12 Eylül 2015 Cumartesi

Göç, hiç bitmeyecek

İlk insandan bu yana hep göçmekte olduğumuzu düşündünüz mü? Ya da bu göçün kıyamete kadar süreceğini... Perili Köşk'te açılan “Görünenin Ardındaki” sergisi, beş çarpıcı eserle son yılların en önemli konusunu sarsıcı bir şekilde dikkatlere sunuyor. Borusan Contemporary'nin aynı mekândaki diğer sergisi ise artık gelenekselleşen, Necmi Sönmez küratörlüğündeki koleksiyon sergisi “Tutku”.

‘Göç' artık hiçbirimizin uzağındaki bir konu değil. Kendimize dokunan kısmıyla, Suriyeliler geldiği için artan kira fiyatları da bir sohbetin konusu olabiliyor, sokaklarda Arapça konuşan insanların çokluğu da; lüks alışveriş merkezlerinde durmadan harcama yapanları da konuşabiliyoruz, köşe başlarında dilenen, çoluk çocuğuyla kaldırımlarda uyuyan yardıma muhtaç Suriyeli mültecileri de… Bir de medyadan, Akdeniz'de, Ege'de batan teknelerin, boğulan mültecilerin haberlerini okuyor, üzülüyoruz. Fakat bir şeyi çok az konuşuyoruz: Sayıları her gün artan mültecilerin yerinden yurdundan niçin ve nasıl sürüldüklerini, onları ‘öteki'leştirdiğimizi, iyi bir yaşam için uygun şartlar hazırlayamadığımızı… Geçtiğimiz hafta Aylan Kurdi'nin çocuk bedeni Bodrum'da sahile vurmasaydı, Yunanistan karasularında mülteci botları zıpkınla ‘avlanmaya' devam edecekti belki de, ya da bir şekilde ulaştıkları Avrupa sınır kapılarında kimse onlara kucak açmayacaktı.

Borusan Contemporary, geçtiğimiz hafta cumartesi günü Rumelihisarı'ndaki Perili Köşk'te “Görünenin Ardındaki” sergisiyle bu konuya kalbinden dokunan bir sergi açtı. Küratör Christiane Paul, üç sanatçı tarafından hazırlanan 5 eser seçmiş bu sergi için. En çarpıcı çalışma Polonyalı sanatçı Krzysztof Wodiczko'nun ilk kez 2009 yılında Venedik Bienali Polonya Pavyonu'nda gösterilen “Misafirler” isimli eseri. Bu çalışmada puslu pencerelerin ardından Çeçenistan, Ukrayna, Vietnam, Romanya, Sri Lanka, Libya, Bangladeş gibi ülkelerin göçmenlerine ait siluetleri görüyoruz. Bu göçmenler ya camları siliyor, ya dinleniyor ya da çeşitli günlük aktivitelerde bulunuyorlar. Aralarında konuştukları konu hep aynı: Nasıl ve neden göçmek zorunda kaldıkları, göçtükleri ülkelerde karşılaştıkları zorluklar... Yani birbirine benzeyen onlarca hikâye. Diğer sanatçı ise Michal Rovner. Onun işlerinde, durup dinlenmeksizin yürüyen minik insan figürleri var. İlk insandan bu yana süren daimi göçü, nereden gelip nereye gittiğimizi sorgulayan üç çalışmadan biri, “Parçalanmış Zaman” ismini taşıyan ikiye ayrılmış büyük bir taştan oluşuyor. Galerinin hemen girişinde yer alan biraz gürültülü eser de Zimoun'un hareketli 240 karton kutusu. Küratör Christiane Paul ile göç meselesini ve sergiyi konuştuk.

Göç sorunu son yıllarda ülkemizde en fazla konuşulan konulardan biri. Siz nasıl bu konuya yöneldiniz?

Bu konu üzerine düşünmeye başladığımda göç konusu üstünde durmamıştım ama özellikle son zamanlardaki olaylar sergiyi kavramsallaştırdı. Bir yıl önce daha çok güvensizlik, istikrarsızlık, güven duygusu gibi genel atmosfer üzerine odaklanmıştım. Tabii ki politik anlaşmazlıklar, dini, etnik sebepler, terör saldırıları, Arap baharı gibi sorunların sonucu olarak göç krizi vardı ama bugünküyle kıyas edilemez. Yani, daha geniş bir politik içerikten yola çıktı ama özellikle son haftalarda yaşanan olaylarla göç sorunu çok fazla ön plana çıktı. Ne olduğunu-olacağını bilmemek, sistemlerin çok kompleks ve şeffaflıktan uzak işlemesi… Bir şeyi anlamak için ciddi bir araştırma yapmak gerekiyor. Aksi halde bu durum çok rahatsız edici. Geçtiğimiz günlerdeki haberlere baktığımızda, çoğunlukla bu mültecilerin nereye gitmeye çalıştıklarını, nereden geldiklerini anlayamıyorsunuz. Sergi daha çok bu güvensiz ve istikrarsız atmosferi yansıtmaya çalışıyor.

