16 Temmuz 2015 Perşembe

Çağdaş sanat ve şiirin ortaklığı

Yunan şiirinin ustalarından Yannis Ritsos'un Benzeşim şiirinden yola çıkarak hazırlanan ‘Yaramız Türkülerimiz' sergisi, kişisel ve toplumsal yaralar üzerine farklı disiplinlerde yapılan çalışmaları bir araya getiriyor. İpek Duben için mülteci olmak, Murat Germen için HES projeleri büyük bir yara. Hera Büyüktaşçıyan'ın yarasının sebebi ise ‘boğazına takılan kılçık'...

Beşiktaş'taki çağdaş sanat galerisi art ON, geçen yıl İlhan Berk'in şiirlerinden esinlenerek ‘Geldiğim Yer Gittiğim Yön' adlı bir grup sergisi hazırlamıştı. Küratör Necmi Sönmez, bu sergiyle birlikte bir karar aldıklarını söylüyor. Acaba çağdaş sanatla şiiri bir araya getirdiğimizde nasıl bir yorum yakalayabiliriz? Dokümantasyon olmadan, belgesel çekmeden, anlatıcıya gerek duymadan şiirsel imgeye nasıl yakınlaşabiliriz? Bu soru art ON'da yeni bir sergi doğurdu. Galeride 5 Eylül'e kadar devam edecek olan “Yaramız Türkülerimiz”, şiir ile görsel imge arasında yeni ortaklıklar kurmayı hedefliyor. Sergiye ilham olan şair bu kez Yunan şiirinin usta isimlerinden Yannis Ritsos ve onun Benzeşim şiiri.

Ritsos da İlhan Berk, Oktay Rifat gibi taş boyayan şairlerinden. Küçücük deniz taşlarına çizdiği desenleri zaten ünlü. Necmi Sönmez'in, şairle dost olan ve şiirlerini Türkçeye çeviren Özdemir İnce'den aldığı bir taş desenini, galerinin girişinde Ritsos'un kendi okuduğu Benzeşim şiiriyle izliyoruz. Şair o buğulu sesiyle, inler gibi okuduğu şiirinde diyor ki: “Yıldızlar karmakarışık sarnıçta/sarnıç eski avlunun ortasında/kapalı odanın aynası gibi./Sarnıcın çevresinde güvercinler/ayın çerçevesinde çiçek saksıları kireçle boyanmış/yaramızın çevresinde türkülerimiz şarkılarımız.”

Sergi, Ritsos'un bu şiiri üzerinden yaralarımıza parmak basıyor ve farklı disiplinlerde üreten sanatçıların, hem kişisel hem de toplumsal yaralar üzerine yaptığı eserlerini bir araya getiriyor: Burak Bedenlier (heykel), Hera Büyüktaşçıyan (yerleştirme), Canan Dağdelen (seramik), İpek Duben (duvar rölyefi), Murat Germen (fotoğraf baskısı), Jochen Proehl (fotoğraf), Serkan Taycan (fotoğraf), Johannes Wohnseifer (resim). İpek Duben için en büyük yara mülteci olmak, Murat Germen için ise HES projeleri. Doğanın insan eliyle acımasız bir şekilde katledilmesini genellikle fotoğraflarıyla eleştiren Germen bu kez, kurutulmuş pazı yaprakları üzerine foto grafik tekniğiyle HES borularını yerleştiriyor.

Serginin dikkat çeken sanatçılarından Hera Büyüktaşçıyan'ın yerleştirmesi, Yannis Ritsos'un ‘Boğazıma Takılan Kılçık' şiirini referans alıyor. Eski ahşap bir çalışma masasının çekmecelerinden çıkan ayakların muntazam bir şekilde birbirini takip ettiği yerleştirme, bir ayağı İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde, kendisi ise Venedik San Marco Meydanı'nda bulunan, birbirine sarılmış dört kumandan heykeline gönderme yapıyor. Eser, aslında bu sergi için üretilmemiş. Necmi Sönmez, “Ritsos üzerine çalıştığımı Hera'ya söylediğimde, tam o sırada Hera'nın Atina'da bir sergisi olduğunu öğrendim. Bu eser, şairin Boğazıma Takılan Kılçık isimli şiirinden çıkmıştı. Burada da sergilemeye karar verdik. Yerleştirmedeki ayaklar dört kumandan heykeline gönderme yapıyor. 1200'lü yıllarda Latinler İstanbul'u işgal ettikleri zaman Venedik'e götürdüğü heykeldir. Fakat heykelin bir ayağı İstanbul'da kalıyor. Yani İtalyanlar kaçıramıyorlar. İtalyanlardan 200 yıl sonra bir Alman arkeolog ayağı buluyor. Bu ayak şu anda İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyor.” diyor.

