31 Ekim 2015 Cumartesi

Şemseddin Sami Arnavutluk'ta

Yağmur Dergisi ve Arnavutluk Beder Üniversitesi işbirliğiyle düzenlenen Uluslararası Türk Dili ve Edebiyat Konferansları'nın dördüncüsü bu yıl Tiran'da gerçekleştirildi. Konferansın ana teması, ilk Türkçe romanın yazarı Şemseddin Sami idi.

İlki 2012 yılında Arnavutluk Beder Üniversitesi ve Yağmur dergisi işbirliğiyle gerçekleştirilen Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Konferanslarının (UDEK) dördüncüsü 28-29 Ekim'de Tiran'da yapıldı. Daha evvelki organizasyonlarda Türk Arnavut Kültüründe Ortak Yönler, Balkanlarda Türkçe, Avrupa'da Türkçe başlıklarıyla bilim adamlarını ağırlayan Tiran'da bu yıl önemli Türk münevveri Şemseddin Sami konuşuldu.

Konferansın açılış konuşması Beder Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı ve Sempozyum Genel Sekreteri Dr. Adem Balaban tarafından yapıldı. “Milletleri birleştiren bazı insanlar vardır. Bunu kimi sanatıyla kimi ilmî; araştırmalarıyla yapar. Şemsettin Sami de Türk ve Arnavut halklarının ortak değeridir.” sözleriyle izleyicileri karşılayan Balaban'ın ardından hoş geldin konuşmaları başladı. Konuşmasına bir kıssa ile başlayan üniversite rektörü Prof. Dr. Ferdinand Gjana, Şemseddin Sami'yi zekası ve güzelliğiyle anne ve baba arasında paylaşılamayan bir çocuğa benzetti: “Zeki, akıllı, uslu evlatların anne ve babaları tarafından paylaşılamaması, zekası bana çekmiş, güzelliği bana çekmiş demesi gibi bazı insanlar da iki milletin, devletin arasında kalmıştır. Ş. Sami o kadar güzel eserler vermiştir ki Türkler; ‘Bizim evladımızdır', Arnavutlar; ‘Bizim evladımızdır.' demekten kendilerini alamamışlardır. Bana kalırsa hayatta esas olan iki asır sonra bile üzerine konuşulacak, fikir yürütülecek, istifade edilecek eserler bırakacak bir hayat yaşamaktır.”

Albonoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Ardian Marashi ise Şemseddin Sami'nin yazarlık mücadelesinden bahsetti: “11 yaşında hem yetim hem de öksüz kalan ve türlü zorluklarla mücadele eden Şemseddin Sami'nin ortaya koyduğu pek çok eser hâlâ aşılamamıştır. Her iki milletin de medarıiftiharı olan Şemseddin Sami'yle ömrümüz oldukça iftihar edeceğiz.”

ARNAVUT ŞİİRİNİN KURUCUSU

Konferansların ilkinden beri destekçisi olarak Yağmur dergisi adına hoş geldin konuşmasını derginin yazı işleri müdürü Hasan Ahmet Gökçe yaptı. Gökçe nerede olursa olsun bu tür organizasyonları çok önemsediklerini ve dergi olarak farklı ülkelerde gerçekleşen bu tür organizasyonları desteklediklerini ifade etti: “Yağmur dergisi bundan evvel de gerek kendi sempozyumlarıyla gerekse farklı ülkelerde gerçekleşen konferans ve sempozyumlara verdiği destekle ilme karşı olan vazifesini yerine getirmeye çalıştı. Beder Üniversitesi tarafından gerçekleşen bu önemli organizasyona katkısını da bu açıdan ele almak gerekiyor. Bir edebiyat dergisi olarak Türk edebiyatına sadece matbu metinle değil hayatın içinde de katkıda bulunmak maksadıyla bugün burada bulunuyoruz.”

Prof. Dr. M. Nejat Sefercioğlu da Şemseddin Sami ile alakalı önemli anekdotlar paylaştı. Şemseddin Sami'nin Arnavut milliyetçiliğinin temellerini oluşturan kişi ve aynı zamanda Arnavut millî; şiirinin kurucusu olarak kabul edildiğini söyleyen Sefercioğlu, Sami'nin tiyatro eserleri, roman ve çeviri eserlerine dikkat çekti. Arapça ve Farsçayı çok iyi bilen Şemseddin Sami'nin Türkçeye olan hâkimiyetinin önemli olduğunu söyleyen Nejat Sefercioğlu o dönemin şartlarında 34 yıllık bir yazı hayatına gazete yöneticiliğiyle beraber 55 eser ve yüzlerce makaleyi sığdırmasının şaşılacak bir iş olduğuna dikkat çekti. Prof. Dr. Feri Duka ve Prof. Dr. Nuri Yüce de ilk günün konuşmacılarındandı.

Programın ilk gününün ilk oturumu Doç. Dr. Kemal Erol tarafından yönetildi. Bu oturumda Doç. Dr. Abdullah Harmancı, Yrd. Doç. Dr. Fatih Ordu, Dr. Julian Rantzsch ve Güley Yurt farklı açılardan Şemseddin Sami'nin edebiyat hayatına dair tebliğlerini sundular. 13 oturumdan oluşan ve iki gün sürecek olacak konferanslarda video Arnavutluk ve Türk akademisyenler haricinde farklı ülkelerden de konferanslar da dâhil olmak üzere 80 akademisyen Şemseddin Sami üzerine tebliğlerini sunacaklar.

29 Ekim 2015 Perşembe

Öğrencileri için evden çıktı

Günümüzün en önemli minyatür sanatçılarından Cahide Keskiner (84), son dört yıldır evinden pek çıkmıyordu. Eşini ve tek evladını kaybetmenin hüznü çökmüştü üzerine. Kadıköy Mühürdar'da, aynı apartmandaki atölyesi ve evi arasında yaşıyordu. 9 Ekim'de ‘Kültürel Semboller' sergisi için Boğaz'ı geçti. Ama çok az insan o âna tanıklık etti.

Günümüzün en önemli minyatür sanatçılarından Cahide Keskiner ve öğrencileri, 9 Ekim'de Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi'nde bir sergi açtı. O gün, kimse yaşanan tarihi ânın farkında değildi. Artık evden pek çıkmayan Cahide Hoca, öğrencilerini kıramamış, serginin açılışına katılmıştı. Biraz zorlanmıştı ama yine de ta Kadıköy'den kalkıp Zeytinburnu'na gelmişti. Bunda ne var, normal diye düşünebilirsiniz. Öyle değil. Keskiner, son dört yıl içinde eşini ve tek evladını kaybetti, zor günler yaşadı, çok acı çektiğini ifade ediyor. Zorunlu olmadıkça evinden çıkmıyor. Hatırlarsanız, 2013'te Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın dört yılda bir verdiği Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne minyatür dalında layık görülmüş ama ödül törenine bile katılmamıştı. O yüzden ‘Kültürel Semboller' adlı atölye sergisine gelmesi önemliydi. Biz de kendisini atölyesinde ve evinde ziyaret ettik, öğrencileriyle fotoğrafladık. “Röportaj yapmayalım. Artık çok yorgunum, bana biraz izin verin.” dediği için halini hatrını sorduk, öğrencileriyle görüştük...

Keskiner, sergiye, 1989'da kurduğu Cahide Keskiner Minyatür Atölyesi'ne devam eden; Arzu Mert, Asiye Okumuş, Asuman Tunçel Bozyiğit, Ayla Çolak, Aynur Gürsoy, Ayşe Güres, Bahriye Balkaç, Çiğdem Mercan, Ebru Kızılırmak, Esra Altındoğan, Fisun Eroğlu, Gül Vardar Tezbora, Gülcan Pasin, Nukhet Sağıroğlu, Olcay Çetinok, Sabiha Bayhan Koç, Sıdıka Betül Başbuğ, Zehra Çekin ile birlikte katılıyor. Sergide iki eseri var: ‘Mescid-i Nebevi ve Lale' ile Ahmet Kutluhan'ın yazdığı İhlas Sûresi hattı içine yaptığı Lale. Diğer tüm eserler öğrencilerine ait. Kültürel Semboller, kültürümüzü ilgilendiren Hilye-i Şerifler, Besmele hatları, vav'lar, Kadem-i Şerif, Hz. Mevlâna, Mühr-ü Süleyman, çintemani sembollerinin yanı sıra hayat ağacı, ying yang, çift başlı kartal, zümrüd-ü anka'lar, kandil, alem, ibrik ve burç minyatürlerinden oluşuyor.

Keskiner, atölyede haftada iki gün derslere katılıyor, bildiklerini, öğrencilerine aktarıyor. 25 yıldır onu hiç bırakmayanlar var. Sabiha Koç, Zehra Çekin o isimler arasında. 1989'dan bu yana atölyede eğitmen olarak görev yapan Koç, eserlerinde uluslararası, dini ve mitolojik semboller seçtiklerini söylüyor. Zehra Çekin ise “Semboller hayatımızda önemli bir yer taşıyor ve nesilden nesle aktarılıyor. Mesela gül Hz. Muhammed'in, lale Allah'ın, kartal güç ve kudretin, nar bereket ve doğurganlığın sembolüdür. Semboller sessiz bir dil gibidir.” diyor.

Cahide Keskiner, tezhip ve minyatüre 1953'te Süheyl Ünver ile başladı. Macit Ayral ve Şeref Akdik'ten resim dersleri aldı. 1982'de Mimar Sinan Üniversitesi Geleneksel Türk Süsleme Sanatları Bölümü'nde öğretim görevlisi oldu. Yıldız Porselen'in kuruluşunda bulundu. 62 yıllık sanat hayatında 6 kişisel sergi açtı, sadece bir retrospektifi hazırlandı. Çok sevdiği öğrencisi Zehra Çekin'in 2008'de organize ettiği ‘Sanatta 50 Yıl: Cahide Keskiner Minyatürleri' retrospektifi (Beyoğlu İnsankitap Sanat Galerisi) ‘Minyatürler Kitabı' adıyla da kitaplaştı.

Keskiner'e, sohbetimiz sırasında “62 yıl geride kaldı, bir retrospektif daha düşünmüyor musunuz?” diye sorduk. Gücünün olmadığını söyledi. Koleksiyonerlerden eser toplanmasının zor ve mesai gerektirdiğini anlattı. Evet haklı. Fakat öğrencileri, dostları kapsamlı bir “Cahide Keskiner Retrospektifi” için kolları sıvayabilir. 1994'ten beri hocasının sohbetlerini kayıt altına alan Çekin, Keskiner'in aile, eğitim ve sanat hayatına dair pek çok bilgi ve belge biriktirmiş. Bir kısmını yazıya geçirmiş. Kitabı yazmak ve sergiyi hazırlamak da yine ona düşüyor.

27 Ekim 2015 Salı

Sanatçıların çoğu acı çekiyor

Önceki gün hayatını kaybeden opera sanatçısı Arda Aydoğan (57), kültür sanatımıza çok hizmet etti. Başta Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda (CRR) yaptığı yenilikler olmak üzere sanat yöneticiliğinde öncü oldu.

CRR onun döneminde hem Türkiye'nin hem de Avrupa'nın en iyi konser salonlarından biri haline geldi. ‘Halk operası' adı altında pek çok fikri vardı. Bir kısmını gerçekleştirdi. 2004'te ‘Hoşgörü İmparatorluğu' adlı müzikal gösteriyi sahneye taşıdı. Artık çok moda olan ‘senfonik ilahiler' fikri de ona ait. Bugüne kadar 5 bin konser organize etti. Bedrettin Dalan, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Topbaş gibi İstanbul'un en çok konuşulan ve tartışılan belediye başkanlarıyla çalıştı. ‘Belediyecilik ve sanat' konusunda tecrübesi büyüktü. Fakat 2004'ten bu yana kimse onu değerlendiremedi. Bir ara Şişli Belediyesi'ne danışmanlık yaptı. En son iki ay önce Bakırköy Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi genel sanat yönetmenliğine getirildi. Aydoğan'ın, inşası 2013'te tamamlanan, açılışı ise kasımda yapılacak yeni sanat merkeziyle ilgili planları vardı, ömrü yetmedi. Geçen hafta, Bakırköy Adliyesi'nin arkasına düşen merkezde projelerini ve tecrübelerini konuşmuştuk. Aydoğan bu röportajı okuyamadı, umarız ‘belediyecilik ve sanat' konusunda ilerlemek isteyenler onun son röportajından faydalanır…

CRR'ye sizin emeğiniz çok oldu, nasıl başlamıştınız?

Cemal Reşit Rey Konser Salonu ile tanışmam, 1989'da dönemin belediye başkanı Bedrettin Dalan zamanında oldu. Dalan, evlendirme sarayı olarak planladığı salonu konser salonuna dönüştürmemi istedi. 6 ay gibi kısa bir sürede yaptık.

Neden birdenbire karar değiştirildi?

O dönemde Zubin Mehta İstanbul'a konser vermeye gelmişti. Lütfi Kırdar Spor ve Sergi Sarayı'nda sahneye çıkmıştı. Biliyorsunuz kendisi önemli bir orkestra şefi. Giderken de gazeteciler, İstanbul'u nasıl bulduğunu sormuştu ona, “Çok güzel bir şehir fakat bir konser salonunuz bile yok. Bir daha gelmem.” cevabını vermişti. Bunun üzerine harekete geçildi.

