5 Kasım 2014 Çarşamba
Gazetelerde aptalca eleştiriler görüyorum
Bir haftadır Türkiye’de olan Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Genel Sekreteri Dr. Michel Vais, İstanbul’da üç oyun izledi. Geçtiğimiz pazar günü Zorlu Center’da “Tiyatro Eleştirisinde Meslek Etiği”ni anlatan eleştirmenle, söyleşi sonrasında oyunlar hakkında konuştuk.Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (IATC) Genel Sekreteri Dr. Michel Vais ve Nasrettin Hoca üzerine araştırmalar yapan, masal anlatıcısı eşi Françoise Crete bir haftadır Türkiye’deydi. Dün Fransa’ya dönen çift, önce Kapadokya’yı gezdi, sonra İstanbul’da üç oyun izledi. Michel Vais, geçtiğimiz pazar günü ise Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi Şehir Sahnesi’nde “Tiyatro Eleştirisinde Meslek Etiği” başlıklı bir sunum yaptı. Söyleşi pazar sabahı saat 10.00-12.00 arasında olmasına rağmen Vais’i dinlemeye gelenler az değildi. Vais, konuşmasında iki hafta önce Çin’de yapılan ve kendisinin de katıldığı Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin son kongresinde konuşulanlardan, tüm dünyadan 30 bin üyesi bulunan birliğin işleyişinden bahsetti. Söyleşi bittikten sonra Vais’e izlediği üç oyun hakkındaki fikrini sorduk. Oyunlardan ilki Devlet Tiyatroları’nın beşinci sezonuna giren, başrollerinde Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler’in oynadığı Profesyonel. Diğerleri ise cumartesi akşamı Beyoğlu Şermola Performans’ta Kürtçe olarak ilk kez sahnelenen Samuel Beckett’in Krapp’ın Son Bandı ile Tiyatro Boyalı Kuş’un Melek oyunuydu.Geçtiğimiz hafta Çin’de birliğin uluslararası kongresi yapıldı. Orada neler konuşuldu?Çinli yeni bir başkan seçildi. 8. kez ben genel sekreter olarak tekrar seçildim. 10 üyeden oluşan yürütücü kurulumuzda ilk kez bir Afrikalı üye yer almış oldu. Bu Afrikalı delege Pekin’e gelemedi çünkü ona vize verilmemişti. Çin’e bu konuda bir uyarı mektubu yazıldı. Üye, bir sonraki toplantımıza davet edildi.Eleştirinin etiği konusunda öne çıkan fikir neydi kongrede?Tabii ki internet çağında tiyatro eleştirmenliğinin durumu üzerine konuşuldu. ‘yesilgazete.org’dan Kızıltan Yüceil’e de anlattım bunu: “İnternet hem tiyatroyu hem de tiyatro eleştirmenliğini değiştiriyor. Yazılı basının medya içindeki payı giderek azalırken, eleştirilerini internet mecrası üzerinden ifade edenler hızla artış gösteriyor. Bu kişilerin bir kısmı meslektaşlarımız olmakla birlikte, diğer bir kısmı eleştirmen gibi görünenler. Tam bir karmaşa ortamı oluşmaya başladı. Gerçek bir eleştirmen bu kalabalığın içinde ne tarafta kalıyor? Tiyatrolar değiştiği gibi tiyatro eleştirmenleri de değişmek zorundalar.”Bir metnin eleştiri olup olmadığını nasıl anlayabiliriz?Bunu belirlemek oldukça zor tabii. Bazen gazetelerde kendilerine eleştirmen diyenlerin son derece aptalca yazılar yazdığını görüyorum. Bazen internette bloglar da yazan kişilerin görüşlerini okuduğumda yüzeysel ve gereksiz olduğunu düşünüyorum ama bazen de yararlı ve bilgilendirici olduğunu görüyorum.Kime eleştirmen diyebiliriz, sizin kriteriniz ne?Bir eleştirmenin muhakkak bir eğitimi bir formasyonu olması gerekiyor. Kendimi bir örnek olarak göstermek istemiyorum ama ben 17 yaşında tiyatro ile ilgilenmeye başladım, hiç tiyatro izlemeden sahneye çıktım ve 6 yıl boyunca oyunculuk yaptım. ‘Bir Tiyatro Eleştirmeninin Yolu’ adlı bir kitabım var. Tiyatro üzerine eğitim aldım ve daha sonra tiyatro üzerine yazılar yazmaya başladım. Çok büyük tereddütlerle ancak yavaş yavaş eleştiriler yazmaya başladım ve çok büyük bir tereddütle kendime eleştirmen demeye başladım.“Melek hakkında yazmazdım”“Kızıltan Yüceil’e anlatmıştım: Oyuncu (Yeşim Koçak) hızlı geçişlere sahipti ve oldukça zengin bir palette performans sergiledi. Bu açıdan etkileyiciydi. Oyunun akışı metinden ziyade oyunculuk, mizansen gibi daha kolay takip edebileceğim unsurlardan besleniyorsa, izlediğim performansa dair duygusal reaksiyonlar vermem daha mümkün olabiliyor. Bu nedenle, bir eleştirmen olarak (Melek hakkında) yazmayı çok uygun bulmazdım. Elbette, bunda ne oyun yazarının ne de oyuncunun bir kusuru yok, sadece dil engeli (oyunu Türkçe izledi) benim için çok yüksekti. Gözlemlerim somut bir yargı oluşturabilmem için yeterli gelmezdi.”