14 Ekim 2014 Salı
Bilet fiyatları ‘festival teyzeleri’ni kızdırdı!
Yorumları ve sorularıyla film ekiplerine zor anlar yaşatan Altın Portakal seyircisi, bu yıl salonları dolduramadı. Sansür krizi ve Kobani eylemlerinin yanı sıra bilet fiyatlarındaki yüzde 60’lık artış da bu konudaki önemli bir etken. İki yıl önce kadın izleyicilerin 1 TL’ye izlediği festivalde biletler bu yıl 8 TL.51. Altın Portakal Film Festivali, açılış törenini şehir merkezinden uzaktaki EXPO Center’da yapsa da festival hareketliliği her zamanki gibi Atatürk Kültür Merkezi (AKM) çevresinde gerçekleşiyor. AKM’nin etrafına kurulan panayır havasındaki yiyecek-içecek çadırları, önceki yıllarda bir tost yemek için bazen yarım saat bekleyen basın mensupları ve film ekipleri için önemli bir imkân. Ancak Antalya’nın meşhur ‘festival teyzeleri’ için durum öyle değil. Bu yıl sansür krizi ve Kobani eylemleri dolayısıyla son yılların en sönük açılışını gerçekleştiren festivalin, heyecansız havası, ulusal gala gösterimlerinde de sürüyor.Ulusal Uzun Metraj Yarışma galalarını hıncahınç dolduran, her filmden sonra soruları ve yorumlarıyla film ekiplerine zor anlar yaşatan festival teyzeleri, bu yıl bilet fiyatlarından şikâyetçi. Fiyatlardaki fahiş artış, teyzeleri kızdırmış. Salona girmek için beklerken mavi eşarplı bir teyze, arkadaşına dert yanıyordu: “8 TL bilet mi olur?” Evet, AKM’de yapılan Ulusal Uzun Metraj Yarışması’nın gala gösterimlerinin bilet fiyatı 8 TL. Geçtiğimiz yıl 5 TL olan bilete yapılan % 60’lık zam sadece teyzelerin değil, festival seyircisinin de tepkisini çekti. Geçen yıl galaları ücretsiz izleyen 65 yaş üzeri seyircinin indirimi de kaldırıldı. 2012’de festivalin kadın temasına özel olarak kadın seyircilerin 1 TL’ye bilet aldığı düşünülünce festival teyzeleri için biletler 2 yılda % 700 zamlanmış oldu! Yaşanan olumsuzluklara bilet fiyatlarındaki ‘orantısız’ artış da eklenince yarışma filmlerinin galalarında alışılmışın aksine boş koltuk sayısı hayli fazlaydı.AKM’nin karşısında Migros AVM’deki Cinamaximum salonunda yapılan festival gösterimlerinin bile 7,5 TL olduğunu düşününce festival galalarının fiyatlarının 8 TL olması seyirciyi salonlardan uzaklaştıran en önemli etkenlerden biri. Bir kıyas yapmak gerekirse, şu sıralar İstanbul’da devam eden ve dünyanın A sınıfı festivallerinde ödül almış usta yönetmenlerin filmlerinin gösterildiği Filmekimi etkinliğinde hafta içi gündüz seansları 6 TL. Mesela, iki etkinlikte de gösterilen Altın Aslan ödüllü ‘İnsanları Seyreden Güvercin’ filmini hafta içi gündüz seansında Antalya seyircisi 7,5 TL’ye izlerken, İstanbullu sinemasever 6 TL’ye seyrediyor.YÖNETMENLERDEN SANSÜR BİLDİRİSİUlusal Uzun Metraj yarışması, cumartesi günü Neden Tarkovski Olamıyorum? filmi ile başladı. Yönetmen Murat Düzgünoğlu, film sonrası söyleşide ilk önce ‘sansür bildirisi’ okudu. Yarışmada yer alan 12 filmden dokuzunun yapımcı ve yönetmenleri ile birlikte Sinema Eseri Yapımcıları Meslek Birliği (SE-YAP) Başkan Yardımcısı ve Antalya Film Forum Koordinatörü Yamaç Okur, Antalya Film Forum Danışma Kurulu Üyesi Marsel Kalvo, Antalya Film Forum’da yer alan Ak Ejder filminin yapımcısı Funda Alp ve yapımcı İsmail İçen’in de metinde imzası var. ‘Kuzu’, ‘Oflu Hoca’yı Aramak’ ve ‘Guruldayan Kalpler’ filmlerinin yönetmenleri ise bildiriye imza atmadı.Ulusal yarışmadaki her filmin söyleşisinden önce okunacak bildiride, sansürün sinemacılar kadar seyirciyi cezalandırdığı belirtiliyor. Açıklamada, festivaller dışındaki kurumsallaşmış sansür aşamalarına da dikkat çekiliyor: “Sinema Sınıflandırma Kanunu, bakanlıkla temas ve destek alma sürecinin kendisi, belgesellerin dahi eser işletme belgesi alma zorunluluğu sansürün tespit edilmesi daha güç olan yüzünü ortaya kıymaktadır.” Bildiri, sansürü tartışmak için festival içinde bir serbest kürsü kurulacağının ve 17-18 Ekim günlerinde bu konu forumlarda tartışılacağının ilanıyla sona eriyor.Ulusal yarışmada önceki gün gösterilen sahte belgesel (mockumentary) türündeki ‘Oflu Hocayı Aramak’ filminin söyleşisinde yönetmen Levent Soyarslan, filminin festivalde yarışmasının sürpriz olduğunu söyledi. Özen Film’in sahibi Mehmet Soyarslan’ın oğlu olan yönetmen, babasının ilk üç filmde yapımcı ortağı olduğu Recep İvedik filmleri hakkında ise “Sadece 20 dakika dayanabildim.” yorumunda bulundu. Aynı akşam seyirciyle buluşan Venedik ödüllü ‘Sivas’ filminin köpek dövüşü sahnelerine tepki gösteren bazı seyirciler, salonu terk etti.Tabela gerginliğiDün, Ulusal Uzun Metraj Yarışması’ndaki ‘Kumun Tadı’ filminin gala söyleşisi gergin geçti. Filmin bir sahnesinde görünen AK Parti İlçe Başkanlığı tabelası seyircilerin “Neden reklam yapıyorsunuz?” sorusuna yol açtı. Yönetmen, “Planlı değildi. Biz de sonradan fark ettik ama sahneyi tekrar çekmedik.” dese de başka seyircilerin de araya tartışma büyüdü ve bir bakıma gereksiz bir gerginlik oluştu. Ulusal yarışmada bugün ‘Çekmeköy Underground’ ve ‘Kuzu’ filmleri seyirciyle buluşacak. Yarın programında ise ‘İyi Biri’ ve ‘Guruldayan Kalpler’ var.