Sergide beş eser var. İşleri nasıl seçtiniz?

Farklı perspektifler sunan işleri bir araya getirmek istedim. Mültecileri en görünür şekilde ele alan iş Krzysztof Wodiczko'nun Misafirler'i. Çok zaman önce yapılmış bir çalışma ama bugün de farklı insanlarla, farklı hikâyelerle yapılabilir çünkü hâlâ çözülmemiş problemler var. Göçmen nosyonu bir noktaydı ama diğer üçü, insanların nereden gelip nereye gittiklerine dair somut örnekler veriyor. Michal Rovner'ın işine baktığınızda çok daha geniş bir perspektif görebilirsiniz insanlık adına. Oradaki kaya, geçmiş zamanlara ait gibi duruyor. Aşınmış; öbür tarafta insanların durmadan bu aşınmış yollar üzerinde yürüdüklerini ve dünya var olduğu müddetçe de yürüyeceklerini görüyorsunuz. Burada zamanın kendisi de bir materyal haline geliyor. Bu tabii ki çok geniş bir çerçeve. Bütün bu projenin yaptığı, bize duygusal olarak karşılık vermek ve sorular üzerine düşünmek için bir alan yaratmak. Zimoun'un işine baktığında bazıları depremi düşünürken bazıları da o kutularda insanları görüyor.

Peki, Wodiczko'nun bir tonluk taşı buraya nasıl taşındı?

Süreçten bahsedeyim. Aslında oldukça zor oldu galeriye getirmek. Çok ağır. Ve onu başta dördüncü kata yerleştirmek istemiştim ama lojistik sebeplerle bu mümkün olmadı. Galeride yerleştirebileceğimiz sadece iki alan vardı. Bu taşın ne olduğunu bilmiyoruz. Sanatçı da hatırlamıyordu ama onun bir su kaynağı olduğunu sanıyor. Çünkü ortasına doğru suyun akış izleri var. Bu da suyun akışı ve insanların da içine akması gibi bir anlam katıyor. Bu taşın temsil ettiği tarih ve tarihsellik de önemli, insanoğlunun zamanın katmanlarında bir yer değiştirmesi var. Çünkü insanlar durmadan bir yerlere gidiyor…

10 Eylül 2015 Perşembe

Popüler dergilerin yükselişi

Türkiye'de pek az kişinin ilgilendiği ‘dergicilik gündemi'nde bu sıralar yeni bir tartışma var.

‘Dergicilik değişiyor mu? Dergiciliğin ekseni mi kayıyor? Edebiyat dergiciliği popüler dergiciliğe yeniliyor mu?' sorularının etrafında dönen bu tartışma, sınırlı sayıdaki ilgilisini aşıp geniş bir alana taşamıyor. Fakat dergi okuyan, takip eden, binbir emekle dergi çıkaranlar çoktandır ‘yaklaşan' bir tehlikeden söz ediyor. Haksız da değiller. Mizah dergileri bile hızla kan kaybediyor ve bazıları format değiştirme gibi yeni arayışlara girdi, haber dergileri neredeyse piyasadan silindi, kültür-sanat dergilerinin gardı yok olma derecesinde düştü, edebiyat dergileri ise bir bir kapanıyor, kalanlarsa idealist birkaç kişi sayesinde yaşıyor. Başta dağıtım sorunları, sosyal medya ile bilgiye ulaşmanın kolaylaşması ve insanların ‘kolay tüketilir' ürün peşinde koşması dergilerin sonunu getirecek sebepler olarak görülüyor.

Buna karşın hızla büyüyen, okur sayısını günden güne artıran, satış rakamlarıyla Türkiye ortalamasının çok üstüne çıkan dergiler de var ve bu dönemde iyiden iyiye serpilerek piyasaya hakim oldular. Şu anda Türkiye'nin en çok satan popüler dergileri OT, Kafa ve FİL. Aynı anda edebi, siyasi, politik ve sanatsal metinleri barındıran, şiir ve öykü yayımlayan, ışıltılı yazar kadrolarıyla dikkat çeken, sosyal medyanın diline hakim, daha çok gençlerin yazdığı ve okuduğu dergiler bunlar. Üçü de çok okunuyor, çok konuşuluyor ve tartışılıyor. Peki, nasıl oluyor da diğerleri kan kaybederken hatta kapanırken bu dergiler ilgi çekiyor?