“Başrolü çok beğendim”“Daha önce tabii ki bildiğim bir oyundu. Sanırım üç kez gördüm. İlki 25 yıl önceydi. Oyunu çok iyi tanıyorum, zaten doktoramı Beckett üzerine yaptım. Ayrıca birkaç oyununun da yönetmenliğini yaptım. Emre Erdem’in yönettiği Krapp’ın Son Bandı’nda beni şaşırtan, oyunun sahneye konma biçimiydi. Dekorun ve kostümün plastikten olması şaşırtıcıydı. Naylon kostüm, başroldeki karakter, astronot, kozmonot gibi fütüristik bir kişilikmiş gibi izlenim oluşturdu bende. Bir hayli tuhaftı. Olumsuz olan nokta, önümdeki plastik perdeydi. İngilizce altyazıları bu nedenle okumakta zorlandım. Başroldeki oyuncu çok içten bir oyunculuk sergiledi, çok beğendim ve oyunu izlerken ona bağlandığımı hissettim. Biraz müzik fazlaydı. Volümü yüksekti, ayrıca çok sert ve militer bir müzikti. Açıkçası neden bu müzik seçildi diye merak ediyorum. Krapp son derece dağınık, düzensiz yaşayan, kaotik bir karakterdir. Ama öte yandan çok titizdir. Küçük küçük kasetleri kutulara koymuş, onları arıyor, 30 yıl önceki kaseti buluyor. İki ucu olan bir karakter. Bu yüzden kutudaki sahneleri düşürmesi gerekmeyebilirdi.”“Oyundan çok etkilendim”“Oyunculuklar harikaydı. İkisinin de (Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler) oyunculuk gücü mükemmeldi. Daha önce bu metinden bahsedildiğini duymuştum ama okumamıştım metni. Oyundan çok etkilendim. Tek eleştirim; biraz fazla komediye kaçılmasıydı. Halbuki çok acı ve derin bir oyun.
4 Kasım 2014 Salı
Türkiye, sanat yarışında sahnenin dışında
Dünyaca ünlü iki müzisyen, piyanist besteci Hüseyin Sermet ve şef Alpaslan Ertüngealp geçtiğimiz cumartesi akşamı İş Sanat'ın 15. Sezon açılış konserini Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrasıyla birlikte verdiler. Öncesinde konseri, ülkemizde klasik müzik ortamını ve Türkiye'nin sanat politikalarını konuştuk.Dünyaca ünlü iki isim, piyanist Hüseyin Sermet ve orkestra şefi Alpaslan Ertüngealp... Sermet, Harika Çocuk Yasası'yla küçük yaşlarda Fransa'da eğitime gönderildi. Dünyanın en önemli klasik müzik sanatçılarıyla çalıştı, önemli salonlarda konserler verdi ve 59 yıllık hayatına sayısız ödül sığdırdı. Ertüngealp'in de müzik yolculuğu 7 yaşında piyano çalmasıyla başladı. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı, ardından Budapeşte ve son olarak şimdiki ismiyle, Franz Liszt Müzik Üniversitesi'nde aldığı eğitimlerle kariyerine orkestra şefi olarak devam etti. Dünyanın önde gelen orkestralarını yönetti, 2002 yılında kendi oda orkestrasını kurdu, 2011'den bu yana ise Berlin Filarmoni Orkestrası'nın asistan şefliğini yürütüyor. Bu iki ustayı bir araya getiren ise İş Sanat'ın 15. yıl açılış konseriydi. Konserde iki dev eser icra edildi. İlki Beethoven'ın “Günün birinde içimizden birinin çıkıp da bu seviyede bir konçerto yazabileceğini hiç tahmin etmiyorum” dediği, Mozart'ın 30 dakikalık 24. Piyano Konçertosu, diğeri Avusturyalı besteci Gustav Mahler'in bir buçuk saate yakın süren son eseri, 9. Senfoni. 9. Senfoni'nin ilginç de bir hikâyesi var. Klasik müzikte 9 sayısının uğursuzluğuna inanılıyor, bunun sebebi de Ludwig van Beethoven, Antonín Dvořák, Franz Schubert ve Anton Bruckner gibi büyük bestecilerin 9. Senfonilerini yazdıktan sonra vefat etmeleri. Mahler de deyiş yerindeyse bu büyüyü bozmak için sekizden sonra bestelediği esere “Das Lied von Der Erde” ('Yeryüzünün Şarkısı' olarak çevrilebilir) ismini veriyor. Daha sonra 4 bölümden oluşan ve ölümü anlattığı eserini besteliyor (1. Bölüm aşkın, sevginin, güzelliğin ölümü, 2. Bölüm saflığın ve sadeliğin ölümü, 3. Bölüm toplumun, sosyal yapının ölümü ve 4. Bölüm hayattan ve sevdiğimiz her şeyden vazgeçmek) ve bu eserini, yani 9. Senfonisini, bir kez bile dinleyemeden vefat ediyor. Ertüngealp bu senfoniyle ilgili “Biz bu eseri her şeyin sonu gibi algılasak da, her son bir başlangıcın habercisi ve besteci ümitsiz değil bunu yaparken, inançlı biri çünkü. Eserin sonu biz müzisyenlerin bile bugüne kadar ulaşamadığımız bir ruh halinde. Sanki bizim için öbür dünyanın kapılarını açmış ve bizim başımızı şöyle bir sokmamızı sağlamış.” diyor. TÜRKİYE'DE