13 Ekim 2014 Pazartesi
Âşık Veysel ile iki gün…
Gazeteci ve fotoğraf sanatçısı Ergun Çağatay, 1970'te Ümit Yaşar Oğuzcan ile Ankara treninde karşılaşmasaydı ve birlikte Sivas'a gitmeselerdi, elma bahçesinde çekilen Aşık Veysel'e ait yukarıdaki kare bugün olmayacaktı. Âşık Veysel ile iki gün geçiren Çağatay, “Elimde onun bir düzine daha fotoğrafı var.” diyor. Ergun Çağatay arşivinden çıkardığı Aşık Veysel'in bu nadide fotoğrafını Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi'nde açtığı ‘Merceğimde 50 Yıl' sergisinde sergiliyor. 25 Ekim'e kadar açık kalacak sergide, Çağatay'ın dünyadan ve Türkiye'den çektiği başka kareleri de var. Ünlü ozanımız Âşık Veysel’e ait o kadar az fotoğraf var ki, Google’a adını yazdığınızda hep elinde sazıyla çekilen bilindik o kare çıkar karşınıza. Oysa Sivas’ın Sivrialan köyünde, evinin yakınlarındaki elma bahçesinde, kız kardeşi ve torunuyla çekilen yandaki mütebessim karesini görmek bugün için ne güzel bir sürpriz. 1968’de fotoğraf çekmeye başlayan ve 1974 yılında Paris’te GAMMA fotoğraf ajansına girerek foto muhabirliğine adım atan Ergun Çağatay imzalı kare, Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde geçtiğimiz hafta içi açılan “Merceğimde 50 Yıl” adlı fotoğraf sergisinden. Ergun Çağatay, sergi için tüm meslek hayatı boyunca çektiği karelerden bir seçki yapmış. Fakat elinde Âşık Veysel’in daha pek çok fotoğrafının olduğunu söylüyor. 1970’te çektiği bu karenin hikâyesi ise hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını bir kez daha gösteriyor. AŞIK VEYSEL: “BEN EDEBİYAT OLUP OLMADIĞIMI DÜŞÜNMEM” 1937 doğumlu olan Ergun Çağatay, 1970’te Ankara’daki ailesini ziyaret etmek üzere Haydarpaşa’dan trene biner. Yemekli vagonda seyahat etmektedir. İki masa ötesinde tanıdık bir sima görür. Kim olduğunu hatırlar ve masadan kalkıp yanına gider, “Siz Ümit Yaşar Oğuzcan değil misiniz?” diye sorar. Aldığı cevap evettir. Ümit Yaşar, o yıllarda İş Bankası Kültür Yayınları’nı yönetiyordur ve Ankara treninde bulunmasının nedeni Sivas’a, Âşık Veysel’i ziyarete gidecek olmasıdır. “Çok yaşlandı, ölmeden evvel tüm sözlerini bir kitap halinde toplamak istiyorum.” der Çağatay’a. Nihayetinde birlikte gitmeye karar verirler. Çağatay ve Oğuzcan, ertesi gün Ankara garında buluşur, Şarkışla’nın Sivrialan köyüne varırlar. Hikâyenin gerisini Çağatay’dan dinleyelim: “Köyde iki güne yakın kaldık. Âşık Veysel’in bir düzine fotoğrafını çektim ama bugün o anları tekrar yaşasaydım bu işi başka türlü yapardım. O yıllar Türkiye’de film bulmak bile bir dertti. Eldeki malzemeyi dikkatli hatta pinti kafasıyla kullanıyorduk. O köyde de öyle oldu. Sergideki fotoğrafı Âşık Veysel, beni elma bahçesine götürdüğü zaman çektim. Yanında kız kardeşi ve torunu vardı. Veysel köylülere ‘Burada iyi elma yetişir’ dediği zaman etrafındakiler ‘bu kör adam ne bilir’ demişler. Âşık Veysel’in inatla diktiği fideler boy verip meyveye durunca köylüler bu sefer asıl kör olan bizmişiz itirafında bulunmuş.” Ümit Yaşar Oğuzcan İstanbul’a dönünce Âşık Veysel’in Dostlar Beni Hatırlasın adlı kitabını yayınlar ve birkaç ay sonra onu İstanbul’a getirir. İş Bankası’nın o tarihte Beyoğlu Atlas Sineması’nın yanında bir lokali vardır. Bankanın önde gelen şube müdürleri Âşık Veysel onuruna burada bir akşam yemeği verir. Ergun Çağatay da davetliler arasındadır. Çağatay o anı şöyle anlatıyor: “Hiç unutmam banka müdürlerinin övgü dolu sözlerinden Âşık Veysel çok sıkılmış, buram buram terlemişti. Bir banka müdürünün ‘Türk edebiyatının yücesi, kendinizi edebiyatımızın neresinde görüyorsunuz?’ sorusuna Veysel ‘Ben edebiyat olup olmadığımı düşünmem sadece içimden geldiği gibi söylerim. Edebiyat olup olmadığıma benim dışında başka insanlar karar veriyor. Bu onların işi.’ cevabını vermişti. DİJİTAL ÖNCESİ FOTOĞRAFLAR ‘Merceğimde 50 Yıl’ sergisi Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi’nde 25 Ekim’e kadar devam edecek. Sergide Çağatay’ın Türkiye’den ve dünyadan çektiği, özellikle 1970’li yıllara ait başka kareleri de yer alıyor. Mesela Sultanahmet’in bilindik klasik fotoğraflarından çok farklı bir kare, Hasankeyf, Gümüşlük’ün şimdiki halinden eser olmayan bir görünümü, Küçükçekmece’de muhteşem ahşap mimarisine sahip bir ev, Mersin Aydıncık’ta bir kahve, İsveç’te sonbahar görülmeyi hak eden diğer kareler arasında... Sergi temasını dijital öncesi fotoğraflar olarak tanımlayan Çağatay, dijitalleşmeyle