Canan Dağdelen ise sanki bilgisayarda üretilmiş bir fotoğraf izlenimi veren fakat tek tek eliyle yaptığı seramik parçalarından oluşturduğu çocukluk portresiyle, içindeki ilk kırılmalara uzanıyor. Aslında her insan ilk kırılmaları çocuklukta yaşıyor, sonra o yaranın çevresinde türkülerimiz yakılıyor.

Hera Büyüktaşçıyan

Canan Dağdelen

Necmi Sönmez

14 Temmuz 2015 Salı

‘Yeni ufuklar'dan yeni hikâyelere...

NASA'nın projesi “New Horizons” (Yeni Ufuklar) isimli insansız uzay aracı, bugün Plüton'a en yakın noktaya ulaşmış olacak. 2006'da dünyadan ayrılan araç, Plüton'la ilgili bilgiler toplayıp bize gönderecek ve güneş sisteminin en uzağındaki bu ‘cüce' gezegenle ilgili yeni şeyler öğreneceğiz. Peki, bu keşif edebiyat ve sinema yoluyla anlatılan hikâyeleri nasıl etkileyecek?

NASA'nın projesi “New Horizons” (Yeni Ufuklar) isimli insansız uzay aracı, bugün Plüton'a en yakın noktaya ulaşmış olacak. 2006'da dünyamızdan ayrılan araç, Plüton'la ilgili bilgiler toplayıp bize gönderecek ve güneş sistemimizin en uzağındaki bu “cüce” gezegenle ilgili yeni şeyler öğreneceğiz. Peki, hiç düşündünüz mü, bu keşif edebiyat ve sinema yoluyla anlattığımız hikâyeleri nasıl etkileyecek? Ya da soruyu şöyle sorayım: Juliet, kendisini sadece kısa süreliğine ölü gibi gösterecek o iksiri içtiğini, Romeo'ya WhatsApp'tan haber verebilseydi, Shakespeare'in edebiyatında neler değişirdi?

İki yıl önce gösterime giren Gravity isimli film, teknolojinin bizi hangi hikâyelere hazırladığına dair önemli bir zihin jimnastiği imkânı sunmuştu. Gravity, bilimkurgu sınıfına girmeyen bir uzay filmi olarak tasarlanmıştı ve iki astronot arasında geçen konuşmalara dayalıydı. Bir uyduyu tamir etmek üzere orada bulunuyorlardı ve pekâlâ yüksekçe bir iskelede çalışan iki inşaat işçisi de olabilirlerdi. Filmde, fütüristik göndermeler yahut bilimkurgu ögeleri yoktu. Kabaca, insanlığın en eski meselesi olan varolma ve hayatta kalma meselesini ele alıyordu. Amerikalı yazar Walter Kirn'ün aynı isimli romanından uyarlanan Up in the Air (Aklı Havada, 2009) isimli film de yine “teknoloji” ile mümkün olabilen bir hayatın sırlarına nüfuz edebilmeyi denemişti. Kahraman, işi gereği sürekli Amerika'da eyaletler arası uçuş yapan ve bu “yalnızlığın” tadını çıkardığını düşünen birisidir. Ta ki, kendince kurduğu bu “kusursuz hayat” çatırdamaya başlayana kadar. Uçaklar, havaalanları, mil kartları, oteller… Ve bütün bunların insan hayatına etkileri… Tıpkı Elif Şafak'ın Araf (2004) romanında bir CD çaların karaktere dair çok fazla şey anlatması gibi.