1994'ten 2004'e kadar CRR'nin başındaydınız, şimdi nasıl buluyorsunuz orayı?

CRR'yi konserlerin dışında, kendisinin de sanat ürettiği bir kurum haline getirmeye çalıştım. Bir opera kurduk. İstanbul'un ikinci opera sahnesi olarak faaliyet gösterdik. Bir dans tiyatrosu, senfoni orkestrası kurduk. Yılda 300'e yakın konser yapıyorduk. Türk müziği, caz, dünya müziği, operalar… Fakat ben ayrıldıktan sonra tüm bunlar faaliyetlerini durdurdu. Senfoni Orkestrası da çok seyrek konser veriyor.

Neden durdu?

Belediyecilikte devamlılık vardır. Halka hizmette vardır. Birinin yaptığını, ondan sonraki gelen ortaya koyduğu çalışmalarla ileriye taşır. Emek verilenleri iptal ederek ya da kötüleyerek bir yere varılmaz. Ben sanatı her zaman siyasetin üzerinde gördüm. CRR'de hem müdür hem de genel sanat yönetmeni olarak görev yaptım. Ve orasını beş yıldızlı bir müessese olarak planladım. İlk defa bir konser salonuna İSO belgesi aldık. İstanbul'un hatta Türkiye'nin tek konser salonuydu.

İstanbul'da artık pek çok konser salonu var, onları nasıl buluyorsunuz?

Belediyeler konser salonu yapıyor ama bilene sormadan inşa edildiği için bu salonların hepsi sorunlu. Birinci amaçları sanat değil, toplantı, konferans için dizayn ediliyor. Sonra ‘burada kültür sanat etkinlikleri de yapalım” deyince olmuyor. Akustikleri bozuk, sofitaları (tiyatro salonlarında kedi merdiveni denen köprülerin olduğu ve ışıkların konumlandırıldığı yer), orkestra çukurları yok. Sahne gerileri yok.

Bedrettin Dalan'dan itibaren tüm belediye başkanlarıyla çalıştınız. Sanatçılar ve politikacılar, yöneticiler genelde birbirlerini anlamıyor. Sizinki nasıl bir tecrübeydi?

Her belediye başkanı CRR'yi özel bir yere koydu, değer verdi. Sanatın halka ulaştırılması belediyelerin işi. Avrupa'da da bu böyle. Şimdi CRR'nin durumunu sorarsanız bıraktığımız seviyede değil. Biraz üzücü. Kadir (Topbaş) Bey'in sanatı sevdiğini biliyorum, sanatsal faaliyetler ekip işi. CRR Tayyip Bey dönemi de dahil, tamamen benim yönetimime bırakılmıştı. Oranın bir seyircisi oluşmuştu, şimdi halk oradan uzaklaştı… Önemli olan çok yüksek bütçeli konserler yapmak değil. Devamlılığı sağlamak.

Sizce hangi dönemde sanatçılar daha mutlu ve rahattı?

Bence, en mutlu ve rahat dönemlerini Özal zamanında yaşadılar. 1980-1990 arası maddi bakımdan da sanatçılar için iyi bir dönemdi. Sanatsal faaliyetlerin de en yüksek olduğu zamanlardı. Bir sanatçının yetişmesi çok kolay değil. Büyük zorluklar yaşanıyor. Hele Türkiye'de sanatçıların çoğu acı çekiyor. Her anlamda acı çekiyor. Eğlence sektöründen bahsetmiyorum. Mesela AKM'yi unutmamız gerekiyor galiba.

AKM yılan hikâyesine döndü sanırım…

AKM'nin bu halde olması bilinçli değildir. Kimsenin halkın sanat ihtiyacını yok etme veya cezalandırma arzusunda olduğunu zannetmiyorum. Siyasette, halk yönetiminde inat olmaz. Orası, sanatçıların ve sanatseverlerin toplandığı bir mekandı. Siz orayı yok ettiğinizde, sanat dünyamıza bir bomba atmış oluyorsunuz.

Recep Tayyip Erdoğan, AKM'nin yerine opera binası yapacaklarını söylemişti. 2013'te. Kimse inanmadı bu sözüne. Siz inandınız mı?

Tabii ki inandım, çünkü ben kendisiyle çalıştım. İlk Türk operası Özsoy Operası'nın 75. yılı onun belediye başkanlığı dönemine denk gelmişti. Tekrar sahneledik. Kendisi geldi izledi, tüm sanatçıları tebrik etti. Belediye başkanlığı döneminde sanata yaklaşımı böyle değildi, –belki bence hâlâ öyledir, biraz çevresiyle ilgili sanırım- değer veren biriydi. Ama sonuca bakarsak halk, sanatçılar sanattan yoksun. Eğer istenirse AKM kısa zamanda ayağa kaldırılabilir.

Artık Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi'ndesiniz. Burası şimdilik İstanbul'un tek opera sahnesi olarak görünüyor. İstanbul Devlet Opera ve Balesi de gösterilerini burada yapacak…

Kadıköy'de Süreyya Operası da var ama burası daha büyük ve profesyonel. Opera sahnelensin diye yapılmış. Akustiği çok iyi. Ünlü piyanistimiz Gülsin Onay, deneme yaptı, çok beğendi. Burası bir AVM, market ya da herhangi bir şey olabilirdi. CRR'de yaptığımız gibi burayı da uluslararası bir anlayışıyla yöneteceğiz.

Yeni prodüksiyonlar olacak mı?

Türk operası biliyorsunuz Atatürk'ün Özsoy Operası ile faaliyetlerine başladı. Atatürk'ün diyorum, çünkü onun isteğiyle yazılmış bir eserdir, Adnan Saygun'a sipariş edilmiştir, hatta çok enteresandır ki librettosunu yani metninin yazımına bizzat Atatürk de dahil olmuştur. 1920'lerden bugüne 16 yerli opera yazılmış Türkiye'de. Neredeyse Cumhuriyet'le yaşıt opera tarihimiz. Ama opera halka çok uzak bir sanatmış gibi yansıtıldı. Halbuki benim 'halk operası' dediğim bir tabirim var. Halk operası, kültürümüzü, müziği barındıran bir opera. Ben bunu şuna benzetiyorum. Almanlardan, İngilizlerden halı dokuma makinesi alıyoruz, Türk motifli halı yapıyoruz. Operada bunu başaramadık. Burada öyle bir oluşuma gideceğiz.

Neler düşünüyorsunuz mesela?

Tevfik Akbaşlı'nın Muhteşem Süleyman diye bir operası var. Çok değerli bir besteci arkadaşımız. İzmir Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenmiş ve orada kalmış bir opera. 2016'nın başında onu İstanbul'a taşıyacağız. 2004'te Hoşgörü İmparatorluğu adlı müzikli bir gösteri hazırlamıştım. 250 sanatçının rol aldığı, senfoni orkestrası, tasavvuf müziği topluluğu, azınlık koroları ve mehter takımı gibi unsurların yer aldığı bir gösteriydi. İmkanlar dahilinde onu da sahneleyebiliriz.

İki yıldır Broadway müzikalleri, ünlü opera prodüksiyonları İstanbul'a geliyor. Cats, Jerses Boys, Notre Dame'ın Kamburu, Güzel ve Çirkin, Phantom of The Opera… Doğrusu hepsini izlediğimizde aynı soru ile ayrıldık salondan: “Neden biz böyle yapımlar hazırlayamıyoruz?”

İmkanlarımız var. Sadece bütçeler, doğru projeler ve insanlarla buluşmuyor. Bahsettiğiniz yapımlar Zorlu PSM'de gösterildi. Sanata çok büyük bir hizmet oldu orası. Devletin ve belediyelerin yapamadığı bir şeyi başardılar. Ama işletme bakımından sadece belli standartlara hizmet etmemeli, bir de Türk sanatına yatırım yapılabilir. Yurtdışı yapımlarına ayrılan o bütçelerle kendi operasını yapabilirler. Ben birkaç kez teklif götürmüştüm.

Leyla Gencer'de Phantom of The Opera gibi bir yapım izleyecek miyiz?

Zaman içinde olacak bir şey. Kasımda Serdar Yalçın'ın Folklorama diye bir eseri var, onu sahneleyeceğiz. Büyük ihtimalle Haldun Dormen yönetecek. Eskiden İstanbul Devlet Operası ve Balesi sahnelemişti ve epeyce zaman kapalı gişe oynamıştı. Halk müziği ezgilerinin çok sesli müziğe uyarlanmasından oluşan ve türkülerdeki hikâyeleri anlatan bir kolaj çalışması. Konser, opera arasında bir prodüksiyon. Belediyeler birtakım önemli bayramlarımızda etkinlikler yapıyor. Orada harcadıkları, solistlere verdikleri parayla ben üç opera çıkarırım.

24 Ekim 2015 Cumartesi

İbrahim Coşkun'un ‘Taşlaşmış Ağıtlar'ı UNIQ İstanbul'da

Ressam İbrahim Coşkun'un ‘Taşlaşmış Ağıtlar' sergisi UNİQ İstanbul'da devam ediyor.

‘Taşlaşmış Ağıtlar', bu yıl 60 yaşına giren ve sanatta 40. yılını dolduran, yurtiçi ve yurtdışında önemli koleksiyon ve müzelerde eserleri yer alan ressam İbrahim Coşkun'un 38. kişisel sergisi. Tuval üzerine yağlıboya eserleri ile tanınan İbrahim Coşkun'un yurtdışında ürettiği eserlerden oluşan sergisi, UNIQ Gallery ve UNIQ Office'teki geniş alanda izlenebilir. Taşlaşmış Ağıtlar sergisi 15 Kasım'a kadar her gün 9.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. (0212 286 03 91)

İğneada'da nükleer, Bozcaada'da umut

Bu yıl 2.si düzenlenen BIFED: Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali, önceki akşam gerçekleştirilen törenle başladı. 13 ülkeden 16 belgeselin yer aldığı festivalde filmler, 7 bin TL değerindeki Fethi Kayaalp Büyük Ödülü için yarışıyor.

Umut ile karamsarlığın kol kola yürüdüğü bir ülkede yaşıyoruz. Bir yanda dünyadaki üç longoz ormanından biri olan doğa harikası İğneada'ya yapılması planlanan nükleer santral tartışmaları diğer yanda Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED)... Önceki akşam başlayan festival, ikinci yılında da ekolojik yönden ‘sabıkalı' ülkemizde farkındalık oluşturmaya çalışıyor. Yerli ve yabancı toplam 65 belgeselin gösterileceği festivalde iklim değişiminden nükleer felaketlere, su kaynaklarının tükenmesinden dijital kirliliğe kadar doğayı etkileyen birçok soruna dikkat çekilecek.

Aynı zamanda festival başkanı olan Bozcaada Belediye Başkanı Hakan Can Yılmaz, bütçelerinin küçüklüğüne karşın özgürlüklerine vurgu yaparak, ülkemizde ‘alışkanlık' haline dönüşen festival iptallerine değindi: “BIFED özgürdür. Altın Koza Film Festivali'nin seyircisiz yapıldığı, Antalya Film Festivali'nde belgesel bölümünün iptal edildiği, 1001 Belgesel Film Festivali'nin belirsiz bir tarihe ertelendiği, İstanbul Film Festivali'nin sansür yüzünden ödül törenini yapamadığı bir ortamda bu festivalin Bozcaada'da planlandığı gibi gerçekleşmesi çok önemlidir.”

BIFED jürisinde bu yıl yapımcı-senarist Funda Alp, belgesel yönetmeni ve insan hakları aktivisti Liz Miller, sinema yazarı Maria Chalkou, belgesel yönetmeni Manou Khalil, belgesel yönetmeni Banu Güven, yapımcı Gaye Günay, yönetmen Özcan Alper ve sinema yazarı Gaetano Caprizzi var.

Özcan Alper: Doğanın hâkimi değiliz

Artık ‘rantsal dönüşüm'e evrilen kentsel dönüşüm projeleri, HES'ler ve Karadeniz'deki Yeşil Yol çalışmaları düşünüldüğünde Türkiye'nin ekolojik karnesi pek parlak değil. BIFED'in ülkemizde yapılıyor olmasının büyük önem taşıdığını vurgulayan Özcan Alper, “Festival, bizim gibi son zamanlarda çevre sorunlarıyla boğuşan bir ülkede çevre bilinci oluşturuyor. Ülkemizde artık insanlar kendilerini doğanın hâkimi görüyor. Bu sebeple BIFED, çevre meselesinin uluslararası boyutlarına dikkat çekmesi açısından çok önemli yerde duruyor ve geliştirilmesi gerekiyor.” dedi.

Myanmarlı yönetmen Sai Kong Kham'ın ‘Bu Topraklar Bizim' adlı belgeselindeki bir cümle halimizi özetler gibi: “Çevre felaketleri artık ağzımızdan çıkan bir deyiş gibi oldu.” Jüri üyelerinden Liz Miller da bu tür ekolojik belgesel festivallerinin çevre bilinci oluşturduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor: “Bu festivaller önemli çünkü önceleri sadece çevreci aktivistler programlara katılırken şimdi her yerden birçok katılımcı geliyor.” Manou Khalil ise doğadaki yıkımla ilgili “Etrafımızdaki her şeyi birbirinin benzeri yapmaya başladık. Nereye baksak aynı kafeler, aynı binalar. Her alanın özgünlüğünü bozmaları üzücü bir şey. Kültürü savunan insanlar ile yok edicilerin arasındaki fark da böyle ortaya çıkıyor.” ifadesini kullandı.

