3 Şubat 2015 Salı
Devlet romancısı!
Devlet şairi unvanından sonra edebiyat dünyası, devlet romancısını da gördü. Man Booker Ödülü sahibi Anne Enright, bu unvanı alan ilk kadın yazar. James Joyce'un ülkesi İrlanda'nın verdiği bu yeni unvan, günümüz dünyasında popülerliği artan romanın devlet nezdinde de kabul gördüğünün alameti! Romanın günümüz dünyasında taşıdığı anlam ve işlev gitgide derinleşirken bu edebi tür, hem şiir hem de öykü ile arayı iyice açtı. Her yıl yayımlanan roman sayısının yanı sıra dünya dillerine çevrilen edebi türlerin başında olan romana geniş bir ilgi olduğunu söylemek zor değil. Okurdan bu rağbeti gören romanın, otorite nezdinde de itibar kazandığını söyleyebiliriz, zira James Joyce'un ülkesi İrlanda, geçtiğimiz hafta devlet romancısı ‘fiction laureate' adlı yeni bir edebi unvanı başlattığını duyurdu. ‘Devlet romancısı' makamına değer görülen yazar Anne Enright, üç yıllık bu unvana karşılık her yıl için 50 bin Euro para ödülü alacak. Ayrıca hem İrlanda hem de Amerika'da çeşitli üniversitelerde yazarlık dersleri vererek, ülkenin romancı yüzünü temsil edecek. Dünyanın pek çok ülkesinde yaygın olan devlet şairliğinden sonra devlet romancısı unvanı, tartışmaları beraberinde getirirken bu yeni statü, devlet kanadında da romanın kabul görmesi olarak değerlendiriliyor. Edebiyat dünyasının şiirde Amerika, Almanya, Yeni Zelanda ve Güney Kore gibi ülkelerden aşina olduğu bu mevki, Britanya'da 17. yüzyıldan bu yana devam ediyor. Bu unvana karşılık şairin devlet törenleri ve yaşanan önemli vakalar için şiir yazması bekleniyor. Kraliçe tarafından atanan şair, ömrünün sonuna kadar bu unvanı taşıyor.İrlanda'da kimin devlet romancısı olacağı, ülkedeki uzun bir değerlendirme sonrasında gerçekleşti. 114 adayın arasından kütüphanelerde, kitapçılarda ve kitap kulüplerinde edebiyatseverlerin seçimiyle liste 34 kişiye düşürüldü. Jüri, daha sonra aralarında John Banville, William Trevor, Edna O'Brien, Emma Donoghue, Roddy Doyle, Sebastian Barry ve Eimear McBride gibi güçlü İrlandalı yazarların yer aldığı bir listeden Anne Enright'ı bu unvana layık gördü. 1962'de Dublin'de doğan ve romanlarının yanı sıra öyküler de kaleme alan yazarın Türkçede, Toplantı (Kyrhos Yayınları, Çev: Deniz Taşdemir, 2013) adıyla yayımlanan bir kitabı bulunuyor. Roman 2007 Man Booker Ödülü'ne layık görülürken, “Güçlü, rahatsız edici ve hatta öfkeli” olarak nitelendirilen Enright, eğlenceli bir şeyler okumak isteyenlerin kitabını almaması gerektiğini söylemişti.Enright'ın devlet romancısı unvanını alması iktidar ve sanatçı arasındaki ilişkiyi yeniden tartışmaya açtı. Özellikle Britanya'da devlet şairliğinin gereksiz bir unvan olduğunu dile getiren pek çok eleştirmen ve edebiyatçı var. Fakat, bu geleneğin öyle kolayca terk edileceğini söylemek zor. Wendy Cope, 2009'da İngiltere'de devlet şairi olarak seçilecek güçlü isimler arasında yer alırken kaleme aldığı bir yazıda, bu unvanın iyi şairleri kötü şiirler yazmaya ittiğini dile getirmişti. Devlet şairi unvanının kaldırılması gerektiğini düşünen yazarlar arasında olan Cope, her ne kadar saray ya da hükümetin devlet şairinden bir şey yazmasını talep etmese bile basının ve halkın bunu istediğini belirtmişti. Öte tarafta sanatçının devlet ile olan ilişkisini tartışmaya açan bu yeni uygulama örneğinde olduğu gibi, entelektüel üretimin devlet kanadına yaslandığı anda nasıl bir tehlike ile karşı karşıya kaldığını, eleştirmen Sabit Kemal Bayıldıran şu sözlerle açıklar: “Büyük şairler, sayıca daha azdırlar; bu sanatın genel karakterinden kaynaklanmaktadır. Çünkü sanatta ortalamaya yer yoktur; ya büyük sanatçısınız ya da sanat dışısınız. Dünyadan milyonlarca şair gelip geçmiş olduğu halde, bir şiirseverin dünya edebiyatında sayacağı şair sayısı yirmiyi geçmez. Bu nedenle modern Türk şiirinde yarına üç şair kalsa bu büyük bir zenginliktir. Yayımladığı kitaplarla, okulların müfredatıyla, törenlerle, anma günleriyle devletin desteklediği şairlerden hiçbiri yarına kalmayacaktır; bu şimdiden görülmeye başlanmıştır.”Romanın yükselen bir tür olarak rağbet görmesinin devlet cenahında da onaylandığının bir göstergesi olan ‘devlet romancısı' unvanı, önümüzdeki günlerde ‘devlet şairliği'ne getirilen eleştirilerden nasibini alacaktır. Zira sanatçıdan iktidar ile el ele edebi üretim içinde olması beklenemez. Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülmesinin ardından ‘devletçi' eleştirilerine maruz kalan Çinli yazar Mo Yan'ın da geçtiğimiz aylarda, “Kitaplarımda parti yöneticilerini eleştirdiğimde, siyasi düşüncelerimle çelişmiş olmuyorum. Parti için değil, halk için yazdığımı defalarca söyledim. Yozlaşmış idarecilerden tiksiniyorum.” sözleriyle kendini savunduğunu anımsatalım.