Teknoloji ve bilimsel keşifler, sadece hayatlarımızı değiştirmiyor, anlattığımız hikâyelerdeki yapıyı da kırıp geçebiliyor. Odysseus'un yolculuğu ile bilimkurgu filmlerindeki uzaylıların galaksiler arası yolculuğunu benzetmek işin sadece bir yönü. Dahası, yeni bir icat, yeni bir keşif, hikâyede pasif bir alegorik malzeme olmaktan çıkıp kendince başlı başına bir yer edinebiliyor. Sözgelimi Tolstoy'un, kimilerine göre, başyapıtı Anna Karenina'yı (1873-1877) trenler olmadan düşünemeyiz. Ancak mesela Shakespeare'in trajedilerinde trenler olsa, hadiselerin bambaşka sonuçlanacağını da düşünebiliriz. Recaizade Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası (1898) da, hakeza, arabanın sadece metafor olarak kullanımından öte, toplumdaki yapısal dönüşüme katkısını tartışıyor. Tanpınar'ın unutulmaz eseri Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961) de bu kâbilden değerlendirilmeyi gerektiriyor. Eşyalar da, teknoloji sayesinde, tıpkı insanlar ve toplumlar gibi değişip gelişiyor ve anlattığımız hikâyelerin yapısal çerçevesini dönüştürebiliyor.

Ancak kurgusal hikâyelerde teknolojiyi yakalamak her zaman mümkün değil. Belki sinema bu konuda daha avantajlı. Ancak çağımızın önemli yazarlarının önemli bir kısmı, kendi gençliklerini, yani teknolojik patlamanın henüz yaşanmadığı 1990'lar öncesini yazıyor. Sözgelimi Orhan Pamuk'un romanlarında cep telefonu görmek mümkün değil. Umberto Eco, nadiren de olsa günümüze yakın tarihlerde yaşanan hikâyeler anlatabiliyor (örneğin; Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi, 2004) ancak o da kendi geçmişinden, (bahsi geçen kitapta çizgi romanlardan ve çocuk kitaplarından) bahisler açıyor. Bunun anlaşılabilir sebepleri var elbette. Bir açıklama şöyle olabilir: Bu yazarların çoğu entelektüel birikimlerini teknoloji patlamasından önce yazılmış hikâyelerle doldurdular ve “şimdi”yi değil belki de o “tarih”i anlamaya çalışıyorlar. Eco'dan, Pamuk'tan ya da “klasikler” arasına girmiş herhangi bir yazardan Facebook evrenini, Twitter'daki sanal klanları anlatmasını beklemek belki bir yirmi sene daha imkânsız.

“Hikâye akışı için cep telefonundan daha kötü bir şey yoktur” diyor sözgelimi Amerikalı bir yazar, The New York Times'ın pazar ekinin bu konudaki soruşturmasında. Çünkü cep telefonu, bir karakterin kaybolma ya da zor durumda kalma ihtimalini düşürüyor. Aynı soruşturmada birkaç yazar daha bu konudan mustarip olduğunu belirtiyor. Bir başka yazar, 19. ve 20. yüzyıllarda insan hayatının bir “hikâye” ya da “anlatı” özelliği taşıdığını fakat internetle birlikte artık yedi milyar birimlik bir yığının içinde tek bir birim olduğunu anlatıyor. Bütün bunlar, karakter inşasında yaşanacak sıkıntılara birer işaret aslında. Elbette teknolojinin sadece araçları değiştireceğini ama anlatılan hikâyelerin benzer olduğunu söyleyenler de var.

Bilimkurgu romanın zirve eserlerinden Biz'in (1920) yazarı Yevgeni Zamyatin, “yaşayan bir edebiyatı” şuna benzetiyor: “O, seren direğine çıkmış bir gemici gibidir: Direğin tepesinden batan gemileri, buzdağlarını ve yaklaşan fırtınaları görür; güvertedekiler ise bunlardan habersizdir.” İnsansız bir aracın Plüton'a seyahatini organize edebildiğimiz bir dünyada yaşıyoruz, hikâyelerimiz neden “yeni ufuklar” bulmasın ki?

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Sinemanın ‘Şerif'i veda etti

Nasıl yaşanırsa yaşansın, her hayat ölüm ile eşitlenir. Fakat bazı ölümler, geride kalanlara bir devrin kapandığını haber verir.

Ömer Şerif'in ölüm haberi, her şeyden önce böylesi bir irkilme sebebi. Evet, bir devir kapandı. Kralların, darbelerin, devrimlerin olduğu kadar şatafatın, yoksulluğun ve Nil'in coğrafyasında bir ‘yıldızın' ölümünün hatırlattıkları, birkaç tarihi olaydan çok daha fazlasıdır. Her yaştan sinema izleyicisinin Arabistanlı Lawrence ve Dr. Jivago filmleriyle tanıdığı Mısırlı oyuncu Ömer Şerif, dün hayatını kaybetti. 83 yaşındaki oyuncu, Kahire'de, kalp krizi nedeniyle kaldırıldığı bir hastanede hayatını kaybetti.