POPÜLER YAZAR KADROSU

Dergicilikte yeni bir eğilim yükseliyor. Bu damarın öncüsü OT dergisi oldu. Sol, demokrat, muhafazakâr, liberal, İslamcı, feminist yazarların boy gösterdiği dergi, yayımlanmaya başladıktan kısa bir süre sonra geniş bir okur kitlesine ulaştı. Tam bu sırada OT'a rakip olabilecek ‘Deve' çıktı ama onun yakaladığı başarıyı yakalayamadı, kısa sürede silinip gitti. OT'un ardından da Kafa ve FİL dergileri geldi.

Bir yenilik de spor dergiciliğinde yaşanıyor. Can Yayınları'nın çıkardığı Socrates, spora edebiyat ve estetiğin dilini de kattı. Yakınlarda çıkan Fitbol dergisi ise klasik spor dergilerinden farklı, kültürel altyapısı olan bir dile sahip.

Bütün bu yeni nesil dergilerin ortak özelliği, adeta bir dil devrimi yapmış olmaları. Edebiyattan beslenen, muhalif, aynı zamanda eğlenceli, kıvrak bir dil... Dergicilik camiasında şimdilik fısıltıyla konuşulan bir bilgiye göre başka gruplar da benzer dergi yayıncılığı için kolları sıvamış durumda. Böyle bir değişim ve dönüşüme ihtiyaç olduğunu söyleyenler çoğunlukta.

Bu yeni nesil dergilerde, ‘uzun yazıları kimse okumaz' klişesini yerle bir edecek şekilde uzun metinler yayımlanıyor. Bazısı çok da göze batmayan sade bir tasarım ve üçüncü hamur kâğıtla piyasaya çıkıyor ve en çok kapaklarıyla dikkat çekiyorlar. Yazar kadroları da oldukça renkli. Edebiyatçılara, senaristlere, sinema aktörlerine, televizyonculara, dizi oyuncularına ve mahkûmlara aynı anda sayfalarında yer veriyorlar. Her birinde toplumun geniş kesimlerinin tanıyabileceği isimler yazıyor. İclal Aydın, Sunay Akın, Ataol Behramoğlu, Metin Uca, Rıdvan Akar, Tarkan, Teoman, Cem Yılmaz, Murat Menteş, Dücane Cündioğlu, Ertuğrul Mavioğlu, Gündüz Vassaf, Adalet Ağaoğlu, Nevşin Mengü, Mesut Yar, Aslı Erdoğan, Karin Karakaşlı gibi isimler bu dergilerde imzası olan ünlü isimlerden bazıları.

‘OKURUN BEKLENTİSİ VE DİLİ DEĞİŞTİ'

Temmuz sayısıyla yayın hayatına son veren Sarnıç Öykü Dergisi'nin Yayın Yönetmeni Faruk Duman, Zaman'a verdiği röportajda derginin neden kapanmak zorunda kaldığını ve ‘yeni dergilerin' neden tuttuğunu anlatmıştı. Duman, “Özellikle zamanın, genç okurun ruhunu yakalayabilen dergiler çok iyi, çok dikkatli takip ediliyor ve çok okunuyor. Dolayısıyla son on yıldan bu yana, edebiyat dergiciliği dahil, okurun hem görsel, hem içerik hem de dil bakımından tavrı, tarzı beklentisi ve okurun kendi dili çok değişti. Bir bakıma, aslında bu okurun, genç kuşağın hayat anlayışı, bu yeni dergileri doğurdu.” demişti. Geçen ay ilk sayısı yayınlanan Öykülem dergisinin yayın kurulundan Eyüp Tosun ise klasik edebiyat dergiciliğinin evrilmeyeceği görüşünde. OT, Kafa, FİL gibi dergilerin, ‘bambaşka bir yolda ilerleyen ve klasik manada değerlendirilemeyecek' dergiler olduğunu belirten Tosun, “Onların dergiciliği onlara bizim dergiciliğimiz bize.” diyor.

Kısa sürede okura ulaşıp büyük başarı yakalayan yeni nesil dergiler, başarılarının sırrı üzerine konuşmak istemiyor. Mail yoluyla ulaştığımız Kafa dergisinden ilginç bir cevap aldık. ‘Kurum olarak herhangi bir gazeteye görüş verilemeyeceği' ifade edildi. OT dergisi ise ‘yetkili kimse yok' cevabını vermekle yetindi.

8 Eylül 2015 Salı

Güç ve aşındırıcı sırları

Politik eleştirileriyle tanınan Brezilyalı sanatçı Cildo Meireles'in bir tablosu 14. İstanbul Bienali kapsamına İstanbul Modern'de sergileniyor. Türkiye ile benzer süreçleri yaşayan Brezilya'dan gelen eseri, bienalin açılışı için İstanbul'da bulunan Brezilyalı sanat eleştirmeni değerlendirdi.