VASATLIK HÂKİM Sermet ve Ertüngealp davet edildikçe gelip Türkiye'de konser veriyorlar. Sermet bu noktada bir sitemini dile getiriyor: “Özel teşebbüsler olmasa biz gelemiyoruz Türkiye'ye.” Ertüngealp de söze giriyor, “Türkiye'nin en büyük zaafı, kalifiye müzisyen, hoca, mesleğine saygısı olan, özellikle de bestecisine, çok az Türkiye'de. Varlar ama onlara da fırsat verilmediğini görüyorum.” diyor. Sebeplerini sorduğumuzda ise her alanda karşılaşmanın mümkün olduğu bir yapıdan söz ediyor şef. Ona göre, her meslekte olduğu gibi bu meslekte de belli bir seviyeyi aşamamış insanlar var, onların bir yere gelmesi kolay değil, ama bir kere gelince de vahşi bir şekilde pozisyonlarını koruyorlar. Bu grup kalabalıklaştıkça ve birbirini kollar hale geldikçe aradan kimse sivrilemiyor ve vasatlık hâkim oluyor. Bu noktada söz ülkenin sanatçı yetiştirememe sorununa da geliyor. Sermet, dünyadaki rekabetin artık prestij kavgasıyla, yani spor ve sanatta elde edilen başarılarla devam ettirildiğini anlatıyor. “Söz gelimi Bolşoy Çaykovski'nin Fındıkkıran'ını dört dörtlük sahneliyor, Amerika da mesela, ‘West Side Story' ile buna karşılık veriyor.” Türkiye ise sahnenin tamamen dışında sanatçıya göre. Bu konuda ciddi bir reform yapılması gerek, “Ancak reform yapacak insanların da bu çapta olması lazım. Ben sanat politikasını tayin etmek için getirilen kişilerin sanatla nasıl bir ilişki içinde olduklarını çok merak ediyorum.” Görüşmemizin bir yerinde iki ustaya ülkedeki klasik müzik izleyicisini soruyoruz. Hüseyin Sermet dikkat çekici bir tespitte bulunuyor. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'yla katıldığı konserlerde salonların yarısının boş olduğunu, ama özel kurumlar için verdiği konserlerde üç ay önceden biletlerin satıldığını anlatıyor. Sermet'e göre, “Seyircinin züppe olduğunu, yahut bir kesimin züppeleşmekte olduğunu müşahede ediyoruz. Diğer taraftan aynı insanların içinde hakikaten müzik meraklısı ve izleyenler varsa, İstanbul Devlet Senfoni'nin konserlerine neden gitmediğini araştırmak ve sebeplerini bulmak gerekiyor.” Ertüngealp de üç yıl önce Küçükçekmece'de verdikleri bir konseri anlatıyor. “Bu kadar heyecanlı, bu kadar sevecen ve mutlu bir halkı İstanbul'un belli merkezlerinde göremezsiniz.” diyor ve ekliyor: “Bizim buralarda, merkezi yerlerde konser yapmamız, uzak bölgelerde oturanlar için, aslında faydadan çok zarar. Çünkü belli bir seyircimiz oluyor ve o çekirdekte hiçbir yenilenme olmuyor. En acıklı tarafı bu.” Nerede, ne zaman? Hüseyin Sermet, 20 Kasım'da Akdeniz Üniversitesi Atatürk Konferans Salonu'nda ve 24 Kasım'da 15. Uluslararası Antalya Piyano Festivali'nde, ayrıca 4-5 Aralık'ta Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) Konser Salonu'nda sahneye çıkacak. Alpaslan Ertüngealp ise 15-16 Ocak'ta CSO'daki konserleri yönetecek ve 19 Ocak'ta Adana'da Orkestra Şefliği Kursu verecek.
3 Kasım 2014 Pazartesi
Tokat’ta ‘çarşı pazar’ komedi
Çekimleri Tokat Niksar’da devam eden ‘Çarşı Pazar’ son haftasına girdi. 3 Mart’ta gösterime girmesi planlanan film, samimi insanların yaşadığı ilçede bir müteahhidin tarihî çarşıyı yıkıp yerine alışveriş merkezi yapmak istemesiyle gelişen olayları komedi penceresinden anlatıyor. Küçük bir Anadolu kasabasında eski bir çarşı, bunu yıkmak isteyen bir müteahhit ve yıkıma karşı direnen esnaf... Günümüz Türkiye’sinde alışık olduğumuz bu manzaranın bir filme konu olduğunu düşünürsek, perdeye düşecek filmin ‘dram sosunda’ fazla bekletildiği önyargısı oluşabilir. Ancak yönetmen ve oyuncularının söylediklerine bakılırsa seyirci, gülmekten kırılmasa da salondan kendini iyi hissederek ayrılacak. Çekimleri Tokat/Niksar’da devam eden ‘Çarşı Pazar’ın setinde karşılaştığımız manzara da bunun ipuçlarını veriyor aslında. Daha senaryoyu ilk okuduğunda kafasında şimşekler çakan yönetmen Muharrem Gülmez’in, neden filmin ‘kötü adamı’ Tuncay’ı oynadığını da sonradan öğreniyoruz: Rol dağılımı yaparken tüm oyuncuların iyi olduğunu görünce, tek kötünün kendisi olduğuna karar vermiş! ‘Yakışmış mı?’ diye her önüne gelene sorduğu inceltilmiş bıyığına alışmaya çalışsa da, yönetmen koltuğuna oturduğunda disiplini elden bırakmıyor. Gülmenin çok güzel bir eylem olduğunu söyleyen Gülmez, seyircinin nasıl bir filmle karşılaşacağını bir cümleyle özetliyor: “Gülmekten kırıldık, karnımıza ağrılar girdi’nin yanı sıra istiyorum ki insanlara samimi, sıcak bir hikâye anlatalım.”