6 Ekim 2014 Pazartesi

Sanat dünyasında ‘Gezi’nin artçı sarsıntıları

Bugünlerde sinema, tiyatro ve modern sanat çevreleri Gezi Parkı olaylarının ‘art’çı sarsıntılarını yaşıyor. Bir haftadır devam eden 51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ndeki Gezi sansürü dün çözüldü! Fakat Venedik Mimarlık Bienali Türkiye sergisinden ve İBB Şehir Tiyatroları’ndan iki sansür haberi daha geldi.51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde bir haftadır devam eden sansür tartışmaları dün yeni bir boyut kazandı. Belgesel yarışma programından çıkarılan Reyan Tuvi’nin yönettiği ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ adlı Gezi belgeseli, ‘yeni versiyonu’ ile yarışmaya yeniden dahil edildi. Festivalin internet sayfasında dün yapılan açıklamada, ‘Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, Reyan Tuvi’nin ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ filminin yeniden gönderilen versiyonunu, yapılan değerlendirme sonucunda yarışmaya davet etmiştir’ denildi.Reyan Tuvi de Twitter adresinden bir açıklama yaptı. Tuvi, “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek 51’inci Antalya Altın Portakal Film Festivali, Ulusal Belgesel Yarışması’nda yarışacak. Bir haftaya yakın süredir devam etmekte olan ve sinema sektörüne topyekün çok önemsediğim bir tartışma başlatan bu durum, filmin İngilizce altyazısındaki bir küfür çevirisini kaldırmamla sona erdi. Belgeselimiz, İstanbul ve diğer festivallerde izleyici ile buluştuğu haliyle, kurgusuna dokunulmadan Antalya izleyicisi ile buluşacak. Sokaklarda, duvarlardan küfürleri boyayarak silen ve ‘küfürle değil, inatla diren’ diyen kadınları selamlıyorum. Bana destek veren, yanımda duran herkese, içtenlikle teşekkür ederim.” dedi. Peki ne olmuştu? Antalya Büyükşehir Belediyesi’nce bu yıl 10-18 Ekim tarihlerinde düzenlenecek festivalde ön jürinin yarışma için seçtiği Taksim Gezi Parkı olaylarını anlatan ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ adlı belgesel, Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) hakaret ve cumhurbaşkanına hakaret suçlarını düzenleyen 125’inci ve 299’uncu maddelere aykırı olduğu gerekçesiyle yarışmadan çıkartılmıştı. Belgesel yarışmasının ön jüri üyeleri Berke Baş, Ayşe Çetinbaş ve Seray Genç, kararı sansür olarak değerlendirmiş, Ulusal Belgesel Film Yarışması Ana Jüri Başkanı Can Candan da başkanlıktan çekildiğini duyurmuştu.Yazıcıoğlu, Gezi’yle ilgili ne demişti?Antalya’da bunlar olurken sansür tartışmalarına dün iki olay daha eklendi. İki ay önce İBB Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği’ne atanan Erhan Yazıcıoğlu, Hürriyet’e verdiği röportajda, “Yeni dönemde direkt olarak Gezi eylemlerini savunan veya cumhurbaşkanını ya da başbakanı direkt olarak eleştiren bir oyun elbette oynamayacağız... Ama dünya literatürüne geçmiş bir oyunda herhangi bir başbakanı eleştiren bir söz varsa, ucu bizim başbakanımıza da değer diye ben o sözü metinden çıkartmayacağım. Neticede Şehir Tiyatroları bir devlet kurumudur.” dedi. Yazıcıoğlu, Mayıs 2013’te başlayan Gezi Parkı olayları sırasında resmi Twitter hesabından “Gezi Parkı gerçekleşen bir ütopyadır, güneş ülkesidir. ‘HERKES’in kucaklaştığı, birbirini yeni tanıdığı, önyargıların yıkıldığı yerdir.” “Ağacımız için, toprağımız için, ifade özgürlüğümüz için, ‘ben varım, buradayım’ demek için tüm Türkiye’de #parklardaoturuyoruz” tweetleri atmıştı.Üçüncü sansür iddiası ise geçtiğimiz haziran ayında Venedik Mimarlık Bienali Türkiye Pavyonu’nda, mimar Murat Tabanlıoğlu küratörlüğünde açılan “Hafıza Mekanları” adlı sergisiyle ilgili. Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Celal Üster’in iddiasına göre Tabanlıoğlu, Gezi Parkı olayları sırasında AKM’nin dış cephesine asılan “Kes Sesini Tayyip” yazan afişe ağaçlar ekleyerek, afişin sadece “Kes” bölümünün görünmesini sağlayarak otosansür yaptığını ifade ediyor. Söz konusu afiş, Venedik’teki sergide, AKM’nin Gezi Parkı eylemlerine kadar uzanan evrimini anlatan bölümünde yer alıyor. Tabalıoğlu’nun konuyla ilgili açıklaması merakla bekleniyor.Samsun Sanat Tiyatrosu’nun (SST) hazırladığı “Diren” adlı oyun da, politik içeriği nedeniyle Edirne Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından salon verilmeyerek geçen haftalarda engellenmişti. Oyunlarını sokakta sahneleyen SST, aynı engelle Afyon Sandıklı’da da karşılaştı. Her şeye oyunlarını sokakta sahnelemeye kararlı olan Diren’in Anadolu yolculuğu devam ediyor: 13 Ekim-Sandıklı, 14 Ekim-Simav, 15 Ekim-Uşak, 16 Ekim-Bozöyük, 17 Ekim-Kütahya, 18 Ekim-Afyon, 24 Ekim-Kayseri, 25 Ekim-Kırşehir.