birlikte fotoğraf sanatındaki gelişmelere ilişkin görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Bence fotoğrafın ölüm fermanı verileli neredeyse on yılı aşan bir zaman dilimi oldu. Bugün fotoğraf, kimliğinden soyutlanıp bir medya malzemesi oldu. Bugün fotoğraf, bir ressamın boya fırçası, bir yazarın kalemi kağıdı durumunda. Dijital ortam ve elektronik alanında her geçen gün kaybedilen baş döndürücü gelişmeler fotoğrafı basite indirdi ve fotoğrafı üzerinde oynayarak sahteleştirmek kolaylaştı. Daha önemlisi fotoğraf belge/belgesel olma niteliğini kaybetti, herkesin üretebileceği alelade bir mal oldu. Elektronik gelişmenin yavaş yavaş yok ettiği basım sayfalarından çıkıp, kişinin bilgisayar ortamında yarattığı kendi dünyasının fantezi malzemesine dönüştü. Dijital fotoğrafçılık doğru ışık ve açı için beklenen uzun saatleri, karanlık odalardaki mesaiden fotoğrafçıyı kurtardı ama fotoğraf sanatçısının esere olan katkısını, emeğini en aza indirdi... Bu sergi, dijital öncesi çağda, fotoğrafın ölüm fermanından çok önce çekilen, bazıları klasik anlamda, bazıları ise ölüme çeyrek kala çekilen gerçek fotoğrafların son kareleridir. Gerçek tarihtir.” Ergun Çağatay Sultanahmet ve Hasankeyf karelerini nasıl çektiğini anlatıyor: Sultanahmet… İstanbul üzerinde fotoğraf çekmek için üç defa uçtum. İki defa helikopterle bir defa dört kişilik ufak bir uçakla. O tarihlerde askeriyenin dışında helikopteri olan ne şahıs ne devlet dairesi (polis gibi) nede şirket vardı. İstanbul’da iki şirket helikopter kiralıyordu. Aklımda kalan kiralık helikopterlerin saati beş yüz Amerikan dolarıydı, uçak ise bir havacılık kulübünden kiralanmıştı. Helikopterle ikinci uçuşumda Sultanahmet Meydanı’nın üstüne geldik. Karşımda neredeyse benden evvel bin defa çekilmiş beylik manzara vardı. Meydan ve Sultanahmet Camii, biraz gerisinde Ayasofya ve onun gerisinde Topkapı Sarayı. Aynı klişeyi belki lazım olur diye bir iki kere çektim ama daha başka bir şey yapmak istiyordum, değişik bir şey olmalıydı. Birden Sultanahmet Camii’nin kesiti gözümün önüne geldi. Makinama takılı objektif ile kafamdaki fotoğrafı tam alamıyordum, yetersiz kalıyordu. Pilota meydanın üstünde bir tur daha atmasını söyledim. Minareleri bir yerden kesmeliydim, ikinci turdan sonra istediğim fotoğrafı tam anlamıyla çekemeyeceğimi anladım. Üçüncü turda ne çıkarsa bahtına niyetine üç kare fotoğraf çekebildim. Bir tanesi düşünceme en yakın olanıydı yani sergideki fotoğraf. Helikopterin zamanını kendi kafamdaki fanteziler için harcamak istemedim. Nasıl olsa herkesin ilgilendiği, benim beğenmediğim o beylik fotoğraflar diyerek başka taraflara uçtum. Genellikle çektiğim fotoğrafları ben beğenmem. O fotoğraf yıllarca arşivde öylesine kaldı. Sadece birkaç yıl önce yanımda çalışan Seval hanım, negatiflere bakarken “Ergun bey ben bu fotoğrafı sevdim, benim için basar mısınız?” dediği zaman yeniden odak noktası oldu. Hasankeyf… Hasankeyf’e birkaç kere gittim ama bu fotoğraf tam anlamıyla spontane bir şey oldu. Bir şirket bana bir araç ve şoför verdikten sonra Anadolu’daki şirkete ait servis istasyonlarının fotoğrafını çekmemi istedi. O yıllarda PKK olayları yeni yeni başlamıştı. Sadece Van ile Hakkari yoluna gece gitmeyin diye uyarmışlardı. Sonbaharla kış arası bir mevsimdi. Batman’dan çıktık Mardin'e doğru yol alıyorduk, uyumuşum. Birdenbire belki bir sarsıntı ile uyandım. Araç bir köprüyü geçiyordu. O sırada ilk defa Hasankeyf'i gördüm. Manzara karşısında oldukça şaşırmıştım. Şoföre arabayı durdurmasını söyledim. Araçtan dışarı çıktım soğukça bir havaydı, köprünün üstünden Hasankeyf'i seyrettim, buranın ne biçim yer olduğunu algılamaya çalıştım, sonra yürüyerek köprünün başına gittim. Bir çoban sürüsünü geri getiriyordu. Her şey o kadar etkileyici idi, ışık, bulutlar, sürü manzarayı tamamlıyordu. Sanki yukarlarda bir görünmez el her şeyi düzenlemişti. Bu fotoğrafın hâlâ Hasankeyf'in çekilmiş en iyi fotoğrafı olduğuna inanırım. ERGUN ÇAĞATAY KİMDİR? 15 Ocak 1937'de İzmir'de doğdu. İlköğretimini İzmir’de tamamladıktan sonra, 1958 yılında İstanbul Robert Kolej'den mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki eğitimini yarıda keserek gazeteciliğe başladı. 