EKSİLEREK YALNIZLAŞAN BİR ÖMÜR

Ömer Şerif, eksilerek yalnızlaşan bir hayat yaşadı. Kayıpların adamıydı. Her kaybettiğinde biraz daha eksildi. 1994'te Paris'te bir otelde kalp krizi geçirirken yardım için arayabileceği kimse yoktu. Kereste tüccarı Lübnanlı bir babanın oğlu olarak, Michel Chalhoub adıyla İskendireye'de doğdu Şerif. Krallık dönemini, kanlı darbeleri, devrimleri, isyanları gördü. Ümmü Gülsüm ile birlikte Mısır'ın dünyada bilinen iki büyük sanatçısından biriydi. Zirvede olduğu 60'larda Avrupa'nın lüks otellerinde kalır, magazin dünyasının gündeminden düşmezdi. Hızlı bir gece hayatı vardı. Avrupa sineması ve Hollywood'dan birçok ünlü kadınla kısa süreli birlikteliği oldu. Bu yönüyle “Doğu'nun ‘Tony Curtis'i” denilebilir onun için.

Sonra bir kadın girdi hayatına Ömer Şerif'in: Faten Hamama. Meslektaşıydı, fırtınalı bir aşkları oldu; 12 yıl sonra ayrıldılar. Ayrılıklarının 8. yılında da boşandılar. Hamama'dan sonra bir daha evlenmedi Şerif. Müslüman olması da Faten ile evlenebilmek içindi. Kabul ettiği tek çocuğu Tarık El-Şerif'in annesiydi. Onunla ayrıldıktan sonra bile hayatında bir tek Faten'i sevdiğini söylemekten hiç çekinmedi. Kaderin, belki de aşkın bir cilvesi. Sevdiği kadın geçen ay vefat etmişti; Faten Hamama'dan 23 gün sonra bir kalp krizi sonucu o da gitti.

BİR ANNE MİRASI: KUMAR

Müslüman olsa da Ömer Şerif, kumar tutkusuyla nam salmıştı. Özellikle gençliğinde briçte kendine has taktikleri olan, bu konuda yazılar kaleme almış, kumar âleminde çok iyi bilinen biriydi. Annesinden yadigardı kumar tutkusu. Annesi Claire, Kral Faruk ile aynı masada kumar oynayacak kadar ünlüydü. Sadece milyon dolarlar değil, kariyerini de kumarda kaybetti Ömer Şerif. 1978'de şöyle diyecekti: “Ellerimde bir deste kağıt olmadan yaşayabileceğimi sanmıyorum.” 70'lerden itibaren sert bir düşüş yaşadı, iflasın eşiğine geldi. Yaklaşık 10 yıl öncesine kadar bu zaafları devam etti. 2006'da o âlemden ‘emekliliğini' ilan etti: “Artık tamamen bıraktım. İşim dışında hiçbir tutkunun esiri olmamaya karar verdim. Pek çok tutkum vardı; briç, atlar, kumar... Artık ailemle birlikte farklı bir hayat yaşamak istiyorum, çünkü onlara yeterince zaman ayıramadım.”

1954'te, hayatının kadınıyla tanışacağı The Blazing Sun filmi, kariyerinin ilk büyük adımıydı. Sahne adı Ömer Şerif'i de bu filmden sonra aldı. 1962'de Arabistanlı Lawrence filmindeki Şerif Ali rolüyle dünyada tanındı. Bu film, sadece Mısır'da değil, Ortadoğu'da da tartışmaların odağında yer aldı. Devrim yıllarında umutsuz bir aşkın peşinden koşan Dr. Jivago rolü ise kariyerinin zirvesiydi. Bir Oscar adaylığı, iki Altın Küre ödülü aldı.

MÜBAREK'E DE MURSİ'YE DE KARŞIYDI

Altı dil (İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Arapça ve Yunanca) bilen bir oyuncu olarak bulunduğu coğrafyadaki meslektaşlarından avantajlıydı, ancak çalkantılı hayatı kariyerini erken bitirdi. 2011'de Mısır halkı Tahrir Meydanı'na döküldüğünde sâbık lider Hüsnü Mübarek'e karşı halkın yanında olmuştu: “Kendini çok iyi yöneten, hükümetten çok daha iyi yöneten halkın yanındayım. Cumhurbaşkanının istifa etmesi gerektiğini düşünüyorum. 30 yıldır cumhurbaşkanı, yeter!” Buna rağmen, Müslüman Kardeşler'i istemediğini de net bir şekilde ifade etmişti: “Yüzde 20'lik nüfusa sahip olmaları beni korkutuyor. Yasaklılardı, sokağa çıkmaya başladılar.”