2 Şubat 2015 Pazartesi
Anadolu’nun antik tiyatroları
Binlerce yıldır birçok uygarlığa ev sahipliği yapan Anadolu’nun antik kentlerinde kurulan tiyatrolar “Ancient Theaters of Anatolia” adıyla kitaplaştırıldı. İngilizce olarak hazırlanan eserde, 100’ü aşkın tiyatro fotoğraflarıyla ayrıntılı anlatılıyor.Araştırmacılar tarafından en çok merak edilen ve fotoğraflanan tarihi mekanların başında antik tiyatrolar geliyor. Anadolu’da sayıları yaklaşık 150 civarında olan bu tiyatrolar, 15 sene içinde üç kez kitaplaştırıldı. İlk çalışma, 2000 yılında hava fotoğrafçılığı konusunda uzman olan Fatma-Orhan Durgut çifti ile gazeteci Özgen Acar tarafından gerçekleştirildi. Durgut çifti, ‘Anadolu Antik Tiyatroları’ (Celsus Yayınları) adlı kitap için 135 antik tiyatronun fotoğrafını havadan çekti, Özgen Acar da tiyatrolarla ilgili bilgileri, gravürleri, planları topladı. İkinci çalışmayı 2009’da YEM Yayınevi yayınladı. Yine aynı adı taşıyan kitap için Yaşar Yılmaz, 115 antik kent ve 119 tiyatroyu gezerek 41 bin km yol kat etmişti. Üçüncüsü ise, tüm kitaplarını İngilizce olarak yayımlayan Kocabıyık&Ertuğ Yayınları’nın hazırladığı “Ancient Theaters of Anatolia”.174 renkli levhanın yer aldığı 208 sayfa, büyük boy basılan eser, Oxford Üniversitesi’nde Klasik Arkeoloji profesörü ve Türkiye’deki Aphrodisias kazılarının başkanı olan R.R.R. Smith’in metinleri ve yüksek mimar Ahmet Ertuğ’un fotoğraflarından oluşuyor. Eserde yer alan fotoğraflar, tiyatroları detaylarıyla gösteriyor. Kitap antik dönemde tiyatroya dair bir girişle açılıyor ve sonra sırasıyla bugüne kadar korunabilmiş bu olağanüstü yapıları tanıtıyor. Tiyatroları süsleyen heykeller ve freskler de eserde ayrı bir yere sahip.Bugün Türkiye’de 150’ye yakın antik tiyatro bulunuyor. Çoğu Ege ve güney sahillerindeki kentlerde yer alan bu tiyatroların en iyi durumda olanlarına genellikle Asya ve Likya-Pamphylia yörelerinde. Kentlerdeki en büyük ve çevreye en hâkim yapılar olan tiyatroların kapasiteleri ise 2 bin kişi ile 20 bin kişi arasında değişiyor. Büyük bir kısmının kent silüeti içinde son derece görünür anıtsal büyüklükte sahne arkası yapıları var. Dış yüzeyde ağırbaşlı taş süslemeler, iç mekânda sıralar halinde ihtişamlı sütunlar dikkat çekiyor. Antik tiyatrolar, Roma döneminde, Anadolu’nun zengin kentleri başta olmak üzere doğu yörelerinin en parlak kurumları olmuş. Acaba günümüzde neden değil, keşke olsa…
31 Ocak 2015 Cumartesi
Memleket hikâyeleri büyük ödül getirdi
Dünyaca ünlü fotoğraf ajansı Magnum, 2009’dan bu yana genç fotoğraf sanatçılarını desteklemek amacıyla ‘Magnum Acil Yardım Fonu’ (Magnum Emergency Fund) adıyla bir yarışma düzenliyor.Dünyanın her yerinden sayıları her yıl 8 ile 15 arasında değişen fotoğraf sanatçısına para ödülü veriyor. Ajans, altı yılda 45 ülkeden 60 fotoğrafçıyı destekledi, projelerine toplamda 500 bin dolar para ödülüyle katkıda bulundu. Bu yılki yarışmayı kazanan 11 sanatçı arasında ilk kez Türkiye’den bir fotoğrafçı bulunuyor. ‘Homeland Delirium-in progress’ adlı projesiyle Magnum’un beğendiği sanatçılar arasına giren, 30 yaşındaki Emine Gözde Sevim’e ödülü ve fotoğraf yolculuğunu sorduk.Magnum’un desteklediği genç fotoğrafçılardan biri oldunuz. Bekliyor muydunuz, ne düşünüyorsunuz bu ödül hakkında?Aday gösterildiğim zaman da, seçilen fotoğrafçılardan biri olduğumu öğrendiğimde de tabii ki heyecanlandım ve çok mutlu oldum. Bu ödülden elbette haberdardım. Çok prestijli bir ödül. 2009 yılından beri genç fotoğrafçıların yanı sıra bazı en önemli fotoğrafçıların işlerini destekleyen bir ödül. Ama her ödül adaylığında ve sonucunda olduğu gibi, sanatçı olarak yapılabilecek tek şey başvuruda kendinizi en iyi şekilde ifade edebilmek. Bu seçimler bağımsız jüriler tarafından yapılıyor ve karar verilirken birçok faktör göz önünde bulunduruluyor. O sebeple beklentiyle yaklaşmak üretime zarar bile verebilir. Bunun pozitif sonucu şu: Desteklenmek tabii ki kendime güvenimi artırdı ama aynı zamanda, üretimimi, kendimi, çalışmalarımı tekrar tekrar gözden geçirmeme teşvik etti.Projeniz ‘Homeland Delirium-in progress’ hakkında neler söylersiniz. Nasıl başladınız ve nasıl devam edecek?