31 Ekim 2015 Cumartesi

Şemseddin Sami Arnavutluk'ta

Yağmur Dergisi ve Arnavutluk Beder Üniversitesi işbirliğiyle düzenlenen Uluslararası Türk Dili ve Edebiyat Konferansları'nın dördüncüsü bu yıl Tiran'da gerçekleştirildi. Konferansın ana teması, ilk Türkçe romanın yazarı Şemseddin Sami idi.

İlki 2012 yılında Arnavutluk Beder Üniversitesi ve Yağmur dergisi işbirliğiyle gerçekleştirilen Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Konferanslarının (UDEK) dördüncüsü 28-29 Ekim'de Tiran'da yapıldı. Daha evvelki organizasyonlarda Türk Arnavut Kültüründe Ortak Yönler, Balkanlarda Türkçe, Avrupa'da Türkçe başlıklarıyla bilim adamlarını ağırlayan Tiran'da bu yıl önemli Türk münevveri Şemseddin Sami konuşuldu.

Konferansın açılış konuşması Beder Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı ve Sempozyum Genel Sekreteri Dr. Adem Balaban tarafından yapıldı. “Milletleri birleştiren bazı insanlar vardır. Bunu kimi sanatıyla kimi ilmî; araştırmalarıyla yapar. Şemsettin Sami de Türk ve Arnavut halklarının ortak değeridir.” sözleriyle izleyicileri karşılayan Balaban'ın ardından hoş geldin konuşmaları başladı. Konuşmasına bir kıssa ile başlayan üniversite rektörü Prof. Dr. Ferdinand Gjana, Şemseddin Sami'yi zekası ve güzelliğiyle anne ve baba arasında paylaşılamayan bir çocuğa benzetti: “Zeki, akıllı, uslu evlatların anne ve babaları tarafından paylaşılamaması, zekası bana çekmiş, güzelliği bana çekmiş demesi gibi bazı insanlar da iki milletin, devletin arasında kalmıştır. Ş. Sami o kadar güzel eserler vermiştir ki Türkler; ‘Bizim evladımızdır', Arnavutlar; ‘Bizim evladımızdır.' demekten kendilerini alamamışlardır. Bana kalırsa hayatta esas olan iki asır sonra bile üzerine konuşulacak, fikir yürütülecek, istifade edilecek eserler bırakacak bir hayat yaşamaktır.”

Albonoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Ardian Marashi ise Şemseddin Sami'nin yazarlık mücadelesinden bahsetti: “11 yaşında hem yetim hem de öksüz kalan ve türlü zorluklarla mücadele eden Şemseddin Sami'nin ortaya koyduğu pek çok eser hâlâ aşılamamıştır. Her iki milletin de medarıiftiharı olan Şemseddin Sami'yle ömrümüz oldukça iftihar edeceğiz.”

ARNAVUT ŞİİRİNİN KURUCUSU

Konferansların ilkinden beri destekçisi olarak Yağmur dergisi adına hoş geldin konuşmasını derginin yazı işleri müdürü Hasan Ahmet Gökçe yaptı. Gökçe nerede olursa olsun bu tür organizasyonları çok önemsediklerini ve dergi olarak farklı ülkelerde gerçekleşen bu tür organizasyonları desteklediklerini ifade etti: “Yağmur dergisi bundan evvel de gerek kendi sempozyumlarıyla gerekse farklı ülkelerde gerçekleşen konferans ve sempozyumlara verdiği destekle ilme karşı olan vazifesini yerine getirmeye çalıştı. Beder Üniversitesi tarafından gerçekleşen bu önemli organizasyona katkısını da bu açıdan ele almak gerekiyor. Bir edebiyat dergisi olarak Türk edebiyatına sadece matbu metinle değil hayatın içinde de katkıda bulunmak maksadıyla bugün burada bulunuyoruz.”

Prof. Dr. M. Nejat Sefercioğlu da Şemseddin Sami ile alakalı önemli anekdotlar paylaştı. Şemseddin Sami'nin Arnavut milliyetçiliğinin temellerini oluşturan kişi ve aynı zamanda Arnavut millî; şiirinin kurucusu olarak kabul edildiğini söyleyen Sefercioğlu, Sami'nin tiyatro eserleri, roman ve çeviri eserlerine dikkat çekti. Arapça ve Farsçayı çok iyi bilen Şemseddin Sami'nin Türkçeye olan hâkimiyetinin önemli olduğunu söyleyen Nejat Sefercioğlu o dönemin şartlarında 34 yıllık bir yazı hayatına gazete yöneticiliğiyle beraber 55 eser ve yüzlerce makaleyi sığdırmasının şaşılacak bir iş olduğuna dikkat çekti. Prof. Dr. Feri Duka ve Prof. Dr. Nuri Yüce de ilk günün konuşmacılarındandı.