Brezilyalı sanatçı Cildo Meireles'in tablosu ‘Sahtekar Politikacıları Atmak İçin Delik Projesi' (2011), “TUZLU SU: Düşünce Biçimleri Üzerine Bir Teori / SALT WATER: A Theory Of Thought Forms” başlığıyla 1 Kasım'a kadar devam edecek olan 14. İstanbul Bienali'nin en önemli işlerinden biri. ‘Sahtekar Politikacıları Atmak İçin Delik Projesi' (2011) adlı eserde sanatçı, Bakanlıklar Meydanı ve Hükümet Sarayı'na ev sahipliği yapan Brezilya Cumhuriyeti'nin başkenti Brasília'yı küçük bir şehir olarak yorumlarken asıl vurguyu yüzeyin altındaki katmanlara yapıyor. Başkentin altındaki yer kabuğunun dünyanın geri kalanındakinden daha ince olduğunu öğrenen Meireles bu olguyu, yıllardır ülkesine ve dünyaya yayılan bir fenomeni, siyasal lobicilerin kendi çıkarlarını ve iktidarlarını korumak amacıyla kurumlarda ve şirketlerde gerçekleştirdikleri yolsuzlukları eleştirmek için bir metafor gibi kullanarak gün yüzüne çıkardı. Tablo, neredeyse naif olan berrak mavi bir gökyüzünün altında, tam aksine asitsi bir ironiye dönüşüyor.

Bu eser, 14. İstanbul Bienali'nin küratörü Carolyn Christov-Bakargiev'in dediği gibi “yüzeyin altında olanı anlatmak için mükemmel bir platform” olan bu sergi bağlamında çok önemli parça. Yüzeyin altındakini göstermek, zaten ekspozisyon düşüncesinin içinde var olan bir kaygı.

1948 yılında Rio de Janeiro'da doğan Cildo Meireles, uluslararası alanda çağdaş Brezilya sanatının en önemli kavramsal multimedya sanatçılarından biri olarak kabul edilmektedir. Meireles, döneminin politik ve sosyal meseleleri üzerine daima bir hayli yansıtıcı bir pozisyon benimsedi. Kavramsal sanat içinde, eserlerinin politik karakteri Tiradentes-Siyasal Tutuklu İçin Totem-Anıt (1970), İdeolojik Devrelere Eklentiler: Coca-Cola Projesi (1970) ve 25 Ekim 1975'te São Paulo İkinci Ordusu'na bağlı binalardan birindeki hücresinde şüpheli bir şekilde asılı halde ölü bulunan TV Cultura de São Paulo'nun haber müdürü Vladimir Herzog'un anısına yapılmış olan ‘Herzog'u Kim Öldürdü?' (1975) gibi çalışmalarında açığa çıkmıştır.

Brezilya'nın en büyük küratörlerinden ve sanat eleştirmenlerinden biri olan Paulo Herkenhoff'un sözleriyle, “Cildo'nun sanatı, bir şiirsel toplum teorisi olarak tanımlanabilir. Siyasal, düşünsel ve stratejik meselelerle ilgili soru işaretleri uyandırır. İletişim süreçlerini ve alanlarını, izleyicinin koşullarını, sanat tarihi mirasını ve sıklıkla ele alınmış olan getto sosyal alanını irdeler.” (Bir Labirent Getto: Bir Cildo Meireles Yapıtı; São Paulo: Cosac & Naify, 2000)

Meireles, erken yaşlardan itibaren Rio de Janeiro Yeni-Somut Grubu'ndan etkilendi ve grup tarafından ortaya konulan “sanat üzerine görselle sınırlı olmayan şekillerde düşünmek” olasılığına ilgi duydu. Ancak o dönemki çalışmaları, yeni-somutçulardan farklı olarak jestsel ve figüratifti. Bu dışavurumcu nitelikteki çizim, daha sonra yerini tamamen üç boyutluluğa bırakacaktı.

Meireles'in eserlerinin büyük bölümü Brezilya müzelerinde ve Tate Modern Collection-Londra (İngiltere) ve Museum Of Modern Art (MoMA)- New York (Amerika Birleşik Devletleri) koleksiyonlarında bulunuyor.

* Patricia Rousseaux, Brasileiros Editora Ltda.'nın kurucu-ortağı; iki ayda bir Portekizce, İngilizce ve İspanyolca olarak yayımlanan, çağdaş sanat konularının yanı sıra dünyayı ve sanat dünyasını da Brezilya gündemine taşımayı amaç edinen ARTE! Brasileiros dergisinin genel yayın yönetmenidir.