Çekimlerin yapıldığı ‘Arasta’ çarşısı, hikâye anlatıcılarıyla dolu adeta. Her sokağında karşınıza, usta bir oyuncu çıkıyor. Kimi tellak, kimi eski bir hamamcı, kimi sünnetçi, kimi berber kimi mucit nalbur... Ustalarla gençlerden harmanlanmış tecrübeli bir oyuncu kadrosu var filmin. Tiyatroya 50 yılını veren ancak 11 yıldır oynadığı bir dizi yüzünden adı ‘Ömer Baba’ya çıkan Emin Olcay’ın yeni hali, yönetmenin zor bir işe kalkıştığının resmi. Gülmez, bu durumu bir meydan okuma gibi yorumluyor. Kimin galip geleceğine seyirci karar verse de Emin Olcay çoktan Bekir karakterine alışmış bile. Kalın camlı (dedesinden kalma orijinal) gözlükleri, bastonu ve evlenmekten başka hiçbir şey düşünmeyen 80 yaşlarında emekli bir hamamcı... “Seyirci çok şaşıracak...” demesi boşuna değil.Filmde ‘Mecburiyet Çarşısı’ olarak geçen setin meraklıları da yok değil. Niksarlılar, çarşıya gelmişken oyuncularla fotoğraf çektirmeyi ihmal etmiyor. ‘Tamam mı kızım. Bak bununla da çektir.’ Hiç kimseyi kırmayan Erdem Yener (Kahraman Tellak) çekimlerin son haftasına girildiği bilgisini vermeyi ihmal etmiyor. Esnaf komedisi olarak tanımladığı ‘Çarşı Pazar’ı; “Samimi insanların yaşadığı ilçede, kötü bir adam gelir (bu arada herkes yönetmene bakıyor) çarşıyı ellerinden almak ister ve mücadele başlar..” şeklinde özetliyor. Sünnetçi Tanju rolündeki Rana Cabbar’da ise ‘rolümü çalışırken pek konuşmayı sevmem’ halleri... Israrımıza daha fazla dayanamıyor: “Esnaftan biriyim.” Buna da şükür!Oyuncular demişken kimler yok ki kadroda; Ayhan Taş (Cemil Berber), Elif Nur Kerkük (Bahar), Doğa Konakoğlu (Hayri), Tarık Papuçcuoğlu (Kadir), İlker Aksum (İmam) ve Suzan Aksoy (Hasibe) gibi geniş bir kadro. Boyut Film tarafından çekilen ve bir hafta sonra bitecek Çarşı Pazar’ın, 3 Mart’ta gösterime girmesi planlanıyor.Tellak benim için fırsatEmin Olcay: “Benim için çok değişik bir rol. Her şeyden önce komedi. Tip olarak da farklı bir Emin Olcay izleyecek seyirci. Şaşıracaklar. Yıllarca oynadığım Ömer Baba’nın tam tersi yani. Komediye yatkın bir yönüm zaten vardı. Bu benim için bir fırsat oldu. Seyirci komedi yönümü de görsün istiyorum. Hollywood yıldızları için ‘yüz tane yüzü olan adam’ deniyor. Bizde yok mu? İşte isbatı ortada. Ben büyük konuşuyorum. Bu film çok beğenilecek.”
1 Kasım 2014 Cumartesi
Şirin Neşat, Ortadoğu’da ilk sergisini açıyor
Geçtiğimiz ocak ayında Davos Zirvesi’nde kazandığı ödül ve yaptığı konuşmayla dikkatleri üzerine çeken sürgündeki İranlı sanatçı Şirin Neşat (Shirin Neshat), Körfez ülkesi Katar’ın başkenti Doha’da sergi açıyor.Doha’daki Arap modern sanatlar müzesi Mathaf (Müze), 9 Kasım’da başlayacak olan, küratörlüğünü Mathaf’ın müdürü Abdellah Karroum’un üstlendiği Afterwards (Bilahare) adlı sergisi, sanatçının Ortadoğu’daki ilk kişisel sergisi olma özelliğini taşıyor. Şirin Neşat’ın eski ve yeni eserlerini bir araya getiren sergi, Firdevsi’nin epik destanı Şehname’den esinlenilen 2012 tarihli “Kralların Kitabı” (The Book of Kings) isimli fotoğraf serisini ve sanatçının 30 yıl boyunca odaklandığı kültürel ve politik olayları yorumlandığı video çalışmalarından oluşuyor. Sergi hakkında bilgi veren Abdellah Karroum, “Şirin Neşat’ın antik mitolojiler ve günümüzün olayları arasındaki paralellikleri, özgün şiirsel anlatımı ve güçlü yorumuyla fotoğraf, kaligrafi, şiir ve filmle ifade ettiği çalışmalarının gerçek anlamının, kendimizi eserin içine yerleştirerek bulabileceğimizi düşünüyorum.” diyor.Bugüne kadar Seul, New York, Detroit, Yorkshire, Amsterdam, Münih, Mexico City, Londra, Şikago’da sergiler açan Neşat, 2009’daki Venedik Film Festivali’nde “Gümüş Aslan” ile 48. Venedik Bienali’nde verilen ilk uluslararası ödülün de sahibi. Sergi, 15 Şubat’a kadar açık kalacak. Katar ise 2015 yılını “Türkiye Kültür Yılı” ilan etmeye hazırlanıyor.Mathaf’ta 7 binden fazla eser varArapçada ‘müze’ anlamına gelen Mathaf, 2010 yılında koleksiyoner olan Şeyh Hassan bin Mohamed bin Ali Al Thani tarafından kuruldu. Arap coğrafyasına yayılan büyük modern sanat koleksiyonun kamuya açık bir alanda sergilenmesini sağlayan Mathaf, ağırlıklı olarak Arap dünyası ve tarihinin yorumlandığı, son 25 yılda üretilmiş 7 binden fazla sanat eserine ev sahipliği yapıyor. (www.mathaf.org.qa)