4 Ekim 2014 Cumartesi

İş Sanat’ta kemancılar yılı

Her yıl düzenlediği önemli konserlerle dünyanın önde gelen müzisyenlerini ağırlayan İş Sanat, kasım ayında 15. sezonunu açıyor. Klasik müzikten caza, dünya müziğinden Türk müziğine onlarca konserin yer aldığı sezonda Vadim Repin, Sarah Chang ve Giuliano Carmignola gibi dünyanın en ünlü keman sanatçıları müzikseverlerle buluşacak.Her yıl klasik müziğin ve cazın tanınmış isimlerini müzikseverlerle buluşturan İş Sanat, 15. yılını kutladığı 2014-2015 sezonunda da önemli sanatçıları ağırlıyor. Klasik müzik ve caz ustalarının yanında iki yeni çocuk oyunu (Keloğlan ve Sahne Denilen Büyülü Kutu), ücretsiz şiir ve hikâye dinletileri, sergiler ve dünya müziğinden sanatçılarla dolu bir program ile sezonu açıyor. Geride kalan 14 yılda, 1200 etkinlikle 1 milyon izleyiciye ulaşan İş Sanat'ın açılış konserini, geçtiğimiz yıllarda da olduğu gibi Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası verecek. 1 Kasım Cumartesi akşamı Alpaslan Ertüngealp'ın yöneteceği bu konserin solisti piyanist Hüseyin Sermet.ÜNLÜ KEMANCILAR, BÜYüK ORKESTRALARİş Sanat'taki klasik müzik konserlerinde dikkat çeken bir ayrıntı ise bu yıl ünlü keman sanatçılarının varlığı. Daha önce 2005 ve 2011 yıllarında ülkemizde konser veren Vadim Repin onlardan biri. 5 yaşında müziğe başlayan ve 6 ay sonra da ilk konserini veren 43 yaşındaki Rus keman virtüözü, bu yılki konserinde İngiliz şef James Judd yönetimindeki Wiener Concert-Verein ile 14 Kasım akşamı sahneye çıkacak. Kemanın bir diğer başarılı ismi ise Güney Kore asıllı Sarah Chang. Daha 4 yaşında ilk konserine çıkan Chang'in eşlik edeceği topluluk ise İspanya'nın en tanınan oda orkestralarından Filarmónia de Cámara de Valencia. İş Sanat'ın iddialı konserlerinden biri de kuşkusuz İtalyan keman sanatçısı Giuliano Carmignola'nın solist ve şef olarak katılacağı konser. 5 Aralık Cuma akşamı sahneye, kendisine bir vakıf tarafından kalıcı olarak ödünç verilen 1732 yılına ait Stradivarius'uyla çıkıp çıkmayacağı bilinmez ama Carmignola'nın I Sonatori topluluğu ile vereceği konser dikkate değer.Münih Oda Orkestrası ve Johann Strauss Orkestrası -Rainer Hersch yönetiminde mizah dolu bir şova hazırlanıyor. Basel ve Berlin Oda Orkestrası gibi toplulukları da ağırlamaya hazırlanan İş Sanat'ta bu sezon dünyanın en köklü iki orkestrası da sahne alacak. Bunlardan ilki Londra Filarmoni Orkestrası. 3 Mart Salı akşamı Christoph Eschenbach yönetiminde sahneye çıkacak orkestranın solisti keman virtüözü Ray Chen. 5 Mayıs akşamı konser vermeye hazırlanan diğer topluluk ise 78 yıllık Rusya Devlet Akademi Senfoni Orkestrası. Özbek piyanist Behzod Abduraimov'un solistliğindeki konserin yönetimi Vladimir Jurowski'ye emanet.OLMAZSA OLMAZ, CAZ VE DÜNYA MÜZİĞİKlasik müzikte dünyaca ünlü isimleri sanatseverlerle buluşturan İş Sanat, caz müziğinin de önemli isimlerine yer veriyor. Fransız şanson geleneği ile caz müziğini kendi zarif üslubunda bir araya getiren Stacey Kent, serbest cazın kurucularından 74 yaşındaki saksafon sanatçısı Pharoah Sanders, Anthony Strong, John Coltrane'ın oğlu Ravi Coltrane ve caz trompetinin önemli isimlerinden Tom Harrell bu yıl konser verecek isimler. Dünya müziği serisine baktığımızda da İş Sanat'ta sahne alacak birbirinden renkli isimlerle karşılaşıyoruz. Neşeli Günler filminin yeni nesil sesleri The von Trapps 12 Kasım Çarşamba akşamı Türkiye'deki ilk konserini verecek. Flamenko gitaristi Paco Pena, İtalyan sanatçı Ornella Vanoni, 21. yüzyılın Bob Marley'i olarak tanımlanan Aşa (Asha) ve Tunuslu ud sanatçısı Zafer Yusuf (Dhaffer Youssef) izleyicilerle buluşacak diğer isimler. Bütün bunların yanında, Yalın, halk müziği sanatçısı Mercan Erzincan, Sinema Senfoni Orkestrası eşliğinde Halit Ergenç, Can Bonomo, Fatma Turgut ve Ozan Musluoğlu'nun “All My Friends Are Vocalists” isimli projesinde 10'dan fazla sanatçının bir araya geldiği konserler de gerçekleştirilecek.Gelenekselleşen şiir dinletilerinin bu yılki konukları da Türk edebiyatının önemli isimleri. Nazım Hikmet'in şiirleriyle başlayacak seride Ümit Yaşar Oğuzcan ve bu yıl 100. doğum gününü kutladığımız Orhan Veli şiirleri yer alacak. Sait Faik hikâyeleri sezon boyunca sanatçılar tarafından seslendirilecek. (Bilgi için: issanat.com.tr)

3 Ekim 2014 Cuma

Sinema, bir şenliktir

Cem Yılmaz’ın yeni filmi ‘Pek Yakında’, ailesini yeniden bir araya getirebilmek için film çeken bir adamın öyküsünü anlatıyor. Türk sinemasının 100. yılına yaraşır naiflikteki film, aynı zamanda Yeşilçam’a saygı ve sevgilerini sunuyor. Kimyası yüksek oyunculuklar da filmin hediyesi...Bir Cem Yılmaz filminin en belirgin alamet-i farikası komedisi, gişe potansiyeli veya vaat ettiği eğlenceden ziyade, işçilik kalitesidir. Cem Yılmaz, Türk sinemasında Nuri Bilge Ceylan yahut Zeki Demirkubuz filmlerinde görülebilecek titiz bir işçilikle çekiyor filmlerini. Komedyen yönü ağır bastığından olsa gerek, Yılmaz’ın bu yönü hep göz ardı edilir; ama kendi ifadesiyle söylersek onu ‘filmci’ yapan en önemli yanı da bu titizliğidir. Aksi halde, mukayese edildiği diğer komedyenlerin kolaycılığına kapılıp sinemaya salt ‘para makinesi’ gibi yaklaşabilirdi. Nitekim G.O.R.A. ve A.R.O.G.’u bu türden kabul edebiliriz, fakat onlarda bile belli bir kalitenin altına düşmedi. Cem Yılmaz’ın bu titizliği sinema sevgisinden, sinemaya olan tutkusundan ileri geliyor. Bu açıdan bakınca ‘Pek Yakında’, ünlü komedyenin sinemaya tutkudan öte, saygıyla bağlı olduğunu açıkça gösteriyor. Film içinde film çekilen filmlerden biri Pek Yakında. Daha ‘kitabi’ söylenişiyle sinemaya içeriden bir bakış. Dünya sinemasında birçok örneği bulunan bu tür filmlerin bizdeki en yetkin ve ‘hazin’ örneği hiç şüphesiz ‘Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’dir. Cem Yılmaz da doğru bir tercih ile bu Yavuz Turgul klasiğinin izinde ilerliyor. ‘Pek Yakında’, ailesini yeniden bir araya getirebilmek için sinemaya sarılan bir adamın öyküsünü anlatıyor. Vaktiyle önemli filmlerde figüranlık yapmış Zafer, günümüzde korsan DVD satarak hayatını sürdürmektedir. Kanunsuz işlerinden dolayı karısı ondan boşanmak isteyince “korsana hayır” diyerek tövbe eder. Ancak Zafer, hatırlı patronunun “son bir iş yap, öyle bırak” teklifine hayır diyemez. Sonra işler sarpa sarar ve olaylar Zafer’i bir sinema filminin yapımcısı haline getirir. Ailesini geri kazanmak isteyen Zafer, eski filmci tanıdıklarından oluşan bir ekiple 1970’lerden beri çekilememiş fantastik proje ‘Şahikalar: Kötülüğün Sonu’nu çekmeye başlar. AH BU FİLMLERİN GÖZÜ KÖR OLSUN Türk sinemasının 100. yılına yaraşır naiflikteki ‘Pek Yakında’, aynı zamanda Yeşilçam’a saygı ve sevgilerini sunuyor. Üstelik sadece göndermeler, dokundurmalar ve espriler ile sınırlı değil; filmin hikâyesi, karakterleri ve bütüne yayılan naifliği de bu saygı duruşuna katkı yapıyor. Film, adından başlayarak, jenerikte ‘yönetmen’ yerine ‘rejisör’ü tercih etmesine kadar bir an olsun saygıda kusur etmiyor. Yavuz Turgul sineması başta olmak üzere Ertem Eğilmez sineması, Sadri Alışık, günümüz sanat sineması ve fantastik/avantür sinemamız bu sevgi dolu saygı geçidinde bol bol selamlanıyor. Yeşilçam’ın yanı sıra özellikle senaryodaki düğümler atılırken (‘son bir iş’ teması gibi) Hollywood da devreye giriyor. Bazı diyaloglarda ise doğrudan Hollywood filmlerine selam gönderiliyor (polis arabasındaki diyaloglar gibi). Cem Yılmaz’ın sivri dili ve keskin zekâsı sadece naif bir Yeşilçam güzellemesiyle yetinmiyor elbette. Kimi zaman sektöre (oyuncular, yönetmenler, televizyoncular, yapımcılar, sanat sineması, festival filmleri) eleştirel bir bakışla yaklaşıp bir nevi eleştirmenliğe de soyunuyor. ‘Pek Yakında’ ile birlikte Cem Yılmaz sinemasını ikiye ayırmanın vakti geldi de geçiyor. İkisi de aynı sinemacıya ait tabii ki fakat bir tarafta komedyen Cem Yılmaz’ın ağırlığı ve seyircinin ondan beklentileri ön plana çıkarken; diğer tarafta Cem Yılmaz’ın sinemacı, onun ifadesiyle ‘filmci’ yönü ağır basıyor. G.O.R.A., A.R.O.G. ve Yahşi Batı komedyen tarafında yer alırken; Her Şey Çok Güzel Olacak’ı da dahil edebileceğimiz sinemacı tarafta Hokkabaz ile Pek Yakında’yı sayabiliriz. Bu yönüyle kendi açımdan, belki ileride daha da kıymetlenecek Hokkabaz, açık ara Cem Yılmaz’ın en iyi filmi. Sonuç itibarıyla ‘Pek Yakında’, hikâyesinin sınırlarına göre süresini biraz uzun tutsa da sıkı esprileri, zekice göndermeleri, eğlenceli karakterleri, Yeşilçam’a saygısı ve sevgisiyle seyir zevki veren bir film. Kimyası yüksek oyunculuklar da filmin hediyesi…