Programın ilk gününün ilk oturumu Doç. Dr. Kemal Erol tarafından yönetildi. Bu oturumda Doç. Dr. Abdullah Harmancı, Yrd. Doç. Dr. Fatih Ordu, Dr. Julian Rantzsch ve Güley Yurt farklı açılardan Şemseddin Sami'nin edebiyat hayatına dair tebliğlerini sundular. 13 oturumdan oluşan ve iki gün sürecek olacak konferanslarda video Arnavutluk ve Türk akademisyenler haricinde farklı ülkelerden de konferanslar da dâhil olmak üzere 80 akademisyen Şemseddin Sami üzerine tebliğlerini sunacaklar.

29 Ekim 2015 Perşembe

Öğrencileri için evden çıktı

Günümüzün en önemli minyatür sanatçılarından Cahide Keskiner (84), son dört yıldır evinden pek çıkmıyordu. Eşini ve tek evladını kaybetmenin hüznü çökmüştü üzerine. Kadıköy Mühürdar'da, aynı apartmandaki atölyesi ve evi arasında yaşıyordu. 9 Ekim'de ‘Kültürel Semboller' sergisi için Boğaz'ı geçti. Ama çok az insan o âna tanıklık etti.

Günümüzün en önemli minyatür sanatçılarından Cahide Keskiner ve öğrencileri, 9 Ekim'de Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi'nde bir sergi açtı. O gün, kimse yaşanan tarihi ânın farkında değildi. Artık evden pek çıkmayan Cahide Hoca, öğrencilerini kıramamış, serginin açılışına katılmıştı. Biraz zorlanmıştı ama yine de ta Kadıköy'den kalkıp Zeytinburnu'na gelmişti. Bunda ne var, normal diye düşünebilirsiniz. Öyle değil. Keskiner, son dört yıl içinde eşini ve tek evladını kaybetti, zor günler yaşadı, çok acı çektiğini ifade ediyor. Zorunlu olmadıkça evinden çıkmıyor. Hatırlarsanız, 2013'te Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın dört yılda bir verdiği Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne minyatür dalında layık görülmüş ama ödül törenine bile katılmamıştı. O yüzden ‘Kültürel Semboller' adlı atölye sergisine gelmesi önemliydi. Biz de kendisini atölyesinde ve evinde ziyaret ettik, öğrencileriyle fotoğrafladık. “Röportaj yapmayalım. Artık çok yorgunum, bana biraz izin verin.” dediği için halini hatrını sorduk, öğrencileriyle görüştük...

Keskiner, sergiye, 1989'da kurduğu Cahide Keskiner Minyatür Atölyesi'ne devam eden; Arzu Mert, Asiye Okumuş, Asuman Tunçel Bozyiğit, Ayla Çolak, Aynur Gürsoy, Ayşe Güres, Bahriye Balkaç, Çiğdem Mercan, Ebru Kızılırmak, Esra Altındoğan, Fisun Eroğlu, Gül Vardar Tezbora, Gülcan Pasin, Nukhet Sağıroğlu, Olcay Çetinok, Sabiha Bayhan Koç, Sıdıka Betül Başbuğ, Zehra Çekin ile birlikte katılıyor. Sergide iki eseri var: ‘Mescid-i Nebevi ve Lale' ile Ahmet Kutluhan'ın yazdığı İhlas Sûresi hattı içine yaptığı Lale. Diğer tüm eserler öğrencilerine ait. Kültürel Semboller, kültürümüzü ilgilendiren Hilye-i Şerifler, Besmele hatları, vav'lar, Kadem-i Şerif, Hz. Mevlâna, Mühr-ü Süleyman, çintemani sembollerinin yanı sıra hayat ağacı, ying yang, çift başlı kartal, zümrüd-ü anka'lar, kandil, alem, ibrik ve burç minyatürlerinden oluşuyor.

Keskiner, atölyede haftada iki gün derslere katılıyor, bildiklerini, öğrencilerine aktarıyor. 25 yıldır onu hiç bırakmayanlar var. Sabiha Koç, Zehra Çekin o isimler arasında. 1989'dan bu yana atölyede eğitmen olarak görev yapan Koç, eserlerinde uluslararası, dini ve mitolojik semboller seçtiklerini söylüyor. Zehra Çekin ise “Semboller hayatımızda önemli bir yer taşıyor ve nesilden nesle aktarılıyor. Mesela gül Hz. Muhammed'in, lale Allah'ın, kartal güç ve kudretin, nar bereket ve doğurganlığın sembolüdür. Semboller sessiz bir dil gibidir.” diyor.