Festivalin yarışma bölümüne 13 ülkeden 16 belgesel seçildi. Japonya, Myanmar, Fransa, İtalya, Almanya, Şili, Meksika ve Güney Kore'nin de aralarında bulunduğu ülkelerden İsveç iki, Türkiye ise üç yapımla yarışmaya katılıyor. Birinci olan film 7 bin TL değerindeki Fethi Kayaalp Büyük Ödülü'nün sahibi olacak. İkinci seçilen filme 5 bin TL, üçüncü filme ise 3 bin TL para ödülü verilecek. Bu yıl BIFED'e öğrenci filmlerini desteklemek ve farklı bir alan eklemek amacıyla yeni bir bölüm açıldı. Jürisinde fotoğraf sanatçısı Alaattin Timur, Anastasia Laukannen ve Janet Barış'ın yer aldığı ve sadece öğrenci filmlerinin yarıştığı bölümün birincisi Gaia Ödülü'ne layık görülecek.

Yarışma belgeselleri

Metamorfoz (Sebastian Mez, Almanya, 2013), Ay'daki Rüzgâr (Seung-jun Yi, Güney Kore, 2014), Ulak (Su Rynard, Kanada-Fransa, 2015), Günaydın Taranto (Paolo Pisanelli, İtalya, 2014), Sudaki Suretler (Erkal Tülek, Türkiye, 2011), Turab (Hasan Basri Özdemir, Musa Ak, Türkiye, 2015), Cibik (Turgay Kural, Türkiye, 2014), Sunu (Teresa Camou Guerrero, Meksika, 2015), Bisikletler Arabalara Karşı (Fredrick Gertten, İsveç, 2015), Nükleer Gökyüzü Altında Bir Ninni (Kana Tomoko, Japonya, 2014), Mikrotopya (Jesper Wachtmeister, İsveç, 2013), Ben Halkım (Anna Roussillon, Fransa, 2014), Yönünü Değiştiren Nehir (Kalyanee Mam, Kamboçya, 2012), Surire (Bettina Perut, Iv·n Osnovikoff, Şili, 2015), Sonuç-İkinci Taşkın (Raphael Barth, Avusturya-Almanya-İrlanda, 2014), Bu Topraklar Bizim Topraklarımız (Sai Kang Khan, Myanmar, 2014)

22 Ekim 2015 Perşembe

Sel ‘ailesi' 25 yaşında

Yayın hayatına 1990 yılında başlayan Sel Yayınları, önceki akşam Pera Müzesi'nde bir davetle 25. yılını kutladı. 25 yılda yaklaşık 900 kitabın, 400 kadar yazarın katıldığı ‘ailenin' hikâyesini anlatan İrfan Sancı, bütün bu süre boyunca yapmak istedikleri, hayal ettikleri hemen her şeyi yaptıklarını söylüyor.

“Yayınevi kelimesi birleşik bir kelime, bunun içinde ev kelimesinin ayrıca yer aldığını zaman zaman gözden kaçırıyor olabiliriz. Gözünüzün önüne dağınık ve değişik bir yapı getirin. Ve çeşitli büyüklükte odalarda, salonlarda yaşayan yazarlar ve çevirmenler var. Bunların bir arada uyumlu bir biçimde varlıklarını sürdürmeleri dışarıdan bakıldığında mantıklı gibi görülebilir ama kolay değildir. Yazar yayıneviyle ilişki kurduğunda komşularının kim olacağını merak eder. Yan odada Salâh Birsel'in yüksek sesle yazdıklarını okuduğunu bilmek insana iyi gelir. Üst katta Ferit Edgü'nün pipo kokularının gelmesi, çatı katında İskender'in dans etmesi insana iyi gelir. Elias Canetti'yle konuşmak, ahbaplık etmek iyi gelir…” Önceki akşam Sel Yayınları'nın 25. yıl kutlamasında yazar için yayınevinin önemini bu sözlerle anlattı Enis Batur. Komşu olmak, bir bakıma aile olmaktır da. Sel bu imkânı yazarlarına veren ender yayınevlerinden. 1990 yılında İrfan Bey ve Selma Hanım'ın el ele verip kurduğu Sel'in hikâyesini İrfan Sancı'yla konuştuk.

Bir yayınevi nasıl doğar? İlk adımlar nasıl atılır? Hangi hayaller insanı bir yayınevi kurmaya iter? İrfan Bey anlatıyor… “80 sonrası politik tutukluydum, cezaevinden 1985'te tahliye oldum. Sonra iş aramaya başladım, çeşitli gazetelerde musahhihlik yapıyordum, o zamanlar saygınlığı da olan bir servisti. Bu arada, eve katkı sağlamak için akşamları yayınevlerinden okuma/düzeltme işi alıyordum.” Ama bütün bunları yaparken İrfan Bey'in kafasında kendi seçtiği metinlerin düzeltmesini yapmak vardır. Hemen bütün yayıncılar gibi, hiç parası olmadığı halde bir yayınevi açmanın hayalini kurar. Sonra bir gün Milliyet Yayınları için “Hizbullah, Kutsal Terörün İçyüzü” başlıklı bir kitabın redaktörlüğünü yapar İrfan Bey. “Kitabı okudum, teslim ettim, paramı aldım fakat kitap gelmiyor. Sordum tabii, ne oldu diye. Müdürü dedi ki: ‘Biz o kitabı beş bin bastık, koliledik, depoya koyduk ama dağıtmayacağız. Patron, dağıtmayın dedi.' O zaman ben hemen bana satın dedim.” Politik sebeplerle dağıtılmayan beş bin ‘Hizbullah' kitabını, ortada bir yayınevi bile yokken İrfan Sancı satın alır. “Aldık beş bin kitabı, götürdük bir tanıdığın matbaasına koyduk. Sonra üç beş arkadaş hepimiz kapakları ve künye sayfasını yırttık.” O arada tabii yayınevine isim konulur, logo yaptırılır ve Sel kapaklı ve künyeli ‘Hizbullah' raflardaki yerini alır.

Sel'in ilk kitabı böylece bir gazeteci kitabı olur. İrfan Bey'e, eşi Selma Hanım'la (dizgi ve mizanpaj işleri ona emanet) çıktıkları yolda nasıl bir yayıncılık yapmayı tasarladıklarını sorduğumuzda gerçekleşmeyen bir tasarısından da bahsediyor: “İlk başta kafamda iki tür yayın çizgisi vardı, güncel-aktüel yayınları Sel Yayıncılık diye yapacaktım. Bir de ‘değişen zaman içinde değişmeyen gerçeklik' anlamından dolayı Töz diye bir şey yapmak istiyordum. Sel'e başlayınca, koşullar öyle icap etti Töz kaldı. O dönem, 12 Eylül sonrası gazeteci kitapları vardı. Ben de gazeteci kitapları yayımladım ama asıl yapmak istediğim o değildi tabii. Çok kısa zamanda altıncı yedinci kitabımız Borges, Neruda gibi isimler oldu.” 25 yılda 900 kadar kitap yayınlandı Sel etiketiyle, 400 kadar da yazar katıldı aileye. İrfan Bey, bütün bu süre boyunca, ki maddi zorluk çektikleri çok da zaman olmuş ama, yapmak istedikleri, hayal ettikleri hemen her şeyi yaptıklarını söylüyor. Söz gelimi Steinbeck'in yayıncısı olmak, Canetti'nin Galeano'nun ya da Salâh Birsel'in, Ferit Edgü'nün…

“Başından beri yelpazemiz geniş, algılarımız açık. Bir tema üstüne bir kitap yayınlamak istediğimizde hemen onun üstüne bir seri yaptık. Adımız da müsait, ŞiirSel, DüşünSel, ÇizgiSel…” Bu noktada İrfan Bey yayınevinin özellikle son 5 senesini de ayrı değerlendiriyor. Kızı Bilge Sancı'nın yayınevi ekibine dâhil olması ve DüşünSel, KentSel serilerini yönetmesiyle nitelik olarak daha da güçlendiklerini ifade ediyor. Edebiyat kitaplarının yanı sıra 13 farklı alt başlıkla geniş bir çizgide seyrediyor yayınevi. Bunun sebeplerini şöyle anlatıyor İrfan Bey: “ÇeviribilimSel, Tarihe tanıklık, QueerDüş'ün Serisi, Kadın Kitaplığı… Başlıkları böyle koyup sınırları da çizdikten sonra bir hedef de gösteriyorsunuz. İlgilisi okur ya da okumaz. Diğer türlü Apollinaire'in metnini normal edebiyat içinde yayınlasak o zaman yanlış olur, okuru yanıltmış oluruz.”

“Kitaplarımızın yargılanması hükümetlerle ilgili değil”

Şimdiye kadar Sel Yayınları'nın on kitabı hakkında savcılık tarafından dava açıldı. Fransız yazar Jeanne Cordelier'in ‘Pamuk Prensesin Ölümü', William Burroughs'un ‘Yumuşak Makine', Guillaume Apollinaire'in ‘Genç Bir Don Juan'ın Maceraları' bu kitaplar arasında. “Bizim yayıncılığımızın buralara toslaması tamamen sistemle ilgili. Yurtdışından ‘Türkler Apollinaire'i yargılıyor' diye röportaj için geldiler. Bir de o zaman ‘dinci' bir hükümet var. Hep dincilikle ilgisi yok diyordum. Bu tamamen devlet refleksi. Enis Batur'un, Metin Üstündağ'ın, Mehmet Ergüven'in kitabının dava geçirmesi hükümetler meselesi değil.”

'Eşanlamlı Kelimler' sergisi

26 Eylül Türk Dil Bayramı etkinlikleri kapsamında Özel Reyhan İlkokulunda sınıf öğretmeni Aydın Gökalp özel bir sergi hazırladı. Akşehir'in ilk özel okulu olan Özel Reyhan İlkokulu'nun lobisinde yer alan sergide yaklaşık yüz elli kelimenin eş anlamı ile birlikte gazete, dergi ve kitaplardan kesilmiş görselleri öğrencilerin beğenisine sunuluyor.

Aydın Gökalp, “Amerikan liselerinin birinde iki sınıf üzerinde bir deney yapılıyor. Bu iki sınıfa devem eden öğrencilerin yaşları ve muhitleri birbirinin aynı. Sınıflardan biri o okulda öğretilen normal dersleri alıyor. Öteki sınıf, ilave olarak kelime öğretimi yapan özel bir kurs görüyor. Belirlenen devrenin sonunda kelime öğrenimi yapan sınıfın yalnız dil dersinde değil matematik ve fen dersleri dahil, bütün derslerde öteki sınıf öğrencilerinden daha yüksek not aldığı görülüyor. Ayrıca dil alimi Norman Lewis'in ‘Riyazi bir katiyetle söyleyebiliriz ki kelime bilgisinin hududu, zekanızın hududunu tespit eder. Kelime bilginiz arttıkça, zekanız da artacaktır' sözü rehberliğinde öğrencilerimizin kelime hazinelerini kitap okuma alternatifi dışında da nasıl arttırabileceğimizi düşünürken bu sergi çalışmasının renkli olacağına karar verip veri biriktirmeye başladık. Üç yıllık bir sürecin ardından sergimizi açtık.” diyor. “Eşanlamlı Kelimeler” adlı sergi, iki hafta görülebilecek.

20 Ekim 2015 Salı

Bir devrin meşhurlarından hatıralar

19 Ekim 2015, Hattat Süleyman Berk'in 2010'da Türk İslam Eserleri Müzesi'nde bulduğu “Hutut-ı Meşahir” adlı hatıra defterinin tıpkıbasımı yakında çıkıyor.

Yaşar Şadi Efendi'nin 1920-23 yılları arasında tuttuğu deftere şiir karalayan, hat, ebru ve resim yapan, son bestesinin güftesini yazan kimler var kimler: Mehmed Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmed Rasim, Süheyl Ünver, Halid Ziya Uşaklıgil, Refik Halid Karay, ressam Hoca Ali Rıza, Necmeddin Okyay, Fatma Aliye Hanım, Bediüzzaman Said Nursi…

Yaşar Şâdi Bey'in defterdeki fotoğrafı

Yaşar Şadi Efendi, 1888-1923 yılları arasında yaşamış bir kültür adamı. İstanbul Fatih'te doğuyor, hukuk okuyor, Türkçe öğretmenliği yapıyor fakat daha kırkına varmadan bir hastalık sebebiyle vefat ediyor. Yahya Kemal'in şiirlerine yazdığı hiciv ve tehzil (alaya alma) yazılarıyla da tanınan Şadi Efendi, 1920-1923 yıllarında arasında “Hutut-ı Meşahir” (ünlülerin el yazılarının yer aldığı defter) adlı bir hatıra defteri tutuyor. Bu defterden anlıyoruz ki, kendisi dönemin sevilen gençlerinden. Defterini kime uzatsa kimse geri çevirmemiş. Devlet adamları, alimler, askerler, edebiyatçılar, yazarlar, şairler, hattatlar, ressamlar… Toplam 283 isimden bazıları şöyle:

Abdülmecid Efendi, Damat Ferid Paşa, Ali Emiri Efendi, Süleyman Nazif Bey, Cenap Şehabeddin, Abdülhak Hamit Tarhan, Yahya Kemal Beyatlı, Mehmet Akif Ersoy, Bediüzzaman Said Nursi, Hüseyin Cahit Yalçın, Halid Ziya Uşaklıgil, Refik Halid Karay, Ercüment Ekrem Talu, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Edhem Eldem, hattat Kemal Akdik, tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbenzer, Necmeddin Okyay, Ahmed Rasim, Hamid Aytaç, Süheyl Ünver, Fatıma Aliye Hanım, İskilipli Atıf Efendi, ressam Hoca Ali Rıza, Şevket Dağ, Hasan Ali Yücel, Faruk Nazif Çamlıbel…

Yaşar Şadi Efendi'nin vefatından sonra Türk ve İslam Eserleri Müzesi'ne bağışlanan defterin tıpkıbasımı yakında çıkıyor. Hattat Süleyman Berk'in 2010'da müzede yaptığı araştırma sırasında rastladığı defteri Zeytinburnu Belediyesi 2016'da yayınlayacak.