Çekiğim fotoğraflar Gezi Parkı protestoları sonrası ülkede var olmaya dair hisle ilgili. Anlattığım görsel hikâyeler, içinde bulunduğumuz tarihsel değişimlerin bireysel deneyim üzerinde etkilerine odaklanarak; olaylardan çok, uzun bir zamana yayılmış hisleri ifade etmeye çalışıyor. Ayrıca son yedi senedir Ortadoğu coğrafyasına odaklı. Yaşadıklarımı izlenimci bir dille anlatmaya çalışıyorum.Bu ödül bundan sonraki çalışmalarınızı nasıl etkileyecek?Buna şu an cevap vermek zor. İlk olarak aldığım destekle çalışmalarıma devam edeceğim. Üretim bence dinamik bir varoluş. Böyle destekler “bu daha başlangıç, mücadeleye (yeniden keşfetmeye ve bu anlamda üretmeye) devam” hissinin bir kez daha altını çiziyor. Ama yolun başında böyle bir destek görmek işlerin görünürlüğü ve değişik platformlarda yer alması için çok ümit verici.Çalışmanızı farklı yapan neydi?Türkiye’den ilk olmak tabii ki güzel ancak sanat evrensel bir dil konuşmayı gerektiriyor. Tabii ki fotoğrafın tarihi boyunca değişik coğrafyalarda, değişik ekoller ortaya çıktı, çıkmaya devam ediyor. Ancak yaşadığımız çağ bu sınırları saydamlaştırdı. Bu da bireyi kendi dilini tekrar tekrar geliştirmeye, şekillendirmeye yönlendiriyor. Görsel hikâyeler anlatmaya çalışırken bu bakış açısıyla yaklaşıyorum.Kişisel fotoğraf yolculuğunuzda neler var?Fotoğrafa lise yıllarında ilgi duymaya başladım. Üniversitede sosyal bilimlerle birlikte fotoğraf okudum. Mezun olduktan sonra New York’ta çeşitli fotoğrafçılarla ve fotoğraf tarihini konu alan video prodüksiyonu üzerine çalışma şansım oldu. 2012’den itibaren tamamen kendi çalışmalarıma yoğunlaştım.Fotoğraf sizin için kendinizi ifade etme tarzı mı yoksa bir öykü anlatma aracı mı, sanatsal bir faaliyet alanı mı?Bence bunların hepsi birbirine bağlı. Fotoğraf bir yaşam tarzı bana göre. Var olabilmek, hayatla bağ kurmak için fotoğraf çekiyorum.Savaş bölgelerinde çalıştı1985 İstanbul doğumlu Emine Gözde Sevim, şu anda New York’ta yaşıyor. Eğitimini New York Hudson Valley’deki Bard College’da tamamladı. Yedi yıldır Ortadoğu’daki değişen hayata tanıklık eden genç sanatçı, en son Mısır’daki ayaklanma sonrasında günlük hayatı fotoğrafladı. 2007 yılında Afganistan’da, 2010’da İsrail ve Batı Şeria’da fotoğraflar çeken Sevim’in çalışmaları, merkezi Doha ve Dubai’de bulunan East-Wing Galeri tarafından temsil ediliyor.
30 Ocak 2015 Cuma
Beni sev, beni öv, bana tabi ol!
Beş dalda Oscar’a aday olan ‘Foxcatcher Takımı’ ABD’de yaşanmış trajik bir olayı anlatıyor. Oyuncu kadrosunun takdiri hak ettiği film, klasik Hollywood anlatımının dışına çıkarak bir sistem eleştirisine dönüşüyor.Günlük hayatta bazı film repliklerinin olmadık yerde dost sohbetlerine sızması gibi büyük edebî eserler de iyi filmlerin içine sızar. Sızmaktan öte, o filme ruh üfler. F. Scott Fitzgerald’ın geçen yüzyılın eşiğinde yazdığı Muhteşem Gatsby (1925), “Altına Hücum” ile sembolleşen Amerikan Rüyası’nın erken dönem çöküşünü resmeder. Bu efsunlu rüya, çok çalışanın başarılı olacağı ve ödüllendirileceği, yetenek ve çalışma ile kısa sürede refahın ve şöhretin yakalanabileceği fikri etrafında şekillenir. Rüyanın en büyük motivasyonu ise ‘fırsat eşitliği’ sanrısıdır: Herkes eşit fırsatlara sahip; sen çalış, sen de başar!Bennett Miller’ın yönettiği Foxcatcher Takımı / Foxcatcher, Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby’si ile birlikte değerlendirilmeyi hak eden bir film. Hikâyesi, Amerikan Rüyası’nın Rambo ile sembolleşen, milliyetçi dalgayla büyüyen Reagan dönemine denk düşüyor.Ağabeyi Dave gibi başarılı bir güreşçi olan Mark Schultz, 1984 olimpiyat ve 1985 dünya şampiyonudur. Babasız büyüdüğü için ağabeyi ona babalık ve akıl hocalığı yapmıştır. Ancak ağabeyinin gölgesinde kaldığını ve hak ettiği değeri görmediğini düşünür. Film, bunun altını çizen bir sahne ile açılıyor. Ağabeyi müsait olmadığı için onun yerine bir ilkokula konferansa giden Mark, Amerikan değerlerini ve başarıya giden yolu anlatır. Fakat öğrencilerin pek umursadığı yoktur. Konferans bitiminde 20 dolarlık ücretini veren muhasebe görevlisi, onu ağabeyi zanneder ve “Dave Schultz, değil mi?” diye sorar. Ardından gelen sahnede Mark antrenmana hazırlanırken ağabeyi Dave, Güreş Federasyonu’ndan üst düzey yetkililer ile görüşmektedir. Dave’in işi bitince Mark’ı çalıştırmaya gelir ve 4 dakikalık diyalogsuz güreş sahnesinde yönetmen iki kardeşin ilişkisindeki rol dağılımını, bu ilişkinin nasıl ayakta durduğunu etkili bir şekilde gösterir.BİR RÜYANIN SONUMark Schultz, ağabeyinin gölgesinden kurtulma fırsatını zengin vâris John du Pont’tan gelen teklifte bulur. 