27 Ekim 2014 Pazartesi
Uluslararası Yayıncılar Birliği: Türkiye ifade özgürlüğünün kısıtlandığı bir ülke
Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin Ekim 2013-Ekim 2014 raporu geçtiğimiz hafta yayınlandı. Türkiye, raporda ifade özgürlüklerinin kısıtlandığı bir ülke olarak anılırken, hükümetin ifade ve yayınlama özgürlüğünü güvence altına almaktaki başarısızlığına dikkat çekiliyor.Sansüre karşı mücadele eden, telif hakları, okur-yazarlık ile yayınlama özgürlüğünü dünya çapında destekleyen ve merkezi İsviçre’de olan Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin (The International Publishers Association - IPA) Ekim 2013-Ekim 2014 raporu geçtiğimiz hafta yayınlandı. Türkiye, raporda ifade özgürlüklerinin kısıtlandığı bir ülke olarak anılırken, hükümetin ifade ve yayınlama özgürlüğünü güvence altına almaktaki başarısızlığına değiniliyor. Kırk ülkenin yer aldığı raporda, dünyadaki yayıncılık sektörünün son bir yılına dair çeşitli değerlendirmeler de var. Raporda, “Türkiye’de hükümetin sansür konusundaki tavrına duyulan endişeye karşılık, Uluslararası Yayıncılar Birliği Yayınlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı Ola Wallin, geçtiğimiz yıl ekim ayında, İstanbul ziyaretinde Türk hukuk sisteminde acil reform çağrısı yaparak, yayıncı İrfan Sancı ve çevirmen İsmail Yerguz’un hapis istemiyle yargılandığı 17 Ekim’deki duruşmasına katıldı.” ifadelerine yer veriliyor.Raporda, iki yılı aşkın tutuklu bulunan ve daha sonra serbest bırakılan Deniz Zarakolu davasına da Birlik olarak dikkat çektikleri belirtiliyor. Birliğin raporunda ayrıca, “Uluslararası Yayıncılar Birliği olarak Çin, Belarus, Kamboçya, Suudi Arabistan, Tunus, Rusya, Fransa ve Türkiye’nin aralarında bulunduğu ülkelerdeki ifade ve yayınlanma özgürlüğü için çeşitli raporlar hazırladık ve gelişmeleri yakından takip ettik.” deniliyor. Geleneksel yayıncılığın yerini alan dijital teknolojinin endüstriyi dünya genelinde şekillendirdiğini belirten rapor, dijital çağda telif hakları, e-kitap yayıncılığı ve sansür gibi çeşitli konular üzerine analizlere eğiliyor.Yayınlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı Wallin, geçtiğimiz yıl Türkiye ziyareti sırasında şu sözleriyle ülkemizdeki durumu eleştirmişti: “Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri, bu yazar ve yayıncılara görüşlerini özgürce ifade etme ve hapsedilme veya eziyet görme korkusu taşımadan yazma ve yayınlama haklarını vermektedir. Yazmak ve yayınlamak toplumun politik ve kültürel hayatına tüm seslerin katılması için barışçıl ve demokratik yollardır. Uluslararası insan hakları yasası hükümetleri vatandaşların yazma, yayınlama veya okumayla ilgili seçimlerine saygı duymakla yükümlü kılar. Demokrasi, kültürel çeşitlilik ve toplumsal ilerleme için açık bir tartışma ortamı gereklidir. Görüşlerin çeşitliliğini ifade eden yazarlar ve yayıncılar bu diyalog için esastır. Uluslararası Yayıncılar Birliği Türkiye’de ifade ve yayınlama özgürlüğü için sürdürülen mücadeleyi desteklemekte kararlıdır.”Uluslararası Yayıncılar Birliği raporunun sevindirici tarafı ise Türkiye’nin Brezilya, Çin, Kore ve Meksika ile birlikte dünya yayıncılık piyasasında gelecek vaat eden pazar arasında değerlendirilmesi. Raporda, kitaba