Hutût-i Meşâhir'in dış kabının genel görünümü.

Elimizdeki defter iki nedenden ötürü sıradan bir hatıra defteri değil. İlki, adından anlaşılacağı üzere ünlülere atfedilen bir defter olması. İkincisi, sanat eseri niteliği taşıması. Mesela Süheyl Ünver küçük bir tezhibiyle, Necmeddin Okyay ebrusuyla, Hulusi Yazgan Efendi, Kemal Akdik, İsmail Hakkı Altunbenzer, neyzen Emin Yazıcı, Hamid Aytaç hüsn-i hatlarıyla, Hoca Ali Rıza, Şevket Dağ suluboya resimleriyle hatıralara ayrı bir güzellik katmışlar. Mehmed Akif Ersoy'un deftere yazdığı diziler daha sonra Safahat'ta Hüsran adıyla yayınlanmış, fakat bazı dizeleri değiştirilerek... Defter bu açıdan edebiyat tarihimize katkı sağlıyor. Dönemin kalemlerinden Ahmed Rasim'i defterde bestekâr yönüyle görüyoruz. ‘Size son bestelediğim uşşak şarkıyı yazayım' notu ile şu güzel dizeleri dizmiş yazar: “Bir bahar ister gönül gülsüz, semensiz, lalesiz/Bülbülü ötmez, çemenzarı çiçeksiz, jalesiz/Böyle bi-reng u baha, böyle figansız, nalesiz/Bir hayatın belki vardır başka zevki neş'esi.”

“Hutut-ı Meşahir'deki ilk yazı o zamanlar veliahd olan Abdülmecid Efendi'ye ait. Demiş ki, “Bir leyle-i zalamın bir fecri var muhakkak/Bahşende-i ümidim, tebşir-i ‘Üsri yüsren'. Son yazı ise Amasyalı Abdizade'nin. Deftere bazen özlü sözler de yazılmış. Sadrazam Ali Rıza Paşa'nın bir sözüyle biz de noktayı koyalım: “İntikam ile ihtiras bu memleketi felakete sevkeyledi.”

Süleyman Berk (Hattat)

“Önemli bir kültür hazinesi”

“Hutut-ı Meşahir” bir nevi hatıra defterini andıran çalışmalardır. Hatıra defterinden farkı, çok çeşitli kimselerin, kendilerine sunulan deftere el yazılarıyla o an akla gelenleri, şiirleri, özlü sözleri yazmaları veya maharetlerini aktarmalarıdır. Yaşar Şadi Efendi'nin bu defterine 2010'da “1400. Yılında Kuran-ı Kerim” sergisi hazırlıkları için bir yıl çalışma imkanı bulduğum İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi koleksiyonunda rastladım. Müze envanter defterinde, “Hutût-ı Meşâhir” ismini görünce evvelâ bunun, zamanının meşhur hattatlarının eserlerinden derlenmiş bir mecmua olabileceğini düşündüm. Defteri görünce, yine de epeyce şaşırdığımı ve sevindiğimi hatırlıyorum. Defterde, zamanının hattatları dâhil, ressamlarından, musikişinaslarından, meşâyihten, ilim adamlarından ve devlet adamlarından geniş bir kesimin kendi el yazıları ile hatıra yazıları olduğunu gördüm. Şimdiye kadar görebildiğimiz hutût-ı meşâhir mecmuaları içerisinde en kapsamlı olanı Yaşar Şâdi'nin hazırladığı bu mecmuanın olduğunu düşünüyorum. Deftere yazılan şiirlerde ve fikirlerde dönemin havasını anlamak mümkün olmaktadır. Büyük bir sabır, takip ve özenin mahsulü olan bu mecmua, döneminden kalan önemli bir kültür hazinesidir.”

Ressam Hoca Ali Rıza'nın defterdeki suluboya resmi.

Necmeddin Okyay'ın defterdeki yazılı ebrusu.

Hattat Abdülkadir Saynaç'ın defterde bulunan sayfası.

Süheyl Ünver, Yaşar Şadi Efendi'nin ne kadar önemli bir iş yaptığını fark eden tek isim. Ünveri deftere yaptığı tezhip ve altına rik'a hattı ile düştüğü notta diyor ki:

“Sevgili vatanımızda yetişen kıymetdar zevatın yazılarını bir araya toplamakla ittisal-i atiyeye tavsif olunamayacak derecede büyük hizmetler ifa eden muhterem ve kadirşinas Yaşar Şadi Beyefendiye isminin bile bu defter-i muallada zikredilmesi münasib olmayan biri tarafından ve naçizane takdim olunmuş hatıradır. 29 Saferu'l hayr 1339”

Bediüzzaman Said Nursi deftere, "Düşmanın düşmanı dosttur nasıl ki/Düşmanın dostu düşmandır min haysu" yazmış. Üstad'ın bu sözü daha sonra 1958'de yayımlanan Tarihçe-i Hayat'ta geçiyor.

Mehmet Akif Ersoy'un deftere yazdığı bu diziler daha sonra Safahat'ta Hüsran adıyla, bazı dizeleri değiştirilerek yayınlanmış.

Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,

İslamı uyandırmak için haykıracaktım.

Birşeydi benim hilkatimin gayesi: feryad;

Susmak ki düşünmekti ben ondan pek uzaktım.

Haykırmadım… “Eller duyacak sus!” dedi herkes..

Ağyar uyanıkmış meğer etrafıma bakdım

Feryadımı artık boğarak, na'şını, tuttum,

Bin parça edip şi'rime gömdüm de bıraktım

Seller gibi, heyhat, taşıp kükreyecekken,

Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.

Yoktur elemimden su sağır kubbede bir iz;

İnler “Sahafat”ımdaki hüsran bile sessiz!

17 Ekim 2015 Cumartesi

Yeşilçam'ın son ustası veda etti

Sinemamızın usta yönetmeni Memduh Ün, Bodrum'da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. 95 yaşında hayata veda eden Ün, oyunculukla başladığı kariyerine yönetmen olarak devam etti. Sanatçının hayat arkadaşı Fatma Girik, “O benim her şeyimdi. 56 yıllık hayat arkadaşımdı. Öldüğüne hâlâ inanamıyorum.” dedi.

İki yıl önce Zaman Cumartesi'ne konuşan Türker İnanoğlu, "Ben ölünce Yeşilçam bitecek" demişti. Allah ömrüne bereket versin, bugün 79 yaşında İnanoğlu ve çalışmaya devam ediyor. Türker İnanoğlu, Yeşilçam'ın bitişi için kendi ölüm tarihini verse de dün Memduh Ün'ün hayatını kaybetmesiyle bir devir sona erdi. Bodrum'da 95 yaşında hayata veda eden usta, geçen yılın 11 Kasım'ından bu yana, akciğerlerinde sıvı birikmesi, yüksek tansiyon ve yaşa bağlı organ yetmezliği teşhisiyle tedavi altına alındığı Bodrum Acıbadem Hastanesi'nin yoğun bakım servisindeydi. Dün sabah saat 10.15 sularında hayatını kaybetti. Onu hiçbir zaman yalnız bırakmayan, yaklaşık bir yıldır her sabah hastaneye gelip akşama kadar iyi haber bekleyen hayat arkadaşı Fatma Girik, “O benim her şeyimdi. 56 yıllık hayat arkadaşımdı. Ben ailemden çok onunla birlikteydim. Hâlâ inanamıyorum.” diyebildi ancak.

Sinemamızın büyük yönetmenler kuşağının son temsilcisiydi Memduh Ün. Oyuncu olarak girdiği Yeşilçam'ın usta yönetmenlerinden biri oldu. Atıf Yılmaz, Halit Refiğ, Lütfi Akad ve Metin Erksan'dan sonra o da sahneden çekildi. Arif Memduh Ün, 14 Mart 1920'de İstanbul'da doğdu. Vefa Lisesi'nden sonra girdiği İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden üçüncü sınıfta ayrıldı.

'BABA HAKKI'NIN TAKIM ARKADAŞI

1940'ların başında Beşiktaş takımında, İstanbul ve Ankara karmalarında futbol oynadı. Tartışılmaz sinema kariyerine rağmen “Sinema mı, futbol mu?” sorusuna, “Her şeye rağmen futbol” diyecek kadar tutkundu bu oyuna. 70 yaşına kadar bilfiil futbol oynayan Ün, bu spora tutkusunu 2006 yılında Atilla Dorsay'a şöyle anlatmıştı: "İyi futbolcuydum. Beşiktaş'ı o yıl (1940-41) şampiyon yapan ekibin içindeydim. Daha öncesinde Ankara karmasında, Çukurova formasında oynamış, milli takım seçmelerine katılmıştım. Ama hep amatördüm. Bir yandan maliyede, belediyede, elektrik idaresinde filan çalışırken öte yandan futbol oynardım. Kulüp iş verir, ama para vermezdi.”

Sinemaya adım atmadan önce Eskişehir Şeker Fabrikası'nda, Devlet Demir Yolları İşletmesi'nde ve elektrik idaresinde de çalışan Memduh Ün, 1948'de Lütfi Ömer Akad'ın 'Damga' filminde Turhan Ün adıyla oyunculuğa başladı. 1951'de Arşavir Alyanak ile birlikte Yakut Film'i kurarak yapımcılığa başladı. Bu arada Turhan Ün adıyla da oyunculuğa devam etti. 1955'te 'Yetim Yavrular' filmiyle ilk kez yönetmen koltuğuna oturdu.

'ÜÇ ARKADAŞ', İKİ FİLM

Sadece Memduh Ün'ün kariyerinin değil, sinemamızın da dönüm noktalarından biri sayılan Üç Arkadaş'ı 1958'de çekti. O güne kadar çekilen melodramların dışına çıkan bu klasik filmi 1971'de farklı oyuncular bir kez daha çekecekti. 1960'ta 'Kırık Çanaklar' ile 2. Türk Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ve İyi Film ödüllerini aldı. Bu filmden sonra yönetmenin 'uyarlama dönemi' başladı. Orhan Kemal, Kerime Nadir, Peride Celal, Esat Mahmut Karakurt, Reşat Nuri Güntekin gibi yerli yazarların yanı sıra Graham Green, Wiliam Irish ve Shakespeare gibi dünya edebiyatından yazarların eserlerini de sinemaya uyarladı. Yönetmenlik kariyerinde henüz 10 yılı geride bıraktığında 'melodramların ustası' olarak anılır olmuştu bile.

1965'te Kemal Tahir'in senaryosunu yazdığı 'Namusum İçin' filmiyle 3. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülünü aldı. 1989'da çektiği 'Bütün Kapılar Kapalıydı' filmiyle de 27. Antalya Altın Portakal Film Festivali ile 9. İstanbul Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü kazandı. 1993'te yönettiği 'Zıkkımın Kökü' filmiyle 7. Adana Altın Koza Film Festivali'nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerinin sahibi oldu. 1995'te 14. İstanbul Film Festivali ve 2003'te Sinema Yazarları Derneği Onur Ödülleri'ni aldı.

SON FİLMİ 'SİNEMA BİR MUCİZEDİR'

Yine Atilla Dorsay'dan dinleyelim: "Memduh Ün, 90'larda da Bütün Kapılar Kapalıydı, Gün Ortasında Karanlık gibi değişik filmler çektikten sonra, bir arzuya kapılmış: Ödül alacak bir film yapmak… “Herkesin bir uluslararası ödülü vardı, benim yoktu. Hep üzülürdüm buna. Zıkkımın Kökü'nü açıkça ödül almak için çektim.”

Sanat hayatında 41 filmde oyuncu olarak yer alan, 75 filmin yönetmenliğini, 33 filmin senaristliğini ve 121 filmin yapımcılığını üstlenen Memduh Ün'ün son kez yönetmen koltuğuna geçtiği film ise 2005 yapımı Sinema Bir Mucizedir. Ün, Ülkü Tamer'in hikâyelerinden Tunç Başaran'ın senaryolaştırdığı filme başlar ancak sağlığı elvermediği için yarıda bırakır. Kadir İnanır ve Fatma Girik'in oynadığı filmi Tunç Başaran tamamlar.

Sinemamızın klasiklerinden 1958 yapımı Üç Arkadaş, 2011 yılında restore edilerek 30. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilmişti. Film için yeniden kurgu masasına oturan Memduh Ün, Atlas Sineması'nda yapılan gösterime de Fatma Girik ile birlikte katılmıştı.