1988 Olimpiyatları’na hazırlanmak için bir güreş takımı kurmaya çalışan John du Pont, Mark’ı şu sözlerle ikna eder: “Amerikan değerlerini yüceltmeliyiz. Tıpkı eskiden olduğu gibi, herkes hak ettiği değeri ve saygıyı görmeli. Senin hak ettiğin değeri görmediğini düşünüyorum. Sen sadece ‘Muhteşem’ Dave Schultz’un kardeşi değilsin. Sen ‘Muhteşem’ Mark Schultz’sun.” Bennett Miller, Schultz kardeşlerin ilişkisiyle açtığı filmin odağına bir süre sonra John du Pont’u yerleştiriyor. Filmin esas derdi, John du Pont’un kişiliğinde simgeleşen Amerikan rüyasıyla. Beyaz Saray’ı andıran evleri ve bir Amerika alegorisi kıvamındaki çiftlikleri ile Amerika’nın kristalize olmuş hali du Pont’lar. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda orduya silah satarak zenginleşen bu ailenin vârisi John’un en büyük amacı annesinin gözüne girebilmek. Bir ‘koleksiyoncu’ olan John’u birçok sahnede -Fitzgerald’ın sözleriyle- “Az önce birini öldürmüş gibi” görürüz. Madalyaları ve plaketleri biriktirdiği birkaç odası var. Kuşbilimci, kabuklu canlılar uzmanı, pul koleksiyoncusu, madalya koleksiyoncusu ve spor meraklısı... Schultz kardeşleri de başarı koleksiyonunun bir parçası ve iktidarının kuklası yapmak niyetinde.YA BENİMSİN YA DA TOPRAĞIN!Foxcatcher, Hollywood mahsulü herhangi bir yönetmen elinde pekâlâ John du Pont’un kişisel trajedisi, annesiyle kurduğu Freudyen ilişki, arkadaşsızlığı ve sevgisizlik travması ekseninde gelişen duygusal bir drama olabilirdi. Capote (2005) ve Kazanma Sanatı (2011) filmlerinde yetkinliğini kanıtlayan Bennett Miller, meseleyi yine can alıcı yerinden yakalamasını biliyor. Hikâyenin merkezine Schultz kardeşlerin dramatik hayat öykülerini ya da John du Pont’un duygusal travmalarını değil, doğrudan Amerika’yı yerleştiriyor. Başından sonuna seyirciye bir karakter gerilimi yaşatıp müthiş bir belirsizlik duygusu ve tekinsiz bir atmosfer inşa ediyor.Tam da burada, Kibarca Öldürmek / Killing Them Softly (2012) filminin çarpıcı repliğini hatırlayalım: “Amerika bir ülke değil, şirkettir.” Bu şirketin, türlü türlü başarı efsaneleri eşliğinde sunduğu rüyanın kibir, hegemonya, şovenizm ve histeri ile nasıl bir kâbusa döndüğünü gösteriyor Bennett Miller. Foxcatcher, son dönemde God Bless America (2011) ve Killing Them Softly ile birlikte Amerikan sistemini ince ince kıyan, sakin ama sert bir şekilde eleştiren nadir filmlerden biri. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Amerikan rüyasının insan ruhunda açtığı yaraları kalemiyle deşen Fitzgerald’dan beslenen Miller, aynı yüzyılın sonunda bu rüyanın bütün cesametiyle bir toplumun üzerine çöküşünü resmediyor.
29 Ocak 2015 Perşembe
İngiliz istihbaratının fişlediği yazarlar
İngilizlerin, Osmanlı'nın son dönemindeki devlet adamı ve askeri simalar ile Türkiye Cumhuriyeti'nin bir döneminde aralarında devlet adamı, siyasetçi, asker ve edebiyatçıların bulunduğu çok sayıda önemli isim hakkında topladığı bilgiler kitap olarak yayımlandı.İngiliz istihbaratının özellikle 1930'lu yıllarda ve 1947-1950 yıllarına ait fişlemeleri, yıllar sonra Prof. Dr. Bülent Özdemir ile Prof. Dr. Cihat Göktepe'nin ortaklaşa hazırladığı "Fişlenen Cumhuriyet" (Yitik Hazine Yayınları) adlı kitapta gün yüzüne çıkıyor. Kitaptaki fişleme bilgilerinde, söz konusu isimlerin kısa özgeçmişi, başarıları, başarısızlıkları, İngiltere hakkındaki düşünceleri, zaafları ve fişleyenlerin şahsi yorumları yer alıyor. Kitapta, İngiliz istihbarat belgelerinde yer alan Sultan Vahdeddin, Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal Atatürk, Kazım Karabekir, İsmet İnönü, Celal Bayar ve Adnan Menderes gibi devlet adamlarının yanı sıra aralarında Falih Rıfkı