2 Ekim 2014 Perşembe

Şehir Tiyatroları, 16 oyunu repertuardan çıkardı

İBB Şehir Tiyatroları, yeni sezon programını dün açıkladı. İki ay önce genel sanat yönetmenliğine atanan Erhan Yazıcıoğlu, 16 oyunu repertuardan kaldırıp yerine şimdilik 5 oyun koydu. Provaları devam edenler var. Yazıcıoğlu, “Yetersiz bulduğum, beğenmediğim ve gişe başarısı düşük olduğu için bazı oyunları kaldırdık. Bunun hesabını herkese vermek zorunda değilim.” dedi.Sevinç Özarslan istanbul-İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, 2014-2015 sezonu repertuarını dün Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde düzenlediği basın toplantısıyla açıkladı. Şehir Tiyatroları Müdürü Salih Efiloğlu, Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu, genel sanat yönetmen yardımcıları ve yönetim kurulu üyesi oyuncu Perihan Savaş'ın katıldığı toplantıda, yeni oyunlar ve 100. yıl kutlamaları hakkında bilgiler verildi. İBB Şehir Tiyatroları 8 Ekim'den itibaren 5'i yeni, 30 oyunla perde açacak. 19. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde prömiyeri yapılan Engin Alkan'ın yönettiği Çürük Temel ile Orhan Alkaya'nın yönettiği Lillian, yeni sezonda izleyicinin karşısına çıkacak. Sezonun yenileri arasında iki müzikal de bulunuyor. Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından beş yıldır oynanan Kerbela, Cibali Karakolu ve Reginald Rose'un yazdığı, sinema filmi de çekilen On İki Öfkeli Adam ekim ayı içinde ilk kez perde açacak. Şehir Tiyatroları, Avrupalı tiyatro yönetmenleriyle de işbirliği içinde. 2014-2015 sezonunda Makedon yönetmen Aleksandar Poposvki, Alman yönetmen Roberto Julie'nin oyunları izleyicilerle buluşacak. 100. yıl projeleri devam ediyor2014, Şehir Tiyatroları'nın yüzüncü yılı fakat Ocak 2014'ten bu yana -AVM'lerde açılan sergileri saymazsak- elle tutulur, gözle görülür pek bir şey yapılmadı. Erhan Yazıcıoğlu, 100. yıl kutlamalarının ve projelerinin devam edeceğini söylüyor. 17 Kasım'da 100. yıl kutlamaları özel bir geceyle başlayacak ve şu etkinlikler ve projenler gerçekleştirilecek: Şehir Tiyatroları'nın Sözlü Tarihi başlıklı sempozyum yapılacak. Laçin Ceylan'ın yöneteceği Darülbedayi'nin iki önemli kadın oyuncusu Bedia Muvahhit ve Afife Jale'nin hayatını anlatan İki Kadın oyunu sahnelenecek. Hüseyin Köroğlu'nun hazırladığı bir aktörün gözünden Darülbedayi'nin tarihini anlatan Düş Oyuncakları da bu kapsamda perde açacak. Alternatif tiyatrolarla, Şehir Tiyatroları'nı buluşturan bir festival yapılacak. Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi, 100. Yıl Darülbedayi Atölyesi adı altında eğitim merkezi haline getirilecek. Kasım ayında hayata geçecek bu okula herkes katılabilecek ve burada çağdaş gösteri merkezi ve çocuk eğitim birimi aynı çatı altında buluşacak. 100. Yıl Müzesi'nin kurulma çalışmaları devam ediyor. Muhsin Ertuğrul'un reji notlarından yola çıkılarak bir kitap hazırlanacak. Bunların dışında 9 adet tiyatro kitabı yayımlanacak. Beş açıkhava tiyatrosu İstanbullularla buluşacak. Yazıcıoğlu, bu sahnelerin yerlerini henüz belirlemediklerini ama belediye başkanı ve kültür müdürleriyle İstanbul'un müsait yerlerini helikopterle görmeye çıkacaklarını söylüyor. Bostancı Hali ise iki ayrı sahneye dönüştürülecek. Repertuardan kalkan oyunların kostüm ve aksesuarları de amatör tiyatrolarla paylaşılacak.“Az ve öz oyun sahneleyeceğiz”Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu'nun repertuarda yaptığı değişiklik, sanat çevrelerinde sessiz bir tepkiye neden olmuştu. Mesela geçen sezonda provası başlayan Mehmet Baydur'un yazdığı Kadın İstasyonu’nun akıbeti henüz belli değil. Şark Dişçisi de repertuardan çıkarılmıştı fakat, yeniden dahil edildi. Yazıcıoğlu, “Yetersiz bulduğum, beğenmediğim, seyirciden tepki alan ve gişe başarısı düşük olan oyunları kaldırdık. Bunun hesabını herkese vermek zorunda değilim. Çok oyun çıkardık. Bu hakka sahibim. Az ve öz oyun sahneleyeceğiz. Beş oyuna yapacağımız masrafı tek oyuna indireceğiz.” diyor.Yeni oyunlar: Çürük Temel (Engin Alkan), Lillian (Orhan Alkaya), Kerbela (Ayşe Emel Mestçi), Cibali Karakolu (Nedret Denizhan), On İki Öfkeli Adam (Arif Akkaya). Provaları ve hazırlıkları devam edenler: Terzi (Sławomir Mrozek), Komşum Hitler (Tolga Yeter), Tenesa Williams'ın ünlü oyunu Sırça Hayvan Koleksiyonu (Yıldırım Fikret Ura), İki Kadın (Laçin Ceylan), Ölü Ordunun Generali (Nurullah Tuncer), Samuel Beckett'ın Ders (Emre Koyuncuoğlu), Shakespeare'den Bir Yaz Gecesi (Makedon Aleksandar Popovski), Düğün Evi Oyun Evi (Nurhan Karadağ), Kısasa Kısas (Zişan Uğurlu). Çocuk ve genç oyunları: Fırtına, Cimri, Balon, Patlamış Mısır, Kırtık ve Kaybolan Ayakkabı.Repertuardan çıkarılanlar: Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Lysistrata, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Kösem Sultan, Meraklısı İçin Öyle Bir Hikâye, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum, Toros Canavarı, Kes ve Kaç, Yuvaya Dönmek, Perşembenin Hanımları, Yüzleşme, Dar Ayakkabıyla Yaşamak, İsimsiz, Buluşma Yeri, Büyünün Gözleri.