31 Ekim 2014 Cuma
Unutursam hatırlat
İzleyicisini sık sık geçmişe götüren Çağan Irmak, yeni filmi Unutursam Fısılda’da bu kez 70’li yıllara yol alıyor. Dönemin müzikleri ve kıyafetlerinin perdeye yansıdığı filmin eses oğlanı nostalji. ‘Çağan Irmak seyircisi’nin beklentilerini tastamam karşılayacak filmden geriye kalan ise Farah Zeynep Abdullah’ın başarılı oyunculuğu.Yaşadığımız çağın hastalıklarından biri de nostalji. Evlerden uzak olsun, kanser varken nostalji hastalık bile sayılmayabilir belki. Fakat modadan müziğe, sinemadan edebiyata kadar bir nostaljidir gidiyor. Nereye yüzümüzü çevirsek bir retro hevesi, yaşadığı zamandan kaçma telaşı. Herkesin Altın Çağ’ı kendine tabii. Kimi çocukluğunun hayalinde, kimi 80’lere özlem duyar, kimi 70’lere... Woody Allen, Paris’te Geceyarısı filminde bu Altın Çağ sendromuna kendince bir reçete yazmıştı: Altın Çağ geride kaldı. Aslında o güzel günler de bugünden farklı değildi; hepsi birbirinden beter. Bundan gayrı herkes yaşadığı dönemde kendi altın çağını oluşturmaya bakmalı! Çağan Irmak, kendi zamanından kaçıp sıklıkla nostaljiye sığınan bir yönetmen. Bu zamanda geçen filmleri bile aslında bizim yaşadığımız zamanda değil, başka bir ‘paralel’ evrende geçer. 29 Ekim’de gösterime giren Unutursam Fısılda, bu kez 70’li yıllara götürüyor seyirciyi. Bir zamanların ünlü şarkıcısı Ayperi, muhasebecisinin bir oyunuyla elindeki her şeyi kaybeder ve yıllar önce terk ettiği memleketi Tire’ye geri döner. Tire’de ablasından başka kimse yoktur. Ablasıyla yıllar öncesine dayanan hesaplaşması çetin geçecektir. İki yaşlı kardeşin yüzleşmesi geçmişin hatıralarını da beraberinde getirir. Bu vesileyle 70’li yılların müzik dünyası, şarkıları ve şöhret yolculuğu da perdeye yansır. AH O 70’LER YOK MU... Unutursam Fısılda, Çağan Irmak’ın ‘kaçış’ sinemasından yeni bir örnek. Bu kez 70’lere kaçıyoruz hep beraber. Ege yine kadrajda fakat filmi ve karakterleri sempatik kılacak kadar değil. Çünkü bu filmin esas kızı 70’lerin ünlü şarkıcısı Ayperi olduğu gibi esas oğlanı da nostaljidir. Plastik özlemlerle örgülenen bir nostalji. “Ah o 70’ler yok mu, o zamanlar her şey mümkündü” nostaljisi. Esasen bütün film, memleketine dönen yaşlı Ayperi’nin hastalığı dolayısıyla hemen her şeyi unutmadan önce son bir kez hatırlaması üzerine kurulu. Ayperi, belki de son kez hayatını gözden geçirecek, bu yolda ablasıyla çetin bir hesaplaşmaya girecek ve ondan sonra unutuluş başlayacak. Fakat filmin hafıza yahut hafıza kaybıyla ilişkisi ışıltılı bir nostalji hevesinden öteye geçmiyor. Belki de Proust’un dediği gibi, sadece nesnelerin nostaljisi. Dolayısıyla kıyafetler de, müzik de, renkler ve ışıklar da kendini teslim etmeyen seyirciyi 70’lere götürmek için yeterli olmuyor. Dünden razı olanlara diyecek sözümüz yok. Unutursam Fısılda’nın gösterdiği bir başka şey, Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum sendromu. Dönüp dolaşıp o yola tekrar giriyor. Ne vakit genç Ayperi gibi çeperini yırtıp başka dünyalara açılsa, çok geçmeden yaşlı Ayperi gibi ‘memleketine’, yani Babam ve Oğlum’un dünyasına dönüyor. Irmak’ın ‘formül’ü Unutursam Fısılda için de geçerli: Hasta bir karakter yaz, onu en yakınındakiyle çatıştır, sonra ikisinin geçmişine git, nostaljik şarkılar ekle, plastik bir umut ışığı ve gözyaşı... Doğrusu, her zaman iş yapacak bir formül. Hele Unutursam Fısılda’da Hümeyra ve Işıl Yücesoy’un oyunculuklarıyla köpürecek iki ‘drama queen’ sayesinde meseleyi daha da garantiye alırsanız, endişelenecek bir şey kalmaz. Bu formülün iş yapıp yapmaması ayrı konu fakat Unutursam Fısılda, Çağan Irmak sineması için geri adımdır. Belki de bir yerinde sayma. Ama aynı zamanda, ‘Çağan Irmak seyircisi’nin beklentilerini tastamam karşılayacak, Farah Zeynep Abdullah’ın görülesi oyunculuğu ile hatırlanacak şurup şeker bir yapım.