Cahide Keskiner, tezhip ve minyatüre 1953'te Süheyl Ünver ile başladı. Macit Ayral ve Şeref Akdik'ten resim dersleri aldı. 1982'de Mimar Sinan Üniversitesi Geleneksel Türk Süsleme Sanatları Bölümü'nde öğretim görevlisi oldu. Yıldız Porselen'in kuruluşunda bulundu. 62 yıllık sanat hayatında 6 kişisel sergi açtı, sadece bir retrospektifi hazırlandı. Çok sevdiği öğrencisi Zehra Çekin'in 2008'de organize ettiği ‘Sanatta 50 Yıl: Cahide Keskiner Minyatürleri' retrospektifi (Beyoğlu İnsankitap Sanat Galerisi) ‘Minyatürler Kitabı' adıyla da kitaplaştı.

Keskiner'e, sohbetimiz sırasında “62 yıl geride kaldı, bir retrospektif daha düşünmüyor musunuz?” diye sorduk. Gücünün olmadığını söyledi. Koleksiyonerlerden eser toplanmasının zor ve mesai gerektirdiğini anlattı. Evet haklı. Fakat öğrencileri, dostları kapsamlı bir “Cahide Keskiner Retrospektifi” için kolları sıvayabilir. 1994'ten beri hocasının sohbetlerini kayıt altına alan Çekin, Keskiner'in aile, eğitim ve sanat hayatına dair pek çok bilgi ve belge biriktirmiş. Bir kısmını yazıya geçirmiş. Kitabı yazmak ve sergiyi hazırlamak da yine ona düşüyor.

27 Ekim 2015 Salı

Sanatçıların çoğu acı çekiyor

Önceki gün hayatını kaybeden opera sanatçısı Arda Aydoğan (57), kültür sanatımıza çok hizmet etti. Başta Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda (CRR) yaptığı yenilikler olmak üzere sanat yöneticiliğinde öncü oldu.

CRR onun döneminde hem Türkiye'nin hem de Avrupa'nın en iyi konser salonlarından biri haline geldi. ‘Halk operası' adı altında pek çok fikri vardı. Bir kısmını gerçekleştirdi. 2004'te ‘Hoşgörü İmparatorluğu' adlı müzikal gösteriyi sahneye taşıdı. Artık çok moda olan ‘senfonik ilahiler' fikri de ona ait. Bugüne kadar 5 bin konser organize etti. Bedrettin Dalan, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Topbaş gibi İstanbul'un en çok konuşulan ve tartışılan belediye başkanlarıyla çalıştı. ‘Belediyecilik ve sanat' konusunda tecrübesi büyüktü. Fakat 2004'ten bu yana kimse onu değerlendiremedi. Bir ara Şişli Belediyesi'ne danışmanlık yaptı. En son iki ay önce Bakırköy Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi genel sanat yönetmenliğine getirildi. Aydoğan'ın, inşası 2013'te tamamlanan, açılışı ise kasımda yapılacak yeni sanat merkeziyle ilgili planları vardı, ömrü yetmedi. Geçen hafta, Bakırköy Adliyesi'nin arkasına düşen merkezde projelerini ve tecrübelerini konuşmuştuk. Aydoğan bu röportajı okuyamadı, umarız ‘belediyecilik ve sanat' konusunda ilerlemek isteyenler onun son röportajından faydalanır…

CRR'ye sizin emeğiniz çok oldu, nasıl başlamıştınız?

Cemal Reşit Rey Konser Salonu ile tanışmam, 1989'da dönemin belediye başkanı Bedrettin Dalan zamanında oldu. Dalan, evlendirme sarayı olarak planladığı salonu konser salonuna dönüştürmemi istedi. 6 ay gibi kısa bir sürede yaptık.

Neden birdenbire karar değiştirildi?

O dönemde Zubin Mehta İstanbul'a konser vermeye gelmişti. Lütfi Kırdar Spor ve Sergi Sarayı'nda sahneye çıkmıştı. Biliyorsunuz kendisi önemli bir orkestra şefi. Giderken de gazeteciler, İstanbul'u nasıl bulduğunu sormuştu ona, “Çok güzel bir şehir fakat bir konser salonunuz bile yok. Bir daha gelmem.” cevabını vermişti. Bunun üzerine harekete geçildi.

1994'ten 2004'e kadar CRR'nin başındaydınız, şimdi nasıl buluyorsunuz orayı?

CRR'yi konserlerin dışında, kendisinin de sanat ürettiği bir kurum haline getirmeye çalıştım. Bir opera kurduk. İstanbul'un ikinci opera sahnesi olarak faaliyet gösterdik. Bir dans tiyatrosu, senfoni orkestrası kurduk. Yılda 300'e yakın konser yapıyorduk. Türk müziği, caz, dünya müziği, operalar… Fakat ben ayrıldıktan sonra tüm bunlar faaliyetlerini durdurdu. Senfoni Orkestrası da çok seyrek konser veriyor.

Neden durdu?