1 Ekim 2014 Çarşamba

Siirt'in Paris köyüne bir Eyfel lazım

Siirt'in Eruh ilçesine bağlı ünlü Paris köyü, bir sergiye konu oldu. Sanatçı Fikret Atay, Taksim Pilot Galeri'de açılan ‘Paris Köyü' adlı video sergisinde, yaklaşık yüz kişinin yaşadığı köydeki gençlerle yaşlılar arasında diyalog kurmayı hedefliyor. Avusturya'da yaşayan ünlü Kürt müzisyeni, keman virtuözü Dilşad Said'in 'Sorani Badhinan' bestesinin eşlik ettiği 'Paris Köyü sergisi', 25 Ekim'e kadar görülebilir.Taksim Sıraselviler'deki Pilot Galeri'ye girdiğinizde, karşınıza çıkan ilk videoda Siirt'in Paris köyü ile tanışıyorsunuz. Şenlikli bir köye giriş sahnesi… Beş metre boyutundaki Eyfel Kulesi'ni traktöre yükleyen gençleri, köyün kadınları neşe, sevinç, heyecan içinde karşılıyorlar. Ama o da ne! Kulenin en tepesinde iki hoparlör, onun üstünde de alem. 6.20 saniye süren video, Charli Chaplin filmleri gibi siyah-beyaz, sessiz ve hareketli. Videolarında, Doğu-Batı, gelenek ve modernite, sivil ve askerî alanlar arasındaki gerilim noktalarını işaret eden Fikret Atay'ın, beş yıl aradan sonra açtığı 'Paris Köyü sergisi', yaklaşık yüz kişinin yaşadığı köydeki gençlerle yaşlılar arasında diyalog kurmayı hedefliyor. Geçtiğimiz yıllarda Tate Modern ve New Museum ile Lyon, İskenderiye, İstanbul ve Sidney bienalleri gibi birçok müze, kurum ve etkinlikte sergilere katılan ve Tate Modern, Mudam, Frac, VKV gibi koleksiyonlarda çalışmaları bulunan sanatçının sergide, Paris Köyü dışında iki videosu daha bulunuyor. “Yürüyen Anılar”, “Devlerin Aşkı” ve “Paris Köyü” isimli üç ayrı hikâye, üç ayrı yol, aynı düzlemde kesişiyor. Serinin başlangıç noktası olan “Yürüyen Anılar”, boşaltılmış bir köyün kadınlarının geri dönüş filmi. Serinin ikinci filmi “Devlerin Aşkı”, şehirli kız, köylü oğlan, imkânsız aşk imgeleri çerçevesinde gelenekselci olmayan bir noktadan modernlik eleştirisi sunuyor. Absürt bir kara-komedi olarak tanımlanabilecek olan Paris köyü ise Siirt/Eruh arasında gerçekten var olan bir köyden yola çıkarak kurgulanıyor. Önce köyün adına uygun bir sembol, Eyfel Kulesi hazırlanıp köye getiriliyor. Ardından çıkan tartışmada, köyün ileri gelenlerinin kuleyi istemedikleri görülüyor. Yaşlılar ile gençler arasında ortak yol bulunmaya çalışılıyor ve sonunda, kuleye takılan hoparlör ve alem ile minareye benzeyen bir yapı üretiliyor. Fikret Atay filmde, Paris'in renkli atmosferinin aksine renksiz bir alan oluşturmak istediğini söylüyor. Her şey yalın ve basit… Peki tüm bu hikâye tamamen kurgu mu? Değil elbette. Kurgu olan hikâye gerçeğe dönüşüyor. Köyün yaşlıları, gerçekten minareleri olmadığı için çekimler bittikten sonra Fikret Atay'dan minareyi köylerine hediye etmesini istemiş. Henüz teslimat tamamlanmamış ama olacak. 2003'ten beri Paris'teki dünyaca ünlü Galeri Chantal Crousel ile çalışmaya devam eden Fikret Atay (1976), son üç yıldır memleketinde yaşıyor ve işlerini burada da üretmeyi sürdürüyor. Avusturya'da yaşayan ünlü Kürt müzisyeni, keman virtuözü Dilşad Said'in 'Sorani Badhinan' bestesinin eşlik ettiği 'Paris Köyü’ video sergisi, 25 Ekim'e kadar görülebilir. Fikret Atay: Köyü, Paris yapmak istedim “Birkaç yıl Paris'te yaşadığım için bu köyün adını ilk duyduğumda dikkatimi çekti. Kürtçede bostanlara 'paréz' deniyor. Zamanla Paris olmuş bu kelime. Köyün girişine Paris yazmışlar, sonra kaldırılmış. Merak edip köye gittiğimde yolun kenarında adı Cafe de Paris olan küçük bir bakkal vardı sadece. Başka bir özelliği yoktu, Siirt ile Eruh arasında ona benzer pek çok köy var ama çoğu boşaltılmış. Tabii, Paris köyü, Paris değildi. Burayı Paris yapmak istedim, bir hikâye yazdım. Mademki Paris burası, Eyfel Kulesi neden yok? Tabii ki bir çatışma alanında yapmam gerekiyordu. Yaşlıları işin içine kattım. Yaşlılar da 'Köyümüzün camisi var ama minaresi yok.' dediler. Köye Eyfel Kulesi kurmak isteyen gençlerle, minare isteyen yaşlılar arasında bir diyalog kurmaya çalıştım. Gençler, Eyfel Kulesi'ni yapıp kuleye hoparlör ve tepesine de alem takıyorlar. Bu şekilde ortak bir yaşam alanı oluşturuyorlar.İşlerini üç yıldır Batman’da üretiyorFikret Atay 1976 yılında Batman’da doğdu. Dicle Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar eğitimi gördü. 2010’da Viktor Pinchuk Vakfı tarafından iki yılda bir verilen Future Generation Art Prize’a aday gösterildi. Viafarini Docva (Milano, 2010), Bonner Kunstverein (Almanya, 2008), Site Gallery (İngiltere, 2007), UCLA Hammer Museum (Los Angeles, 2006), FRAC Ile-de-France-Le Plateau (Paris, 2006), Maison de l’Architecture (Paris, 2005) ve Museo de Arte Contemporáneo di León (İspanya, 2005) gibi mekanlarda kişisel sergileri oldu. Yurtiçi ve yurtdışında, İstanbul Modern, New Museum ve Tate Modern gibi çağdaş sanat müze ve kurumlarında birçok grup sergiye katıldı.Son dönem katıldığı grup sergileri arasında “Çok Sesli”, Istanbul Modern, Türkiye (2014), “Destini/Storie/ Vite”CaMec, İtalya(2014), “Manifesta - Unloop Kino”, St Petersburg, Rusya(2014), “Attention Economy”, Kunsthalle Wien, Avusturya(2014),“Lines Made by Walking”, Haifa Museum of Art, İsrail (2011), “Future Generation Art Prize@Venice”, Palazzo Papadopoli, Venedik (2011) ve “Starter, Vehbi Koç Vakfı Çağdaş Sanat Koleksiyonundan İşler”, ARTER, İstanbul (2010) bulunuyor. Atay’ın eserleri 10.Lyon Bienali (2009), İskenderiye Bienali (2009), 10. ve 8.İstanbul Bienalleri (2007, 2003) ile Sidney Bienali (2006) kapsamında gösterildi. Fikret Atay Batman’da yaşıyor ve çalışıyor.