30 Ekim 2014 Perşembe
Ayvazovski'nin İstanbul'una ses veriyor
Piyanist ve besteci Anjelika Akbar, Boyut Yayın Grubu Genel Müdürü Bülent Özükan ve Kazakistan Astana Milli Müzesi Müdürü Darhan Mınbay, geçtiğimiz hafta Astana'da buluşup bir anlaşma imzaladı. Akbar, Boyut Yayın Grubu ile birlikte ünlü Rus ressam Ayvazovski'nin eserlerinin dijital ortama aktarılıp seslendirileceği bir proje yürütüyor. Proje kapsamında dünyadaki 60 müzeden, ressamın, başta İstanbul olmak üzere Türkiye ve Osmanlı konulu 300 resmine ulaşıldı. Anjelika Akbar'ın ‘Çok heyecanlıyım.' dediği sergi için bestelediği 'Ayvazosvki Rapsodisi' ile ressamın eserleri adeta yeniden doğacak. Geçen hafta Kazakistan Astana Milli Müzesi'nde bir anlaşma imzaladınız. Bu proje nasıl ortaya çıktı?Evet, Boyut'un Genel Yayın Yönetmeni Bülent Özükan ile Astana'da idik. Cumhurbaşkanı Nazarbayev'in yeni yarattığı ve çok önem verdiği tarih ve sanat müzesinin genel müdürü ile Ayvazovski projemizi konuştuk. Hikaye aslında 1 sene önce başladı. Boyut Grubu ile bir kitabımın yayınlanması konusunda bir araya gelmiştim. Boyut Yayın Grubu'nun Genel Sanat Yönetmeni Murat Öneş bana Ayvazovski ile büyük bir koleksiyon kitabını yayına hazırladıklarından bahsetti. Kitabın yanı sıra Ayvazovski'nin muhteşem tablolarının hareketlendirileceği ‘dijital bir sergi' düzenleyeceklerini söyledi. Yani Ayvazovski'nin tabloları duvara yansıtılacak ve canlandırılacak. Sergide tablolardaki mekan ve ortam sesleri de mi kullanılacak? Evet öyle. Tabloda dalga varsa hareket edecek, ateş varsa çıtırtısı işitilecek. Dalga sesi, kuş sesi, insanların konuşma sesleri… Örneğin Ortaköy Camii tablosunun canlandırmasında ezan sesi; Dokuzuncu Dalga tablosunda ise fırtına ve gök gürültüsü efektleri olacak. Bu haber beni inanılmaz heyecanlandırdı. Ayrıntıları nedir sizi heyecanlandıran bu projenin? Projenin genel adı “Ayvazovski'nin İstanbul'u”. Açılım olarak ‘Ayvazovski'nin şehirleri ve denizleri'. Ayvazovski İstanbul'a 8 kez geldi ve bu gelişler geniş bir zaman dilimine yayılmıştı. O sürede üç Osmanlı padişahı değişti. Ressamın üçü ile de yakın dostluğu vardı. Ayrıca Osmanlı hanedanı tarafından kendisine verilmiş nişanlar söz konusu. İstanbul, Ayvazovski'ye ve onun tablolarına, Ayvazovski ise İstanbul'a hayran kalmıştı. Tüm dünyayı karış karış gezen bu ressam, dünyanın en güzel şehirlerinin İstanbul'un gölgesinde kaldığını anlatıyor Rus arkadaşlarına. Ayvazovski'nin kaç eseri var ve ne kadarı İstanbul'la ilgili? Kayıt altında 1000 tablosu olduğu biliniyor. Ama aslında 6 bin civarında tablosu bulunuyor. En güzel ve aynı zamanda en pahalı tabloları İstanbul ile ilgilidir. En son uluslararası müzayedede İstanbul konulu tablolarından birinin 5 milyon Paunda satıldığını biliyorum. İş böyle olunca projenin İstanbul'dan dünyaya açılması kadar doğal ve heyecan verici olamaz. Sergide ressamın 300 resmi olacak. 300 resim tamamen İstanbul'la ilgili mi? Hayır, 300 tablodan yaklaşık 20-25 tablo doğrudan İstanbul ile ilgili, büyük kısım Türkiye ve Osmanlı topraklarına ait. Ayrıca Ayvazovski'nin denizleri ve şehirleri olunca birçok şehir ve denizler yer alıyor. Kendisinin İstanbul ile ilgili toplam 100 kadar tablosu var ki, çoğu özel koleksiyonlarda ve kendilerini açıklamayan kişilerde. Bu isimlerin büyük kısmı Amerika'da yaşıyor. Bugüne kadar hangi müzelerle bağlantı kurdunuz? Sadece Rusya'da iletişim kurduğum müzenin sayısı 45'tir. Bunun içinde Peterhof Sarayı, Rus Müzesi, Tretyakov Galerisi, St-Petersburg Askeri Deniz Müzesi Ayvazovski'nin dünyadaki en geniş koleksiyonlarına sahip olan kurumlardır. Rusya Kültür Bakanlığı da işin içinde. Bunun yanı sıra tüm dünyada toplam yaklaşık 60 müze ile iletişimdeyiz. Türkiye'de de yaklaşık 50 tablosu var, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği de bu proje için yüksek çözünürlüklü fotoğraflarını bize verdi. Müzisyen olarak resim projesinde sizi görmek elbette şaşırtıcı değil ama merak uyandırıcı. Projede tam olarak rolünüz nedir? Murat Öneş'in bana bu projeden bahsetmesi tam da müzisyen olduğum için anlam kazanıyor. Çünkü dijital sergi demek, müzik demektir. Yani insanlar bir mekanda kocaman duvarlarda canlandırılmış yüzlerce Ayvazovski tablolarını "yaşarken", buna eşlik edecek ve duyguları daha da yoğunlaştıracak müzikler gerekecekti. Ve ben, besteci olarak Rusya'da doğup, çocukluktan