1968 yılında, eşinin hediye ettiği bir fotoğraf makinesiyle fotoğraf çekmeye başlayan Çağatay, 1974 yılında Paris'te GAMMA fotoğraf ajansına girerek foto muhabirliğe adım attı. 1980’de New York'ta Time/Life grubunda çalışmaya başladı ve dergide ses getiren pek çok önemli habere imza attı. 1983’de Paris / Orly Havaalanı’nda Ermeni terör örgütü ASALA'nın bombalı saldırısında çok ağır yaralanan Çağatay uzun süre yanık tedavisi gördü. Saldırı, hayatında bir dönüm noktası oldu ve bu dönemden sonra özellikle de tarih alanında yoğun araştırmalar yapmaya yöneldi. Yurtdışındaki başarılarının ardından Türkiye’ye dönen Ergun Çağatay’ın Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki nadir el yazması kitaplar üzerine yaptığı çalışma, Japonya'dan Brezilya'ya kadar dünyanın bir ülkesinde yayınlandı ve büyük beğeni topladı. Ergun Çağatay, Avrupa'ya göç eden Türk, Cezayirli, Pakistanlı ailelerin Avrupa'da büyüyen ikinci nesil çocukları üzerine de önemli araştırmalar yaptı. Paris/Fransa'da Nathan Yayınevi için TÜRKİYE kitabını hazırladı. Ergun Çağatay’ın en kapsamlı projesi “Turkic Speaking Peoples - Türkçe Konuşanlar” en çok ses getiren çalışmalarından biri oldu. Çok geniş ve kapsamlı olan bu proje; kitap, sergi ve belgesel film çalışmaları hedeflenerek hazırlandı. Sanatçı, yapımını üstlendiği ve fotoğraflarını çektiği, “Türkçe Konuşanlar: Orta Asya’dan Balkanlar’a 2000 Yıllık Yolculuk” kitabında, okuyucuları, birbirinden çarpıcı özgün fotoğraflar eşliğinde dil ve kimlik üzerine; göçebelik etkileşimleri, Türk - Çin ilişkileri, Türklerle Orta Asya İran – Arap, Slav, Avrupa etkileşimleri üzerine, sözlü edebiyattan mimariye, yemek kültüründen çeşitli sanat alanlarına, insan davranışlarına, eşsiz bir yolculuğa çıkarttı. Ergun Çağatay, 14 yılda tamamladığı kitap için 110 bin kilometre yol kat ederek 35 bin kare fotoğraf çekti. Türk, Alman, Amerikalı, Fransız, İsveçli, Kazak, Norveçli, Özbek, Rus, Ukraynalı uzmanların bilimsel makaleleriyle yer aldığı 495 sayfalık büyük boyutlu kitapta, Oslo Üniversitesi'nden Prof. Bernt Brendemoen'in takdim, Ergun Çağatay'ın önsöz ve Doğan Kuban'ın Giriş yazılarından sonra 400 fotoğraf ve 34 makale yer aldı. Kitap, Kasım 2006’da Turkic Speaking Peoples başlığıyla İngilizce olarak Almanya’da Prestel Yayınevi tarafından Hollanda Kraliyet Vakfı Prince Claus Fund desteği ile yayınlandı. Kitabın Türkçe çevirisi ise 2008’de İstanbul’da yayınlandı. Türkçe Konuşanlar kitabı çalışmaları devam ederken çıkardığı Bir Zamanlar Orta Asya kitabı ile beraber hazırlanan sergi ise, İstanbul, Eskişehir, Taşkent (Özbekistan), Almatı (Kazakistan), Austin (Texas /ABD), Kashiwazaki (Japonya) ve Uppsala (İsveç) şehirlerinde izleyiciyle buluştu. Yine aynı proje çerçevesinde 1986 Çernobil nükleer santralindeki patlamadan sonra, dünyanın en büyük çevre felaketi olarak nitelenen, hatalı sulama sonucunda Aral Gölü'nün Kuruyup Çölleşmesi’ni anlatan belgesel filmini Akademi Prodüksiyon şirketi ile ortak çalışma sonucunda hazırladı. Filmden kısaltılarak hazırlanan 30 dakikalık bir film, 37. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde (2000) Kısa Belgesel Film dalında 98 yerli ve yabancı katılımcı arasından birincilik ödülünü kazandı. Ödülün maddi tutarı, bölgedeki yardım çalışmalarına aktarıldı. Filmin Türkçe, Rusça ve İngilizce bir kitapçıkla birlikte VCD olarak yayınlandı. Son olarak Paris’te 2009 Eylül ve 2010 Ocak-Şubat aylarında Türkçe Konuşanlar kitabı için çekilmiş fotoğraflardan oluşan iki adet sergisi açıldı. Eylül 2009 da açılan sergi Paris’ten sonra sırasıyla La Rochelle, Clermont-Ferrand, Bordeaux (le Conseil général de Gironde), Lyon kentlerini dolaştı.
‘Alacaklılar’ ilk kez Devlet Tiyatroları’nda
Dünya tiyatrosunun önde gelen yazarlarından August Strindberg'in başyapıtı 'Alacaklılar' Devlet Tiyatroları'nda ilk kez sahneleniyor.Bir insanın başka bir insana neler yapabileceğini ve onu korkunç sonlara doğru götürmesini fantastik ögelerle sahneye taşıyan 'Alacaklılar' kadın erkek ilişkilerini, insanların bitmek tükenmek bilmeyen hırslarını, beklentilerini seyirciyle buluşturuyor. Oyunda aşkın karmaşık doğası içerisindeki borç alacak ilişkisi irdeleniyor. Duygusal atmosferi içerisinde ilişkilerin güldüren yönlerini de ortaya çıkaran oyunun yönetmeni ise Tuncer Yığcı. Gaye Alacacı, Çağrı Turan ve Boğaçhan Sözmen'in başrollerini oynadığı oyunda Petek Ocakçı ile Volkan Ulusoy da rol alıyor. Prömiyerini dün gece yapan ve İsveç Büyükelçisi Lars Wahlund'un da izlediği 'Alacaklılar' Ankara Şinasi Sahnesinde seyirciyle buluşmaya devam edecek. (CİHAN)
11 Ekim 2014 Cumartesi