ilgi gösteren yeni küresel orta sınıfın bu ülkelerde gittikçe daha da genişlediğine dikkat çekiliyor. Türkiye’ye ayrılan bir başka bölüm ise geçtiğimiz mart ayında getirilen Twitter yasağı ile ilgili oldu. Türkiye Yayıncılar Birliği ve Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin Twitter’ı engelleme girişimini özgürlüğe müdahale edildiği şeklinde ortaklaşa kınadıklarına yer veriliyor.Dünyanın kitap cenneti BritanyaRaporda dikkat çeken bir önemli nokta ise Britanya’nın dünyada kişi başına en çok kitap yayımlayan ülkesi olması. Ülke genelinde her bir saatte yaklaşık yirmi yeni başlıkta kitap basılıyor. 2013 rakamlarına göre ülkede 184 bin yeni ve tekrar baskısı yayımlanan kitap var. Bu rakamın 60 binini ise dijital kitaplar oluşturuyor. Bu rakamlara göre her bir milyon kişiye 2.873 farklı kitap başlığı düşmekte. Britanya’nın hemen ardında ikinci sırada ikinci sırasında Tayvan ve Slovenya yer alırken, Avusturya bu listenin sonunda.Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin raporu, İngiliz yayıncıları ve yazarları ikiye böldü ve yeni bir tartışmayı doğurdu. Bir tarafta yayımlanan kitapların kültürel bir canlılık olduğu öte tarafta ise bu gelişmenin bir yayıncılık intiharı olarak değerlendirilmesi. Kimi yayıncılar yılda gereğinden fazla kitap bastıklarını kabul ederek, bunun önüne geçilmesinin şart olduğunu söylüyor. Basılan kitabın kalitesinin tartışılmaya açık olduğunu ifade eden yayıncılar fazla kitap basımının yayıncılık endüstrisine de olumsuz etkisi olduğu kanaatinde. Bu görüşün karşısında ise bu kitapların toplumun kültürünün gelişmesine katkı sağladığı ve bu sürecin devam etmesi gerektiği yer alıyor.
25 Ekim 2014 Cumartesi
Çok yaşa ‘dert dinleme uzmanı’ !
Yazı hayatına oyun, öykü, roman, deneme, anı, anlatı, günlük, mektup türlerinde yaklaşık 40 eser sığdıran Adalet Ağaoğlu, 85 yaşına girdi. Everest Yayınları ve Bilgi Üniversitesi, ustanın doğum gününü dün başlayan ve bugün devam eden bir sempozyumla kutluyor.Yazmak, onun için en zor, belki en tehlikeli zamanlarda bile vazgeçilmezdi. Evlerin aranıp, insanların içeri alındığı zamanlarda bile inandığı şeyleri yazmaktan geri durmadı. Oyunları sahnelendi, romanları yayımlandı, o bazı gelenekleri reddetti diye okurlarından gelinlik giymeyi reddedenler bile oldu; çok okurları oldu, dostlar biriktirdi, Halim ondan desteğini hiç çekmedi. Yazıya adanmış ve sevgiyle donanmış bir ömür: Adalet Ağaoğlu, şimdi 85 yaşında!Everest Yayınları bu büyük yazı ustasının doğum gününü Bilgi Üniversitesi’yle düzenledikleri sempozyumla kutluyor. Yazar, akademisyen ve aile dostlarının bir araya geldiği “Türkiye’nin Dert Dinleme Uzmanı Adalet Ağaoğlu 85 Yaşında!” başlıklı sempozyum dün başladı, bugün de devam ediyor.Açılış konuşmaları Emre Gönen, Aydın Uğur ve Doğan Hızlan tarafından gerçekleştirildi. Gönen’in kısacık konuşmasında sarf ettiği cümleler Adalet Ağaoğlu’nun yazarlığına verdiği önemi gösteriyordu. Diyordu ki, “Ağaoğlu’nun hayatımızdaki son derece önemli görevi, düşüncelerimizi, imgelerimizi zenginleştirmek. O kelimelerde her birimiz başka başka anlamlar buluyoruz. Bizi daha akıllı, daha az aptal hale getirmek konusunda Ağaoğlu, önemli bir rol oynuyor.” Dekan Aydın Uğur ise Ağaoğlu’nun edebiyat tarihi