beri Ayvazovski'nin tablolarını bilen, İstanbul'a bir sebeple gelip buraya aşık olan bir insan olarak bu duyguları yansıtmam öyle bir denk geldi ki, projeyi duyunca heyecandan konuşamadım bile. Projede resim ve müzik ilişkisi nasıl ilerliyor? Ben tabloların canlandırmasına göre hem beste yapacağım, hem de o dönemin Rus ve Türk müziğinden örnekler sunacağım. Ayvazovski'nin Türkiye'ye geldiği zamanlardaki Türk müziğinin atmosferini de yansıtacağım besteler üzerine çalışıyorum. Aynı zamanda projenin aktif yöneticilerinden biriyim. Besteleri hazırlarken Ayvazovski'ye dair keşfettiğiniz yeni bir şey oldu mu? Olmaz mı! Rus klasik müziğinin babası sayılan M. Glinka ile ilişkileri büyük bir sürprizdi. Ayvazovski sadece bir ressam değil, gezgindi. Sanatın her dalına ilgi duyuyordu. Mesela keman çalardı. En iyi arkadaşlarından biri de Glinka idi. Ayvazovski doğduğu Kırım'da (Feodosya) öğrendiği melodileri Glinka'ya çalıyor, o da bu müzikten etkilenip bazılarını dünyaca ünlü Ruslan ve Ludmila operalarında ‘doğu motifleri' olarak kullanıyordu. Biz o melodileri Glinka'ya ait olarak biliyoruz, aslında onlar bu şekilde “Ayvazovski kaynaklı” oluyor! Bu bilgilere ulaştığımda şaşırmıştım, daha önce hiçbir yerde okumadığım bir detaydı. Dolayısı ile müzik üzerinde çalışırken Ayvazovski'nin içinde taşıdığı müzik "tablosuna" ulaşmaya çalışıyorum. Bestelerinize Ayvazoski'nin dünyasından neler yansıyor? Ayvazovski'nin içinde doğduğu Rus ve Kırım Tatar müzikleri, Kafkasya'dan bolca dinlediği Gürcü ve Ermeni tınıları, Avrupa'da iç içe olduğu İtalyan, Fransız, İngiliz klasik müzik ekolleri, Osmanlı topraklarında dinlediği türküler, ilahiler, saray müzikleri... Tüm bu tınıların benim özgün müziklerim kucaklaşınca “Ayvazovski Rapsodisi” ortaya çıktı. Bu rapsodi sergide 30 dakika sürecek ve kesintisiz olarak serginin açık olduğu saatlerde tekrar edilecek. Açılışlarda ve özel günlerde ben de canlı performans ile sahnede olacağım. Aktif yönetici olarak bir yıldır neler yaptınız? Rusya ile Türkiye arasında yıllardır gönüllü ‘kültür ataşeliği' yapıyorum biliyorsunuz. İki ülke ile hem gönül bağı hem de bağlantılarım olduğu için, özellikle Rusya'daki akademik çevreleri ve Kültür Bakanlığı cephelerine bu projeyi tanıtmak adına hızla adımlar atmaya başladım. Babamdan dolayı hem Moskova hem de St-Petersburg'da bağlantılarım vardı, herkesi aradım ve çok kısa zamanda birçok kişi bize heyecan ile destek vermeye başladılar. Destek verenler arasında önemli isimler var sanırım. Evet… Rusya'nın en önemli Ayvazovski uzmanı Sergey Levandovski, heyecanla ve şevkle projemizin danışmanı ve kitabın yazarlarından biri oldu. Ayvazovski'nin okuduğu ve sonra da profesör olduğu St-Petersburg Resim Akademisi'nin (daha çarlık zamanında kurulmuş dünyanın en önemli resim ekollerinden biri) Resim Bölümü Başkanı dakitabımız için araştırma yapıyor, yazı hazırlıyor. Yazarlar arasında Türkiye'den de önemli isimlere yer verilecek. Peki resme olan sevginizin, ilginizin özel bir hikayesi, nedeni var mı? Görsel sanatlara olan ilgim çok küçükken ortaya çıktı. Öncelikle mutlak kulak özelliğim keşfedilmişti; fakat benim için daha önemli olan şey; seslerin renklerini gördüğümü fark etmemdi. Hatta bunun çok doğal bir şey olduğunu, herkesin öyle algıladığını zannetmiştim ilk başta. Müzisyen olan annem ve babamın nota duyduklarında bir rengi görmediklerini öğrenince çok şaşırdım, çünkü bu benim için çok doğaldı. (Artık bu tür olayların bir bilimsel terimi var: "sinestezi" ve birçok üniversite kürsüsünde araştırılıyor, ama o yıllarda böyle bir araştırma yapılmamıştı ve ben kimseye bunu yıllardır söylemedim bile). İş öyle olunca seslerin renklerini gördüğüm gibi, tabloların içindeki renklere baktığımda her biri benim için bir ses anlamına geliyordu. Tabloları "dinliyordum" ve sesleri "görüyordum". Bu yüzden resim sanatı benim için daima çok önemli idi. Ayvazovski ile özellikle çocukluğumda başlayan çok özel bir ilişkimiz var. Anlatmanızı istesek? Benim küçüklüğümden beri astımım var, bu yüzden Rusya'daki nem oranı yüksek deniz beldelerine gitmem yasaktı, doktorlar izin vermiyordu. Annem gidiyordu, ben de onun getirdiği fotoğraflara imrene imrene bakıyordum. Evimizde bir sanat ansiklopedisi vardı, hâlâ kütüphanemde duruyor, sıklıkla oradaki resimlere bakardım, ilk gördüğüm deniz manzarası siyah beyazdı. Denizin ne olduğunu da bilmiyordum, 2 yaşında filan olmalıyım; bir gün annem geldi dedi ki: “Bu deniz, onu çizen ise Ayvazovski adlı bir ressam.” Adını ilk defa o zaman duydum. Küçükken suluboya çok resim yapardım, sürekli olarak kullandığım renkler siyah ve yeşildi, çünkü resimlerimi Ayvazovski'ninkilere benzetmeye çalışırdım, benim için deniz Ayvazovski oldu. Bütün tablolarında adeta içine girip yüzüyordum. 