalarından bölümler okudu. ‘Yaşar Kemal’e Kendi Sözleriyle Veda’ adı verilen programda zaman zaman Yaşar Kemal’in kendi sesinden sözleri ekrana yansıtıldı. Çocukluğu, ilk gençliği, gazeteciliğe başlaması, İnce Memed, Yağmurcuk Kuşu, Bu Bir Çağrıdır... Hepsi kendi dilinden... İdil Biret, de Chopin’in Bir Numaralı Baladını Yaşar Kemal için seslendirdi.

2 Mart 2015 Pazartesi

İnce Memed, Çukurova’da çekilsin istedi ama…

Yaşar Kemal’in 1955 tarihli ilk romanı İnce Memed, 1984’te İngiliz oyuncu ve yazar Peter Ustinov tarafından Memed My Hawk (Şahinim Memed) adıyla sinemaya uyarlanmıştı.Senaryosunu da yine kendisinin yazdığı filmde Ustinov aynı zamanda Abdi Ağa rolünü üstlenmişti. O yıllarda Yaşar Kemal’i Ustinov ile tanıştıran yönetmen Fuad Kavur’du. Londra’da yaşayan Kavur, ‘İnce Memed’in komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye’de çekilmesine izin verilmediği yıllarda Yaşar Kemal’in üzüntüsüne bizzat tanıklık etti. Kavur, o süreci şöyle anlatıyor: ‘’Onunla 1979’da Paris’te tanıştım. Peter Ustinov ile çalışıyordum. Yaşar Kemal Paris’e geldiğinde onu Ustinov ile tanıştırdım. Ustinov, İnce Memed’i filmiyle çok ilgileniyordıu, romandaki Abdi Ağa’yı oynayacaktı. Ancak dönemin hükümeti filmin yapımcılığını üstlenen Fox Film şirketine, filmi komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye’de çekmelerine izin vermedi.” Fuad Kavur, Yaşar Kemal’in filmi Çukurova’da çekmek istediğini belirterek şunları ifade etti: “Ankara’ya gidip Bülent Ecevit’ten filmin çekimi için izin istedim. Kabul etti. Ben Londra’ya dönene kadar hükümet düştü ve yeni hükümet İnce Memed’i komünist propaganda yaptığı gerekçesiyle reddetti. Ben de çekimleri Yugoslavya’da yapmaya karar verdim. Yaşar, buna gerçekten çok üzüldü. Filmi Çukurova’nın bozulmamış topraklarında çekmeyi çok istiyordu.”