bakımından çok önemli olmakla birlikte, Türkiye tarihini, sosyolojik yakın tarihini anlamak isteyenlerin yararlanabileceği kitaplar yazdığından bahsetti. Doğan Hızlan, Ağaoğlu kitaplarının dünyasından, karakterlerinden ve eserlerindeki ince ironiden bahsetti.Ağaoğlu’nun da katıldığı ilk oturumda Erkan Irmak moderatörlüğünde Murat Belge, Jale Parla ve Orçun Üçer konuştular. Orçun Üçer, Ağaoğlu denemeleri üzerine kapsayıcı incelemeyle karşılaşmadığı için bu konuyu gündeme getirdi. Yazarın yayımlanmış beş deneme kitabında ele aldığı temalara -köy edebiyatı, oyun yazarlığı, seyahat, gezi, kent, Türkçe, dil, sinema, İstanbul, zaman, tıp dili, siyaset, hukuk- hızlıca değindikten sonra Ağaoğlu’nun üstünde durduğu nitelikli okurluk konusunu ele aldı. Jale Parla, Modern Zamanlar dörtlemesindeki modern ironiden bahsetti. 1973’te yayımlanan Fikrimin İnce Gülü’nden sonra bu yıl yayımlanan Dert Dinleme Uzmanı’na kadar 40 yılda, “Yeni bir üslup deniyor, sanki daha postmodern ironiye yaklaşan ama oraya varmadan duran bir ironi gerçekleştiriyor.” dedi. Erkan Irmak, Ölmeye Yatmak adlı eserin başkahramanı Aysel’in flanöz olma durumunu sorguladı; Murat Belge ise konuşmasında, ilk kez 1973 yılında, hapisteyken bir Adalet Ağaoğlu romanıyla tanıştığını ve yazarın romanlarındaki ideolojik duruşunu anlattı.Eşi, Adalet Ağaoğlu’nu anlatacakSaat 12.00’de başlayacak bugünkü ilk oturumda, Betül Dünder’in moderatörlüğünde, Haydar Ergülen, Ethem Baran ve Asuman Susam, Adalet Ağaoğlu’nun dünyasını konuşacaklar. Ömer Erdem’in yöneteceği “Adalet Ağaoğlu ile Yaşamak” adlı ikinci oturumda, Ağaoğlu’nun eşi Halim Ağaoğlu, Özden İnönü Toker, Selim İleri ve Ömer Madra söz alacaklar. Günün sonunda da Adalet Ağaoğlu, kapanış konuşması gerçekleştirecek.
24 Ekim 2014 Cuma
Gönülden gönle giden yollar
‘Birleşen Gönüller’, Gönüllüler Hareketi’nin eğitim hamlesinden bir sayfa gösteriyor. Hollywood ayarındaki prodüksiyonu ve etkileyici hikâyesiyle sinemamız içinde kendine belli bir yer edinecek yapım, ‘Hizmet filmleri’ arasında ise izlediklerimizin en iyisi.Bütün dünya milletlerini bir şekilde etkileyen İkinci Dünya Savaşı, sinemanın hemen bütün ekol ve akımlarında kendine yer buldu. Ne var ki, yaşına oranla özgün ve evrensel bir sinema dili oluşturamayan Türk sineması, katılmasak da dolaylı olarak etkilendiğimiz 2. Dünya Savaşı bahsinde ‘akranlarının’ çok gerisinde. Yakın zamanda Burak Cem Arlıer’in yönettiği ve ‘bizim Schindler’imizi anlatan ‘Türk Pasaportu’ (2011) adlı belgesel zayıf da olsa bu konudaki sayılı örneklerden biriydi. Bugün gösterime giren ‘Birleşen Gönüller’, özellikle prodüksiyon anlamındaki kalitesiyle sinemamızın bu alandaki açığını önemli ölçüde kapatıyor. Tabii ki ‘Birleşen Gönüller’in derdi, sinema tarihinde hayli dolgun bir külliyata sahip 2. Dünya Savaşı filmlerine yeni bir katkı yapmak değil.Hasan Kıraç’ın yönettiği film, zaman ve mekân aşıp gönüllere ulaşan ‘Gönüllüler Hareketi’nin sınırları aşan eğitim hamlesinden bir sayfa anlatıyor. Bunu yaparken de Türk sinemasının standartlarının hayli üzerinde bir prodüksiyonla 2. Dünya Savaşı’na uzanan bir dönem işine imza atıyor. Hikâye, 1990’ların başında Yunus ve Dilek çiftinin çocuklarıyla birlikte Kazakistan’a yolculuğu ile başlıyor. Literatürdeki karşılığıyla hicret... Türkiye’den yola çıkan bir grup insan, henüz inşaat halinde olan Kazak-Türk Lisesi’ni hazır edip Kazak öğrencilere Anadolu insanının yardım elini uzatmak için yola çıkar. Dilek’in kafası biraz karışık olsa da kocası ve çocuğu ile birlikte Kazakistan’a vardıklarında kendilerini karşılayan Cennet teyze, onu teskin eder. Dilek’in çocuğu hastalanınca yardıma koşan da Cennet teyze olur. Film, bu noktadan sonra Cennet teyzenin hikâyesine geçiyor. 