‘Muzo’nun ‘uzlaşmaz zıtlık’ sergisi yeniden Ankara’da
Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi, 68 kuşağının önemli isimlerinden, yıllardır sürgün hayatı yaşayan Muzaffer Oruçoğlu'nun resim sergisini Ankaralılarla buluşturdu. Sanatçının dramatik bir anlatımdan çok fantastik bir ifade yüklü olan eserleri neredeyse bütün Avrupa ve Avustralya'yı dolaştıktan sonra yeniden Türkiye'de, Başkent Ankara'da sergileniyor. Daha önce İstanbul'da açılan sergiden yer almayan yeni tablolar da sanatseverlerin beğenisine sunuldu.Çok yönlü sanatçı Muzaffer Oruçoğlu'nun, Antagonizma (Uzlaşmaz zıtlık) resim sergisi Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde ikinci kez açıldı. Sergide, Oruçoğlu'nun akrilik, kolaj ve karışık teknikle yaptığı ve daha önceki İstanbul sergilerinde yer almayan yeni resimleri de bulunuyor. Türkiye'ye giriş yasağı bulunan Oruçoğlu'nun çalışmaları; yabancılaşma, göçmenlik, işsizlik, kriz ve kargaşa gibi insanın iç alemine dönük sorunlardan oluşuyor. Oruçoğlu'nun resimlerinde insanın iç çatışması, arayışları ve insana bakışı yansıtılıyor. Sanatçı eserlerinde 'Muzo' imzasını kullanıyor.Oruçoğlu çalışmalarında kıtaların kahramanlarını, farklılıklarını esirgemeden hem birbirleriyle hem de izleyiciyle tanıştırıyor. Mesela Nasrettin Hoca'yı bir Aborjin'le aynı imgeye sığdırıyor. Oruçoğlu, 13 yıl 'içeride', 15 yıl da 'dışarıda' yaptığı yolculuğundan belleğine yerleştirdiği figürleri resmediyor. Anadolu kadınları, sonra kadınların hayatında belirleyici olan doğa, çevre, hayvanlar, yerel motifler de sanatçının eserlerinde kendine genişçe yer buluyor.Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde açılan sergisinde Oruçoğlu güncel meselelere dair belleğinin izlerini de yansıtıyor. Sanatçı, geçtiğimiz yıl yaşanan Gezi olayları sırasında hayatını kaybeden Ethem Sarısülük'ün yanısıra Soma'daki maden faciasında hayatını kaybeden 301 madenciye resimlerinde yer veriyor. Madencilerin günlük yaşamlarını kendine özgü figür ve çizimlerle aktaran Oruçoğlu, madenci eşlerine ve çocuklarını da unutmamış.1947 Kars doğumlu Muzaffer Oruçoğlu, resim ve edebiyat eserleri vermeye 1986'da sürgün gittiği Yunanistan'da başladı. Sanatçı, 1973'te sıkıyönetim mahkemelerindeki yargılanmasının ardından ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. 13 yıllık hapislikten sonra serbest bırakıldı. Oruçoğlu siyasi yasaklı ilan edildikten sonra önce Yunanistan'a, ardından Fransa'ya oradan da Avustralya'ya yerleşti. Greensborough TAFE College ve Royal Melbourne Teknoloji Enstitüsün'ün Public Art bölümünde resim ve heykel öğrenimi gördü. Almanya, Avustralya, Fransa, Avusturya, Hollanda ve Türkiye'de altmışa yakın kişisel resim sergisi açtı. 13'ü roman, yedisi şiir, ikisi masal olmak üzere değişik türlerden 28 kitabı yayımlandı.Sergi, 26 Ekim'e kadar ziyaret edilebilecek.(CİHAN)
‘Gül ve lale devrim geçti, şimdi Nergis devrimdeyim’
Nazan Bekiroğlu, iyi bir romancı, öykücü ve denemeci. Kalemini edebiyattan yolculuklara, sinemadan fotoğrafa geniş bir alanda gezdiren yazar, edebiyat üzerine denemelerini "Kelime Defteri" (Timaş Yayınları) adıyla kitaplaştırdı. Sonra biz sorduk, o anlattı; denemeyi, kelimelerini, gazete yazarlığını ve okurla ilişkisini...Mimoza Sürgünü ve son olarak Kelime Defteri'nin kapakları da birer sanat eseri. Bildiğim kadarıyla bizzat ilgileniyorsunuz kapaklarla. Zarf-mazruf ilişkisine nasıl bir anlam yüklüyorsunuz?Teşekkür ederim. İkisini de Ravza Kızıltuğ tasarladı. Ekrana bakarken ben de onun omuz başındaydım. Kitap kapağı benim için önemli. Çünkü o da metnin dünyasına dâhil ve ben görmeyi seviyorum.‘Kelime Defteri' rastgele bir isim değil. Çoğu yazının ucu da kelimeye çıkıyor. Sizin için edebiyat da hayat da ‘kelime'den başlıyor sanırım. Nedir biz faniler için kelimelerin anlamı? Hepimiz aslında birer kelimenin oğlu-kızı mıyız?Dilin kendisi bana bir mucize olarak görünüyor. Konuşmak ve yazmak. Cümle kurabilmek. Kelime de öyle. Aynı zamanda ürkütücü. Kelimenin tene değdiğini, kestiğini hatta öldürebildiğini biliyorum. Kelimeler hayatın ta kendisi ama hayatla aramıza giren engel de.Hayatınıza anlam katan ve sizi en iyi anlatan on kelimeyi sorsam…Her yazar elli kadar kelime etrafında oluşturur temel izleğini. Ama on'a indirmeye gayret edersem sanırım şöyle: Aşk, ezel, zaman, insaniyet, empati, acı, şefkat, tabiat, fıtrat, dil.Kelime Defteri ‘edebiyat üzerine