Belediyecilikte devamlılık vardır. Halka hizmette vardır. Birinin yaptığını, ondan sonraki gelen ortaya koyduğu çalışmalarla ileriye taşır. Emek verilenleri iptal ederek ya da kötüleyerek bir yere varılmaz. Ben sanatı her zaman siyasetin üzerinde gördüm. CRR'de hem müdür hem de genel sanat yönetmeni olarak görev yaptım. Ve orasını beş yıldızlı bir müessese olarak planladım. İlk defa bir konser salonuna İSO belgesi aldık. İstanbul'un hatta Türkiye'nin tek konser salonuydu.

İstanbul'da artık pek çok konser salonu var, onları nasıl buluyorsunuz?

Belediyeler konser salonu yapıyor ama bilene sormadan inşa edildiği için bu salonların hepsi sorunlu. Birinci amaçları sanat değil, toplantı, konferans için dizayn ediliyor. Sonra ‘burada kültür sanat etkinlikleri de yapalım” deyince olmuyor. Akustikleri bozuk, sofitaları (tiyatro salonlarında kedi merdiveni denen köprülerin olduğu ve ışıkların konumlandırıldığı yer), orkestra çukurları yok. Sahne gerileri yok.

Bedrettin Dalan'dan itibaren tüm belediye başkanlarıyla çalıştınız. Sanatçılar ve politikacılar, yöneticiler genelde birbirlerini anlamıyor. Sizinki nasıl bir tecrübeydi?

Her belediye başkanı CRR'yi özel bir yere koydu, değer verdi. Sanatın halka ulaştırılması belediyelerin işi. Avrupa'da da bu böyle. Şimdi CRR'nin durumunu sorarsanız bıraktığımız seviyede değil. Biraz üzücü. Kadir (Topbaş) Bey'in sanatı sevdiğini biliyorum, sanatsal faaliyetler ekip işi. CRR Tayyip Bey dönemi de dahil, tamamen benim yönetimime bırakılmıştı. Oranın bir seyircisi oluşmuştu, şimdi halk oradan uzaklaştı… Önemli olan çok yüksek bütçeli konserler yapmak değil. Devamlılığı sağlamak.

Sizce hangi dönemde sanatçılar daha mutlu ve rahattı?

Bence, en mutlu ve rahat dönemlerini Özal zamanında yaşadılar. 1980-1990 arası maddi bakımdan da sanatçılar için iyi bir dönemdi. Sanatsal faaliyetlerin de en yüksek olduğu zamanlardı. Bir sanatçının yetişmesi çok kolay değil. Büyük zorluklar yaşanıyor. Hele Türkiye'de sanatçıların çoğu acı çekiyor. Her anlamda acı çekiyor. Eğlence sektöründen bahsetmiyorum. Mesela AKM'yi unutmamız gerekiyor galiba.

AKM yılan hikâyesine döndü sanırım…

AKM'nin bu halde olması bilinçli değildir. Kimsenin halkın sanat ihtiyacını yok etme veya cezalandırma arzusunda olduğunu zannetmiyorum. Siyasette, halk yönetiminde inat olmaz. Orası, sanatçıların ve sanatseverlerin toplandığı bir mekandı. Siz orayı yok ettiğinizde, sanat dünyamıza bir bomba atmış oluyorsunuz.

Recep Tayyip Erdoğan, AKM'nin yerine opera binası yapacaklarını söylemişti. 2013'te. Kimse inanmadı bu sözüne. Siz inandınız mı?

Tabii ki inandım, çünkü ben kendisiyle çalıştım. İlk Türk operası Özsoy Operası'nın 75. yılı onun belediye başkanlığı dönemine denk gelmişti. Tekrar sahneledik. Kendisi geldi izledi, tüm sanatçıları tebrik etti. Belediye başkanlığı döneminde sanata yaklaşımı böyle değildi, –belki bence hâlâ öyledir, biraz çevresiyle ilgili sanırım- değer veren biriydi. Ama sonuca bakarsak halk, sanatçılar sanattan yoksun. Eğer istenirse AKM kısa zamanda ayağa kaldırılabilir.

Artık Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi'ndesiniz. Burası şimdilik İstanbul'un tek opera sahnesi olarak görünüyor. İstanbul Devlet Opera ve Balesi de gösterilerini burada yapacak…

Kadıköy'de Süreyya Operası da var ama burası daha büyük ve profesyonel. Opera sahnelensin diye yapılmış. Akustiği çok iyi. Ünlü piyanistimiz Gülsin Onay, deneme yaptı, çok beğendi. Burası bir AVM, market ya da herhangi bir şey olabilirdi. CRR'de yaptığımız gibi burayı da uluslararası bir anlayışıyla yöneteceğiz.

Yeni prodüksiyonlar olacak mı?