30 Eylül 2014 Salı

Çevirmenlerden anadilini serbestçe kullanma çağrısı

Bugün Dünya Çeviri Günü. Uluslararası Çevirmenler Federasyonu'nun öncülüğünde senelerdir kutlanan bu günün 2014 teması 'Dil Hakları: Tüm İnsan Haklarının Olmazsa Olmazı'. İnsanların onurlu bir hayat sürmesi için anadilini serbestçe kullanmaya ve seçmeye vurgu yapan tema, herkesi bunun farkındalığına davet ediyor.Edebiyat çevirisinin ülkemizde çok da önemsendiğini söylemek doğru olmaz. Türkçenin özensiz kullanıldığı çevirileri bir kenara bırakırsak, bu çeviri eylemi Alberto Manguel'in deyişiyle, ‘basit bir saf değiş-tokuş' olarak değerlendirilemez. Kültürün vazgeçilmez bir dinamiği olan çeviri, Tomris Uyar'ın tespitiyle "Türkiye edebiyatına her zaman taze bir kan, yeni bir soluk getirmiş, öz yapıtları etkilemiş, dilin olanaklarını genişletmiş. Kapalı odanın panjurlarını şöyle bir itip gün ışığını salmış içeri." Fakat çeviri edebiyatla beslenen ülkelerin başında gelen Türkiye'de çevirmenlik mesleği, karşılığı pek alın­amayan ve az kazanç getiren zorlu bir iş. Edebiyatın bu görünmez kahramanları çoğu zaman yok sayılır. 1953'te kurulan Uluslararası Çevirmenler Federasyonu, çevirmene hak ettiği itibarı vermek ve buna dikkat çekmek için 1991'den bu yana 30 Eylül'ü Dünya Çeviri Günü olarak kutluyor. Her yıl belli bir tema belirleyen federasyonun bu yılki teması ‘Dil Hakları: Tüm İnsan Haklarının Olmazsa Olmazı'. İnsanların onurlu bir hayat sürmesi için anadilini serbestçe kullanmaya ve seçmeye vurgu yapan bu seneki tema herkesi bunun farkındalığına davet ederken, dilin sadece bir iletişim aracından öte bir kimlik olduğu vurgusu yapıyor. Tam da bu günde, Fethullah Gülen'in geçtiğimiz yıl Erbil'de Kürtçe yayımlanan Rudaw Gazetesi'ne verdiği söyleşide dile getirdiği şu sözleri hatırlatmakta yarar var: "Anadilde eğitimin ilke planında kabul edilmesi devletin vatandaşlarına karşı adil olmasının gereğidir. (...) Kürt veya Türk olmak elimizde ve bizim tercihimize bağlı değilken, anadil olarak Türkçe veya Kürtçeye sahip bulunmak elimizde, tercihimiz ve irademiz dahilinde gerçekleşmemişken, Türk veya Kürt olmayı, Türkçe veya Kürtçe konuşuyor olmayı bir ayrım sebebi yapmak, garabetten ve hepimizin zararına olmaktan başka ne manâya gelir?"ÇEVİRMENLERİN EMEĞİ ÇALINMAMALIMarquez'den alıntılarsak, çevirmenlerin "Entelektüeliteden çok, sezgileri güçlü"dür ve yayıncıların "yaptıkları işin karşılığında onlara ödediği kesinlik­le çok yetersiz ancak edebi bir eser ortaya çıkardıklarını da gör­müyorlar.” Usta romancının seneler öncesinden belirlediği bu açmazdan çok da kurtulabilmiş değiliz. Dünya Çeviri Günü'nde çevirmen, yazar Sabri Gürses'in geçtiğimiz yıl yaptığı çağrı hâlâ tazeliğini koruyor: "İşverenler çevirmenlere hak ettiği saygıyı ve ücreti vermeli. Sağlık sigortası ödeme zorunluluğuyla karşı karşıya kalan serbest çevirmenler, kendilerini başka işletmelerde çalışıyormuş gibi gösterip sigortalı olmak gibi yollara başvurma mecburiyetinden kurtarılmalı: Serbest çevirmenden hizmet alan işletme, hizmet süresince onun sağlık sigortasını ödemeli. Çevirmenler standart, asgarisi belirli olan, keyfi olarak değiştirilmeyen çalışma koşullarında çalışmalı. Çevirmenlerin emeği çalınmamalı–bir başkasının, örneğin Dostoyevski çevirisini çalıp başka isimle yayınlayan sahtekârlar için, çeviri intihalcileri için ağır cezalar getirilmeli; bunu yaparak çevirmenlik mesleğini lekeleyenlerin kamuya ilan edilmesi serbest olmalı."ONLAR ÇEVİRMEZSE DÜNYA DÖNMEZYayınevleri bir taraftan çevirmen bulamamaktan şikâyet ederken, öte taraftan çevirmenin haklarını maalesef görmezden gelebiliyor. Hele çeviri piyasasında yeniyseniz işiniz daha da zor. Ülkemizde sadece çeviri yaparak geçinmenin zorluğu ister istemez kötü çevirilerin piyasada cirit atmasına sebebiyet verirken, okurun da payına düşenler yok değil. Zira çeviri kitaplara olan ilginin azlığı, yayınevlerinin baskı sayısını gitgide azaltmasına neden oluyor. Geciken ödemeler, yerine getirilmeyen sözleşmeler de bu zorlu çevirmenlik mesleğinin can sıkıcı taraflarından. Kültür Bakanlığı'nın çevirmenlerin sorunlarına ciddi eğilmeyişi ise bir başka önemli sorun olarak listenin başında.Pablo Neruda, “Cortazar'ın hiçbir yapıtını okumamış olmak, ömür boyu şeftali yememiş olmak gibi bir şeydir, o kadar kötüdür.” der. İnsanın merak duygusunu kamçılayan bu kışkırtıcı cümle karşısında Cortazar'ı okumamak elbette imkânsızdır. Bu zorluğu aşarak başka dildeki metinleri önümüze getiren iyi çevirmenlere Dünya Çeviri Günü'nde anmak ve onlara çok şey borçlu olduğumuzu hatırlatmak gerekir. Geçtiğimiz yıllarda düzenlenen Dünya Çeviri Günü'nde söylediklerinden hareketle söylersek, “onlar çevirmezse dünya dönmez”!

29 Eylül 2014 Pazartesi

‘Minyatürde İran tehlikesi var!