5 Eylül 2015 Cumartesi

Aslında her şey 35 yıl önce başladı

“Nerden Geldik Buraya” sergisi, bir kâbus gibi yaşamakta olduğumuz filmi 35 yıl öncesinden başlatıyor. SALT Beyoğlu ve SALT Galata'da ziyarete açılan sergi, Türkiye'nin bugünlerini anlamak için 24 Ocak 1980 kararlarından başlayarak siyasette, sanatta, popüler kültürde, eğitimde, matbuat âleminde, şehircilikte, toplumsal muhalefette neler yaşandığını ortaya koyuyor.

Bugünlerde herkesin zihninde dolaşan bir soru var; buraya nasıl geldik? Başka bir deyişle, “Ne oldu da böyle oldu?” Sadece belli bir konu için değil, spordan siyasete, eğitimden ekonomiye, oradan popüler kültüre kadar hangi alanda, hangi konuda olursa olsun, günümüz Türkiye'si üzerine düşündüğümüzde dönüp dolaşıp bu sorunun ağırlığı altında kalıyoruz. Bakış açılarına göre farklı tarihlerde arayabiliriz cevabı. 7 Haziran seçimleri, 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları, 2010 referandumu, Hrant Dink cinayeti, Danıştay saldırısı, 2001 krizi, 28 Şubat darbesi, 5 Nisan kararları...

İki farklı mekânda gerçekleştirilen “Nerden Geldik Buraya” sergisi, bir kâbus gibi yaşamakta olduğumuz filmi 35 yıl öncesinden başlatıyor. SALT Beyoğlu ve SALT Galata'da dün ziyarete açılan sergi, Türkiye'nin bugünlerini anlamak için 24 Ocak 1980 kararlarından başlayarak siyasette, sanatta, popüler kültürde, eğitimde, matbuat âleminde, edebiyatta, şehircilikte, toplumsal muhalefette neler olduğuna bakıyor. Bu ‘bakış', bir hatırlama yahut naif bir nostalji çabası değil. 1980'den 1993 sonuna kadar, 13 yılda yaşanan ekonomik değişim ve bunun sonucu şekillenen kültürel ve siyasi ortam, dönemin dergileri, reklamları, sinema filmleri, televizyon programları, kitapları, tartışmaları eşliğinde titiz bir arşiv çalışmasıyla yüzümüze çarpılıyor.

‘İnsan Hakları Yarın Değil Şimdi!' basın toplantısı, 22 Ağustos 1989

BİTMEYEN KISIR DÖNGÜ

Mesela, 3. köprü tartışmasının 1987'de neredeyse aynı söylemler ile yapıldığını görüp irkiliyorsunuz. Son birkaç yıldır yaşadıklarımızdan sonra hâlâ hayret duygunuz körelmediyse ya da irkilme refleksiniz yerinde duruyorsa tabii... 80'lerin sonunda çıkan Sokak dergisi, serginin ana malzemelerinden biri. Kadına şiddet, kadının toplumdaki yeri, zorunlu askerlik, kimlik ve anadil sorunu gibi ancak 90'ların sonunda gündeme gelen birçok konuyu 26 yıl önce gür bir sesle tartışmaya açan bir dergi. “İstanbul Kürtçesi”, 1989 yılındaki bir sayısının dosya konusu mesela.

Böyle bir sergide sinemanın olmaması düşünülemezdi. Anayurt Oteli, Hakkâri'de Bir Mevsim, Ah Belinda filmleri, serginin ana temasındaki toplumsal ruh durumunun birebir karşılığı. Özellikle, biri yakın biri uzakta iki kadın arasında bir bekleyiş halindeki Zebercet, 24 Ocak kararlarıyla geçiş yapılan serbest piyasa ekonomisinde bocalayan ve nihayetinde kendini vahşi kapitalizmin en ilkel versiyonlarından birine kaptıran Türkiye toplumu için yerinde bir seçim.

Tarlabaşı Bulvarı, 1986-1988

AYNI GÖKYÜZÜ, AYNI DERTLER

1 Ağustos 1988 genelgesi ile cezaevlerinde başlayan uygulamalardan sonra yapılan Siyahlı Kadınlar Eylemi'nin yanı sıra 1980 Eurovision'da Ajda Pekkan'ın söylediği Petrol şarkısının videosu, Aziz Nesin öncülüğünde 1000'i aşkın kişinin imzaladığı Aydınlar Dilekçesi ve Bedrettin Dalan'ın 1984-89 arası Eminönü, Karaköy ve Eyüp'teki kentsel dönüşüm çalışmalarını havadan gösteren video da sergide görülebilir. Seçim kampanyaları, sendikal hak mücadeleleri, inşaat reklamları, Naim Süleymanoğlu'nun 1988 Olimpiyatları'nda altın madalya kazandığı an, dönemin filmlerinde kadına bakış; Taşkışla'nın otel olması tartışmaları, Kazlıçeşme'deki fabrikaların yerini inşaatların alması ve işçilerin buna direnmesi... Sanki 35 yıllık bir kısır döngünün içinde debelenip duruyoruz. Sergiyi gezdikçe, acı bir soru gelip oturuyor zihninize: Peki, ne değişti?