Türk operası biliyorsunuz Atatürk'ün Özsoy Operası ile faaliyetlerine başladı. Atatürk'ün diyorum, çünkü onun isteğiyle yazılmış bir eserdir, Adnan Saygun'a sipariş edilmiştir, hatta çok enteresandır ki librettosunu yani metninin yazımına bizzat Atatürk de dahil olmuştur. 1920'lerden bugüne 16 yerli opera yazılmış Türkiye'de. Neredeyse Cumhuriyet'le yaşıt opera tarihimiz. Ama opera halka çok uzak bir sanatmış gibi yansıtıldı. Halbuki benim 'halk operası' dediğim bir tabirim var. Halk operası, kültürümüzü, müziği barındıran bir opera. Ben bunu şuna benzetiyorum. Almanlardan, İngilizlerden halı dokuma makinesi alıyoruz, Türk motifli halı yapıyoruz. Operada bunu başaramadık. Burada öyle bir oluşuma gideceğiz.

Neler düşünüyorsunuz mesela?

Tevfik Akbaşlı'nın Muhteşem Süleyman diye bir operası var. Çok değerli bir besteci arkadaşımız. İzmir Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenmiş ve orada kalmış bir opera. 2016'nın başında onu İstanbul'a taşıyacağız. 2004'te Hoşgörü İmparatorluğu adlı müzikli bir gösteri hazırlamıştım. 250 sanatçının rol aldığı, senfoni orkestrası, tasavvuf müziği topluluğu, azınlık koroları ve mehter takımı gibi unsurların yer aldığı bir gösteriydi. İmkanlar dahilinde onu da sahneleyebiliriz.

İki yıldır Broadway müzikalleri, ünlü opera prodüksiyonları İstanbul'a geliyor. Cats, Jerses Boys, Notre Dame'ın Kamburu, Güzel ve Çirkin, Phantom of The Opera… Doğrusu hepsini izlediğimizde aynı soru ile ayrıldık salondan: “Neden biz böyle yapımlar hazırlayamıyoruz?”

İmkanlarımız var. Sadece bütçeler, doğru projeler ve insanlarla buluşmuyor. Bahsettiğiniz yapımlar Zorlu PSM'de gösterildi. Sanata çok büyük bir hizmet oldu orası. Devletin ve belediyelerin yapamadığı bir şeyi başardılar. Ama işletme bakımından sadece belli standartlara hizmet etmemeli, bir de Türk sanatına yatırım yapılabilir. Yurtdışı yapımlarına ayrılan o bütçelerle kendi operasını yapabilirler. Ben birkaç kez teklif götürmüştüm.

Leyla Gencer'de Phantom of The Opera gibi bir yapım izleyecek miyiz?

Zaman içinde olacak bir şey. Kasımda Serdar Yalçın'ın Folklorama diye bir eseri var, onu sahneleyeceğiz. Büyük ihtimalle Haldun Dormen yönetecek. Eskiden İstanbul Devlet Operası ve Balesi sahnelemişti ve epeyce zaman kapalı gişe oynamıştı. Halk müziği ezgilerinin çok sesli müziğe uyarlanmasından oluşan ve türkülerdeki hikâyeleri anlatan bir kolaj çalışması. Konser, opera arasında bir prodüksiyon. Belediyeler birtakım önemli bayramlarımızda etkinlikler yapıyor. Orada harcadıkları, solistlere verdikleri parayla ben üç opera çıkarırım.

24 Ekim 2015 Cumartesi

İbrahim Coşkun'un ‘Taşlaşmış Ağıtlar'ı UNIQ İstanbul'da

Ressam İbrahim Coşkun'un ‘Taşlaşmış Ağıtlar' sergisi UNİQ İstanbul'da devam ediyor.

‘Taşlaşmış Ağıtlar', bu yıl 60 yaşına giren ve sanatta 40. yılını dolduran, yurtiçi ve yurtdışında önemli koleksiyon ve müzelerde eserleri yer alan ressam İbrahim Coşkun'un 38. kişisel sergisi. Tuval üzerine yağlıboya eserleri ile tanınan İbrahim Coşkun'un yurtdışında ürettiği eserlerden oluşan sergisi, UNIQ Gallery ve UNIQ Office'teki geniş alanda izlenebilir. Taşlaşmış Ağıtlar sergisi 15 Kasım'a kadar her gün 9.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. (0212 286 03 91)

İğneada'da nükleer, Bozcaada'da umut

Bu yıl 2.si düzenlenen BIFED: Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali, önceki akşam gerçekleştirilen törenle başladı. 13 ülkeden 16 belgeselin yer aldığı festivalde filmler, 7 bin TL değerindeki Fethi Kayaalp Büyük Ödülü için yarışıyor.

Umut ile karamsarlığın kol kola yürüdüğü bir ülkede yaşıyoruz. Bir yanda dünyadaki üç longoz ormanından biri olan doğa harikası İğneada'ya yapılması planlanan nükleer santral tartışmaları diğer yanda Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED)... Önceki akşam başlayan festival, ikinci yılında da ekolojik yönden ‘sabıkalı' ülkemizde farkındalık oluşturmaya çalışıyor. Yerli ve yabancı toplam 65 belgeselin gösterileceği festivalde iklim değişiminden nükleer felaketlere, su kaynaklarının tükenmesinden dijital kirliliğe kadar doğayı etkileyen birçok soruna dikkat çekilecek.