Türk resminin 150 yılından seçki

Sanat Akmerkez'de etkinliği 11. yılında, Türk resim sanatı tarihinin yaklaşık 150 yılına ait eserlerin sergisine ev sahipliği yapıyor.

130 sanatçının 300'e yakın eseri sergi kapsamında bir araya getiriliyor. Osmanlı ressamlarının Doğu resim anlayışından batı resmine geçiş sürecindeki aşamalarına ve günümüze kadar gelen sürece tanıklık eden sergi, resim tarihimize geniş bir yelpazeden bakış imkanı sağlıyor. Osman Hamdi'den Haluk Akakçe'ye kadar farklı kuşak ve ekollerden sanatçıyı buluşturan sergi, Tunca Sanat Galerisi işbirliği ile 30 Ağustos'a kadar açık kalacak. Sergide eseri yer alan sanatçılardan bazıları şöyle: Abidin Dino, Adnan Çoker, Balkan Naci İslimyeli, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Burhan Doğançay, Cihat Burak, Devrim Erbil, Diyarbakırlı Tahsin, Erol Akyavaş, Ferruh Başağa, Fikret Mualla, Halil Paşa, Hoca Ali Rıza, İbrahim Çallı, Komet, Mahmut Cuda, Mübin Orhon, Neşe Erdok, Neşet Günal, Nuri İyem, Ömer Uluç, Selma Gürbüz, Turan Erol, Yüksel Arslan, Zeki Faik İzer.

7 Temmuz 2015 Salı

Dergiyi üfleyerek götürüyorduk nefesimiz tükendi

İki aylık öykü dergisi Sarnıç, geçtiğimiz hafta Twitter hesabından derginin artık çıkmayacağını duyurdu. Hemen arkasından İzafi dergisi de iflas bayrağını çektiğini açıkladı. Maddî; zorluklara direnemeyen dergiler okuruna peşi sıra veda ederken Sarnıç Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Faruk Duman ile derginin 23 sayı süren yolculuğunu konuştuk.

Sarnıç'ı çıkarırken yola nasıl koyuldunuz, neler hayal etmiştiniz?

Biz başlarken, aylık, ince, ama insanların alıp bol bol seçilmiş güzel öykü okuyacakları bir dergi olsun istedik. Öykü kitaplarının özellikle, medyada, öne çıkması çok zor, hele de genç bir öykücüyse... Çok görüyorum, çok genç, çok önemli yazarlar bazen bir röportaj verme şansı bile bulamıyor. Tamam, insanlar bu dergide güzel öyküler okusun ama bir de her sayıda bir öykü kitabını öne çıkaralım ve okura tavsiye edelim dedik. Tabii bu düşünce bile bir dergi için kolları sıvamaya yetebiliyor. Sadece bu basit hevesle başlamıştık.

Peki misyonunu gerçekleştirdi mi dergi?

Tabii, bence net olarak... 23 sayıda, yapmak istediğini net olarak yaptı Sarnıç. Biz öykü kitaplarını önemseyeceğiz, çoğu zaman bir dosya konusu bulma şansı bulamayan kitapları, öykücüleri öne çıkaracağız ve iyi öyküler seçmeye çalışacağız dedik. Bundan başka da bir iddiamız zaten yoktu.

23 sayının ardından kapanma kararı geldi...