2. Dünya Savaşı da burada devreye giriyor. Kuzey Kafkasya’da Niyaz ve Cennet evlendikten kısa bir süre sonra büyük savaş patlak verir. Niyaz’ın Kızılordu’ya katılmasıyla ayrılırlar. Niyaz cephede savaşırken Nazi işgali Cennet’in köyüne kadar gelir. Cennet ve bütün köy halkı Almanya’ya, çalışma kamplarına gönderilir. Bu kamplara giden bir trende Cennet ile Niyaz tekrar kavuşur ancak birlikte kaçma girişimi başarısızlıkla sonuçlanınca bir daha birbirlerini göremezler. Niyaz’dan ayrı düşen Cennet, ne vatanına geri dönebilir ne de kocasından haber alır. Artık iyice yaşlansa da Cennet, Yunus ve Dilek çiftinin Kazakistan’a gelişini, 50 yıldır beklediği Niyaz’ın da geri geleceğine bir işaret sayar.HOLLYWOOD STANDARTLARINDA BİR PRODÜKSİYONNiyazi Sanlı imzalı ‘Aşka Son Bakış’ adlı romanın kaynaklık ettiği ‘Birleşen Gönüller’ ilk başta prodüksiyonuyla dikkat çekiyor. Özellikle Nazi kampları, 2. Dünya Savaşı sahneleri ve Kafkasya bölümlerindeki set tasarımı, sanat yönetimi, dekor ve kostüm tasarımı Hollywood ayarında. Türk sinemasının hayli üzerinde bir dönem filmi Birleşen Gönüller. Oyunculuk bahsinde, Cennet ile Niyaz’ın gençlik hallerini oynayan iki oyuncu, Hande Soral ve Serkan Şenalp göz dolduruyor. Ve tabii ki finale doğru devreye giren usta oyuncu Fikret Hakan’ı perdede görmek ayrı bir güzellik. Kilit bir rolde karşımıza çıkan Hakan, filmin oyuncu kalitesini yukarıya taşıyor. Dilek rolünde Yağmur Kaşifoğlu, karakterin duygusal gel-gitlerini iyi yansıtırken Yunus öğretmende Atılgan Gümüş de üzerine düşeni yapıyor.Senaryoda ise birtakım gedikler göze çarpıyor. Cennet ile Niyaz’ın hikâyesinin anlatıldığı bölümlerde karşımıza pek çıkmayan ‘mesaj kaygısı’, Kazakistan’a giden Hizmet gönüllülerinin neredeyse her diyaloğunda kendini gösteriyor. Bu bölümdeki diyaloglar biraz daha incelikli olabilse filmin etkileyici hikâyesiyle bütünleşmiş bir yapıya kavuşabilirdi. Film, Cennet-Niyaz ve Yunus-Dilek olmak üzere iki hikâye kolundan ilerliyor fakat hangisinin ana hikâye, hangisinin yan hikâye olduğu net değil. Ana hikâye gibi izlediğimiz Cennet’in öyküsü, finalde birdenbire yan hikâye oluyor. Ayrıca Cennet ile birlikte bütün köylünün Nazi kamplarına gitmesine neden olan ve Tarantino’nun ‘Soysuzlar Çetesi’ni fazlaca hatırlatan küçük kızın bir daha görünmemesi senaryo matematiğinde önemli bir sorun. Finalde mesajı pekiştirmek için yapılan hamle ise filmin sinemasal dilini olumsuz yönde etkilediği gibi o etkileyici hikâyenin bir ‘tanıtım filmi’ boyutuna indirgenmesine neden olabilir.Sonuç olarak; ‘Birleşen Gönüller’, Hollywood ayarındaki prodüksiyonu, oyunculukları ve etkileyici hikâyesiyle sinemamız içinde kendine belli bir yer edineceği gibi ‘Hizmet filmleri’ arasında ise şimdiye kadar izlediklerimizin en iyisi.