Tanıdık bir ‘sandık odası'

İstanbul'u merkeze alan sergide işleri yer alan Halil Altındere, Serdar Ateşer, Aslı Çavuşoğlu, Barış Doğrusöz, Ayşe Erkmen, Esra Ersen ve Hale Tenger, 80'lerde çocukluğunu ya da üniversite yıllarını yaşamış sanatçılar. SALT Beyoğlu'nda üç kata yayılan sergideki işler birbirini tamamlayan bir sırada ilerliyor. Bu yüzden, 3. kata çıkıp aşağıya doğru gezmek, ‘büyük resmi' görmenizi kolaylaştıracaktır. Galerinin giriş katındaki, 80'li yıllardan fotoğraf karelerinden oluşan Vahap Avşar'ın Kayıp Gölgeler sergisi, “Nerden Geldik Buraya” için uygun bir ‘ısınma turu' niteliğinde.

Serginin ikinci ayağı SALT Galata'da daha çok yayıncılık dünyasının yakın tarihi var. Cağaloğlu yayıncılık haritası, bir dönemin vazgeçilmezi ansiklopediler ve yasaklı kitaplar... Ayrıca 1997'de Artpace San Antonio'da sunulan Sandık Odası adlı çalışma, Nerden Geldik Buraya kapsamında Türkiye'de ilk kez sergileniyor. Hale Tenger'in enstalasyonu (yerleştirme), 80'ler Türkiye'sini mobilya, lamba gibi gündelik eşyalar aracılığıyla anı ve bellek üzerinden yeniden kurgulayarak aile ev ve yurt kavramlarını tartışmaya açıyor.

Nerden Geldik Buraya, 29 Kasım'a kadar SALT Beyoğlu ve SALT Galata'da ziyaret edilebilir. (0212 377 42 00)

Çağdaş sanat da ‘klasik'leşti

Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen çağdaş sanat fuarı Artinternational, Haliç Kongre Merkezi'nde dün başladı. Yabancı basının da davetli olarak katıldığı fuarda, 27 ülkeden 87 galeri ve 400 sanatçı var.

Türkiye'nin en genç çağdaş sanat fuarı Artinternatinal, Haliç Kongre Merkezi'nde dün başladı. Kurucuları Sandy Angus ve Yeşim Avunduk'un yanı sıra fuarın direktörü Dyala Nuseibeh, sanat yönetmeni Stephane Ackerman, “Sahnedeki Videolar” bölümü küratörü Başak Şenova, “Alternatifler” bölümünün küratörü Paolo Chiasera konuşmacı olarak katıldığı fuar, sadece üç gün sürüyor ve bu kısa zaman dilimine 87 galerinden 400 sanatçının eseri sığdırılıyor. Oldukça yoğun ve yorucu bir fuar Artinternational. Her şeyin hızla akıp geçtiği, koşturarak yaşandığı modern zamanların sanatı da sizden aynı çabukluğu bekliyor.

Fuara bu yıl galeriler açısından yüksek bir katılım var. Yabancı basının da ilgi gösterdiği toplantıda konuşan, dünyanın önemli sanat fuarlarındaki ortaklıklarıyla tanınan Angus Montgomery'nin direktörü Sandy Angus, “Fuarın bu kadar büyük bir seviyeye ulaşabileceğini düşünmemiştik.” dedi. Fuarın Türkiye ortaklarından Fiera Milano Interteks'in direktörü Yeşim Avunduk ise bu yılın sürprizlerine dikkat çekti ve ekledi: “Türkiye sanatının en önemli sanatçılarından pek çoğunun en son işlerini ilk kez fuarda izleyecek olmamız heyecanımızı artırırken, aralarında Victoria Miro, Sakshi Gallery, Aicon Gallery gibi çok önemli galerileri Türkiye'de ilk kez ağırlamaktan gururlanıyoruz.” Fuar direktörü Dyala Nuseibeh, İstanbul'un özellikle deniz kıyısında olmasıyla büyük bir çekiciliğe sahip olduğunu belirtti ve fuarın açık heykel galerisi, “By The Waterside”ın program için çok büyük bir önem taşıdığını söyledi.