Sarnıç, genç bir yazarın kitabının üç-dört yazıyla, röportajla tanıtıldığı, odak haline getirildiği tek yayındı. Bu anlamda mutlaka bir boşluğu dolduruyordu. Zaten dergiyi artık yayınlayamayacağımızı duyurduğumuz zaman çok fazla mesaj aldık. Ne kadar sevildiğini, takip edildiğini, değer verildiğini anladık. Böyle günlerde bu tür beğeniler, dilekler daha çok ifade ediliyor tabii ama Türkiye'de özellikle öykü ve öykü üzerine yazılmış yazıları takip edenler çok kısıtlı. Biz aslında o kısıtlı çevreye bile birtakım tanıtım ve dağıtım sorunları yüzünden ulaşamadık. Ama bu yanlış anlaşılmasın, benim hiçbir zaman okurlar bu dergiyi niye almadı gibi bir sitemim olmadı. Çünkü kimse hiçbir yayını almak zorunda değil. Özellikle dergicilik bir gönül meselesidir. Siz istediğiniz, heves ettiğiniz için yaparsınız. Yüzlerce dergi çıkar, okur bunların içerisinden kimisini alır, kimisini almaz, kimisini iki ayda bir alır... O nedenle böyle bir sitemimiz yok. Yalnız bu tür yayınlarda bunu kaldıracak, sürdürecek bir sermayeniz yoksa sadece hoş bir deney olarak kalıyor.

İki sayı önce derginin mizanpajını değiştirdiniz, bu kısacık sürede ne değişti?

Tabii orada bir hata yaptık. Aslında hep heveslerimize, hayallerimize yeniliyoruz. Orada şöyle bir hata yaptık; son tasarımımızı yapan arkadaşlarımız çok güzel bir çalışma koydular önümüze, biz de heves ettik ve geçtik ama devamını düşünemedik tabii. Çünkü bu boyuta ve tasarıma geçince derginin maliyeti iki katına çıktı. Dolayısıyla orada hatalı olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor. Ama bir de şu var, başından beri Sarnıç tek bir sayılık bile -diyelim bir sayı 10 lira, o kadar bile- kâra geçmedi. Yani en iyi dönemlerinde bile hep kendini kurtardı. Dolayısıyla her seferinde yelkene üfleyerek götürdük ve artık yorucu oldu. Derginin son dönemde maliyetinin artması bir yana aslında baştan beri üfleyerek götürdüğümüz bir şeydi. Buraya kadar nefesimiz yetti diyebilirim.

Okur tepkileri nasıl, neler söylüyorlar?

Çok şaşırtıcı; yüzlerce mail, telefon, yüzlerce destek isteği… Sadece okurlardan değil, yüzlerce insan ne yapabiliriz diye bizi aradı. Kimi yayınevleri madem bu son sayı hazır, beraber yayınlayalım diyenler oldu. O yüzden çok duygulandırıcı, çok hoş, çok nazik, incelikli mesajlar aldık. Devam da ediyor bunlar ama tabii bunlara teşekkür etmekten başka yapacak bir şeyimiz yok.

Son sayıda odakta kim vardı peki? Yayınlanmayacağına göre ne olacak?

Son sayıda İnan Çetin'in Kureyş'in Kurtları kitabı odaktaydı... Hatta ben de bu sayının talihsiz yazarlarından biriyim. Çünkü ilk kez bir odak kitap için yazı yazdım. Dolayısıyla yazımı yayınlayamadım. Öyle kaldı ama belki bu son sayının pdf'ini paylaşabiliriz.

‘OKUR, DERGİLERE YÖN VERMEYE BAŞLADI'

Peki Türkiye'deki dergi okurunun nasıl bir profili var? Okurun dergilerden beklentileri neler?

Özellikle sarnıç gibi dergilerin çok daha kapalı devre okuru vardır. Genel anlamda, dergiye göre değil de toptan bir bakışa gidersek, bence Türkiye'de aslında dergi okuru yok diye bir şey söyleyemeyiz. Özellikle zamanın, genç okurun ruhunu yakalayabilen dergiler çok iyi, çok dikkatli takip ediliyor ve çok okunuyor. Dolayısıyla, son on yıldan bu yana, edebiyat dergiciliği dahil, okurun hem görsel, hem içerik hem de dil bakımından tavrı, tarzı beklentisi ve okurun kendi dili çok değişti. Bir bakıma, aslında bu okurun, genç kuşağın hayat anlayışı, bu yeni dergileri doğurdu. Artık okur da biraz dergilere yön vermeye başladı diyebiliriz yani...

2 Temmuz 2015 Perşembe

Tiyatrolar açık havaya çıkıyor

Devlet Tiyatroları (DT) ve şehir tiyatroları sezonunu tamamlayıp tatile girdi. Sezonda yeterli izleyiciye ulaşamayan özel tiyatrolar ise sahnelerden inmedi. Çok sayıda tiyatro, yaz aylarında oyunlarını İstanbul, İzmir, Balıkesir, Aydın, Antalya ve Muğla'daki açık hava tiyatrolarında sahneleyecek.