Saray ressamı Polonyalı Chlebowski'yi yakından tanıyın
Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi'nde bugün (23 Ekim 2014), Polonya-Türkiye diplomatik ve kültürel ilişkilerinin 600. yıldönümü kutlamaları kapsamında “Polonya Sanatında Oryantalizm” adlı bir sergi açıldı. Saat 10.00'da yapılan basın toplantısına Polonya Cumhuriyeti Kültür ve Ulusal Miras Bakanı Prof. Dr. Malgorzata Omilanowska, Polonya Cumhuriyeti istanbul Başkonsolosu Grzegorz Michalski, serginin küratörü Prof. Dr. Tadeusz Majda, Varşova Ulusal Müzesi Yardımcı Direktörü Piotr Rypson ve Sına ve İnan Kıraç Vakfı Kültür ve Sanat İşletmesi Genel Müdürü M. Özalp Birol katıldı. 24 Ekim 2014 - 18 Ocak 2015 tarihleri arasında ziyarete açık kalacak ve Pera Müzesi'nin üç katına yayılan sergi, Polonya sanatındaki oryantalist eğilimleri gösteren resim, desen, tekstil ve gravürlerde oluşuyor. Polonya Cumhuriyeti Kültür ve Ulusal Miras Bakanlığı desteğiyle ve Varşova Ulusal Müzesi işbirliğiyle düzenlenen sergide, Varşova, Kraków, Poznañ, Wroclaw Ulusal Müzeleri, Varşova Üniversite Kütüphanesi ve Lazienki Kraliyet Müzesi'nin yanı sıra İstanbul Askeri Müze, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu ve özel koleksiyonlardan 180'i aşkın eser yer alıyor. Prof. Dr. Tadeusz Majda'nın küratörlüğünde, 17. yüzyıldan 19. yüzyılın başlarına uzanan bir dönemi kapsayan ve yedi bölüm olarak kurgulanan “Polonya Sanatında Oryantalizm” sergisinde, 1864-1876 yılları arasında Sultan Abdülaziz'in saray ressamlığını yapan Stanisław Chlebowski'nin eserlerine özel bir bölüm ayrılmış. Sultan Abdülaziz'in hocası olan ve şu anda Dolmabahçe Sarayı Müzesi'nde sergilenen portresini de yapan Stanisław Chlebowski'yi bu sergi vesilesiyle yakından tanımak mümkün. Çünkü ressamın Varşova ve Krakov ulusal müzeleri başta olmak üzere Polonya'daki koleksiyonlardan getirilen ve bizi yakından ilgilendiren pek çok eseri sergide yer alıyor. Müzenin üç katına yayılan serginin 5. katının büyük ölçüde Chlebowski'ye ayrıldığını söyleyebiliriz. Ressamın sergide, 1868-1878 yılları arasında yaptığı desenlerin yer aldığı albümden 10 eser de sergileniyor. Albümde dikkat çeken eskizlerden biri de, sanatçının 1874'te renkli kalemle çizdiği II. Mehmet'in Konstantinopolis'e Girişi. Sergilenen eserlerinden bazıları: - Varna Savaşı (1865-1857), 112 x 190 cm büyüklüğündeki tuval üzerine yağlıboya yapılan eser Krakov Ulusal Müzesi'nden. - Budin'in alınması (1864-1876) - Mohaç Meydan Muhaberesi (1864-1876) - Viyana Savaşı (1882) - Sultan III. Ahmed şahinle avlanırken (1873) - Osmanlı-Avusturya savaşından sahneler (1876-?) - Sultan ile sahne (1869-?) - Cami muhafızı (1864-1876) - İstanbul'un panaromik görünümü (1864-1876) - Saray kapısı önündeki muhafız (1870-1877) - Oturan Başıbozuk (1864-1884) - Kağıthane (1864-1876) - Bursa deniz kıyısından liman görünümü (1878-?) - Konstantinapolis'te çarşı (1895) - İstanbul'da bir caddede kuzu çevirme-karakalem (1864-1876) - Türk davulcu-karakalem (1865-1876) - Türk atlısı-karakalem (1865-1875) - İkinci alaydan Türk piyadeleri-karakalem (1865-1875) - Yürüyen Türk kadınları-mürekkepli kalem (1873) - II. Mehmet'in Konstantinopolis'e Girişi-renkli kalem, 1874