Atay, Hüseyin Cahit Yalçın, Halide Edip Adıvar, Memduh Şevket Esendal, Nazım Hikmet, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nadir Nadi, Sedat Simavi, Kazım Taşkent, Hasan Ali Yücel gibi edebiyatçı ve gazetecilerin de olduğu 173 kişinin bilgileri bulunuyor. Belgelerde Sultan Vahdettin için "Nadiren hırs gösterir. Anlaşılan o ki istediği yalnızca ülkesine hizmet etmek, hanedanını korumak ve ülkedeki farklı öğelerin tümünün adalet ve huzur içinde olduğunu görmekti." notu yazılı. Atatürk hakkında, "Etkileyici, akıcı bir hitabeti ve biraz da kişisel cazibesi var. Hayatına ait kayıtlar, liderlikten öte sert bir yönetici olduğunu, süper beyinleri kıskandığını ve muhalefete katlanamadığını gösterir." denirken, İnönü için "Kibar ve kızgınlığını hiç göstermez. Ama yenilgiden hoşnut olmaz." notu düşülmüş. Kitapta devlet ve siyaset adamları kadar İngiliz istihbarat görevlilerinin Türk edebiyatının önemli simaları hakkındaki ilginç notları dikkat çekiyor. Edebiyatçıların şahsi hayatları, özellikle eşleri hakkındaki merak ve mahrem bilgiler ise şaşırtıcı. İşte o fişlemelerdeki edebiyatçılardan bazıları ve haklarında yazılanlar: Nazım Hikmet: Troçkist eğilimleri var Türk Marksistlerin önde gelenlerinden. Bağımsız (Troçkist) eğilimleri olduğu söylenir. Elli yaşlarında. Gelenekçi ekolü temsil eden Yahya Kemal'den sonra en seçkin çağdaş Türk şairidir. General Fuat Cebesoy'un anne tarafından yeğenidir, dolayısıyla Alman ve Polonya kanına sahiptir. Türkiye'de hayranlık uyandıran ve komünist olmayan birçok kişinin de gizlice ellerinde dolaşan çok sayıda şiir ve bir iki roman yazmıştır. Falih Rıfkı Atay: Gayretli bir "Batılı" Falih Rıfkı Bey, aynı zamanda cumhurbaşkanının ahbaplarından en genç ve en asi olanı. Samimi, oldukça iyi Fransızca bilgisine sahip ve gayretli bir "Batılı". Kocaman, enerjik, güçlü ve aşırı içici. Maatteessüf aşırılıkları yapar ve yalanlarını her zaman söyler. Mükemmel bir briç oyuncusu. Otel vurgunculuğu ve diğer vurgunculuklarla azımsanmayacak bir servet toplayan Atay, aradaki iki yılını İstanbul'da anılarını yazarak geçirdi. Tüm Türk gazetecileri içinde muhtemelen bizim en sürekli ve vefalı destekçimiz olmuştur. Hüseyin Cahit Yalçın: Düşmanları tarafından korkulan biri Cahit Bey, fevkalade dokunaklı bir hiciv ustası ve düşmanları tarafından korkulan birisi. Birkaç şiir yazdı ve birçok bilimsel kitap kaleme aldı. Eski gücü kuşkusuz Cavit Bey'le birlikteliğinden kaynaklanmaktaydı ve hükümetin ona şartlar getirdiği görülüyor. Ercüment Ekrem Talu: Akıllı biri ama asla güvenilmez Ercüment Ekrem Bey, kısa boylu, uyumsuz, şişman bir adam. Gerçekten akıllı biri ama asla güvenilmez. Halide Edip Adıvar: Amerikalılara yakın duygular besler Her şeyden önce bir sanatçı. Yurtdışında daha çok bir romancı olarak iyi tanınır. Romanlarının bazıları İngilizceye çevrilmiştir. Ateşten Gömlek ve Sinekli Bakkal romanları, Türk inkılabının İncilleri gibidir. Türkiye'nin entelektüel dünyasında halen çok önemli bir kişiliktir. İşlek bir aklı vardır ama genellikle duyguları aklını çeler. İngilizlere ve onlardan daha da çok Amerikalılara yakın duygular besler. Üniversitede British Council'in bir üyesi ve destekçisidir. Pek çok British Council üyesi ve çalışanı mutat bir şekilde onun evinde toplanır. Ziyad Ebüzziya: Zeki biridir Savaşın büyük bir bölümünde açıkça Alman yanlısı bir çizgi izleyen Tasvir gazetesinin sahibiydi... Savurgan ve alkoliktir. Ekim 1949'da yayınına son vermeden önce meslektaşı Cihat Baban'a geçen Tasvir gazetesi üzerinde etkilidir. Bay Ebüzziya zeki biridir. Memduh Şevket Esendal: Sessiz ve arkadaş canlısıdır ama... Mehduh Şevket, eskiden beri koyu bir Asyalı olmasıyla ünlenmiştir, pratikte ise Batı Avrupa'nın cahilidir. Buna rağmen Tahran'da akıcı Fransızca konuşmayı öğrendi ve majestelerinin elçiliğine karşı arkadaşça tavırlar içindeydi... Sessiz ve arkadaş canlısıdır ancak muhtemelen eleştiriler artan biçimde yankılandığı zaman disiplinini sürdürmeyi gerektirecek kişilik gücüne sahip değildir. Ruşen Eşref Ünaydın: Biraz tembeldir Ruşen Eşref Bey çekici bir kişiliktir. Kültürlüdür ve dikkate şayan derecede iyi konuşur. Çok okuma yapmıştır ve oldukça bilgilidir. Ama yapısı itibarıyla belki biraz tembeldir. Son zamanlarda klasik Batı yazarlarını çevirmekle meşguldür. Bazen iki yüzlü olduğu suçlamalarına karşın harika bir arkadaştır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu: Duyarlı bir yapısı vardır Profesyonel bir gazeteci ve bir dizi romanın yazarı. 