Basın toplantısı biter bitmez, herkes kongre merkezinin, heykel galerisine dönüştürülen terasına koştu. Çünkü her sene burada sergilenen heykeller ilgi çekiyor. Geçen yıl, Jaume Plensa'nın eserinin İstanbul silüetiyle uyumlu bir görünüm sergilediği mekânda bu yıl, izleyicileri karpuz yığını ve bir astronot karşıladı. Bulgaristan'dan Rada Boukova'nın ‘Low Resolution' adını verdiği esere Guido Casaretto, Karl Karner, Şakir Gökçebağ, Yerbossyn Meldibekov, Stefan Nikolaev, Ichman Noor, Javier Perez, Paul Schwer ve Walid Siti'nin eserleri de eşlik ediyor ama herkesi oldukça şaşırtan tabii ki, Adana karpuzlarıydı.

Enrique Marty-Random Scene

GÖRÜLMEYİ HAK EDEN SANATÇILAR

Fuarda görülmeye değer dünyaca ünlü sanatçılar; Jan Fabre, Joan Miró, Tony Cragg, Andy Warhol, Banksy, Damien Hirst, Liu Bolin, Walton Ford, Muntean/Rosenblum, Yayoi Kusama'nın eserlerinin yanı sıra keşfedilmeyi bekleyen pek çok çalışma bulunuyor. Biz ikisinden bahsedelim. İspanyol sanatçı Enrique Marty'nin, 2014 tarihli Random Scene adını verdiği eseri, Grup Terapi, Sadakat Hareketi ve Karanlık Oda adlı üçlemesi için ürettiği bir çalışma. Nietzsche ve Michel Foucault'un fikirlerine gönderme yapan eserde, takım elbiselerinin rengine göre beyazdan siyaha doğru sıralanan altı figür, Fransız düşünür Foucault'ya benzetilmiş. Yarım daire şeklindeki sahnede her şey sırasına göre dizilmiş, tesadüfi hiçbir şey yok. Figürler de tıpkı Foucoult gibi saçsız, yüzü, gözü ve pozları aynı. Kendilerine bakmanızı istemediklerini için elleriyle yüzlerini kapatıyorlar. Bu aslında Marty'nin de belirttiği gibi izleyicinin kabullerine karşı çıkan bir duruş.

İkinci sanatçı ise Türkiye'den genç bir isim: Haydar Akdağ. Mercimek adlı eseriyle fuara katılan Akdağ, herhangi bir galeri çatısı altında değil, Mercure Otel'in sponsorluğunda fuarda yer alıyor. Yeditepe Üniversitesi'nde doktora yapan Akdağ, elek kullanarak yaptığı çalışmasında iktidarın, medyanın, sanat yöneticilerinin ve önyargılarımızla sosyal hayatta yaptığımız ‘eleme'lere karşı çıkıyor ve diyor ki, “Herkes kendine göre bir şeyleri eliyor. Bu eleme gerçekten doğru bir şey mi? Peki ne kadar gerçekçi? Bu ayrışmalar çok katı ve korkunç.” Bizce kıymetli olan bu fikir, galeri yöneticileri ya da koleksiyonerler tarafından artık ‘klasik işte' yani sıradan diye değerlendirilebiliyor. Bugün ve yarın saat 12.00-20.00 saatleri arasında ziyarete açık olacak fuara giriş ücretli. (www.artinternational-istanbul.com)

1 Eylül 2015 Salı

Tiyatro Medresesi'nde tek kişilik oyunlar

İzmir Şirince'deki Tiyatro Medresesi tek kişilik oyunlardan oluşan Uluslararası Monodrama Festivali'ne ev sahipliği yapıyor.

Festival kapsamında Cezayir, Ermenistan, Polonya, Yunanistan ve Türkiye'den tiyatro toplulukları tek kişilik oyunlarıyla sahne alıyor. Seyyar Sahne'nin yeni oyunu Yılın En İyi Kadın Oyuncusu (Yönetmen: Celal Mordeniz) ile 27 Ağustos'ta başlayan festivalde bugün son gün. Bu akşam seyirciyle bulaşacak iki oyun var. Erdem Şenocak'ın performansıyla büyük ilgi gördüğü Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunları ile Çıplak Ayaklar Kumpanyası'nın Sen Balık Değilsin ki. (0531 696 41 09) KÜLTÜR-SANAT

Yaşattığın bütün kâbuslar için teşekkürler!

Bir neslin kâbuslarını şekillendiren Wes Crawen dün 76 yaşında göçtü bu dünyadan. Her nesil yaşamıştır bunu; bazı insanlar ölünce sizin çocukluğunuzu da yanında götürür. Geçen yıl bu zamanlar Robin Williams, bizim kuşağın hayallerini, umudunu, gençliğini de beraberinde alıp gitmişti. Şimdi de kâbuslarımız gitti Wes Craven'le birlikte.