23 Ekim 2014 Perşembe
‘Osmanlı kültürünün iktidar eliyle var edilmesi tehlikelidir’
Bu yıl 24.sü gerçekleştirilen Akbank Caz Festivali dün başladı. Festival kapsamında en dikkat çeken konserlerden biri neyzen Kudsi Erguner ve Alman caz piyanisti Michael Wollny'yi, 25 Ekim Cumartesi günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda bir araya getiren 'Nefes' performansı olacak. Kudsi Erguner'le Nefes'i konuştuk.Projenin adı neden Nefes?Bir ilk olacak bu projeye Nefes adını vermemizin nedeni, yapacağımız doğaçlamaların ilham kaynağının İstanbul Bektaşi nefeslerinden oluşması. Vakay-ı Hayriye ile II. Mahmud'un 1826 yılında yeniçeri ocağını ve Bektaşileri yasaklaması ile son yıllarda Anadolu Bektaşi kültürünün öne çıkması nedeniyle unutulmuş bir İstanbul Bektaşi literatürü ve müziği var. Konserimizin temelini oluşturan nefeslerin melodilerinin en azından caz meraklıları için sürpriz olacağına inanıyorum.Konserde birlikte sahnede olacağınız sanatçılar özel isimler, nasıl bir araya geldiniz?Michael Wollny, genç Alman caz piyanistleri arasında gittikçe parlayan bir sanatçı. Kendisiyle 2011 yılında, Ahmet ve Nasuhi Ertegün'ün anısına düzenlenen Bremen Jazzahead Festivali'nde tanıştık. Daha sonra Köln'de ikinci konseri verdik. Daha önce birçok projede beraber olduğumuz Hamdi Akatay ise Türkiye'de perküsyon sanatının en önemli isimlerinden biri.Tasavvuf müziğinin ana enstrümanı ney'i caz enstrümanlarıyla birleştiren neyzen olarak tanınıyorsunuz. Bu yolculuğa başlarken temel hedefiniz neydi?Yaptığım çalışmalara hedef, iddia ve amaç yüklemekten hep kaçındım. Davet edildiğim her ortamda neyimi kendi zevk ve itikatlarıma sadık kalarak üflemeye çalıştım.Bugüne kadar cazdan çağdaş müziğe kadar birbirinden çok farklı sanatçılarla çalıştınız. Bu çalışmaları yapmanızın özünde hangi düşünce vardı?Kırk beş yıldır süren kariyerimde, 100'ün üzerinde CD yayınladım. Dünyanın neredeyse her yerinde, en prestijli konser salonlarında binlerce konser gerçekleştirdim. Bunların en büyük kısmı mensup olduğum Osmanlı mirası musikisinin çeşitli formları üzerineydi. Lakin, nedense bütün dünya beni özellikle klasik Osmanlı müziği ve Mevlevi müziği konusunda yaptığım çalışmalarla tanırken, Türkiye'de bir kesim beni, sadece bazı ünlü caz, pop veya klasik müzisyenlerle yaptığım birliktelikler vesilesiyle tanımakta.Bu kadar farklı kulvarlarda çalışmanız ve sürekli arayış içinde olmanız size ve müziğinize neler katıyor?Müzik bir medeniyetin zevkini yansıtan sanattır. Sanatçıların kişisel zevki ise içinde geliştikleri medeniyetin özümsenmesiyle oluşur. Benim farklı müzik konularında yaptığım çalışmalar bir arayıştan ziyade, bulduğum ve yaşadığım zevki müzikle paylaşmamla ilgilidir.Dünya müzik arenasında hatırı sayılır bir yeriniz var. Yabancı müzisyenlerin ve müzik dinleyicisinin Türk müziğine bakışı nasıl?