1927-34 arası vekil. Bay Karaosmanoğlu ufak ve pek gösterişli olmayan bir görüşüne sahiptir. Duyarlı bir yapısı vardır. Eşi hoştur ve İngilizce bilir. Sedat Simavi: Saldırgan bir milliyetçidir Şu an Türk gazeteleri içerisinde en yüksek tirajı olan Hürriyet'in sahibi ve editörüdür. Bize karşı tam anlamıyla yardımsever ve iyi niyetlidir. Ancak kendisine kralla bir röportaj sağlamakta başarısız olduğundan dolayı majestelerinin büyükelçisini henüz tam olarak affetmemiş. Değişken ve çok meraklı bir kişiliktir. Fransızlardan hoşlanmaz ve gazetesinden sert ve ses getirici politikaları savunur. Saldırgan bir milliyetçidir. Hasan Ali Yücel: Gülünç ve tuhaf Bektaşi fıkralarına bayılır Eğitim bakanı olarak başarılı oldu ve cumhurbaşkanının desteğini aldı... En büyük oğlu Cambridge Üniversitesi'ndeydi, sonra Londra Üniversitesi'ne geçti. 1950 genel seçimlerinde koltuğunu yitirdi... Gülünç ve tuhaf Bektaşi fıkralarına bayılır. Emekliliğini Türkçe bir İngiltere tarihi yazmakla geçiriyor. Sultan Vahdeddin Savaştan önce Avrupa çevrelerinde pek de bilinmiyordu. Türkiye'de ise İttihat ve Terakki Partisi'nin muhalifi olarak tanındı, ama siyaset sahnesinde etkin bir rol oynamadı. Büyük ölçüde bilgi peşinde koşan bir adamdır, cana yakın bir yapısı ve yapmacıksız tavırları var. Nadiren hırs gösterir. Anlaşılan o ki istediği yalnızca ülkesine hizmet etmek, hanedanını korumak ve ülkedeki farklı öğelerin tümünün adalet ve huzur içinde olduğunu görmekti. Tahta çıktığından beri sultan ve halife olarak kişisel nüfuzu ve otoritesi içeride büyük saygı uyandırıyordu ve o bunları nasıl kullanması gerektiğine dair belirli fikirler edinmişti. Ama zayıflığı, korkaklığı ve ihtiyatı onu daha büyük bir adamın yapabileceğinden farklı olarak tahtını baskın bir güç merkezi yapmaktan alıkoydu. İşte onun azametini engelleyen yegâne unsur budur. Mustafa Kemal Mustafa Kemal Paşa 1,75 boyunda, solgun bir cilde sahip. Sabit bir yüz ifadesi ile birlikte gri gözleri var. Güçlü, düzenli özelliklere sahip... Şu sıralar şişmanlığa meyilli. Etkileyici, akıcı bir hitabeti ve biraz da kişisel cazibesi var. Hayatına ait kayıtlar, liderlikten öte sert bir yönetici olduğunu, süper beyinleri kıskandığını ve muhalefete katlanamadığını gösterir. İlk zamanlardan beri içki ile arası iyidir ancak güçlü bir irade ve yapıya sahiptir. Konuşmaları –öyle görünüyor ki kendi tarafından hazırlanmaktadır- insanları ve olayları yönlendirmede büyük ölçüde etkili olmaktadır. Çarpıcı ve otoriterdir, ama onu vatansever veya dürüst olmamakla suçlamak doğru olmaz. Hasan Fehmi Ataç: 1902'den 1910'a kadar Türk yönetim kadrosunda çeşitli görevler aldı... Kasım 1924'ten Mart 19925'e kadar Tarım Bakanı... 1946'da yeniden Gümüşhane milletvekili seçildi. Hasan Fehmi'nin güçlü bir adam olduğu söylenemez. bakanlık makamlarındaki işlerinde Mustafa Kemal'in kuklası olmaktan öteye pek gitmedi. İsmet İnönü İsmet Paşa'nın, ordudaki dönemlerinde olağanüstü yetenekli bir subay, yorulmak bilmez bir işçi ve 1922'de Yunanlılara karşı kazanılan ulusal zaferde büyük oranda pay sahibi olduğu kabul edilir. Lozan'da kendisinin inatçı ama yetenekli bir delege olduğunu gösterdi. Kibar ve kızgınlığını hiç göstermez. Ama yenilgiden hoşnut olmaz. Mustafa Kemal'in güvenini kazanan ilk ünlü milliyetçi liderlerden sadece birisidir ve öyle kaldı. Son altı yılda Mustafa Kemal'in sağ kolu oldu. Halide Hanım'a göre (Temmuz 1926) “ O tamamen Gazi'nin emrinde oldu ve sadece herkesi ipe çekmekle uğraştı.” Adnan Menderes Çalışkan ve etkileyici ama çoğu zaman aceleci, kışkırtıcı bir konuşmacı. Bay Menderes, Bay Bayar'ın güvenini kazanmanın keyfini sürer. Diğer taraftan takipçileri arasında sorumsuz ve hırslı olanları kontrol etmekte zorlanmaktadır. Giyimine dikkat eder, evli ve bir çocuğu var.