Bodrum Torba'da defnedilecek

Memduh Ün için 19 Ekim Pazartesi günü saat 11.00'de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Profesör Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi'nde bir tören düzenlenecek. Ün'ün cenazesi, 20 Ekim Salı günü Bodrum Torba Camii'nde öğle namazını müteakiben kılınacak cenaze namazının ardından Bodrum Torba Mezarlığı'nda toprağa verilecek.

Türk sinemasını var edenlerden biriydi

Türkan Şoray

Sinema, bir değerini daha kaybetti. Memduh Ün, sinemanın temel taşlarından biriydi. Maalesef ki onu da yitirdik. Sevgili arkadaşım Fatma Girik'in acısını yürekten paylaşıyorum.

Cüneyt Arkın

Türk sinemasını var edenlerden biriydi Memduh Ağabey. Sinema onun her şeyiydi, annesiydi, babasıydı, sevgilisiydi, eşiydi, çocuğuydu, dostuydu, arkadaşıydı... O kuşak için sinema her şeydi. Memduh Ağabey de bu kuşağın başında geliyordu.

Hülya Koçyiğit

Memduh Ün, Türk sinemasının dilini oluşturan kurucularından. Yönetmen, aktör, senarist, yapımcı ve öğretmen... Ardında çok değerli eserler bıraktı ve ömrü boyunca yeni sinemacıların yetişmesine emek verdi. Şimdi aramızdan ayrılırken hepimizde emeği ve hatıraları olan bu büyük sanatçıyı saygıyla ve sevgiyle anıyorum. Onun hayat arkadaşı ve her şeyi olan canım arkadaşım Fatma Girik'e Allah'tan sabır ve metanet, güç diliyorum. Türk sinemasının ve sevenlerinin, başımız sağ olsun.

Filiz Akın

Aksi görünüşünün ardında pamuk gibi bir kalbi vardı. Sinemada bir akım yaratmak istedi. Hiçbir zaman yeri doldurulmayacak. Fatma'nın, Memduh Bey'i çok sevenlerin başı sağ olsun.

Perihan Savaş

Memduh Ün, Türk sinemasının en önemli değer taşlarından biriydi. Kendisine çok saygı duyardım. Türk sineması için büyük bir kayıp. Fatma Girik'e de sabırlar diliyorum.

Hale Soygazi

Türk sinemasının çok değerli bir ismi, prodüktör ve yönetmendi. Memduh Ün, sinemamızın temel taşlarından biridir. Türk sinemasının başı sağ olsun. Fatma Girik'in acısını paylaşıyorum, sabırlar diliyorum.

Selda Alkor

Sonbaharı sevmemeye başladım artık. Büyük isimler tek tek veda ediyor. Memduh Ün, Türk sineması için çok değerli, kendine has tarzı olan yönetmenlerden biriydi. Yanında çok değerli bir arkadaşımız Fatma Girik vardı, hastalık sürecinde de hep yanındaydı. Sinema dünyası çok büyük bir değerini kaybetti, onunla çalışmaktan her zaman onur duydum. Kalbimizde yaşamaya devam edecek büyük isimlerden.

Selma Güneri

Sinemanın kurucularından büyük usta, Türk sinemasına büyük yapıtlar kazandırmış çok değerli hocamızı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyorum. Gözleri güzel, kendi güzel, vefalı eş ve Türk sinemasının büyük oyuncusu çok sevdiğim değerli dostum Fatma Girik'e ve yakınlarına sabırlar diliyorum. Türk sinemasının başı sağ olsun.

‘Baba Hakkı'nın takım arkadaşı

Memduh Ün, 1940'ların başında Beşiktaş takımında, İstanbul ve Ankara karmalarında futbol oynadı. Tartışılmaz sinema kariyerine rağmen “Sinema mı, futbol mu?” sorusuna, “Her şeye rağmen futbol” diyecek kadar tutkundu bu oyuna. Bu tutkusunu 2006 yılında Atilla Dorsay'a şöyle anlatmıştı: “İyi futbolcuydum. Beşiktaş'ı o yıl (1940-41) şampiyon yapan ekibin içindeydim.”

(Soldan) Hakkı Yeten, Memduh Ün ve kaleci Mehmet Ali

15 Ekim 2015 Perşembe

Plaza gölgesinde kalan insanlık

İş dünyasında var olmak için insanlar doğruluk, merhamet, diğerkamlık, hasbilik gibi pek çok duygudan taviz veriyor. Yalana, aşağılamaya, önyargıya tevessül ediyor. Ankara Devlet Tiyatrosu Şinasi Sahnesi'nde önceki akşam prömiyeri yapılan İspanyol yazar Jordi Calceran'ın Grönholm Metodu oyunu da plaza ‘profesyonelliğini' mercek altına alıyor.

Bir akşamüstü, şık bir plaza, büyük bir şirketin satış müdürlüğü pozisyonu için yapılan mülakatın son etabı. Görüşüne bakılırsa masanın etrafındaki dört kişi de işe talip. Ancak sıra dışı bu mülakat, bir ‘oyun'a dönüşüyor. Adaylar, dışarıdan toplantı odasına uzatılan zarflarla yönlendiriliyor. Her zarfta bir adaydan o pozisyona en çok kendisinin ihtiyacı olduğuna diğerlerini ikna etmesi isteniyor. Böylece sona kalan kişi görevi kapacak. Gelen ilk zarfta içlerinden birinin şirket elemanı olduğu bilgisi verilerek, bu kişinin bulunması isteniyor. Ayrıca, ‘herhangi bir nedenle toplantı odasından çıkan işe alınmayacak' şartı konuluyor. Böylece herkesin birbirinden şüphelendiği, ikna için yalan söylediği ve merhametsizce davrandığı bir döngü başlıyor.

Mesela Enriqua (Deniz Gökçe Yersel), “Eşimden ayrıldım, küçük çocuklarım var, işimi kaybetmek üzereyim, ayrıca kötü bir ilişki yaşadım ve depresyona girdim.” diyerek, işe ihtiyacı olduğuna diğerlerini inandırmaya çalışıyor. Bu aşamada oyunun tamamında baskın bir karakter olarak öne çıkan Fernando (Cüneyt Mete), kadının hikâyesiyle alay ediyor, küçümsüyor, aşağılıyor. Carlos (Ünsal Coşar) ve Mercedes (Nur Yazar), Enriqua'nın hikâyesine inanmayı tercih ediyor. Bir sonraki zarfta ise başka bir hikâye…

Sürpriz bir finalle sonlanan Grönholm Metodu, modern yaşamda iş bulmak için başkalarının ayağını kaydırma çabasına giren, yalan söyleyen, acılarıyla alay eden, empati yoksunu insanları sorguluyor. Bu arada ‘oyun'un kendisi de Fernando'nun özel hayatını didik didik edip, ona tuzak kurarak, bir çelişkiye sahne oluyor. Bu yönüyle seyirci, işe alımda kullanılan Grönholm Metodu'nun da bir yalan düzeneği olduğunu düşünmeye başlıyor. Bu haliyle Grönholm Metodu oyunu, çoklu okumaya açık.

Şinasi Sahnesi'nde önceki akşam yapılan oyunun prömiyerinde oyuncular Cüneyt Mete, Nur Yazar, Ünsal Coşar, Deniz Gökçe Yersel'in performansları uzun süre ayakta alkışlandı. Yönetmenliğini Sinan Pekinton'un yaptığı tek perdelik oyunda rahatsızlık veren tek şey, argo kelimelerin çok sık kullanılmasıydı. Kurgusu, sürükleyiciliği ve sürpriz finaliyle Devlet Tiyatroları'nın bu sezon en çok beğenilen oyunları arasına gireceğe benzeyen Grönholm Metodu, Şinasi Sahnesi'nde 31 Ekim'e kadar saat 20.00'de izlenebilir.

Oyuna adını veren Grönholm Metodu, İsviçreli bilim adamı Isaach Grönholm tarafından bulunmuş.

Hayatta kalmak için bir ‘Metot' daha…

Jordi Galceran'ın oyunu, İstanbul Kocamustafapaşa'daki Çevre Tiyatrosu'nda da yaklaşık 4 yıldır sahnede. Prömiyeri 21 Mart 2012'de yapılan, Semaver Kumpanya'nın hazırladığı oyun 23-24 Ekim'de saat 20.30'da izlenebilir. Metot adıyla sahnelenen oyunu Serkan Keskin yönetiyor. Sarp Aydınoğlu, Sezin Bozacı, Mustafa Kırantepe ve Serkan Keskin rol alıyor. Jordi Galceran'ın 2003'te yazdığı oyun, yazarına dünya çapında bir ün kazandırmıştı. Türkiye'de iki farklı yorum, iki farklı şehirde var. Ankaralılar Şinasi Sahnesi'nde, İstanbullular da Çevre Tiyatrosu'nda izleyebilir.

‘Resim benim eylem biçimim'

Kendi kuşağının en ayrıksı isimlerinden biri olan Frank Auerbach (1931), başka bir deyişle İngiltere'nin yaşayan en önemli ressamlarından, Londra'da seneler sonra bir sergi açtı. Ülkenin önemli müzelerinden Tate Britanya'daki sergi, 90 yaşına yaklaşan sanatçıya saygı niteliğinde.

1939'da henüz sekiz yaşındayken, Nazi zulmünden kaçıp bir mülteci olarak İngiltere'ye sığınan çocuğun en büyük hayali, sanatçı olmaktı. Geride bırakmak zorunda kaldığı ailesi toplama kampında öldü. Londra'nın kuzeyinde savaş döneminden bu yana kendini kapattığı atölyesinde, yılın üç yüz altmış beş gününü üreterek geçirdi. Çok zorunlu olmasa yolculuk yapmadı. Müzelere, sergi açılışlarına ve bienallere yolunu düşürmedi. Yapı olarak biraz çekingen olduğunu itiraf eden ressam, yüksekten ve iri köpeklerden korktuğunu; araba kullanmayı ve yüzme bilmediğini dile getirerek, sahillerden ve köprülerden de uzak durduğunu söylüyor. Münzevi bir hayat süren sanatçı, “Resim sanatı, cesur olmak için nispeten güvenli bir alan.” diyor.

Sözünü ettiğimiz ressam, Frank Auerbach. İngiltere'nin yaşayan en önemli ressamlarından, kendi kuşağının en ayrıksı isimlerinden biri. Sanatçı, Londra'da on beş yıl sonra bir sergi açtı. Ülkenin önemli müzelerinden Tate Britanya'daki sergi, 1950'lerden günümüze uzanan yetmişe yakın tablo ve çizimle, 90 yaşına yaklaşan Auerbach'a saygı niteliğinde.

Aynı görünümün farklı halleri

Bir Yahudi ailenin çocuğu olan Auerbach, Londra'da sanat okuluna gider. 1950 ve 1960'lı yılların sanat ortamında Francis Bacon, Lucian Freud, Leon Kossoff ve R.B. Kitty gibi isimlerle yakın bir dostluk kurar. Londra'nın Camden Town semtindeki evini bir merkez alarak burayı kuşatan sokaklar, evler, dükkanlar ve insanlar resminin malzemesi olur. Resimlerindeki derinlik, doku ve mekan algısı unutulmaz bir tecrübe sunarken bu kendine özgü sesi ve ritmi Auerbach'ı özel kılar.

Tablolarında çok kalın bir boya tabakası oluşturan ressamın eserleri, bir kabartmayı andırıyor. Etrafında gördüklerini bir nevi kayıt altına aldığını söyleyen sanatçının portresini yaptığı insanlar senelerdir hiç değişmemiş. Dar bir alan olarak görülebileceği bu tutum ve odaklandığı çevre ancak onun münzeviliği ile açıklanabilir. Bir Auerbach ritüeline dönüşen bu tekrar, sıradan olanın her seferinde başka bir görme biçimiyle yeniden üretimi.

Sanatçının resim ile kurduğu duygusal bir bağ var, bu organik ilişki bir taraftan çekiliyor, öte taraftan artıyor ve onun ellerinde bir dile dönüşüyor. Bir tablosunu bitirmesi uzun bir zaman alabiliyor, zira yakalamak istediği sesin kendisini tatmin etmesi uzun sürebiliyor. Mükemmeliyetçi bir yapıya sahip Auerbach'ın bu dürtüsü onu seneler önce sattığı tabloları beğenmeyip geri satın almasına ve bunları imha etmesine kadar uzanabiliyor.

'Tek arzum unutulmayacak bir resim yapmak'

Boyanın oldukça kalın uygulandığı bu tablolarda sanatçının fırça ve ıspatula izleri, seneler içinde kullandığı renkler ve değişimler açıkça gözlemlenebiliyor. Serginin bu kronolojik kurulumu böyle bir deneyime imkan sağlıyor. E.O.W, S.A.W. ve J.J.W gibi isimler verdiği portreleri, kendi çevresinden isimlere işaret ederken, kent manzarası da Londra'ya bir övgü niteliğinde. Londra'da bir metro istasyonu olan Mornington Crescent adlı pek çok farklı görünümü olan eserinde, kentin sürekli değişen görüntüsüne bir göndermede bulunuyor. Günlük yaşamın kendisinden malzemeler ve görüntüler biriktiren sanatçının resimlerinde yabancılaşma ve yitirme gibi temalar da dikkat çekiyor.