denemeler'den oluşuyor. Deneme'yi nerede gördüğünüzü merak ediyorum; bir ara tür mü deneme sizin için? Romanla karşılaştırınca nerede duruyor?Her yazar kendisini bir türde en iyi ifade eder. Benim kendimi en iyi ifade ettiğim tür roman. Fakat yazı dünyamın denemesiyle, hikâyesiyle, romanıyla bir bütün olduğunu biliyorum. Romanımla denemem arasında hiyerarşi değil bütünleme söz konusu. Romanlarımın arka planını dikkatli gözler denemelerimden takip etmişlerdir. Daha yazılış sürecinde Nar Ağacı'nın rengi bu köşeden sızdırdı kendisini. İsimle Ateş Arasında'nın, Lâ'nın ve Yusuf ile Züleyha'nın meseleleri bu köşede gösterdi kendisini.Mesela, denemede anlatamadıklarınızı romanda mı anlatıyorsunuz yahut tam tersi?Deneme, roman yazma sürecimin çilekeşi, sırdaşı olmanın yanı sıra beni roman sayfalarını denemeyle doldurma acemiliğinden de kurtardı. Bilirsiniz roman yazarken bazı sayfaların denemeye dönüşmesi riski her zaman vardır. Bunları kesip atmak kolay değildir. Onları denemede anlatırım. Ay'ı kırpıp yıldız yapmıyorum. Yani deneme, romanımın arka bahçesi değil ama arka planı. Zihin ve duygu haritam onlarda kayıtlıdır. Denemem olmasa eksik kalırım.Salâh Birsel, köşe yazısından deneme olmaz der ama ben ve siz dâhil pek çok yazar gazetede deneme yazıyoruz. Denemeye ihanet mi bu? Yoksa gazetenin edebiyata hizmeti mi?Denemeye ihanet değil. Deneme ile Salâh Birsel'in kastettiği köşe yazısını ayırıyorum ben. Sizin, benim ve benzer köşe yazarlarının yazdıkları genelgeçer anlamda köşe yazısı değil. Ve bunların bir alıcısı varsa gazete edebiyata hizmet ediyor demektir. Bu köşe bana ilk teklif edildiğinde siyaset yazmaktansa insaniyeti göstermeyi önceleyen biri olarak “köşe yazısı” yazamayacağımı söylemiştim. Meşrebim bu benim. Sonra anlattılar ki zaten benden beklenen de genelgeçer manada köşe yazısı değil. Bu, hele de günümüzde bir gazete için riskli görünebilir. Ama onurlu, değerli ve gerekli. Gazete sadece haber ve yorum değil, kültür hizmeti de vermeli. Pek çok klasik romanın önce gazetelerde tefrika edildiği unutulmamalı.Deneme yazarlığınız Zaman'daki yazılarla başladı, yanılıyor muyum? Bu anlamda biraz cebrî oldu diyebilir miyiz? Okurla aranızda nasıl bir ilişki gelişti bu süreçte?Büyük ölçüde Zaman'da başladı. Önceden de deneme yazıyordum ama bir deneme kitabı çıkarmak aklımdan geçmezdi meselâ. Bu köşe beni dağınıklıktan kurtardı, disipline etti. Haftalık zorunluluk olmasa bu yazıların büyük ihtimalle hiçbiri yazılmazdı. Bazen cebriliğin de faydası var. Nadir de olsa zorlandığım, yazmak istemediğim haftalar oldu. Fakat bu yazıların çoğunu severek, isteyerek yazıyorum. Diğer yandan benim kendimi kısa periyotlarla ifade ettiğim tek yer de bu köşe. Aktif bir sosyal medya kullanıcısı değilim. Bu yüzden bu köşe benim için önemli. Zaman okurunun vefakârlığını ise her fırsatta dile getiririm. Dertleşiyor, halleşiyoruz. Birbirimizi görmesek de.Mimoza Sürgünü'ndeki bir denemede, “Ben biraz azalsam. Sadeleşsem. Durulsam” demiştiniz. Bu kaygı, Kelime Defteri'nde de sürüyor. Mesela “Bu kadarcık kitapla da yaşanırmış” yazınız… “Boş bir sayfa gibiyim. Yepyeniyim. Çok sadeyim…” diyorsunuz. Ve o “Ben artık düz cümleler kurmak istiyorum” yazınız... Nedir bu sadeleşme, durulma arzusu?Gül devrim, Lale devrim geçti, şimdi Nergis devrimdeyim. O kadar gürültülü ve kalabalık akan bir hayattan sonra gelen sadeliğin değerli olduğunun da farkındayım. Kül suyunun berraklaşması gibi. Üslubum sanırım böyle de gidecek. Çünkü iç dünyam sadeleşme temayülünde. Nokta'ya kadar gidebilirim.Kitaptaki metinler, sizin farklı ilgi alanlarınızı da açığa vuruyor; Rus yazarlar, sinema, internet, plastik sanatlar, müzik, nesneler ve okuma serüveniniz… Denemenin bu pervasızlığına ne diyeceksiniz?Harika, diyeceğim. Denemenin benim için cazibesi sonsuz bir zenginleşme alanında kalem oynatma hakkı vermesi.Kelime Defteri hangi okurların hangi derdine derman olacak?Başkalarının hikâyelerinde kendimizi anlayabilir ve onarabiliriz. Bir romanın, bir filmin hikâyesinden insanlığa ve kendine dair bir anlama çabası çıkarmak isteyenler Kelime Defteri'nin talip olduğu okuyucuyu teşkil eder. Çünkü Kelime Defteri, ilgilendiği metinler üzerinden dünyayı ve şu zor insanları anlama derdinde. Edebiyat tahlili yapmak niyetinde hiç değil. Çok zor bir dünyada yaşıyoruz. En azından bana öyle geldi.
10 Ekim 2014 Cuma
Mutluluk hiçbir şeydir, imaj her şey!