28 Ocak 2015 Çarşamba
Müziğinin kaynağı Hafız, Şems ve Mevlânâ
Bu akşam Türkiye’de ilk konserini verecek olan dünyaca ünlü İranlı sanatçı Mohsen Namjoo, sevildiği kadar tartışılan bir müzisyen. 2009’da ülkesinde yasaklandı, hakkında beş yıllık hapis kararı çıktı. Olay, sanatçının özür dilemesiyle tatlıya bağlanmış gibi gözükse de Namjoo, “Duygusal olarak İran’la ilgili birçok şeyi unuttum.” diyor.Türkiye’ye ilk kez gelen dünyaca ünlü İranlı sanatçı Mohsen Namjoo’nun bu akşam Ankara Congresium’da vereceği konserin biletleri tükenmek üzere. 30 Ocak Cuma akşamı İstanbul Kongre Merkezi’ndeki ikinci konserinin biletleri ise epeydir yok satıyor. Kasım ayının başında satışa çıkan biletler kısa sürede tükendi. Bütün bunlar, Türkiye’deki hayran grubunun onu sahnede canlı izleyebilmek için duyduğu heyecanı gösteriyor. Sosyal medyadaki konuşmalarına bakılırsa konserde Namjoo’ya eşlik edebilmek için öncesinde prova yapanlar bile var. Bugüne kadar 6 albüm yayınlayan sanatçının şarkılarını hayranlarının büyük bir kısmı ezbere biliyor, bu telaş yedinci albümü ‘Trust the Tangerine Peel”den (2014) bilmedikleri yeni parçalar için. Hazırlıklar bu kadarla bitmiyor; hep bir ağızdan Toranj, Shirin, Dele Zaram, Zolf Barbad, Sareban ve Nobahari’yi söylemek isteyenler, sahnede ilk hangi şarkısını seslendireceği konusunda iddiaya girenler, bilet bulmak için kulis yapanlar, şafak sayanlar...Mohsen Namjoo, sadece ülkemizde değil, Avrupa ve Amerika’da da müziği, tarzı, sesi ve besteleriyle sevilen bir sanatçı. Müziğini dinleyenler ona, ‘vicdan azabının sesi’, ‘hüznün babası’, ‘feryat-ü figan eden bir tını’, ‘adaletin sesi’, ‘efsunlu bir ses’ gibi yakıştırmalarda bulunuyor. Haksız sayılmazlar, hakikaten sesi insanın içini dağlıyor ve vicdanınızda bir ağıt gibi yankılanıyor. Türkiye’de 4-5 sene önce “Ey Sareban” şarkısıyla tanınan Namjoo’nun ülkemizdeki hayran kitlesi oldukça geniş, her kesime hitap ediyor. Sareban’ın klibi sosyal medyada en çok paylaşılan video klipler arasında birinci sırada geliyor. Kendisi her ne kadar reddetse de New York Times gazetesi onu “O İran’ın Bob Dylan’ıdır, müziği ise Acem-Blues’dur.” diye tanımladı. Namjoo, Bob Dylan benzetmesinden hoşlanmıyor, çünkü tarzlarının farklı olduğunu düşünüyor. Rock ve cazı geleneksel İran müziği ile harmanlayan Namjoo, bestelerinde Hafız, Şems, Mevlânâ, Sâdi, Câmi gibi sevdiği ulu şairlerin şiirlerini yorumluyor. Özellikle ilk albümü Toranj’da Mevlânâ ve Hafız’ın etkisi yoğun. İran’ın geleneksel enstrümanlarından setar da çalan Namjoo, şarkı sözlerini yazarken İran edebiyatından etkilendiğini her zaman belirtiyor.Namjoo sevildiği kadar çok da tartışılan sıra dışı bir müzisyen. Yaklaşık 6 yıldır İran’dan uzakta yaşıyor. 2009’da ülkesinde yasaklı olunca önce Viyana’ya Almanca öğrenmeye ve müzikoloji çalışmaya gitti. Sonra bu fikrinden vazgeçip ABD’de altı şehirde ve birkaç ay sonra Kanada’da solo konserler verdi. Bu konserler sırasında Kuzey Amerika’ya yerleşme kararı aldı ve California’daki Stanford Üniversitesi’nden araştırmacı olarak bir burs kazandı. 2012 yazında eşiyle birlikte New York’a taşındı. İki yıldır yaşadığı New York’u ve ABD’nin doğu sahilini artık evi olarak görüyor. “İran ile ilgili içimde taşıdığım ya da üzerinde çalıştığım tek şey İran müziği ya da daha genel olarak Ortadoğu müziğidir. Bundan bir rahatsızlık duymuyorum, yani müzikal olarak bir İranlı, yurttaş olarak İranlı olmayan... Dürüstçe söyleyebilirim ki duygusal olarak İran’la ilgili birçok şeyi unuttum.” diyor sanatçı.Peki neden? 1976’da Horasan’da dünyaya gelen, Tahran Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde tiyatro okuyan, yüksek lisansını müzik üzerine yapan ve 4 oktavlık sesini adeta bir müzik aleti gibi kullanabilen sanatçıya böyle hissettiren ne? Namjoo, 2007’den bugüne 7 albüm yayınladı. Toranj (2007), Geographical Determination (2008), Oy (2010), Useless Kisses (2011), Alaki (2011), 13/8 (2012) ve son albümü Trust the Tangerine Peel (2014). Üçüncü albümü Oy’daki Shams şarkısının sözlerinin büyük bir kısmı Kur’an-ı Kerim’deki Şems, Duha, Mümezzil, Nebe ve Fecr Sûresi’nden oluştuğu için ülkesinde yasaklı müzisyen ilan edildi. 2009’da hakkında 5 yıl hapis kararı çıktı. Olay, sanatçının özür dilemesiyle tatlıya bağlanmış gibi gözükse de Namjoo, müzik, edebiyat ve sanat dışında İran’la bağını koparmış görünüyor. 2011’de Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da vereceği konser, bu nedenle iptal edilmişti. Oysa Namjoo’nun Shams dışında dinlenilmeyi hak eden ne çok bestesi var.