Aynı zamanda festival başkanı olan Bozcaada Belediye Başkanı Hakan Can Yılmaz, bütçelerinin küçüklüğüne karşın özgürlüklerine vurgu yaparak, ülkemizde ‘alışkanlık' haline dönüşen festival iptallerine değindi: “BIFED özgürdür. Altın Koza Film Festivali'nin seyircisiz yapıldığı, Antalya Film Festivali'nde belgesel bölümünün iptal edildiği, 1001 Belgesel Film Festivali'nin belirsiz bir tarihe ertelendiği, İstanbul Film Festivali'nin sansür yüzünden ödül törenini yapamadığı bir ortamda bu festivalin Bozcaada'da planlandığı gibi gerçekleşmesi çok önemlidir.”

BIFED jürisinde bu yıl yapımcı-senarist Funda Alp, belgesel yönetmeni ve insan hakları aktivisti Liz Miller, sinema yazarı Maria Chalkou, belgesel yönetmeni Manou Khalil, belgesel yönetmeni Banu Güven, yapımcı Gaye Günay, yönetmen Özcan Alper ve sinema yazarı Gaetano Caprizzi var.

Özcan Alper: Doğanın hâkimi değiliz

Artık ‘rantsal dönüşüm'e evrilen kentsel dönüşüm projeleri, HES'ler ve Karadeniz'deki Yeşil Yol çalışmaları düşünüldüğünde Türkiye'nin ekolojik karnesi pek parlak değil. BIFED'in ülkemizde yapılıyor olmasının büyük önem taşıdığını vurgulayan Özcan Alper, “Festival, bizim gibi son zamanlarda çevre sorunlarıyla boğuşan bir ülkede çevre bilinci oluşturuyor. Ülkemizde artık insanlar kendilerini doğanın hâkimi görüyor. Bu sebeple BIFED, çevre meselesinin uluslararası boyutlarına dikkat çekmesi açısından çok önemli yerde duruyor ve geliştirilmesi gerekiyor.” dedi.

Myanmarlı yönetmen Sai Kong Kham'ın ‘Bu Topraklar Bizim' adlı belgeselindeki bir cümle halimizi özetler gibi: “Çevre felaketleri artık ağzımızdan çıkan bir deyiş gibi oldu.” Jüri üyelerinden Liz Miller da bu tür ekolojik belgesel festivallerinin çevre bilinci oluşturduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor: “Bu festivaller önemli çünkü önceleri sadece çevreci aktivistler programlara katılırken şimdi her yerden birçok katılımcı geliyor.” Manou Khalil ise doğadaki yıkımla ilgili “Etrafımızdaki her şeyi birbirinin benzeri yapmaya başladık. Nereye baksak aynı kafeler, aynı binalar. Her alanın özgünlüğünü bozmaları üzücü bir şey. Kültürü savunan insanlar ile yok edicilerin arasındaki fark da böyle ortaya çıkıyor.” ifadesini kullandı.

Festivalin yarışma bölümüne 13 ülkeden 16 belgesel seçildi. Japonya, Myanmar, Fransa, İtalya, Almanya, Şili, Meksika ve Güney Kore'nin de aralarında bulunduğu ülkelerden İsveç iki, Türkiye ise üç yapımla yarışmaya katılıyor. Birinci olan film 7 bin TL değerindeki Fethi Kayaalp Büyük Ödülü'nün sahibi olacak. İkinci seçilen filme 5 bin TL, üçüncü filme ise 3 bin TL para ödülü verilecek. Bu yıl BIFED'e öğrenci filmlerini desteklemek ve farklı bir alan eklemek amacıyla yeni bir bölüm açıldı. Jürisinde fotoğraf sanatçısı Alaattin Timur, Anastasia Laukannen ve Janet Barış'ın yer aldığı ve sadece öğrenci filmlerinin yarıştığı bölümün birincisi Gaia Ödülü'ne layık görülecek.

Yarışma belgeselleri

Metamorfoz (Sebastian Mez, Almanya, 2013), Ay'daki Rüzgâr (Seung-jun Yi, Güney Kore, 2014), Ulak (Su Rynard, Kanada-Fransa, 2015), Günaydın Taranto (Paolo Pisanelli, İtalya, 2014), Sudaki Suretler (Erkal Tülek, Türkiye, 2011), Turab (Hasan Basri Özdemir, Musa Ak, Türkiye, 2015), Cibik (Turgay Kural, Türkiye, 2014), Sunu (Teresa Camou Guerrero, Meksika, 2015), Bisikletler Arabalara Karşı (Fredrick Gertten, İsveç, 2015), Nükleer Gökyüzü Altında Bir Ninni (Kana Tomoko, Japonya, 2014), Mikrotopya (Jesper Wachtmeister, İsveç, 2013), Ben Halkım (Anna Roussillon, Fransa, 2014), Yönünü Değiştiren Nehir (Kalyanee Mam, Kamboçya, 2012), Surire (Bettina Perut, Iv·n Osnovikoff, Şili, 2015), Sonuç-İkinci Taşkın (Raphael Barth, Avusturya-Almanya-İrlanda, 2014), Bu Topraklar Bizim Topraklarımız (Sai Kang Khan, Myanmar, 2014)