Devlet Tiyatroları (DT) ve şehir tiyatroları sezonu tamamlayıp tatile girdi. Sezonda yeterli seyirciye ulaşamayan özel tiyatrolar ise sahneden inmedi. Onların yeni mekânları açık hava sahneleri. Çok sayıda özel tiyatro, yaz aylarında oyunlarını İstanbul, İzmir, Balıkesir, Aydın, Antalya ve Muğla'daki açık hava tiyatrolarında sahneleyecek. Bornova, Aliağa, Datça, Ören ve Alaçatı açık hava tiyatroları ile Ayvalık amfi tiyatroda yaz boyunca birçok oyun seyirciyle buluşacak.

Komik- Meşhur Dümbüllü-Nokta Tiyatrosu

Nilüfer Belediyesi'nin kurduğu ‘Tiyatro' tarafından sahnelenen Eşeğin Gölgesi, İstanbul'daki ENKA Eşref Denizhan Açık Hava Tiyatrosu'nda 27 Temmuz'da seyirci önüne çıkacak. Haldun Taner'in yazdığı oyunu Ali Düşenkalkar yönetiyor. İstanbul Jest Tiyatrosu tarafından sahnelenen Zoraki Damat ise İzmir, Muğla, Aydın ve Balıkesir'i dolaşacak. Ayşen Gruda'nın da oynadığı oyunda yeğenini evlendirmek isteyen bir hala ve her oyundan habersiz damat adayı Burhan'ın hikâyesi anlatılıyor.

Zoraki Damat-İstanbul Jest Tiyatrosu

İzmir Aliağa Açıkhava Tiyatrosu'nda yaz süresince birçok oyun izlenebilecek. Bunlardan biri Markopaşa Müzikali. Merhum Nejat Uygur'un uyarladığı Markopaşa Müzikali, Süheyl ve Behzat Uygur Tiyatrosu'nun oyuncuları tarafından sahneleniyor. Başka bir oyun, Nokta Tiyatrosu oyuncularının sahnelediği Komik-i Meşhur Dümbüllü. İsmail Hakkı Dümbüllü ve Hocası Kel Hasan'ı tanıtan bu oyun, geleneksel Türk tiyatrosunu hatırlatıp saygı duruşunda bulunuyor. Karagöz'ün yanı sıra meddah ve ortaoyunu da sahneleyen Tiyatro Tempo, Alanya Belediyesi'nin Ramazan etkinlikleri kapsamında açık havada kukla tiyatrosu yapıyor.

HALDUN DORMEN SAHNEDE

Moliere'in ölümsüz eseri ‘Kibarlık Budalası', ‘Aliağa'da Ramazan 2015' etkinlikleri kapsamında 14 Temmuz'da İzmir'de sahnelenecek. 15 Temmuz'da da Selçuk Efes Açıkhava Tiyatrosu'nda izlenebilecek. Türk tiyatrosunun büyük ustası Haldun Dormen'in yıllar sonra yeniden sahnelere döndüğü Kibarlık Budalası'nın uyarlamasını İpek Kadılar yaptı. Diğer bir oyun ise Ferhan Şensoy'un tek kişilik gösterisi Ferhangi Şeyler. Oyun, yaz turnesi kapsamında 5, 6 ve 7 Ağustos'ta yine İzmir'deki açık hava tiyatrolarında olacak.

İzmir'in Selçuk ilçesine bağlı Şirince köyünde medrese mimarisiyle inşa edilen ‘Tiyatro Medresesi'ndeki yaz atölyeleri 24 Haziran'da başladı, 11 Eylül'e kadar devam edecek. Seyyar Sahne ekibi yönetmeni Celal Mordeniz ve oyuncu Erdem Şenocak medresede 15-28 Ağustos tarihleri arasında Hareket, Eylem ve Diyalog atölyesi yapacak. Medresedeki diğer atölyeler arasında ise ‘Shakespeare: Çeviride Kaybolanlar', ‘Mask Oyunculuğu ve Yapımı', ‘Ortak Sahne Metni Yazımı' bulunuyor.