“Bizim bile artık dinlemediğimiz müziği yabancılar niye dinler?” sorusu yıllardır herkesi meşgul etmekte. Dünyanın her yerinde müziğe yabancı olanlar ve aşina olanlar var. Türk olduğu için Türk müziğinden hoşlandığını zannetmek müzik sanatına ilginin sadece başlangıcı olabilir. Bu nedenle, benim için salt müzikseverlerden oluşan dinleyici kitlesine müzik yapmak ne denli bir zevk ise müzikle ilgisi olmayan etiketler nedeniyle, bazı müziklerden zevk alabileceğini zannedenlere dinleti vermek de bir o derece eziyettir.Müziğimizin dünyaya yeterince tanıtılabildiğini düşünüyor musunuz?Kendinize ait olmayan bir şeyi başkalarına satmaya kalkışmak elbette namussuzluktur. Özümüzde biliyoruz ki, yabancılar seviyor diye sahip çıkmaya ve ihraç etmeye kalktığımız kültürel miraslarımızın hiçbiri aslında sahip olduğumuz, yaşayan kültürümüz değil. Bu nedenle müziğimizin dünyaya tanıtılmasından önce kendi insanımıza tanıtıp sevdiremememize üzülüyorum.Son dönemde neye ve tasavvuf müziğine karşı hatırı sayılır bir yöneliş var Türkiye'de. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz? Bu ilginin özellikle saz müziğinin gelişimine ve geleceğine katkı sağlayacağını düşünüyor musunuz?Aslında eskiye dönüş olan bir “Yeni Türkiye” yaratılmakta, bu nedenle Osmanlı döneminin bazı değerleri gündeme getirilmekte. Tasavvuf ve özellikle Mevlevi mirasının ortaya koyduğu edebiyat, musiki, hat ve tüm diğer güzellikler yüzyılların devamlılığıyla oluşmuştur. Osmanlı elitine ait olan bu birikimin, bir siyasi iktidarın emriyle yok edilmesi ne kadar vahim ise başka iktidarların emriyle var edilmeye çalışılması da o kadar tehlikelidir.Tam olarak ne söylemek istiyorsunuz?Ortaya çıkan söylemlerin, müziklerin tasavvufla bir ilgisi olmadığı kanaatindeyim. Allah'ın lütfuyla oluşan güzelliklerin siyasi iktidarlarla kayboluşu veya geri gelişi ortaya sadece kötü taklitler koymaktadır. Ancak bugün caz da dahil varoluş nedenini kaybetmiş birçok sanatsal, sosyal hatta dini gerçekler var ki, tasavvuf da onlardan biridir, ancak bu kayboluş geçmişteki sanat mirasını terk etmemizi gerektirmez.
22 Ekim 2014 Çarşamba
Sinemanın “Çiçekçi Kız”ı Selda Alkor’a Onur Ödülü!
Türkiye Sinemasının “Çiçekçi Kız”ı Selda Alkor, 5. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde Onur Ödülüne değer görüldüMalatya Valiliği’nin koordinasyonunda, Malatya Kayısı Araştırma-Geliştirme ve Tanıtma Vakfı tarafından; Kültür ve Turizm Bakanlığı, Başbakanlık Tanıtma Fonu, Malatya Büyükşehir Belediyesi ve İnönü Üniversitesi’nin destekleri ile düzenlenen 5. Malatya Uluslararası Film Festivali ilk yılından başlayarak her yıl, sinemamıza büyük hizmetlerde bulunmuş isimlere “Onur Ödülü” vermeye devam ediyor. Bu yıl 21-27 Kasım tarihleri arasında beşincisi düzenlenecek olan Malatya Uluslararası Film Festivali kapsamında verilecek olan “Onur Ödülünün” sahipleri belli olmaya başladı. Türkiye Sinemasının Yakışıklı Jönü İzzet Günay’ın ardından Türkiye Sinemasının “Çiçekçi Kız”ı Selda Alkor da ödüle değer görülen isim oldu. 1965 yılında Yeşilçam’a “merhaba” diyen Selda Alkor, Senede Bir Gün, Buzlar Çözülmeden, İlk ve Son, Erikler Çiçek Açtı gibi sinemanın klasikleri arasında yer alan pek çok filmde rol aldı. Bugün hâlen oyunculuğu ile üretmeye, sinemaya emek vermeye devam eden usta sanatçı Selda Alkor’a Onur Ödülü, 21 Kasım Cuma gecesi, Malatya Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenecek olan Festival Açılış Töreni’nde takdim edilecek.