Korkuyla izlediğim ilk film hangisiydi? Şüphesiz Freddy Krueger'dan önce de ekranda korkunç şeyler görmüştüm ama Freddy diğerlerine benzemezdi. El ayak çekilip de ışıklar kapanınca yatağıma kadar gelir, silüetini odanın duvarlarında gezdirirdi. Ben uyurken yatağımın altındaydı hep. Uykuya daldığım anda o kanca gibi ellerini her an üzerime atmaya hazır şekilde uzanırdı orada. Sokağın başından bir ses gelirdi kimi zaman; pekala Freddy olabilirdi! Sokak bekçisinin düdüğü de uzaklaşınca Freddy'nin iyice yaklaştığını hissederdim. O saatte başka kim olacaktı! Uzun süre bu şekilde yaşadık onunla. Büyümek böyle bir şey herhalde; önce kâbuslarınız ölüyor.

ELM SOKAĞI'NDA KÂBUS

Bir neslin kâbuslarını şekillendiren adam dün öldü. Elm Sokağı'nda Kâbus ve Çığlık serilerinin yönetmeni Wes Craven, 76 yaşında göçtü bu dünyadan. Her nesil yaşamıştır bunu; bazı insanlar ölünce sizin çocukluğunuzu da yanında götürür. Geçen yıl bu zamanlar Robin Williams, bizim kuşağın hayallerini, umudunu, gençliğini de beraberinde alıp gitmişti. Şimdi de kâbuslarımız gitti Wes Craven'le birlikte.

1984 yapımı Elm Sokağı'nda Kâbus, ülkemizde 1990'da gösterime girebildi ancak. Ben de birçok insan gibi televizyonda izledim. Salondan çıkışta unutulan milyar dolarlık filmlerin yanında hazine gibi... Şimdi düşünüyorum da korku filmlerine mesafeli yaklaşmamda Elm Sokağı'nda Kâbus'un etkisi olmalı. Kâbuslarımın mimarına bir teşekkür borçluyum. Bana öyle bir kâbus verdi ki, çocukluğumu uzattı.

Wes Craven, illa ki Elm Sokağı'nda Kâbus, Çığlık ve Tepenin Gözleri serileri demektir. Fakat onun filmleri her şeyden öte, ironiyle örülür. Bütün o ‘korkutucu' filmleri bu gözle izlendiğinde ortaya bir ironi ustası çıkar. Seyirciyi korkutmadığı nadir filmlerinden Paris, Seni Seviyorum'daki ‘edebî;' dokunuşunda bunu daha net görürüz.

Ünlü yönetmenlerin Paris üzerine çektiği kısa filmlerden oluşan Paris, Seni Seviyorum'da Craven'in yazıp yönettiği Pere-Lachaise bölümü ünlü yazarların medfun bulunduğu mezarlıkla aynı ismi taşır. Pere-Lachaise mezarlığında Oscar Wilde'ın mezarını bulmak için dolaşan balayındaki bir çiftin hikâyesini konu alan bu kısacık filmde Wes Craven, ironinin âlâsını yapar. Filmde erkeğin iş takvimi dolu olduğu için evlilik arefesinde ‘erken' balayına çıkan çiftten kadın olanı, sırf erkeğin mizah duygusu olmadığı için, Oscar Wilde'ın mezarı başında müstakbel kocasıyla evlenmekten vazgeçer. Sebebi basittir: “Gülmeden geçen bir hayat, hayat değildir ki!” Emily Mortimer ile Rufus Sewell'in oynadığı filmde erkeğin cevabı şöyle olur: “Bir kocadan ne bekliyorsun ki; maskaralık mı?”

ÇIĞLIK

Bu kadarla bitmez; evleneceği kadın ile Oscar Wilde'ın mezar taşını öptüğü için dalga geçen adam, ayağı takılıp tökezleyince mezar taşını mecburen öper. Kalktığında ise Oscar Wilde'ın hayaliyle konuşur. Wilde'ın aşka dair tavsiyelerine kulak vererek sevdiği kadının peşinden gider ve kendini affettirir. Bu kısacık filmin kilit karakteri yine bir ölüdür.

Çocukluk kâbusumuz sona erse de yetişkinlik kâbusumuz devam ediyor. Bizi güldürmeyen adamlarla geçiyor ömrümüz. Sahi, ülkenin üstüne bir kâbus gibi çökenlerin ruhumuzda, bugünün çocukları ve gençlerinin ruhunda açtığı yaralar ne olacak?