22 Ekim 2015 Perşembe

Sel ‘ailesi' 25 yaşında

Yayın hayatına 1990 yılında başlayan Sel Yayınları, önceki akşam Pera Müzesi'nde bir davetle 25. yılını kutladı. 25 yılda yaklaşık 900 kitabın, 400 kadar yazarın katıldığı ‘ailenin' hikâyesini anlatan İrfan Sancı, bütün bu süre boyunca yapmak istedikleri, hayal ettikleri hemen her şeyi yaptıklarını söylüyor.

“Yayınevi kelimesi birleşik bir kelime, bunun içinde ev kelimesinin ayrıca yer aldığını zaman zaman gözden kaçırıyor olabiliriz. Gözünüzün önüne dağınık ve değişik bir yapı getirin. Ve çeşitli büyüklükte odalarda, salonlarda yaşayan yazarlar ve çevirmenler var. Bunların bir arada uyumlu bir biçimde varlıklarını sürdürmeleri dışarıdan bakıldığında mantıklı gibi görülebilir ama kolay değildir. Yazar yayıneviyle ilişki kurduğunda komşularının kim olacağını merak eder. Yan odada Salâh Birsel'in yüksek sesle yazdıklarını okuduğunu bilmek insana iyi gelir. Üst katta Ferit Edgü'nün pipo kokularının gelmesi, çatı katında İskender'in dans etmesi insana iyi gelir. Elias Canetti'yle konuşmak, ahbaplık etmek iyi gelir…” Önceki akşam Sel Yayınları'nın 25. yıl kutlamasında yazar için yayınevinin önemini bu sözlerle anlattı Enis Batur. Komşu olmak, bir bakıma aile olmaktır da. Sel bu imkânı yazarlarına veren ender yayınevlerinden. 1990 yılında İrfan Bey ve Selma Hanım'ın el ele verip kurduğu Sel'in hikâyesini İrfan Sancı'yla konuştuk.

Bir yayınevi nasıl doğar? İlk adımlar nasıl atılır? Hangi hayaller insanı bir yayınevi kurmaya iter? İrfan Bey anlatıyor… “80 sonrası politik tutukluydum, cezaevinden 1985'te tahliye oldum. Sonra iş aramaya başladım, çeşitli gazetelerde musahhihlik yapıyordum, o zamanlar saygınlığı da olan bir servisti. Bu arada, eve katkı sağlamak için akşamları yayınevlerinden okuma/düzeltme işi alıyordum.” Ama bütün bunları yaparken İrfan Bey'in kafasında kendi seçtiği metinlerin düzeltmesini yapmak vardır. Hemen bütün yayıncılar gibi, hiç parası olmadığı halde bir yayınevi açmanın hayalini kurar. Sonra bir gün Milliyet Yayınları için “Hizbullah, Kutsal Terörün İçyüzü” başlıklı bir kitabın redaktörlüğünü yapar İrfan Bey. “Kitabı okudum, teslim ettim, paramı aldım fakat kitap gelmiyor. Sordum tabii, ne oldu diye. Müdürü dedi ki: ‘Biz o kitabı beş bin bastık, koliledik, depoya koyduk ama dağıtmayacağız. Patron, dağıtmayın dedi.' O zaman ben hemen bana satın dedim.” Politik sebeplerle dağıtılmayan beş bin ‘Hizbullah' kitabını, ortada bir yayınevi bile yokken İrfan Sancı satın alır. “Aldık beş bin kitabı, götürdük bir tanıdığın matbaasına koyduk. Sonra üç beş arkadaş hepimiz kapakları ve künye sayfasını yırttık.” O arada tabii yayınevine isim konulur, logo yaptırılır ve Sel kapaklı ve künyeli ‘Hizbullah' raflardaki yerini alır.