Günümüzün önemli minyatür sanatçılarından Nilgün Gencer, sanatta 44. yılını doldurdu. 1970’te Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in Cerrahpaşa Tıp Tarihi Kürsüsü Geleneksel Türk Sanatları Atölyesi’nde başlayan serüveni, şimdilerde Mim Sanat Akademisi’ndeki hocalığı ile devam ediyor.Gencer, Ünver’in rahle-i tedrisinden geçtikten sonra 1976’da Milli Eğitim Bakanlığı Türk Süsleme Sanatları bölümünden diploma aldı. Bugüne kadar 13 kişisel sergi açtı, 100’ün üzerinde karma sergiye katıldı. Eserleri Avrupa ve Amerika’da özel koleksiyonlarda bulunuyor. Özellikle 27 eserden oluşan Antalya’daki medeniyetleri anlattığı serisi ile hemen akabinde başladığı şehir minyatürleri pek çok sanatçıya ilham oldu, olmaya devam ediyor. Eserlerini ‘çağdaş minyatürler’ olarak tanımlayan Gencer’in, “Minyatürümüzde İran tehlikesi var.” tespiti, hem Osmanlı’dan miras kalan bu sanatın günümüzde geldiği noktayı, hem de yetişen sanatkârların durumunu göstermesi bakımından oldukça önemli. Mutlaka üzerinde düşünülmesi gerekiyor.Sergide, başta İstanbul, Edirne, Amasya, Ankara, Van, Diyarbakır, Amasya olmak üzere toplam 50 şehir ve medeniyet minyatürü yer alacak.Nilgün Gencer, eski İstanbullulardan. Laleli’de dünyaya geldi, 16 yaşına kadar ailesiyle birlikte burada yaşadı. Daha sonra Bakırköy Sayfiye Sokak’ta, şimdi apartman olan bahçeli evlerinde büyüdü. Yaşamını, eşi Savaş Gencer ile hâlâ o evde sürdürüyor. Gencer ile Ünver’in atölyesinde başlayan ve 8 Ekim’de Beyoğlu Sanat Galerisi’nde açılacak “44 Yıl & Türkiye Minyatürleri” sergisine uzanan sanat yolculuğunu konuştuk. Başta İstanbul, Edirne, Amasya, Ankara, Van, Diyarbakır, Amasya olmak üzere toplam 50 şehir ve medeniyet minyatürünün yer alacağı sergi 18 Ekim’de sona erecek.Minyatürle ilgilenmeye nasıl başladınız?Babam Süleyman Karabakal sayesinde. Süheyl Ünver ve babamın uzun yıllara dayanan dostlukları vardı. 1980’de vefat edene kadar matbaacılık yaptı kendisi. Cağaloğlu’nda İstanbul Valiliği’nin karşısında Nur Basım Evi ve hemen yanındaki sokakta Bakal Mücellithanesi bizimdi. Babam, Süheyl Hoca’nın müridi gibiydi. Onun bütün eserlerini titizlikle yayınladı, ayrıca ciltlerini yaptı. Ondan bahsederken “Matbaada yere düşen o küçücük kağıtları bile bize attırmaz, değerlendirir, mutlaka bir şeyler yazar, çizerdi.” derdi.Ne kadar hassas… Süheyl Ünver’in arşivciliğini bütün öğrencileri her fırsatta dile getiriyor. Evet, inanılmaz bir arşivciydi. Biliyorsunuz kendisi aynı zamanda dahiliye uzmanı. Bir köşke hasta bakmaya gidiyor. Orada bir desen görüyor. İşi bittikten sonra “Efendim izninizle, tıbbî görevimi yerine getirdim, şimdi bu deseni arşivlemek durumundayım.” diyerek desenin çizimini yapıyor. Saniyesini boş geçirmeyen, olağanüstü bir kişilik.Süheyl Ünver’in Cerrahpaşa’daki atölyesine ilk ne zaman gittiniz? Resme ilgim olduğu için babam bir gün, “Bak seni bir yere götüreceğim, çok şaşıracaksın.” dedi. İlk onunla gittim. 1970 yılıydı. Kendisi iyi bir cilt ustasıydı, varaklı ciltlere altın yapıştırırdı, çok farklı bir yöntemi vardı. Bana da göstermişti. Hatta atölyede altın yapıştırma dersi işlenirken öğrenmeme yardım etmişti. Süheyl hoca “Baban iyi bir usta, ondan bu işi öğren.” demişti. Ben 19 yaşının havailiği ile söylediğinin ciddiyetini anlayamadım.Atölyeye girdiğinizde ne hissettiniz?Önce cazip gelmedi. Sonra fark ettim ki, bambaşka bir ortam. Fransız bir hanım yeşil çanağın içinde altın eziyor, sonra o altın minyatüre dönüşüyordu. Çok etkilemiştim. Beni minyatürle tanıştıran olaylardan biri budur. O kase yıllar sonra gelip beni buldu. O da ayrı bir hikayedir.Nasıl bir hikaye?2013 yılının kasım ayında Süheyl Ünver’in yeğeni, minyatür ve tezhip sanatçısı Ülker Erke, benim de şimdi hocalık yaptığım Ümraniye’deki Mim Sanat Akademisi’ne konferans için gelmişti. Kaseyi o zaman buraya hediye etti, daha doğrusu emanet etti. Minyatürle tanıştığım atölyeden bir parça ile yıllar sonra hocalık yaptığım akademide tekrar buluşmak manevi bir anlam taşıyor elbette. Süheyl Ünver atölyesinde beni etkileyen ikinci şey ise kültürümüze yabancıların gösterdiği ilgiydi.Ortamda dikkatinizi çeken ne oldu ki?Bir kere derslerde çok fazla yabancı vardı. Delegelerin, büyükelçilerin, profesörlerin eşleri… Atölyede her gün Almanca, İngilizce, Fransızca, Türkçe sanat tarihi dersi verilirdi. Uluslararası bir platform gibiydi orası. Ben zaten o kadar yabancıyı görünce kendimi kötü hissettim. Hiç ilgilenmediğim sanat dallarına yabancılar hayrandı. Çok utanmıştım. Bu olay gözlerimi açtı. Minyatür ve resim arasındaki ilişki de içimdeki sanat aşkını tetikledi.Süheyl Ünver nasıl bir hocaydı, onunla ilgili başka neler hatırlıyorsunuz?Atölyedeki camekanlı odasından çıkıp konuşmaya başlayınca herkes kalemini alır, not tutardı. Eğer bir kişinin not almadığını görse, ta ki o kişi eline kalem alıncaya kadar susardı. Büyülenmiş gibi dinlerdik kendisini. Her sözü altın değerindeydi bizim için. Yaşam felsefem olarak yıllarca hep bu sözleri benimsedim. Biri şöyledir: “Fırçanıza sahip çıkın, herkes sizi bıraksa da o bırakmaz.” Zengin bir dekoru vardı o atölyenin. Sistematik çalışırdık. Disiplinliydik. Herkes işini bilirdi. Ben mesela oradan mezun olduktan 20 yıl sonra özgün çalışmaya başladım.Neden?Minyatür sanatına saygımdan. Aslında özgün çalışma konusunda içimde çok şey vardı ama rastgele bir kompozisyon yapar da minyatüre zarar veririm, tarihe karşı yanlış yaparım diye çok korktum, cesaret edemedim.Artıları, eksileri ne oldu bu düşüncenizin?Bazıları Süheyl Hoca’yı yanlış tanıyor. Geleneksel çizgiden şaşmadığı, yeniliklere açık olmadığı söylenir. Bu doğru değil.Süheyl Hoca, son derece yeniliklere açıktı. Bunun bire bir tanığıyım. 1975 yılıydı. Bir gün bana ‘seninle bir yere gidiyoruz’ dedi, peşine düştüm. İstanbul Üniversitesi’nde Meliha Terzioğlu’nun odasına gittik. Hocam beni, “İşte portreyi yapacak kızımız.” diye tanıttı. Tabi benim elim ayağım titriyor. İstanbul Matematik Araştırmaları Enstitüsü’nün (1971) kurucusu Nazım Terzioğlu’nun portresini yapmamı istediler. Nazım bey, üniversitenin rektörlüğünü de yapmış önemli bir şahsiyet. Siyah beyaz bir fotoğrafını verdiler. Hocanın yönlendirmeleri doğrultusunda portreyi minyatür yorumuyla çalıştım. O portre hâlâ enstitüdedir. “Sanat taklitle öğrenilir ama taklitle ilerlemez.”, “Maziye dönülmez ama hız alınır.” gibi sözleri onun yeniliğe açık olduğunu gösterir. Ayrıca geleneksel sanatlar onun çabalarıyla günümüze taşındı.Hocanın öğrencileriyle birebir iletişimi nasıldı peki? Yanlış yapan öğrencisini asla incitmezdi. “Her yanlış bir nakıştır. O yanlışı düzeltirken doğrusunu öğreneceksin.” derdi. Özellikle röprodüksiyon derslerinde birebir çalışıldığı için hata yapılırdı. Çok tatlı bir üslubu vardı. O yanlışı hikaye anlatarak düzeltirdi: “Size bir mektup gelmiş, bu mektubu okumaya vaktiniz olmamış. Sonra da cebinize atmışsınız. Günün birinde cevap yazmanız gerekmiş. Ama hâlâ mektubu okumamışsınız. Şöyle başlıyorsunuz cümleye; sevgili arkadaşım gönderdiğin mektubu aldım. Sanıyorum iyisinizdir. Umarım çocuklar da iyidir... Hep varsayımlar üzerine kurulu cümleler...” Bu hikayeyi dinleyince anlardık ki, minyatürler geçmişten gelen mektuplardır. O mektupları iyi okursak gönderilen mesajı anlar ve minyatürü daha ileri taşırız.Tamamen minyatüre geçişiniz nasıl gelişti? Tabi ki atölyede, belli bir süreçten geçiyor, tezhip eğitimi alıyorsunuz. Süheyl Hoca resim yeteneğimi keşfedince minyatüre geçişimi hızlandırmak için bana 1950’li yılların gazetelerinden kestiği resimlerle mimik çalıştırdı. Tezhipte aynı çiçeği yüz kere tekrarlamak bana cazip gelmiyordu. İkinci çiçeği başka yapmalıyım, üçüncüsü daha başka olmalı. İçimdeki dürtü tekrar yapmaya mani oluyordu.Kaç yıl orada ders aldınız?Sekiz sene. 1978’de atölyeden mezun oldum. O dönemin diğer hocaları Azade Akar, Melek Antel’den de feyz aldım. Cahide Keskiner’in de öğrencisi oldum. 