David Fincher’ın yeni filmi ‘Kayıp Kız’, mutsuz bir aileden yola çıkarak bireysel ve toplumsal anlamda kurumsallaşmış olan imaj sahtekârlığını yüzümüze çarpıyor. Modern bir Anna Karenina uyarlaması olarak da okunabilecek film, beşinci evlilik yıldönümünü kutlamaya hazırlanan evli bir çiftin üzerindeki imaj perdesini çarpıcı hamlerle yırtıyor.“Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” (Anna Karenina, Leo N. Tolstoy)Geçen yüzyılın sonunda ‘müjdesi’ verilen bilgi çağının ve beraberinde gelen akıl almaz teknolojik gelişmenin bizi ikiyüzlü bir ‘imaj çağı’na mahkûm edeceğini kim bilebilirdi? Görüntünün, hakikat dahil her şeyi perdelediği, içinden çıkılması güç bir hapishanedeyiz artık. The Truman Show’un (1998) imajların kurmaca dünyasında yaşayan ana karakterini hatırlayalım. Hani filmin sonunda o ‘yalan dünya’nın çeperini yırtıp ‘gerçek dünya’ya adım atıyor ya... Şimdinin gözüyle bakınca ne kadar da naif! İmajlar hapishanesinde mutlu-mesut yaşayıp giden günümüz insanının kabuğunu kırabileceği öyle bir dünya kalmadı.Yaşayıp durduğumuz imaj hapishanesi sadece yalan ve riya üzerinde yükselmiyor. Zemininde, kapitalizm ile postmodernizmin sıkı işbirliği sonucu yayılan tüketim ekonomisi yatıyor. Bu muazzam çark, bireye ait bütün özel ve mahrem alanları, onun duygularını, zamanını, birikimini, düşüncelerini, topyekun hayatını ‘piyasa ekonomisi’ içinde alınır-satılır bir meta haline getiriyor. Daha ürkütücü olanı ise bireyin hiçbir zorlama ve baskı hissetmeden, bu çarkı yürütmek için üzerine düşen hemen her şeyi gönüllü olarak yapmasıdır. Kapitalizmin en acımasız haliyle yaşandığı ülkemiz, hiç şüphesiz imajlar hapishanesinin en mümtaz şubesi. Özellikle son 10 aydır (bir yönüyle 12 yıldır) yaşadıklarımız, imajların ve algıların her alanda galip geldiğini gösteriyor. ‘En azından şimdilik’ diyelim de geleceğe dair umudumuz saklı kalsın.MUTSUZLUĞUN RESMİNİ ÇİZEBİLİR MİSİN?Bu haftanın menüsünde imaj, riya, mutluluk ve mutsuzluk üzerine kafa yorabileceğimiz sıkı bir film var. David Fincher’ın yeni filmi ‘Kayıp Kız / Gone Girl’, mutsuz bir aileden yola çıkarak bireysel ve toplumsal anlamda kurumsallaşmış olan imaj sahtekârlığını, yani riyayı yüzümüze çarpıyor. Modern ve serbest bir Anna Karenina uyarlaması olarak da okunabilecek film, beşinci evlilik yıldönümünü kutlamaya hazırlanan evli bir çiftin üzerindeki imaj perdesini sinsi, kurnaz ve çarpıcı hamleler ile yırtıyor. Mutluluk kılıfının altındaki mutsuzluğu hiç acele etmeden, kazıya kazıya gösteriyor seyirciye.New York’lu yazar Nick ve çocukluğundan itibaren bir ‘proje’ gibi yaşayan karısı Amy’nin parıltılı hayatı beşinci evlilik yıldönümlerinde sarsılır. O sabah Amy esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolur. Evde boğuşma izleri vardır. Nick, şüphe uyandırıcı davranışları ve kendisinden beklenen hüznü takınmadığı için polisin bir numaralı şüphelisi olur. Amy’nin kaybolması ve cinayet şüphesi, onların evliliği üzerindeki gizemi de gündeme getirir. Polisin yürüttüğü soruşturma, komşuların, kasaba halkının ve medyanın da dahil olmasıyla karmaşık bir hal alır.2011’de Ejderha Dövmeli Kız’ın yeniden çevirimiyle biraz hayal kırıklığına yol açan yönetmen David Fincher, ‘Kayıp Kız’ ile ustası olduğu polisiye-gerilim sularına dönüyor. ABD’li yazar Gillian Flynn’ın filme kaynaklık eden aynı adlı romanı, özellikle ustalıklı kurgusu ve güçlü kadın karakteriyle öne çıkıyordu. Roman, ülkemizde Artemis Yayınları etiketiyle geçtiğimiz yıl yayımlanmıştı. Senaryoyu Flynn’a emanet eden Fincher, kitabın kurgusunu bir adım ileriye taşıyarak gerilimi ve gizemi daha da artırıyor. Açılışta Nick’in seslendirdiği şu cümleler, ne kadar güvensiz, gerilimli ve gizemli bir evlilikle karşılaşacağımızın ipuçlarını veriyor: “Ne düşünüyorsun Amy?.. Evliliğimiz boyunca dile getirmesem bile, içten içe, sürekli sorduğum soru bu. Sanırım bu tür sorular tüm evliliklerin kaçınılmazı: Ne düşünüyorsun? Neler hissediyorsun? Sen kimsin? Bize ne oldu? Şimdi ne yapacağız?”Yönetmen, ana hikâyeyi polisiye kayıp olayı üzerinde yürütüyor. Perdeye yansıyan tarih düşürmeler sayesinde zaman ile oynama kozunu elinde tutuyor. Böylece ihtiyaç duyduğunda kaybolma olayında iz sürülen kronolojik zamanı bir kenara bırakarak ‘anı-bellek zamana’ geçiş yapabiliyor. Bu ustalıklı geçişler, Nick ve Amy’in üzerindeki gizemi ortadan kaldırmak yerine gerilimi ve merak unsurunu daha da artırıyor. Çünkü Nick’in dış sesiyle başlayan hikâye anlatımı usta bir hamle ile Amy’ye geçiyor. Gizem perdesi aralandığında bile yönetmenin kurguladığı gerilim sona ermiyor.Yıllardır kayıp olan Hollywood’un ‘yönetmenler kuşağı’nı yeniden diriltebilecek isimlerden biri olan Fincher, hayranı olduğu Hitchcock’un gerilim ruhunu ‘Kayıp Kız’ın tekinsiz atmosferine ustalıkla yansıtıyor. Oyuncu seçimiyle de takdiri hak eden filmde Rosamund Pike üst düzey bir performans sergilerken Ben Affleck, kariyerinin en iyi rolünü çıkarıyor. Dedektif Boney’de Kim Dickenson, kız kardeş Margo’da Carrie Coon ve filme tehlikeli bir Muhteşem Gatsby efekti katan Neil Patrick Harris de hikâyeye ruh katan oyuncular. ‘Kayıp Kız’, yılın en iyi filmleri arasına adını şimdiden yazdırıyor.