27 Ocak 2015 Salı
‘Okuma uğraşı’nda geçen bir ömür
İki aylık edebiyat dergisi Kitaplık, ocak-şubat sayısında kapağına, Şubat 1988’de vefat eden bilim adamı, çevirmen, eleştirmen ve eğitimci Akşit Göktürk’ü taşıdı.Dilek Doltaş, Ayşe Ece, Ayşegül Yüksel ve kızı Deniz Göktürk’ün yazıları, mektupları ve fotoğrafları eşliğinde hazırlanan dosyada, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Ocak 1989’da Göktürk’ü anlatan bir şiirine de yer veriliyor. Dilek Doltaş, “Akşit Göktürk’ün Türk Eleştiri Tarihindeki Yeri” başlıklı yazısına, Göktürk’ün Türk yazın eleştirisi alanına yaptığı katkıların bugün de önemini ve güncelliğini koruduğunu anlatarak başlıyor ve okur merkezli yayınlarının 21. yüzyılda bile neden referans metin olarak kullanılabileceğini açıklıyor. Yazarın 1979’da yayımladığı Okuma Uğraşı adlı kitabı, hâlâ okur merkezli eleştiri alanında Türkçe yazılmış özgün eserlerin başında kabul ediliyor. Ayşe Ece ise “Yeni Okumalar, Çeviriler ve Düşler” adlı yazısında yazarın son eseri “Çeviri: Dillerin Dili” üzerine bir inceleme metni kaleme alıyor. Dosyanın ilgiyle okunan asıl yazısı ise Akşit Göktürk’e ait. “Birkaç Çizgiyle Ben” başlığıyla ilk kez, Çağdaş Türk Dili dergisinin ikinci sayısında, ölümünden bir ay sonra Nisan 1988’de yayınlanan yazıda Göktürk, çocukluğundan bilim adamlığına uzanan süreci, çok kısa ama samimi ve etkileyici bir dille anlatıyor. Van’da başlayıp İstanbul’a uzanan bu ‘kısa’ yolculuğun hikâyesini biz de aşağıda yayınlıyoruz.Birkaç Çizgiyle Ben (Akşit Göktürk, 1988)Van’da doğdum. Bir Anadolu çocukluğu, küçük, sapa, uykulu kasabalarda geçen: Karayazı (Erzurum), Demirköy (Kırklareli), Karapınar (Konya), Reyhanlı (Hatay), Saimbeyli (Adana). Beş kardeşiz. Ablam, ben, küçük kızkardeşim, sıtmadan kavruluyoruz uzun süre. Taşralı bir memur evinin geçim sıkıntıları, gündelik küçük sevinçleri, acıları. Babamızdan ne istesek “aybaşında” diyor. Annem çok genç yaşta hastalanıyor. Dokuz on yaşlarındayım o zaman. Bir daha hiç iyileşmiyor. Yatalak annemizin bakımı bizim çocuk omuzlarımızda. Uykularımız delik deşik onun inlemeleriyle. Yirmi yıl kötürüm yaşıyor ölümüne dek. Bu durum bütün kardeşlerimde görünür görünmez izler, eziklikler bırakıyor. Babamız hep düşünceli, acıya doygun, gene de gülümsüyor arada bir. Bugün de öyle.On iki yaşında, yük kamyonlarının üstünde komşu kentlere gidiyorum. Ortaokul, Antakya, Adana. Sonra Van’a dönüyorum tek başıma. Liseyi orda okuyorum.Yalnızlık, arayış, özlem içinde bir ilk gençlik. Resim yapmayı seviyorum o yıllarda. Babam emekli olunca bütün aile Van’a dönüyor. Kitaplar, dergiler. Okuyorum hep. Van Gölü’nün, gümüş kavakların, çepeçevre karlı dağların ötesindeki büyük, yabancı, değişik dünyaya kanatlanıyor düşlerim. Işıklı, büyük kentlere. İstanbul’u, ötesini düşünüyorum.Tahta bavullarımız elimizde, Kurtalan Ekspresi’ne biniyoruz bir gün, birkaç arkadaşımla. Ankara, İstanbul, üniversite. Büyük kent yalnızlığı. Uyumsuzluk. Sıkıntılı, bunalımlı, yoksul öğrencilik yılları. Türkçede, yabancı dilde okuyorum hep. Yazın, sanat, felsefe, dil tartışıyoruz boyuna, birkaç arkadaşla. Sıkıcı derslerden kapabildiklerimizi yaşama özümlemeye çalışıyoruz, kafamıza, yüreğimize. Kolay olmuyor bu. Küçük insanlardan, doğadan, sokaklardan daha çok şey öğreniyoruz sanki. Çocukluğumdan bu yana çevremde sık sık gözlediğim, olduğundan başka görünmek, kendine önemli süsü vermek, başkalarına tepeden buyurmak gibi huylar irkiltiyor beni. Okul günlerinde Tanrı’nın günü saç, şapka, kıravat, yaka denetlemesi diye öğrencileri sıraya dizen, elinde koca makasla, kız erkek demeden saçlarımızı koyun kırkar gibi kırkan altın dişli okul müdürü, nicemizin çocuk bilincinde yıllar yılı bir karabasan olarak sürüyor.Yıllar ilerledikçe, kendilerini hem dünyayı, hem insanları düzeltmekle görevli sanan bu tür sözde önemli kişilerin, toplumumuzda tepeden tırnağa birçok kurumda işbaşında bulunduklarına tanık oluyorum. İnsanlarda en çok içtensizlik, her yeni esinti doğrultusunda fırdöndü bir değişkenlik, omurgasızlık ürkütüyor beni.Bir yandan bu tür gözlemler sürerken, bildiğim, öğrendiğim, yaşadığı herşeyi, kafamın yüreğimin yettiğince, kendi çabamla ediniyorum. Bu koşullarda olabildiğince. Eşim Angela’nın katkısı büyük oluyor. Yıllardır, her yeni başlangıçta, her aşamada hep yüreklendiriyor beni, destek oluyor. Karınca kararınca, yazıyoruz, çiziyoruz, öğretiyoruz.Kızım Deniz, öğrencilerim, çocuklarımız, sevgi içinde, erdemi, hoşgörüyü, içtenliği, açıkyürekliliği, inançla yüceltsinler isterim. İnsana saygı, her türlü yapmacığı, çıkarcılığı, ikiyüzlü buyurganlığı kovsun.Gönlümde üstüne titreyerek büyüttüğüm umut budur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)