Stüdyo adlı seri çalışması ise sanatçının kendi dünyasına bir davet niteliğinde. Çalışma ortamı ve onu kuşatan her şey bu içe bakışta öne çıkıyor. Resim serüveninde, bir mülteci çocuğun gözü kendisini gölge gibi takip ederken, şehre ve insanlara bu açıdan dikkat kesiliyor. İlk dönem tabloları Nazi zulmüne inceden göndermelerde bulunurken, kötülüğün sıradanlaştığı günümüze de bir ağıt niteliğinde. Dünyayı daha önce hiç görmemişçesine ele alışı ve onu yeniden üretimi de kullandığı renkler ve ışık oyunlarıyla cazibeli bir hal alıyor.

İlerleyen yaşına rağmen hâlâ ilk günkü gibi üreten sanatçı “Yaşlandıkça, zoraki tevazu sessizce yaklaşır. İnsan az bir zamanının olduğunun farkına varır. Bu yüzden, tek arzum unutulmayacak bir resim yapmak. Ardından bir tane daha üretmek. Sonrasında, bir tane daha yapabilmek için Allah'a dua etmek. Hepsi bu, başka bir şey yok!” diyor. Yılın en önemli sergilerinden biri olarak görülen bu retrospektif 13 Mart'a kadar ziyarete açık.

13 Ekim 2015 Salı

Köprüden görünmeyen Amerikan rüyası…

Amerikalı yazar Arthur Miller'in ünlü oyunu Köprüden Görünüş, sezonun iddialı yapımlarından. Oyun Atölyesi'nin sahnelediği yapımda, eserin Eddie karakterini Bülent İnal canlandırıyor. Televizyondan aşina olduğumuz İnal'ın ilk tiyatro deneyimi görülmeye değer.

“Onu dinlediğimden çok gözlerinin içine baktım. Doğrusu ne konuştuğumuzu güçlükle hatırlıyorum ama bana baktığında odanın nasıl bir karanlığa gömüldüğünü hiçbir zaman unutmayacağım. Gözleri bir tünel gibiydi.”

Amerikalı oyun yazarı Arthur Miller'ın Köprüden Görünüş adlı eserinden akıllarda kalan en çarpıcı replik bu. En azından bahsi geçen kişiyi canlandıran oyuncunun Bülent İnal olduğu düşünüldüğünde… Oyun Atölyesi'nin yeni oyunu ‘Köprüden Görünüş'ün saplantılı karakteri Eddie'nin odayı karanlığa gömen bakışları İnal'da fazlasıyla mevcut çünkü. Dizilerden aşina olduğumuz İnal, oyunda ‘tiyatro sahnesinde daha sık görürüz inşallah' dedirten bir performans sergiliyor. Hikâye ise göçmenlik, aşk, kıskançlık, tutku gibi konuların iç içe geçtiği bir dram.

Eddie, Brooklyn'de kendi halinde bir liman işçisidir. Hayatı ‘çok çalışıp evi döndürmekten' ibaret olan bu adamın çevresi tarafından bilinen özellikleri ise dürüst ve ahlaklı oluşudur. Fakat yıllar sonra bütün bu iyi hasletleri bir anda silinir gider. Eddie'nin herkesten hatta kendisinden bile sakladığı tutkusunu açığa çıkaran olaylar, İtalya'dan gelen uzak akrabanın, eşinin yeğenine âşık olması ile başlar. Çünkü Eddie de yeğen Catherine'e karşı karmaşık hisler beslemektedir. Eddie'nin, Catherine'e ‘büyüyeceğini hesap edemedim' sözleri ile belli belirsiz verdiği mesaj, genç kızın evden uçup gitme zamanı geldiğinde saplantıya dönüşür.

Aynı zamanda anlatıcı olan avukat rolündeki Alfieri (Kubilay Karslıoğlu) ete kemiğe bürünmüş bir vicdan gibidir Eddie için. Eddie'ye sürekli yanlış yolda olduğunu anlatmaya çalışır. Fakat tutkularının esiri olmuş bir adama ‘doğruyu anlatmak' yetmez.

Bu bir maharet mi bilinmez ama Köprüden Görünüş, ‘ben tiyatro eseriyim' diye bas bas bağıran yapımlardan değil. Arthur Miller'ın söylemek istediğini, lafı dolandırmadan veren berrak metnine, abartısız oyunculuklar –yeğen rolü için aynı şeyi demek çok mümkün olmasa da- ve sade bir dekor ile müzikler eklenince ortaya sinema tadında, izleyiciyi hiç sıkmadan oyunda tutan 110 dakikalık bir performans çıkmış.

Rüya kâbusa dönüşürken…

Köprüden Görünüş'ü, aşk-tutku-kıskançlık üçgeni ile örülü klasik bir dramdan ayıran şey oyunun isminde saklı. Olayın geçtiği semt, Brooklyn Köprüsü'nün altındaki Red Hook. Semtin varlığından sadece orada yaşayanlar haberdar. Bir de köprüden gelip geçenler biliyor. O da başlarını o yöne doğru çevirirlerse… Semtin nüfusunun çoğu Amerikan rüyasının peşinden gelen İtalyanlar. Sıradan Amerikalılar ise bu yeni misafirleri ya üçüncü sayfa haberlerinden ya da kulaktan kulağa dolaşan hikâyelerden tanıyor.

Köprüden Görünüş'ün iskeletini Miller'ın avukat bir arkadaşından dinlediği gerçek bir olay oluşturuyor. Rüyanın kâbusa dönüşmeye başlaması önce evlerin içinde hissediliyor. Tıpkı Eddie ile eşi Beatrice'in evliliğinde olduğu gibi. Buram buram bunalım kokan eve nefes aldıran yeğen Catherine'in (Nazlı Bulum) varlığı mühim o yüzden. Beatrice'in iki İtalyan akrabasının Brooklyn'e gelmesi ve bunlardan birinin Catherine'e âşık olması, yeğenin evdeki ‘mühim' varlığını tehlikeye atıyor. Ve Eddie'nin durağan hayatına hiç olmadığı kadar aksiyon geliyor. Keşke hiç gelmeseydi dedirten türde bir aksiyon… Sahnede gerçek bir hayat ve inandırıcı bir performans görmek isteyenler, ajandasına Oyun Atölyesi için bir tik atabilir.

10 Ekim 2015 Cumartesi

Çağın ‘Taş Kıranlar'ı

Fransız ressam Gustave Courbet'nin 1849'da yaptığı ‘Taş Kıranlar' tablosuyla aynı adı taşıyan sergi, Çukurcuma'daki Block Art Space'te açıldı. Köylü sınıfının maruz kaldığı zorlu, hatta gaddar gerçeklikleri tasvir ettiği için anıtsallık atfedilen tablo ve o tabloyu referans alan Güney Afrikalı genç sanatçı Nicky Broekhuysen acaba bugüne ne söylüyor?

Fransız ressam Gustave Courbet (1819-1877), gerçekçilik akımının en önemli temsilcisiydi. Yaşadığı çağı resmetti. Fakat, ‘Taş Kıranlar', ‘Köyün Genç Kızları', ‘Ornans'ta Cenaze Töreni' gibi tabloları o dönem için beklenmeyen bir tarzdı, bu yüzden ağır eleştiriler almıştı. Eleştirmen Kaya Özsezgin'in belirttiğine göre özellikle Taş Kıranlar ve cenaze töreni, ilk sergilendiğinde skandal olarak nitelenmiş, işçi sınıfının resme konu olması bayağılık olarak görülmüştü. Nihayetinde resim yüksek bir sanattı! Peki, Beyoğlu'ndaki Block Art Space'te açılan, Courbet'nin eserine gönderme olduğu ifade edilen ‘Taş Kıranlar' sergisi bugüne ne söylüyor? Güney Afrikalı genç sanatçı Nicky Broekhuysen'in, Türkçede ikili sayılar olarak tanımlanan 0 ve 1 rakamlarını kullanarak yaptığı yağlıboya el baskısı çalışmalarının, Courbet'nin yol kenarında taş kıran iki köylüyü resmettiği tablosuyla ilgisi ne?

2004'ten beri Berlin'de yaşayan ve artık her şeyin yolunda gittiği şehirlerde değil, Şanghay, İstanbul, Beyrut gibi kaosun, hareketin yoğun olduğu kentlerde sergi açmayı tercih eden Broekhuysen'a kulak verirsek, ‘Courbet, Taş Kıranlar resmiyle, sıradan insanların statüsünü yükseltti. Soylu sınıfı ile işçi sınıfını yüzleştirdi ve aynı seviyeye getirdi. Ve elbette statükonun çözülüşünü resmetti. Bir sanatçı olarak o dönemde yaşananlardan etkilendiği için bunu yaptı.' Broekhuysen'a göre Courbet'nin tavrı, günümüz sanatçısını da çok iyi temsil eden bir şey. Diyor ki: “Hepimizin böyle bir görevi olmalı. Taş Kıranlar adı, resimde kullandığım teknikle de çok uyuyor. 2006'da keşfettim bu tekniği. 1 ve 0 benim için bir dil, aslında bütün dünyanın kullandığı bir dil. Dijital çağda yaşadığımız için tüm devinimlerin temelinde sıfır ve bir var. Ekonomiden bilgisayar programcılığına her türlü veriyi, bilgiyi temsil ediyor bu rakamlar. Sağlam bildiğimiz temellerin sağlam olmaması gerektiğini, değişebilir, kırılabilir, tekrar yapılabilir olması gerektiğini savunuyorum. Nitekim, bu tekniği kullanmaya başladığım dönem; dünya ekonomisinin sarsıldığı, Arap Baharı gibi savaşlarla sistemlerin yıkılıp yeniden kurulduğu bir dönemdi. O yüzden Taş Kıranlar buna çok güzel bir referans. Çok sağlam olan bir şeyi kırıp tekrar yapıyorsunuz. Benim yapmaya çalıştığım tam da bu.”

Sanatçının da dediği gibi hayatımızdaki hiçbir şey sabit değil, sistemler, yapılar, fikirler, inançlar sorgulanabilir, değişebilir, dönüşebilir ve yeniden inşa edilebilir. Bu yüzden olsa gerek sanatçı eserlerinde yığın formunu sık kullanıyor. Çünkü insan iki şey için bir şeyler yığıyor. Ya üretmek ya da kurtulmak için... Taş Kıranlar sergisi, 15 Kasım'a kadar açık. (www.blokartspace.com)

8 Ekim 2015 Perşembe

Geride ‘buruk bir acı' bıraktı

Edebiyatımızın en önemli kadın şairlerinden Sennur Sezer, dün sabah 72 yaşında hayatını kaybetti. Yayıncılık sektöründeki üretkenliği ile de tanınan Sezer, Yeşilçam klasiklerinden ‘Buruk Acı' şarkısının söz yazarıydı. Fakat o sözler hep ‘Türkan Şoray'a ait diye bilindi. Sezer'in cenazesi bugün Teşvikiye Camii'nden kaldırılacak.

Türk edebiyatı dün bir kadın şairini kaybetti. Şair, yazar Sennur Sezer, eşi Adnan Özyalçıner'le birlikte yaşadığı evde hayata veda etti. Sezer'in cenazesi, bugün Teşvikiye Camii'nde kılınacak ikindi namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verilecek.

Edebiyatımızın en önemli kadın şairlerinden biri olan Sennur Sezer, şairliğinin yanı sıra edebiyat ve edebiyat tarihi alanında da eserler verdi. Sezer, gerçek ve müstear adıyla sinemamızda senaryolar kaleme aldı. Çeşitli ansiklopedi ve antolojilerin oluşturulmasında payı bulunan Sennur Sezer, gençliğinde Taşkızak Tersanesi'nde çalışırken başladığı politik mücadelesini ömrünün son gününe kadar sürdürdü.

12 Haziran 1943'te Eskişehir'de doğan Sennur Sezer, 1959'da İstanbul Kız Lisesi'nin ikinci sınıfından ayrıldıktan sonra Taşkızak Tersanesi'nde çalışmaya başladı. 1965 yılında Varlık Yayınları düzelticiliğine geçti. 1967 yılında Adnan Özyalçıner ile evlendi. 1982 yılına kadar çeşitli yayınevlerinde ve ansiklopedilerde düzelticilik, metin yazarlığı yaptı.

‘ŞİİRİN YORULMAZ İĞNESİ'

Deneme ve çocuk kitapları da kaleme alan Sennur Sezer'in başlıca şiir kitapları şöyle: Gecekondu (1964), Yasak (1966), Direnç (1977), Sesimi Arıyorum (1982), Kimlik Kartı (ilk üç kitap, 1983), Bu Resimde Kimler Var (1986), Afiş (1991), Kirlenmiş Kâğıtlar (1999), Bir Annenin Notları (Seçme Şiirler 2002), Dilsiz Dengbej (2001), Akşam Haberleri (2006), İzi Kalsın (2011). Ayrıca, Sezer'in 2001'de yayımlan Az Masraflı ve Kolay Yemekler adlı bir de yemek kitabı bulunuyor.

Bir arşiv hatası

Sennur Sezer, eşi Adnan Özyalçıner'in ‘Buruk Acı' isimli romanından aynı adla 1969'da sinemaya uyarlanan ve Türkan Şoray, Tanju Gürsu ile Muzaffer Tema'nın başrollerini paylaştığı film için yapılan Buruk Acı şarkısının söz yazarıydı. Ancak bir yanlışlık sonucu TRT arşivine söz yazarı olarak Türkan Şoray'ın adı kaydedilmişti.