9 Ekim 2014 Perşembe
Altın Portakal, sancılı başlıyor
Altın Portakal Film Festivali’nin 51. yılı sansür tartışmalarının gölgesinde başlıyor. Sansüre uğrayan ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ filminin de yer aldığı 13 belgeselin festivalden çekilmesiyle dün Ulusal Belgesel Yarışması iptal edildi.Altın Portakal Film Festivali, 51. yılına sansür krizinin gölgesinde giriyor. O kadar ki, yarın başlayacak festivalin program akışı bile henüz açıklanmadı. Oysaki festival, uzun süre sonra ilk kez ulusal ve uluslararası yarışma bölümündeki seçkisiyle heyecan uyandırmıştı.HER ŞEY UMUTLA BAŞLAMIŞTIKeşke sinema dünyası, festivalde yarışacak filmlere ya da Antalya’ya gelecek yabancı konuklara odaklansaydı. Fakat yaşanan sansür krizi, bütün bunları gölgede bıraktı. Aslında her şey 100. yıla yaraşır başlamıştı. Ödül heykelciği ufak dokunuşlarla yenilendi, Al Pacino gibi dünyaca ünlü oyuncular festivale davet edildi, yeniden ‘uluslararası’ olma hedefi konuldu. Hatta ilk basın toplantısı, Lumiere Kardeşler imzalı, sinema tarihini başlatan filmin bu topraklardaki ilk gösteriminin yapıldığı Yıldız Sarayı’nda gerçekleştirildi... 51. yılında ‘Gelenekten geleceğe’ sloganıyla yola çıkan Altın Portakal’ın geçmişindeki ‘sansür geleneğini’ 2014’lere taşıyacağı kimsenin aklına gelmemişti!Elif Dağdeviren, Alin Taşçıyan, Hülya Uçansu ve Zeynep Özbatur Atakan’dan oluşan festival komitesinin de katıldığı basın toplantısında Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel’e o kritik soru soruldu: “İyi bir Gezi filmi festivale başvurursa yarışabilecek mi?” Türel’in cevabı netti: “Yarışmaya kıstas, engel koyamayız. Film festivalimiz herkese açık. Siyasi filmler olacaktır. Biz filmleri herhangi bir siyasi yapıya sahip diye Altın Portakal’da yarışmaktan men edemeyiz.”TCK’YA GÖRE FİLM SEÇMEKNe yazık ki olaylar başkanın sözlü teminatına göre gelişmedi. Gezi olaylarını konu alan, Reyan Tuvi’nin yönettiği ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ adlı belgesel, ön jüri tarafından yarışmaya seçilmesine rağmen festival yönetimi tarafından Ulusal Belgesel Yarışması’ndan çıkarıldı. Üstelik bu uygulama Berke Baş, Ayşe Çetinbaş ve Seray Genç’ten oluşan ön jürinin açıklamasıyla ortaya çıktı. Festival yönetimi, söz konusu filmin yarışmaya alınmamasına gerekçe olarak Türk Ceza Kanunu’nun 125. (kişilere hakaret) ve 299. (Cumhurbaşkanına hakaret) maddelerini gösteriyordu. Sinema dünyası şaşkınlık içindeydi zira işin içinde, hepsi birbirinden tecrübeli ve adlarını sansürle yan yana anamayacağınız festival komitesi üyeleri vardı.Festival komitesi cevaben, meselenin Gezi ile ilgisi olmadığını, festivalde başka ‘Gezi filmleri’ de olduğunu açıkladı. Ancak yine de TCK’nın ilgili maddelerine dayandırılarak sansür kararını savundu. Bu açıklamaya ilk tepki Sinema Yazarları Derneği’nden (SİYAD) geldi. Derneğe üye 75 sinema yazarı bir bildiri yayımlayarak olayın sansür olduğu ve festival yönetiminin söz konusu belgeseli yönetmenin kurguladığı haliyle yarışmaya geri alması gerektiği vurgulandı. Festivalin yarışmalı bölümlerinde görev alan 10 jüri üyesi de yaşananları ‘vahim’ olarak nitelendirdi. Festival yönetimi ise geri adım atmak yerine Reyan Tuvi üzerinde baskı kurarak festivalin akıbetini ve sorumluluğunu yönetmenin omuzlarına bıraktı. Tuvi de ‘festivalin yapılması’ için İngilizce altyazıdaki bir kelimeyi çıkarmayı kabul etti.BELGESELCİLER ÇEKİLDİ, YARIŞMA İPTAL!‘Kriz çözüldü’ derken, festival komitesinin bu uzlaşmayı duyururken kullandığı ifadeler sinema dünyasını hareketlendirdi. Filmin ‘yeni versiyonuyla’ başvuru yaptığı ve yarışmaya öyle kabul edildiğini açıklayan yönetim, hatasını kabul etmeyen ve sansürü savunmaya devam eden açıklamasıyla krizi yeniden alevlendirdi. Tepkiler artınca da en başta yapması gerekeni sonda yaparak hatasını kabul etti ve uzlaşma çağrısı yaptı. Fakat sansür kararından dolayı yine özür dilenmediği için önce Ulusal Belgesel Yarışması jüri başkanı Can Candan istifa etti, ardından da ulusal ve uluslararası uzun metraj dahil, festivalin yarışmalı bölümlerinde görev alan 11 jüri üyesinin istifası geldi. 40’a yakın sinema yazarının ve birçok sinema platformunun festivale katılmayacağını açıklamasının ardından Reyan Tuvi’nin de aralarında olduğu Ulusal Belgesel Yarışması’ndaki 13 yönetmen, filmlerini festivalden çekti. Festival de çareyi yarışmayı iptal etmekte buldu. Kutluğ Ataman hariç, Ulusal Uzun Metraj Yarışması’nda yer alan filmlerin yapımcı ve yönetmenleri ise bir açıklama yaparak festivale katılacaklarını açıkladı. Festival yönetiminin sansür uyguladığı belirtilen açıklamada, festivale katılarak ve seslerini duyurarak sansürle mücadele edileceği ifade edildi.Sonuç olarak, festivalin can damarı olan ulusal uzun metraj yarışması, yapımcı ve yönetmenlerin bu açıklamasıyla ‘direkten döndü’. Fakat festival yönetiminin sansür kararı ve devamındaki anlamsız inadı yüzünden Türk sinemasının 100. yılında Altın Portakal, büyük bir yara aldı.Ulusal Uzun Metraj YarışmasıBalık / Derviş ZaimÇekmeköy Underground / Ayşim Türkmen KeskinFakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku /Çiğdem VitrinelGuruldayan Kalpler / Ömer Uğurİtirazım Var / Onur Ünlüİyi Biri /Ayhan SonyürekKlama Dayika Min – Annemin Şarkısı / Erol MintaşKumun Tadı / Melisa ÖnelKuzu / Kutluğ AtamanNeden Tarkovski Olamıyorum / Murat DüzgünoğluOflu Hoca’yı Aramak – O.H.A. /Osman Levent SoyarslanSivas / Kaan MüjdeciUluslararası Uzun Metraj YarışmasıMahkeme (Chaitanya Tamhane)Michael Jackson Anıtı (Darko Lungulov)Beyaz Tanrı (Kornél Mundruczó)Test (Alexandr Kott)Çekingen (Marienne Tardieu)Turist (Ruben Östlund)Macondo (Sudabeh Mortezai)Villa Touma (Suha Arraf)Dağdaki Tabut (Xin Yukun)Her Şeye Rağmen (Maciej Pieprzyca)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)