Tiyatro Tempo-Kukla Tiyatrosu

Tiyatrolar açık havaya çıkıyor

Devlet Tiyatroları (DT) ve şehir tiyatroları sezonunu tamamlayıp tatile girdi. Sezonda yeterli izleyiciye ulaşamayan özel tiyatrolar ise sahnelerden inmedi. Çok sayıda tiyatro, yaz aylarında oyunlarını İstanbul, İzmir, Balıkesir, Aydın, Antalya ve Muğla'daki açık hava tiyatrolarında sahneleyecek.

Devlet Tiyatroları (DT) ve şehir tiyatroları sezonu tamamlayıp tatile girdi. Sezonda yeterli seyirciye ulaşamayan özel tiyatrolar ise sahneden inmedi. Onların yeni mekânları açık hava sahneleri. Çok sayıda özel tiyatro, yaz aylarında oyunlarını İstanbul, İzmir, Balıkesir, Aydın, Antalya ve Muğla'daki açık hava tiyatrolarında sahneleyecek. Bornova, Aliağa, Datça, Ören ve Alaçatı açık hava tiyatroları ile Ayvalık amfi tiyatroda yaz boyunca birçok oyun seyirciyle buluşacak.

Komik- Meşhur Dümbüllü-Nokta Tiyatrosu

Nilüfer Belediyesi'nin kurduğu ‘Tiyatro' tarafından sahnelenen Eşeğin Gölgesi, İstanbul'daki ENKA Eşref Denizhan Açık Hava Tiyatrosu'nda 27 Temmuz'da seyirci önüne çıkacak. Haldun Taner'in yazdığı oyunu Ali Düşenkalkar yönetiyor. İstanbul Jest Tiyatrosu tarafından sahnelenen Zoraki Damat ise İzmir, Muğla, Aydın ve Balıkesir'i dolaşacak. Ayşen Gruda'nın da oynadığı oyunda yeğenini evlendirmek isteyen bir hala ve her oyundan habersiz damat adayı Burhan'ın hikâyesi anlatılıyor.

Zoraki Damat-İstanbul Jest Tiyatrosu

İzmir Aliağa Açıkhava Tiyatrosu'nda yaz süresince birçok oyun izlenebilecek. Bunlardan biri Markopaşa Müzikali. Merhum Nejat Uygur'un uyarladığı Markopaşa Müzikali, Süheyl ve Behzat Uygur Tiyatrosu'nun oyuncuları tarafından sahneleniyor. Başka bir oyun, Nokta Tiyatrosu oyuncularının sahnelediği Komik-i Meşhur Dümbüllü. İsmail Hakkı Dümbüllü ve Hocası Kel Hasan'ı tanıtan bu oyun, geleneksel Türk tiyatrosunu hatırlatıp saygı duruşunda bulunuyor. Karagöz'ün yanı sıra meddah ve ortaoyunu da sahneleyen Tiyatro Tempo, Alanya Belediyesi'nin Ramazan etkinlikleri kapsamında açık havada kukla tiyatrosu yapıyor.

HALDUN DORMEN SAHNEDE

Moliere'in ölümsüz eseri ‘Kibarlık Budalası', ‘Aliağa'da Ramazan 2015' etkinlikleri kapsamında 14 Temmuz'da İzmir'de sahnelenecek. 15 Temmuz'da da Selçuk Efes Açıkhava Tiyatrosu'nda izlenebilecek. Türk tiyatrosunun büyük ustası Haldun Dormen'in yıllar sonra yeniden sahnelere döndüğü Kibarlık Budalası'nın uyarlamasını İpek Kadılar yaptı. Diğer bir oyun ise Ferhan Şensoy'un tek kişilik gösterisi Ferhangi Şeyler. Oyun, yaz turnesi kapsamında 5, 6 ve 7 Ağustos'ta yine İzmir'deki açık hava tiyatrolarında olacak.

İzmir'in Selçuk ilçesine bağlı Şirince köyünde medrese mimarisiyle inşa edilen ‘Tiyatro Medresesi'ndeki yaz atölyeleri 24 Haziran'da başladı, 11 Eylül'e kadar devam edecek. Seyyar Sahne ekibi yönetmeni Celal Mordeniz ve oyuncu Erdem Şenocak medresede 15-28 Ağustos tarihleri arasında Hareket, Eylem ve Diyalog atölyesi yapacak. Medresedeki diğer atölyeler arasında ise ‘Shakespeare: Çeviride Kaybolanlar', ‘Mask Oyunculuğu ve Yapımı', ‘Ortak Sahne Metni Yazımı' bulunuyor.

Tiyatro Tempo-Kukla Tiyatrosu