Gurbet içimde bir ok, her şey bana yabancı?

Hayat öyle bir han ki, acı içimde hancı?

Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı

Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı?

Yıllar yılı gönlümde bir gün sabah olmadı?

Bu ne bitmez çileymiş, neden hâlâ dolmadı

Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı

Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı.

Sennur Sezer, 4 Ekim Pazar günü Dağlarca Şiir Ödülü'nün toplantısına katılmıştı.

Metin Celal (Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı)

“Sennur Sezer, Türk şiirinin toplumcu damarının yaşayan en önemli ustalarından biriydi. Çok önemli konuları olduğu kadar hayattan ince ayrıntıları da toplumcu bakışı ve kendine has söyleyişi ile ustalıkla şiirlerine konu edindi. Çağdaş Türk şiirinde “kadın şair” denilince akla gelen en önemli iki addan biriydi. Sennur Sezer, sadece şiiriyle değil bir şair olarak toplum içinde duruşuyla da iyi bir toplumcuydu. Toplumsal olaylarda sorumlu bir aydın olarak her zaman tavır almış, Mücadelenin en ön saflarında yer almıştır. Yazarların örgütlenmesi ve haklarının takibi konusunda çok önemli katkıları vardır. Yazar örgütlerinde yıllarca görev yapmıştır. İyi şair, sorumlu aydın olmasının yanında onlarca yıldır yayıncılığımıza ve kültür-sanat gazeteciliğimize de büyük emek vermiştir. Editör, redaktör, düzeltmen olarak, derlediği kitaplarla yayıncılık sektörünün çalışkan bir emekçisiydi. Tüm bunların yanında her zaman dostluğunu özleyeceğimiz bir ablamızdı. Türk şiiri de, yayıncılık ve gazetecilik sektörleri de eksikliğini her zaman hissedecek, dostları özlemle anacaktır.”

Asuman Susam (Şair)

“Hem şaşkınım hem çok üzgün. Sennur Sezer, yalnızca şiiriyle değil edebiyatın diğer alanlarına dair verimleriyle de düşün emeği ile de çok özel ve önemli bir isim. Toplumun vicdanı ve belleği olmuş bir şair. Hepimiz geçip gideceğiz bu dünyadan. Önemli olan bıraktığımız ses. Sennur Sezer, şiirlerine bıraktığı seste hep yaşayacak. Hep kıymetle. ‘Nehrin denize kavuşuvermesi/ orda fırtınaların dindiği yerde' Sennur Sezer...”

Ahmet Büke (Yazar)

“Şennur Sezer denince aklıma önce çıplak emek geliyor. Yaralı, bir yanı üzgün ama öteki yanı -sol yanı- çok umutlu, militan ve doğurgan. O bir kalem işçisiydi. İyi şiirler, iyi mektuplar, güzel öyküler yazdı. Belki farkında değiller ama şimdi yazan, çizen gençlerin üzerinde Adnan ağabey ile büyük emeği var. Rahmetli dedem, bir ölüm olduğunda, üzülmeyin dinlendi, derdi. Evet, Şennur Sezer şimdi dinleniyor. Bir testide dinlenen serin bir su gibi artık.”

Adnan Özer (Yazar)

“Sennur Abla ile çok eskiden tanışıyoruz. 1978 olması lazım. Fikirlerimiz çatışırdı ama birbirimize olan sevgi ve saygımız hiçbir zaman eksilmedi. Çok çalışkan bir insandı. İşçi kesimine de yakın olduğu için yazma çizme işini kol emeği olarak görürdü. Hiçbir zaman ünlü olayım, çok para kazanayım diye düşünmedi. O kuşakta öyle bir zihniyet yoktu. Edebiyatı inandığı için yapardı. Halka yakın bir şairdi. Bu tür şair ve yazarların halka edebiyatı sevdirmede pedagojik bir özelliği var. Son emekçi yazarlardan biriydi. Ama şiiri biraz gölgede kalmıştır. Gülten Akın'ın gölgesinde... 1980 öncesinde edebiyat ve sanat iç içeydi. Ondan sonra tam tersi tarafa savrulunca Sennur Sezer gibi isimler gözden düştü. Bir de şiir için iyi çalışmalar yapılmıyor, amatörleşme var. Biz de bunun içindeyiz. Ben de dergi çıkardım, kabahatin büyüğü değil, ama küçüğü bende. Şimdi şiiri çok tartışılacak ama bunun kıymeti yok tabii.”

Rus-Türk Kültür Merkezi ebru severleri bir araya getirdi

St. Petersburg'da faaliyet gösteren Rus-Türk Kültür Merkezi İstanbul Feride Dayanç Ebru Atölyesi'nin ebru sergisine ev sahipliği yaptı. Tüm ziyaretçilere açık olan sergi 9 Ekim'e kadar devam edecek.

Feride Dayanç Ebru Atölyesi hocası Feride Dayanç ve Rusya Barış Vakfı St. Petersburg Başkanı Lidiya Hotçenkova'nın birlikte açılışını gerçekleştiği sergiye Rus sanatseverler yoğun ilgi gösterdi. Açılışa Feride Dayanç Ebru Atölyesi'nin tüm çalışanları katıldı ve kendi eserlerini ziyaretçilere tanıttı.

Açılıştan sonra eserleri inceleyen ziyaretçiler ebru sanatı ve sergilenen eserler hakkında ebru ustalarına sorular sordu. Açılıştan sonra Rus-Türk Kültür Merkezi açılışa katılanlara Türk mutfağından çeşitli ikramlarda bulundu ve ziyaretçiler ebru ustalarıyla sohbet etti.

"SANAT VE KÜLTÜR FAALİYETLERİ DOSTLUK İLİŞKİLERİMİZİ GELİŞTİRİYOR"

Sergiyle ilgili açıklamalarda bulunan Rusya Barış Vakfı St. Petersburg Başkanı Lidiya Hotçenkova, bu tip sanatsal ve kültürel faaliyetlerin Rusya ve Türkiye arasındaki dostluk ilişkilerini artırdığını söyledi. Hotçenkova ayrıca "St. Petersburg şehri ve Rus-Türk Kültür Merkezi arasındaki ilişkilerin çok daha artmasını diliyorum" dedi.

"EBRU SANATI KÜLTÜR ŞEHRİ ST. PETERSBURG'DA ÇOK DAHA FAZLA ANLAM KAZANIYOR"

İstanbul Feride Dayanç Ebru Atölyesi hocası Feride Dayanç, St. Petersburg Rus-Türk Kültür Merkezi'ne kendilerini misafir ettiği için teşekkür etti. "Sanatımızı bugün burada paylaşıyor olmaktan büyük mutluluk duyuyoruz." diyen Dayanç, Rus-Türk Kültür Merkezi'ne de kendilerini ağırladığı için çok teşekkür etti. Dayanç ayrıca "Türkiye ve dünyanın birçok şehrinde sergi açtık, fakat St. Petersburg'un bir kültür şehri olması nedeniyle bu sergi çok daha büyük bir anlam ifade ediyor." dedi.

(CİHAN)

6 Ekim 2015 Salı

Arnavutluk'ta Osmanlı kitabesi tartışma konusu oldu

Arnavutluk'un Lezha (Lej) şehrindeki kaleye Osmanlı zamanında konulan kitabenin yeniden yerine yerleştirilmesi ülkede tartışmalara sebep oldu. Kimi uzmanlar, yapının Osmanlı değil, İlirya zamanından beri var olduğunu savundu, kimi de ‘Bu bilgi bilimsel olarak kanıtlanmadı' dedi.

Arnavutluk'un Lezha (Lej) şehrindeki kaleye Osmanlı zamanında konulan kitabenin yerine yeniden yerleştirilmesi ülkede tartışmaya sebep oldu. Kalenin Osmanlılar tarafından inşa edildiğinin belirtildiği kitabeye tepki gösteren bazı uzmanlar, bu yapının İlirya zamanında da var olduğunu savundu. Arnavutluk Kültür Bakanı Mirela Kumbaro, ülkedeki Osmanlı izlerinin de kendilerine ait olduğunu belirterek, “Arnavutluk'un bir açık hava müzesi olması çok büyük bir şansıdır. Görevimiz, tarihi eserleri gizlemek değildir.” dedi. Kültürel meselelerle yakından ilgilenen milletvekili Auron Tare, “Biz istesek de istemezsek de bu taş tarihimizin bir parçasıdır. Kalenin İliryalılar tarafından inşa edildiği bilimsel olarak ispatlanmadı. Dolayısıyla bu taş kalenin bir parçasıdır ve orada durması gerekiyor.” dedi. Tarih profesörü Ferid Duka ise, “Sırbistan ve Macaristan, Hıristiyan olmalarına rağmen Osmanlı izlerini koruyor ve turizm açısından da kazanıyor. Biz de Osmanlı izlerini bir miras olarak değerlendirmeliyiz.” ifadelerini kullandı. Kitabe, 1970 yılında Prof. Frano Prendi tarafından arkeolojik kazı sırasında bulunmuştu.

Devrim Erbil ile yarım asır

Çağdaş resmin usta ismi Devrim Erbil, 8 Ekim'de Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde açılacak ‘Akademi'de 50 Yıl' başlıklı bir sergi ile ‘kendi okulu'ndaki yarım asrın dökümünü yapacak. Sergide, Erbil'in Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ndeki yılları, eserlerinden bir seçki ve hiç sergilenmemiş yeni resimleri de yer alacak.

Usta ressam Devrim Erbil'i uzun yıllardır takip eden sanatseverler, onun titizliğinin yanı sıra zaman algısını nasıl erittiğini de bilir. Çok erken yaşlarda üslubunu olgunlaştıran Erbil, izleyene yön duygusunu kaybettiren, zaman ve mekândan soyutlayan çizgiler; pop art, matematik ve geometrik düzenlemeler, çizgisel ve renksel soyutlamalar, düzleştirilmiş resim yüzeyi, çeşitlemeler, ritim ve Anadolu kasabaları ile çağdaş resmin ustalarından biri. Sanatçı, 70'lerden itibaren minyatür sanatının istifleme ve tasvir geleneğini kullanarak yaptığı insansız ve zamansız İstanbul resimleriyle biliniyor.

Devrim Erbil önümüzdeki günlerde 50. yılını kutlayacak. Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi, 8 Ekim Perşembe akşamı saat 19.00'da açılacak ‘Akademi'de 50 Yıl' başlıklı bir sergi ile Devrim Erbil'in yarım asrını kutlayacak. Sergide, ustanın, eski adıyla Sanayi-i Nefise Mekteb-i Ali'sinde, bugünkü adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde geçen 50 yılının dökümü yer alıyor. Kendi koleksiyonu için ayırdığı özel resimleri ile bazı koleksiyon ve kurumlardaki eserlerinden bir seçki ile çeşitli dönem eserlerinin yanı sıra, sanatçının hiç sergilenmemiş yeni resimleri ile özgün baskıları, pleksiglas, seramik, batik, vitray, marküteri teknikleriyle yapılmış eserleri ve kilim resim, halı resim uygulamaları da sergi kapsamında görülebilir.

Küratörlüğünü Beste Gürsu'nun, proje koordinatörlüğünü Durdu Bulduklu'nun yaptığı ‘Akademi'de 50 Yıl' sergisinde Doğa Tutkusu, Anadolu Kasabasında Yaşantı Üzerine Çeşitlemeler ile İstanbul Yorumları başlıca temalar olacak. Sergi, 15 Kasım'a kadar Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde ziyaret edilebilir.

Öğrenci olarak girdiği okuldan profesör olarak emekli oldu

Devrim Erbil, 1954'te öğrenci olarak girdiği Sanayi-i Nefise Mektebi'nden 2004'te profesör olarak emekli oldu. Sanatçı, çocukluk hayallerini renklendiren bu okulda, eğitimine ve sanat yolculuğuna Halil Dikmen ve Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun öğrencisi olarak başladı. Ülkenin en ünlü sanatçılarıyla tanıştı. 1962'de aynı kurumda asistan olarak göreve başladıktan sonra öğretim üyeliğinin yanı sıra sergiler açtı, konferanslar verdi, akademinin yayınlarında yer aldı. Sanat Bayram'larında ve sempozyumlarda etkin rol aldı. Ülkemizi yurtdışında tanıtan resim sergilerinin komiserliklerini üstlendi. Resim Heykel Müzesi'nin müdürlüğünü yaptı. Ulusal ve uluslararası yarışmalarda ödüller kazandı. Birçok ünlü sanatçıyı yetiştirdi. Devlet sanatçısı unvanıyla ödüllendirildi. Balıkesir'de adına açılmış Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi bulunan sanatçı, şimdi olanca coşkusuyla yurtiçinde ve yurtdışında sergiler açmaya devam ediyor, eserleri dünya müzelerinde ve koleksiyonlarda yer alıyor.

3 Ekim 2015 Cumartesi

‘Özdemir Asaf'a kültür terörizmi uygulanıyor'

Türk şiirinin ustalarından Özdemir Asaf'ı anlatan “Bir Usta Bir Dünya: Özdemir Asaf-Tüm dünyayı kucaklamak istedim; kollarım yetişmedi” sergisi önceki gün Caddebostan Kültür Merkezi'nde açıldı. Açılışa, şairin üç evladı; Seda, Olgun ve Gün Arun katıldı. Arun'lar oldukça doluydu. Hepsi yaşadıkları ‘kültür terörizmini' dile getirdi.