Sel'in ilk kitabı böylece bir gazeteci kitabı olur. İrfan Bey'e, eşi Selma Hanım'la (dizgi ve mizanpaj işleri ona emanet) çıktıkları yolda nasıl bir yayıncılık yapmayı tasarladıklarını sorduğumuzda gerçekleşmeyen bir tasarısından da bahsediyor: “İlk başta kafamda iki tür yayın çizgisi vardı, güncel-aktüel yayınları Sel Yayıncılık diye yapacaktım. Bir de ‘değişen zaman içinde değişmeyen gerçeklik' anlamından dolayı Töz diye bir şey yapmak istiyordum. Sel'e başlayınca, koşullar öyle icap etti Töz kaldı. O dönem, 12 Eylül sonrası gazeteci kitapları vardı. Ben de gazeteci kitapları yayımladım ama asıl yapmak istediğim o değildi tabii. Çok kısa zamanda altıncı yedinci kitabımız Borges, Neruda gibi isimler oldu.” 25 yılda 900 kadar kitap yayınlandı Sel etiketiyle, 400 kadar da yazar katıldı aileye. İrfan Bey, bütün bu süre boyunca, ki maddi zorluk çektikleri çok da zaman olmuş ama, yapmak istedikleri, hayal ettikleri hemen her şeyi yaptıklarını söylüyor. Söz gelimi Steinbeck'in yayıncısı olmak, Canetti'nin Galeano'nun ya da Salâh Birsel'in, Ferit Edgü'nün…

“Başından beri yelpazemiz geniş, algılarımız açık. Bir tema üstüne bir kitap yayınlamak istediğimizde hemen onun üstüne bir seri yaptık. Adımız da müsait, ŞiirSel, DüşünSel, ÇizgiSel…” Bu noktada İrfan Bey yayınevinin özellikle son 5 senesini de ayrı değerlendiriyor. Kızı Bilge Sancı'nın yayınevi ekibine dâhil olması ve DüşünSel, KentSel serilerini yönetmesiyle nitelik olarak daha da güçlendiklerini ifade ediyor. Edebiyat kitaplarının yanı sıra 13 farklı alt başlıkla geniş bir çizgide seyrediyor yayınevi. Bunun sebeplerini şöyle anlatıyor İrfan Bey: “ÇeviribilimSel, Tarihe tanıklık, QueerDüş'ün Serisi, Kadın Kitaplığı… Başlıkları böyle koyup sınırları da çizdikten sonra bir hedef de gösteriyorsunuz. İlgilisi okur ya da okumaz. Diğer türlü Apollinaire'in metnini normal edebiyat içinde yayınlasak o zaman yanlış olur, okuru yanıltmış oluruz.”

“Kitaplarımızın yargılanması hükümetlerle ilgili değil”

Şimdiye kadar Sel Yayınları'nın on kitabı hakkında savcılık tarafından dava açıldı. Fransız yazar Jeanne Cordelier'in ‘Pamuk Prensesin Ölümü', William Burroughs'un ‘Yumuşak Makine', Guillaume Apollinaire'in ‘Genç Bir Don Juan'ın Maceraları' bu kitaplar arasında. “Bizim yayıncılığımızın buralara toslaması tamamen sistemle ilgili. Yurtdışından ‘Türkler Apollinaire'i yargılıyor' diye röportaj için geldiler. Bir de o zaman ‘dinci' bir hükümet var. Hep dincilikle ilgisi yok diyordum. Bu tamamen devlet refleksi. Enis Batur'un, Metin Üstündağ'ın, Mehmet Ergüven'in kitabının dava geçirmesi hükümetler meselesi değil.”

'Eşanlamlı Kelimler' sergisi

26 Eylül Türk Dil Bayramı etkinlikleri kapsamında Özel Reyhan İlkokulunda sınıf öğretmeni Aydın Gökalp özel bir sergi hazırladı. Akşehir'in ilk özel okulu olan Özel Reyhan İlkokulu'nun lobisinde yer alan sergide yaklaşık yüz elli kelimenin eş anlamı ile birlikte gazete, dergi ve kitaplardan kesilmiş görselleri öğrencilerin beğenisine sunuluyor.

Aydın Gökalp, “Amerikan liselerinin birinde iki sınıf üzerinde bir deney yapılıyor. Bu iki sınıfa devem eden öğrencilerin yaşları ve muhitleri birbirinin aynı. Sınıflardan biri o okulda öğretilen normal dersleri alıyor. Öteki sınıf, ilave olarak kelime öğretimi yapan özel bir kurs görüyor. Belirlenen devrenin sonunda kelime öğrenimi yapan sınıfın yalnız dil dersinde değil matematik ve fen dersleri dahil, bütün derslerde öteki sınıf öğrencilerinden daha yüksek not aldığı görülüyor. Ayrıca dil alimi Norman Lewis'in ‘Riyazi bir katiyetle söyleyebiliriz ki kelime bilgisinin hududu, zekanızın hududunu tespit eder. Kelime bilginiz arttıkça, zekanız da artacaktır' sözü rehberliğinde öğrencilerimizin kelime hazinelerini kitap okuma alternatifi dışında da nasıl arttırabileceğimizi düşünürken bu sergi çalışmasının renkli olacağına karar verip veri biriktirmeye başladık. Üç yıllık bir sürecin ardından sergimizi açtık.” diyor. “Eşanlamlı Kelimeler” adlı sergi, iki hafta görülebilecek.