21 yaşımda Türkiye'de, Marmaris'te ilk defa denize girdiğimde düşündüğüm Ayvazovski resimlerinin içinde olduğumdu. Benim için deniz eşittir Ayvazovski. Proje ne zaman hayata geçecek, izleyiciye hangi platformda ve ne zaman sunulacak? Bülent Özükan ile beraber Astana Milli Müzesi'ne gitmemizin sebebi, sergilerden birini, hatta belki dünya prömiyerini Cumhurbaşkanlığı Müzesi'nde yapma fikri idi. Müzenin bölümlerinden biri, dijital sergilere uygun bir şekilde inşa edildiğinden, müze yönetimi projenin dünya prömiyerinin o müzede yapılmasını çok arzu etti. Kazakistan'da deniz yok ve Ayvazovski ile birlikte oraya ‘deniz' getirilebilir. Ama aynı şekilde dünya prömiyeri İstanbul'da, Ayvazovski'nin doğum yeri olan Feodosya'da ya da yaşadığı, okuduğu ve kariyerinin büyük bölümünü oluşturduğu St-Petersburg'da da olabilir. Şu anda bunun için karar verme aşamasındayız. Sergi teknik olarak ocak sonunda hazır olacak. Serginin başladığı yer elbette önemli, ama biliyoruz ki, tek bir şehir veya ülke ile değil, birçok ülke ve şehri ile ilerleyecek bir projedir Ayvazovski projesi.
Yazarından satılık roman kahramanı
Aralarında Julian Barnes, Ian McEwan, Margaret Atwood ve Zadie Smith gibi dünyaca ünlü isimlerin bulunduğu 17 yazar, yeni romanlarında yer vermek üzere, bir karakter ismini satılığa çıkardı. Barnes’ın öncülüğünde 20 Kasım’da yapılacak açık artırmadan elde edilecek gelir, şiddete karşı faaliyetler düzenleyen bir vakfa bağışlanacak.Edebiyatçıların eserlerindeki karakterlere nasıl isim verdikleri okurlar için merak uyandırıcı bir sorudur. Jorge Luis Borges'e “Karakterlerinize isim bulurken belli bir yönteminiz var mı?” diye sorulduğunda, usta yazar şöyle cevap verir: "İki yöntemim var. Birincisi dedelerimin, onların babalarının adlarını kullanmak. Diğeri ise bir şekilde dikkatimi çekmiş adları kullanmak. Örneğin, bir öykümde sürekli oradan oraya gidip gelen bir karaktere Yarmolinski dedim, çünkü isim ilgimi çekmişti – garip bir sözcük, değil mi? Diğer bir karakterin adı da Red Scharlach'tı çünkü Scharlach Almancada kızıl demektir ve karakter bir katildi; kıpkızıl yani, değil mi? Red Scharlach, Kızıl Kırmızı."İçimizdeki edebi üretimi dışarı çıkarmaya gücümüz yetmese de sevdiğimiz bir yazarın kitabında karakter ismi olarak yer almak heyecan verecektir şüphesiz. Fakat bu edebi girişimin bedeli öyle çok kolay değil. Julian Barnes, Ian McEwan, Margaret Atwood ve Zadie Smith gibi ünlü isimlerin aralarında bulunduğu on yedi yazar, yeni romanlarında yer vermek üzere, bir karakter ismini satılığa çıkardı. Julian Barnes'ın öncülüğünde düzenlenen açık artırmadan elde edilecek gelir, şiddete karşı faaliyetler düzenlenen Fredom From Torture adlı vakfa bağışlanacak.Açık artırma için yazarlardan yayımlayacakları kitaptan bir karakteri bağışta bulunmaları istenirken, açık artırmada en yüksek fiyatı veren, yazarın kitabında bir karakter ismi olarak yer alacak. Atwood, Shakespeare'in Fırtına adlı eserini yeniden yazdığı kitabın karakterlerden birini bağışlayacağı açık artırmanın ilgi görmesi bekleniyor. Kurmaca karakterlerin açık artırmada satılması yeni değil. 2005'te online satış sitesi ebay'in öncülüğünde, Stephen King, Dave Eggers ve Michael Chabon gibi yazarların yer aldığı bir başka bağış müzayedesi düzenlenmişti. Kings'in romanında bir karakter ismi olmayı kazanan kişi 25 bin dolar ödemişti. Karakter ismini bağışta bulunan yazarların listesi şöyle: Julian Barnes, Margaret Atwood, Ian McEwan, Alan Hollinghurst, Joanna Trollope, Martina Cole, Sebastian Faulks, Rober, Harris, Zadie Smith, Hanif Kureishi, Ken Follett, Will Self, Kathy Lette, Adam Mars-Jones, Adam Foulds, Pat Barker ve Tracy Chevalier. Açık artırma 20 Kasım'da Royal Institution of Great Britain'da düzenlecek. Artırmaya katılamayanlar online olarak 5 Kasım'dan itibaren tekliflerini verebilecek. (www.freedomfromtorture.org)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)