Özdemir Asaf'ın dört çocuğu var. Seda Arun ilk eşi Sabahat Selma Tezakın'dan. Gün, Olgun ve Etkin Arun'un anneleri ise Türkiye'nin ilk kadın fotoğraf sanatçılarından Yıldız Moran. Babasının evraklarını zaman zaman kitaplaştıran Seda Arun Bodrum'da yaşıyor, serginin açılmasında büyük emeği bulunan Olgun Arun İstanbul'da, Gün ve Etkin Arun ise yurt dışında. Kardeşler sergi vesilesiyle tekrar bir araya gelmiş ve bu birliktelik Özdemir Asaf'a ait 50 bin evrakın ortaya çıkmasını sağlamış. Olgun Arun, “Biz yaklaşık 10 bin evrak var sanıyorduk, 50 bine çıktı sayı.” diyor. Bir de Arun ailesi bugüne kadar çok dolmuş. Serginin açılışında, yaşadıkları kültür terörizmini dile getirdiler. Özellikle Seda Arun, “Söylemek istediğim bazı şeyler var. Bunları yazacaksanız konuşalım.” dedi. “Elbette” deyip başladık.

Nedir sizi bunca öfkelendiren?

Bunları hiç konuşmadım, ilk kez söylüyorum. İnternette Özdemir Asaf'a ait olmayan birçok şiirin altına imzası atılıyor ve paylaşılıyor. Gazeteci-yazarlar da bunu yapıyor. Bakın isim de veriyorum. Hıncal Uluç, Nazlı Ilıcak ve Ali Eyüboğlu. Bazı sitelere zaman zaman uyarı gönderiyorum, ama yanlışta ısrar ediyorlar. Üstelik kitap hediye ettiğim arkadaşlarım bile ısrarla paylaşıyor.

Hınca Uluç ya da Nazlı Ilıcak hangi şiiri yanlış yazdılar?

“Benim beş yaşım, on yaşım, on beş yaşım” diye bir şiir var. Çok uzun bir şiir. Doksan yaşına kadar devam ediyor. Bu şiir babama ait değil elbette. Ama internette şiirin altında babamın dört dizeden oluşan “Do” şiiri eklenmiş. Üstteki dört dizenin üzerinde bir isim olmadığı için diğer şiiri Do ile birleştiriyorlar. Nazlı Ilıcak da aynen alıp ‘Özdemir Asaf şiiri' diye yayınladı. Kendisine mail gönderdim, bir sonuç olmadı.

İnternetin maalesef böyle bir zararı var ve gittikçe bu sorun yayılıyor…

Hıncal Uluç da aynı hatayı yapıyor. Bir okurundan gelen “Sen bana bakma ben senin baktığın yerde olurum.” dizesini yazmış. Biliyorsunuz aslı, “Sen bana bakma ben senin baktığın yönde olurum.” şeklinde. Zaten şiirin ismi Yön. Hıncal Uluç'a da yazdım, cevap olarak “Özdemir Asaf'ın bütün şiirlerini biliyor musunuz?” dediler. Hadi gençler, yanlışlar yapıyorlar. Ya bu büyükler!

Şiirlere neden bu kadar vakıf olduğunuzu anlamamışlar sanırım…

Evet ama bu benim sorunum değil... Özdemir Asaf'ın şiirlerinde kullanmadığı kelimeler var bir kere; ızdırap, gözyaşı, terk edilmeye dair şeyler… Izdırap verici sözcükleri kullanmıyor. Hırçın kelimeler olduğu için. Z ve Ç harflerini az kullanıyor. “Tüm dünyayı kucaklamak istedim, kollarım yetişmedi” diyen bir şair Özdemir Asaf. Şiirlerinin kendi içinde yumuşaklığı, ara kafiyeleri bulunuyor. Bakın bir olay daha anlatayım.

Ne çok dolmuşsunuz, bu olaylar sizi bayağı üzmüş…

Cihangir'de bir yemek için toplanmıştık. O toplantıda bir arkadaşımız Orhan Veli'den şiir okumak istedi. Okudu, ama o şiir Orhan Veli'nin değildi. Elimde delil olmadığı için o an itiraz edemedim. Bir hafta araştırdım, kim çıktı biliyor musunuz? Melih Cevdet Anday'ın Garip döneminde yazdığı bir şiir… Her şairin şiirinin bir müziği vardır, Orhan Veli'nin, Behçet Necatigil'in, Yahya Kemal'in, Özdemir Asaf'ın. Onu yakalamak gerekiyor.

Bu olay ne zaman oldu?

On-on sekiz yıl kadar önce. Nahit Hanım'ın sofrasında yaşandı. Biliyorsunuz Nahit Hanım, Orhan Veli'nin son sevgilisiydi. Cihangir'deki evinde toplanmıştık. Cuma günleri onun sofrası arkadaşlarına açık olurdu. Herkes tanıdığı arkadaşını getirir, tanıştırırdı Nahit Hanım'la. Genellikle şiir, resim, müzik severler yani sanatla ilgisi olan kişiler gelirdi.

Babanızla ilgili zaman zaman kitaplar hazırlıyorsunuz. ‘Sana Mektuplar', ‘Hidim' çok güzel bir kitaptı. Yeni bir çalışmanız var mı?

Var tabii, olmaz mı? Sana Mektuplar'da babamın yazdığı mektupları bir araya getirmiştik. Şimdi, babama yazılan mektupları topladım. Annesi, annem, ikiz kardeşi, Halikarnas Balıkçısı, Oktay Akbal, Avni Dökmeci, Lütfü Özkök, Orhan Aldıkaçtı… Bir kitaplık mektup var. Kitabın adını şimdilik söylemeyeyim. Yayınlanmasını istiyorum, inşallah olur.

‘BABAMA AİT 50 BİN EVRAK TOPLADIK'

Olgun Arun: “Biz dağınık bir aileyiz. Ben İstanbul'dayım ama ablam Bodrum'da, abim yurtdışında. Ailemizin bir kısmı İngiltere'de, bir kısmı Amerika'da. Sergi gündeme gelince, bu dağınık arşivi bir araya getirme süreci başladı ve bizim bilmediğimiz pek çok doküman ortaya çıktı. Babamın el yazmaları, bir defterin arasından çıkan tasarımları, çok önemli bir şiirin ilk yazıldığı hali, çalışma defterleri, 1970 yılında çıkan bir kitabın, şiirin aslında 1945'te yazıldığını anlamamız gibi pek çok bilgi… Sonuçta elimizde dijitale de aktardığımız bir külliyat oluştu. Biz 10 bin civarında bir evrak var sanıyorduk, 40-50 bine yakın doküman ortaya çıktı. O kadar geniş bir arşivi sergilemek mümkün olmadı tabii. Arşive özel bir site hazırlamayı planlıyoruz. Evrakların hepsini afişe etmeyeceğiz ama internette babama ait inanılmaz bir bilgi kirliliği var. Bunun önüne geçmek istiyoruz. Maalesef kendi değerlerimizi imha etmek üzerine kurulu bir sistem işliyor. Bazılarına IP adreslerinden ulaştık, uyarılarımızı yaptık. Ama devam ediyor. Müthiş bir mücadele içindeyiz. Manevi bir sıkıntı. Özdemir Asaf topluma mal olmuş bir şair. Herkesin ilgisi bizi mutlu ediyor ama dijital deformasyon, kültür terörizmi beni rahatsız ediyor açıkçası.

Ayrıca ailece yaptığımız bu çalışma sayesinde çok güzel bir edebiyat ortamına tanıklık etmiş oldum. 1940 ile 1980 arasında edebiyat dünyasına ait inanılmaz bir içerik topladığımızı fark ettik. Sadece babamla ilgili bir arşiv değil bu, Türk edebiyat dünyasına katkı sağlayacak belgeler var elimizde. Babam 16 yaşında Cağaloğlu'na gidiyor. 1939'da Servet-i Fünun dergisinde tercümeye başlıyor. O yıllarda 1910 kuşağı ile çalışma fırsatı buluyor. İlk kitabı geç çıkıyor, 1950'li yıllarda, 32 yaşındayken. Ama 20'li yaşlarda şair kimliği oluşuyor. Bu arada dergilere yazdığı düz yazıları var, köşe yazıları var, tercüman kimliği var. Çok iyi Fransızca biliyor. Bütün bunları düşününce evraklarda büyük edebiyatçılara dair anekdotlara rastladık. Kemal Tahir'den Peyami Safa'ya, Sait Faik'ten Sabahattin Eyüboğlu'na…

1 Ekim 2015 Perşembe

Tüm arşivim bu sergide

Türkiye'nin görsel arşivinde önemli yere sahip usta fotoğraf sanatçısı İzzet Keribar, meslek hayatında 60. yılını ‘Millennium' sergisiyle kutluyor.

Seyahat ettiği 70 ülkede ve Anadolu'da çektiği karelerin yer aldığı serginin açılışı dün Teşvikiye'deki Galeri Işık'ta gerçekleşti. Açılış öncesi usta sanatçıyla sergide yer alan çalışmalarını konuştuk. İzzet Keribar, sergisinin ilk çocuğunun Ayasofya çalışması olduğunu söylüyor. Ayasofya'yı defalarca fotoğrafladığını söyleyen Keribar, bu sergi için gidip bir daha çekim yaptığını anlatıyor. “Çalışmanın ilk çocuğu çok sevildi. Sonra ardından kardeşi Sultanahmet'i yaptım. Çalışmalarda ilk ritim, çizgi çalıştık. Sonra küpleri yaptık. Küplerin olduğu 3 çalışmam var. Farklı ülkelerde çektiğim portreler ve Fas sokakları. Küpleri yapabilmek için çocuk oyuncakları satılan bir dükkândan küp aldım. 3 boyutlu algılanmasını istedim.'' Sergi, ülkeler arası bir yolculuğa çıkarıyor ziyaretçilerini. İstanbul'un incileri Ayasofya'dan, Sultan-ahmet'ten, Fas'ın saklı mavi incisi Chefchaoen'e, Mimar Sinan'ın dünyaca ünlü Selimiye Camii'nden Küba'nın rengârenk otomobillerine, Venedik Karnavalı'nın gizem dolu maskelerine kadar geniş bir dünyanın kapıları aralanıyor.

“FOTOĞRAF TÜM HOBİLERİMİN ÖNÜNE GEÇTİ''

30 yıllık arşivini bu sergi için açtığını belirten Keribar, farklı teknikler uyguladıklarını anlattı. Göz zevkiyle hareket ettiklerini ve bir ekip çalışmasına imza attıklarını belirtti. Keribar, serginin amacını şöyle anlatıyor: “Fotoğrafa farklı bir bakış açısı kazandırmak ve kendimden söz ettirmek için başladım. İzleyenler beğensin ya da beğenmesin bu ses getirecek. Kimi taklit edecek, kimi, ‘bu sanat mı' diyecek ama konusu olacak.”

AYASOFYA

Fotoğrafçılıktan önce tekstil işi yapan Keribar, istifa edince vazgeçemediği hobisi fotoğrafçılığı meslek edindiğini anlatı. Hobilerinin sanatına yansıdığını belirten Keribar, şunları kaydetti: “En önemli hobim klasik Batı müziği. Bu sergideki çalışmaların ritimleri biraz bunun sayesinde oldu diyebilirim. Bir de İsviçre pulları dikkatimi çok çekmiştir. Çok zahmetli bir sanat işçiliğidir İsviçre pulları. Ancak müzayedelerde ulaşabildim. 10 yıl sürdü bu merakım. Sonra ev almaya kalkınca pulları satmak zorunda kaldım. Antikaya karşı da merakım var. Sergide yer alan İznik çinilerinin olduğu çalışmam bu merakımın göstergesi. Porselen ve çinicilik benim uzmanlık alanım. Bu konuda konferanslar verdim. Ama fotoğrafçılık tüm hobilerimin önüne geçti. İflas edince 60 yaşında işsiz kaldım. Evde oturmak yerine tekstil firmamın tabelasını değiştirdim görsel tanıtım yaptım.''

ARABALAR

“Dijital fotoğrafçılıkta yaşıtım olan meslektaşlarım geri kaldı”

Dijital fotoğrafçılığın nereye gittiğini öngöremediğini söyleyen Keribar, zamanın içinde bir sanatçı. Geleneksel fotoğrafçı olduğunu söylese de dijitale de ayak uydurduğunu anlatıyor: “Benim yaşımda kime baksak bu alanda geri kaldı ama ben geri kalmadım. 2002'den beri dijital fotoğrafçılık dersi veriyorum. Öğrencilerim var hâlâ görüştüğüm. Fotoğrafın artık siyah beyaz filmli çekim olmadığının farkındayım. Siyah beyaz çekim tabii çok severim ama bu, artık dünyada geçerli değil. Müzelerde geçerli olacak belki ama dünyamızda geçerli değil. 2002'den beri dijitalciyim. Hiç film çekmiyorum. Ama kurallar çok önemlidir. Geri plan, dengeler, ışığın durumu her şey önemli. Bütün bunlar değişti. Kuralları kimse önemsemiyor. Ama böyle çekenler modern müzik gibiler, dinlenip kapağı hemen kapatılacak.'' Sergi, 11 Ekim'e kadar görülebilecek.

PORTRELER