21 Ekim 2014 Salı
Ortadoğu şarkıları
Azeri asıllı İranlı tenor Ramin Farhangniya ‘Ortadoğu Şarkıları'ndaki 12 parçayı barış ve kardeşlik için okudu. Çocukluğu İran-Irak Savaşı’nın ortasında geçen Farhangniya, “Dünya barışı ve göçe zorlanan insanlar için bu albüm yapıldı. Amacımız halkların kardeşliği. Bugün de bu değerlere çok ihtiyacımız var.” diyor.Ramin Farhangniya, geçtiğimiz cumartesi akşam Kuruçeşme Ada’da yeni çıkan ikinci albümü ‘Ortadoğu Şarkıları’nın (Ahenk Müzik) tanıtımı için küçük bir canlı performans gerçekleştirdi. Bu akşam ise Üsküdar Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde hem albümünü tanıtacak hem de ilk albümü Azerbaycan Aşk Şarkıları’ndan parçalar okuyacak. Ramin Farhangniya, tüm şarkılarını savaşın ve göçün savurduğu hayatlara ithaf ediyor, dünya barışı ve halkların kardeşliği için söylüyor.Bütün bu barış ve kardeşlik şarkılarının arkasında, sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı var. Çocukluğunu bu savaşın tam göbeğinde yaşayan Farhangniya, daha 8 yaşındayken bütün kentler bombalanmaya başlayınca ailesiyle birlikte güvenli bölge olan Mashad’e taşınır. Savaş tüm acımasızlığıyla devam etmektedir, göç etmişlerdir ve daha o günlerde gurbetle tanışır. Albümündeki 12 şarkının teması bu nedenle göç ve hasret. “Dünya barışı ve yerinden yurdundan edilen insanlar için bu albüm yapıldı. Bu projedeki amacımız halkların kardeşliği. Bugün de bu değerlere çok ihtiyacımız var. Göç, ayrılık, hasret şarkılarını bu nedenle seçtik ve seslendirdik.” diyen Farhangniya’nın albümünün aslında birkaç özelliği daha bulunuyor. Tüm eserler, ilk albümünde olduğu gibi Batı klasik tarzında piyano ile çalınıyor. Sadece üç parçada akordeon sesi duyuluyor. Mesela Karadeniz Bölgesi’nin çok sevilen şarkısı, Kazım Koyuncu’nun seslendirdiği Gelevera Deresi’ni piyanodan dinliyorsunuz. İkinci özelliği ise şarkıların yedi dilde okunması. Shekar E Ahoo, Farsça anonim bir eser. Hey Yar Hey Yar, İran’ın Mazenderan bölgesinden yine anonim bir eser. Sto Pa Ke Sto Yunanca, Bahar E Delkash Farsça, Ay Işığında Azerice, Sareri Hovin Mernem Ermenice, Sallana Sallana Kürtçe, Robabeh Jan şarkısı Mazenderan dilinde, Çalın Davulları Türkçe Selanik türküsü. Gelevera Deresi ve Kerkük Zindanları, o yörelerin şivesiyle söylenmiş albümdeki iki ayrı şarkı.Orkestrasında Estonya, İran, Azerbaycan, Irak, Rusya’dan sanatçılar yer alan Farhangniya’ya albümünde ülkemizin önemli müzisyenleri de enstrümanlarıyla katkıda bulunmuş. Erkan Oğur perdesiz gitarıyla, Türkan Kandıralı klarnetiyle, Baki Kemancı kemanıyla, Akın Eldes elektronik gitarıyla, Derya Türkan klasik kemençesiyle… “Müzik rüzgâr gibidir, göremezsiniz ama hissedersiniz.” diyen Farhangniya’nın konseri bu akşam saat 20.00’de Üsküdar Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde.Müziğe akordeon ile başladıDört beş yıldır İstanbul’a gidip gelen Azeri asıllı İranlı tenor Farhangniya, 16 aydır eş durumundan tamamen İstanbul’a yerleşti. Artık çalışmalarına burada devam edecek. Ramin Farhangniya, 1973 yılında İran’ın Artavil şehrinde doğdu. Müziğe on iki yaşında babasının hediye ettiği akordeonu kendi kendine icra ederek başladı. İran’ın önemli okullarından olan Ferhango Honer’de nota, solfej ve nazariyat eğitimi aldı. Akordeon virtüözü Ali Aghapur’dan ders alırken hocası onun sesini fark etti, ‘böyle güçlü bir tenor sesin çok az kişide olabileceğini ve bu yeteneğini geliştirmesi gerektiğini’ söyledi ve şan derslerine başladı. Daha sonra müzik eğitimine Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de devam etti. Bakü Konservatuvarı’nda üniversitenin dekan yardımcısı Prof. Dr. Rafiq Omrani ve Bakü Müzik Akademisi’nin hocası ve Azerbaycan’ın ünlü tiyatro şefi Prof. Dr. Ziya Bagirov ve çok değerli hocalarla müzik eğitimini Bakü’de tamamladı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)