1989’da Cerrahpaşa’ya geri döndüm.O zamana kadar ne yaptınız, neredeydiniz? Çalışmalarıma evde devam ettim. 1977’de evlendim zaten. Kızım oldu. 1980’de ise önce babamı, beş ay sonra da annemi kaybettim. Benim için zor bir süreçti. Minyatüre ara vermek zorunda kaldım. Daha sonra özel galerilerde ders verdim. Moda ve tekstil alanında çalışmalarım oldu.Bu çalışmalarınız pek bilinmiyor. Hatta hiç bilinmiyor. Biraz bahsedebilir misiniz? Bir modaevi tarafından 1976 yılında Hilton Oteli’nde uluslararası moda festivali düzenlendi. İpek, deri ve güderi üzerine geleneksel Türk motifleriyle kombinasyonlar hazırladım. Çok beğenildi bunlar. Sonra uluslararası moda festivallerine, ihracat fuarlarına katıldım. Londra, Paris, Milano… O zamanlar Türkiye’de ilk defa böyle şeyler yapılıyordu. 1976’da kumaş boyası yoktu ülkemizde. Hiç unutmuyorum, babamın matbaasında bir genç vardı. Bana öyle güzel, metalik renkler hazırlamıştı ki, o renklere hâlâ hayranım. Güderi üzerine sürdüğünüz zaman rüya gibi desenler ortaya çıkardı.Cerrahpaşa’ya neden tekrar dönmek istediniz?Artık ben de başkalarına faydalı olayım diye. Çok değerli hocam Ülker Erke ile o zaman tanıştım. Ülker Hoca’dan özgün olma konusunda büyük destek aldım, beni cesaretlendirdi. Fakat sekiz ay sonra eşimin işi nedeniyle Antalya’ya göç etmek durumunda kaldık. Tabi ki iki gözüm iki çeşme. Hocam beni teselli etmek için “Ne ağlıyorsun, al sana konu. Antalya’yı çalış.” dedi. Bu sözü beni çok etkiledi.Ve belgesel niteliğindeki medeniyet ve şehir minyatürleri serinize başlamış oldunuz…Evet, Yaşayan Medeniyetler serisini orada yaptım. Antalya’da 27 antik kent vardır. Paleolitik çağdan başlar, Hellenistik, Likya, Pers diye devam eder. Bütün kalıntılar önünüzdedir. Şehirde iz bırakan tüm uygarlıkların peşine düştüm, araştırdım, okudum.Şehrin kendisi zaten doğal müze...Olağanüstü bir ortam. Tarihi, görselliği, her şeyi ile müthiş bir atmosfer. 1989’da doğa o kadar tahrip edilmemişti, otel zincirleri sonradan çoğaldı. Portakal bahçelerinin arasında binbir çiçekle karşılaşırdınız. Doğa size bütün kopyaları veriyordu.İlk önce hangi medeniyeti çalıştınız?Perge antik kentini. Likya, Phaselis, Olympos ve Kleopatra, Aspendos ve Belkıs, Side, Arikanda ile devam ettim. Selçuklu döneminden Yivli Minare, paleolitik çağdan Karain Mağarası... Bu mağaranın günümüzdeki halini de Kaybolan Cennet Taşa Dönüş adıyla çizdim. Ayrıca Antalya folklorunu anlatan kıyafetler, Ulupınar yöresinin doğal güzellikleri, hangi antik kentin nerede olduğunu gösteren genel Antalya minyatürü,Tahtalı Dağı ve Üç Adaları da çalıştım. Antalya’nın çiçeği, böceği bu hikayelerde/minyatürlerde zaten var. Ben rasgele bir şey yapmaktansa kalıcı eser vermek, kültürümüzü minyatür diliyle anlatmak istedim. Okumayı sevmeyen bir toplumuz. En azından küçücük karede birçok şey anlatılabilir. Minyatürü güçlü kılan yönü de bu. Benim minyatürlerimde her kareyi büyüttüğünüzde bir tablo ile karşılaşırsınız. Estetik dengeyi kurduktan sonra minyatürde sınırlarınız genişliyor.Antalya’da hangi ilçeye yerleşmiştiniz? Eşim Tekirova'daki Phaselis Princess Oteli’ne müdür olarak atanmıştı. Medeniyet minyatürlerini çalışırken otelin sanat yönetmenliği teklif edildi. Yabancı konuklara haftada 16 saat ders vermeye başladım. “15 günde neler yapabilirsiniz?” diye programlar hazırladım, lobide mini sergiler düzenledim. Bu dersler o kadar ilgi gördü ki, otele giren konuklar hemen derse yazılıyordu. Almanya’dan, Avusturya’dan öğrencilerim oldu. Oralarda daha çok tanındım. Otelden ayrılan, bir yıl geçmeden tekrar gelirdi. Eşimden öğrendiğim Almanca ile bir anlamda kültür elçiliği yaptım. 1991’de Antalya’dan İstanbul’a geri döndük.Yaşayan Medeniyetler serisi sergilendi mi, şimdi neredeler?Antalya’da Galeri Ansan'da, İstanbul’da Basın Müzesi'nde ve Cerrahpaşa Temel Bilimler Binası’nda sergilendi. Üç tanesi de kayboldu. 1992'deDevlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin yarışmasına katılmıştım, üç eserim bana iade edilmedi. Satılmasını istemediğimi söylediğim halde satıldı dediler, parası da ödenmedi. Sonra kayboldu dediler, nihayetinde yabancı bir devlet büyüğüne hediye edildiğini duydum. Eserlerin peşine düştüm, davalar açıldı ama daha fazla uğraşamadım… Yakın zamanda ise başka bir dava kazandım.Ne davası?1991’de Basın Müzesi’nde Yaşayan Medeniyetler sergisi açtığımda Samsun Çarşambalı yazar Turgut Çeviker, eserlerimi görünce bana bir teklifte bulundu. Çarşamba’nın kent yıllığını hazırladığını, şehirle adı bütünleşen Çarşamba’yı Sel Aldı türküsünün hikayesini derlediğini ve kitapta buna yer vereceğini söyledi. Benden de türkünün minyatürünü yapmamı istedi. Kabul ettim. 14x20 ebatında üç parça halinde minyatürü teslim ettim. Kitap, 1992’de İris Yayınları tarafından 1500 adet basılarak yayınlandı. Fakat belediye, 2000’li yılların ortalarında, Yeşilırmak Köprüsü’nün doğu duvarına üç minyatürümün rölyefini yaptırmış. Yanına da hikayeyi koymuşlar. Eserime teveccüh gösterilmesi güzel bir şey. Fakat ne benden, ne de Turgut Bey’den izin alındı. İzin alınmadığı gibi rölyefi yapan akademisyen imzasını atmış esere. 2008’de Çeviker ile birlikte dava açtık. Altı yıl sürdü dava ve Nisan 2014’te sonuçlandı. Bana 10 bin TL, Çeviker’e de 5 bin TL ödendi.Emeğiniz boşa gitmemiş…Aaa evet, yıllar sonra… (Gülüşmeler). Parayla pulla hiç işim olmadı bugüne kadar. Çevremdekiler bilir ki eserlerimi satamam. 2013 Nisan’da Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda geleneksel sanatlarla, modern sanatları bir araya All Arts İstanbul Klasik ve Modern Sanat Fuarı düzenlendi. İlk kez yapılıyordu. Ben de katıldım bu fuara ve şehir minyatürlerimin bir kısmını orada sergiledim. Ünlü bir siyasetçinin eşi, İstanbul minyatürümü çok beğendi, almak istedi. Satmak istemediğim için oldukça yüksek bir rakam söyledim: 400 bin TL. Ona rağmen üç gün boyunca geldi, gitti. Fuar zaten beş gündü. Her gelişinde beni çarpıntı tuttu. En sonunda, “Ben kızımı evlendirdim, başkasına verdim, minyatürümü kimseye veremem.” dedim. ‘2,5 yıl sürdü bunu yapmam, kızımı 9 ayda doğurdum’ diye aramızda espri bile yaptık.Parası cazip gelmiyor mu?Ben eşinin maaşıyla geçinen biriyim. İşin parasında değilim. Gerçekten çarpıntı tuttu, ‘ya verirsem, giderse bu resim’ diye. Ne yapayım böyle kötü bir uyum var!Bugüne kadar yaptığınız bütün eserler aile koleksiyonunuzda mı peki?Antalya konulu eserler gitti tabi. Mesela sadece para ya da onlardan ayrılamamam değil. Ben belgesel nitelikli minyatürler çalışıyorum. Düşünün, 40 şehrin minyatürü 25 yılımı aldı. ‘Şunu da ilave edeyim, bunu da’ derken işim uzuyor, parçaları bozamıyorum. Seri tamamlanmadığı, ben de misyonumu yerime getirmediğim için eserlerimi satamıyorum. Çünkü onlar kültür hizmeti olarak geleceğe kalacak. Minyatürlerim benden sonraki kuşaklara gönül borcumdur.Şehir minyatürlerine ne zaman, nasıl başladınız?Antalya’dayken başlamıştım, İstanbul’a döndükten sonra devam ettim. İlk önce Diyarbakır’ı çalıştım. Biliyorsunuz 90’lı yıllar, terörün en yoğun yaşandığı zamanlardı. Böyle bir dönemde şehir minyatürlerine oradan başlamamı ilahi bir lütuf olarak görüyorum. Terörle anılan bu bölgeler, aslında ileri uygarlıkların yaşadığı yerler. Diyarbakır’da onuncu yüzyılda 140 bin kitap resimlenmiş, ciltlenmiş. Zengin bir kültür ve ticaret merkezi. Aşağı yukarı o bölgedeki bütün illeri çalıştım, 3-4 tanesi eksik. Kültürün bu kadar ilerlemiş olduğu bir bölgede hâlâ terör yaşanması çok yazık.Doğu ve Güneydoğu’dan sonra ne yaptınız?İstanbul’a ve diğer büyük şehirlere geçtim. Türkiye’nin her yerinden şehirleri çalışmaya devam ediyorum. 81 ili 2015 sonuna kadar tamamlayacağım. Diğer şehirleri öğrenci ekibimle bitirmeyi planlıyorum. Aslında bu çalışma şekline karşıydım, etik bulmuyordum. Baştan sona eserde kendi fırçamın izi olmalı diye düşünürdüm. Fakat tarihe baktığınızda Nakkaş Osman da bunu yapmış. Başka türlü seriyi bitirmem mümkün değil. Tabi her şey yine benim kontrolümde olacak.Çalışma disiplininiz nasıl?Kafamı hiç kaldırmadan günde 11 saat çalışırım. Adeta transa geçerim. Kaç saatte, ne kadar iş ortaya çıkardığımı mutlaka hesaplarım. Kimi eser iki yıl sürüyor. Türkiye minyatürümün altına “Sekiz mevsim, bir resim.” diye not düştüm. Çünkü kafamı kaldırdığımda bahar geçmiş, kış olmuştu. Öyle bir tutku minyatür…Mesela her şehrin bir rengi vardır. Onu mutlaka bulmam lazım. Ankara’yı çalışırken çok zorlandım. Ankara’nın rengi neydi ilk başta çözemedim. Lacivert olduğunu keşfedince şehri gece anlattım.‘Her şehrin bir rengi vardır’… İlginç olduğu kadar, ne güzel bir ifade…Minyatüre başlamadan, hatta eskizini çizmeden önce o şehirle ilgili ciddi bir araştırma süreci yaşıyorum. Bazılarını ziyarete gidiyorum. Zaman tüneli gibi bir tünelden başka bir tünele geçiyorum. Toprağın altını üstünü getiriyorum. Hangi madenin çıkarıldığına varıncaya dek, her şeyi öğreniyorum. Eskizleri tamamladığımda ise artık o ilde rüzgarın nereden estiğini, güneşin nereden doğduğunu ezberliyorum. Her eserin bir kimlik dosyası oluşuyor yani. Minyatürü yaparken de aynı anda arkeolog, duvar ustası, ressam, mimar, matematikçi oluyorsunuz. Bir de güncel çalışırım.Nasıl yani? Minyatür öyle bir sanat ki, geçmiş ile günümüzü bir arada anlatabilirsiniz. Olayların tarihsel seyri birbirine uzak olsa da hikayeyi belli bir disiplin içinde kurgulayabilirsiniz. Sanatçı zaten yaşadığı dönemi resmeder. Mesela İstanbul minyatürünü çalışırken Avrasya Feribotu’nun kaçırılması gündemdeydi (1996). Hatta gazeteci Uğur Dündar feribotun içine helikopterle inmişti. Gelişmeleri günlerce televizyondan takip etmiştik. Herkes gibi ben de çok etkilenmiştim bu olaydan. Dolayısıyla İstanbul minyatürüme bu feribotu yerleştirdim. Türkiye’de yapılan ilk arama kurtarma gemisi Amfibi’nin açılış töreninde de Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan vardı. O sırada Türkiye’yi yapıyordum. O gemi de haritamdaki yerini aldı.O zaman çalışmalarınızı modern minyatür olarak mı değerlendirmeliyiz? Çağdaş minyatürlerdir. Mesela İstanbul ile ilgili iki çalışmam var. Birincisinde Osmanlı dönemini anlattım. Boğaz Köprüsü’nün yerinde Fatih Sultan Mehmet ve atını görürsünüz. İkincisinin teması dünya başkenti İstanbul’dur. İstanbul’un simgelerinden biri lale olduğu için Boğaz’ın girişini lale formunda yaptım. Mimari dokular işin diğer boyutu. Kısa bir süre önce tamamladığım, sınır şehrimiz Hatay minyatürüne ise Suriye’yi ekledim. Hemen yanı başımızda yaşanan ve ülkemizi çok etkileyen bu savaşı görmezden gelemezdim.Sanatçı gözüyle baktığınızda İstanbul’u şimdi nasıl görüyorsunuz?İstanbul siluetini en iyi izleyebildiğiniz yerlerden biri, Bakırköy-Kadıköy deniz otobüsü hattıdır. Mim Sanat’a bu yoldan ulaşıyorum. Muhteşem bir İstanbul manzarası var, fakat arka fonda yükselen gökdelenler bana neyi ifade ediyor biliyor musunuz? İstanbul ölmüş, o gökdelenler de mezar taşı. Ve hızla çoğalıyor bu taşlar. Düşündükçe çok üzülüyorum.Bursa, Konya, Eskişehir… Sizin fırçanızda nasıl şekillendi?Bursa’nın karakteristik mimarisini resmettim. Kayak merkezi olmasını vurguladım. Konya’da günümüzde bulunmayan Selçuklu dönemi eseri Kubadabad Sarayı’nı, tarihi kalıntılardan birleştirerek aslına uygun canlandırdım. Alaeddin Keykubat, Hz. Mevlana’ya bugün türbesinin bulunduğu gül bahçesini tahsis etmiş. Onu anlatırken etrafını güllerle çevreledim. Mevlana’nın bilmek, bulmak, olmak ya da hamdım, piştim yandım diye aşina olduğumuz üç nokta felsefesini üç semazenle simgeleştirdim. Eskişehir’de bir bürokratın, isterse neler yapabileceğini gösterdim. Türkiye haritası minyatüründe ise her şehrin öne çıkan özelliği var.‘Türkiye ve şehir minyatürleri’ sergileri bir-iki yıldır arttı. Sanırım genç sanatçılara ilham kaynağı oldunuz.Evet doğru söylüyorsunuz, benim projemden sonra minyatürde Türkiye serileri başlatıldı. Birdenbire herkesin milli duyguları şahlandı. Tabi ki çevremizde herkes yıllardır şehir minyatürleri çalıştığımı bilir. Sanatçı olarak gençlere öncülük etmek elbette onurlandırıcı. Ama düşündüren konular da var. Ben 25 yılda 40 şehrin minyatürünü ancak tamamlayabildim. Şimdi bakıyorum, 81 il sergileri açılıyor. Kültürümüz söz konusu olduğunda daha titiz düşünmek ve çalışmak durumundayız. Fikir jimnastiği konusunda gerideyiz. Kopyala yapıştır mantığı hakim. “Sanat taklit yaparak öğrenilir, ama taklitle ilerlemez.” sözü Süheyl Hoca’dan bana armağandır, ben de yeni sanatkârlara hediye ediyorum.Bugüne kadar yaptığınız eser sayısı hatırınızda mı?Yaklaşık 200 civarında. Almanya’da ve Amerika’da özel koleksiyonlarda olanlar var. Antalya’dayken Lufthansa Hava Yolları’nın genel müdürü eşiyle birlikte gelmişti. Meşhur bir koleksiyoner olduğunu sonradan öğrendim. Amerika’da adımı duymuş, eser almak istedi ama satmıyorum dedim. Fakat benim için geldiğini öğrenince özel bir çalışma yapıp hediye ettim.Anka Kuşu minyatürünüz çok etkileyici. Hayatınızı derinden sarsan bir çalışma olduğu hissediliyor. Beş altı sene önce beynimden ciddi bir rahatsızlık geçirdim. Damar tıkanıklığı varmış, etrafımdaki her şey dönüyordu, çift görüyordum, yürüyemiyordum, bitmek bilmeyen mide bulantıları… Hafızam gidip geliyordu. Bakırköy’den dışarı çıkamaz hale gelmiştim. İyileştikten sonra küllerimden yeniden doğmuş gibi Anka Kuşu’nu yaptım. Tekrar hayata dönüşümü simgeliyor o çalışma. Arada farklı konularla da ilgilendim. Antalya’da yaşadığım dönemde su uzmanı olmuştum. Bu nedenle şelale minyatürlerim de vardır.Batı ya da resim sanatı sizi etkiledi mi?Batıdan çok, Doğu kültüründen etkilendiğimi söylemeliyim. Batı taş devrini yaşarken Doğu yazı çağına geçmişti bile. Tam tersine Batılı sanatçıların bizden etkilendiğini düşünüyorum. Rafaello’nun, Van Gogh’un minyatür kökenli çalışmaları var.Peki minyatürün günümüzdeki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Şu an minyatürde İran tehlikesi var. Herkes, son yılların en büyük minyatür üstadı olarak tanımlanan Mahmud Fersçiyan’ı (1930, İsfahan) taklit ediyor. Onun fantastik tarzının peşine takılmış gidiyor. Oysa Osmanlı minyatürünün özelliği sadeliktir, belgesel niteliğindedir. Osmanlı tarihi, kültürü tanınmadan İran kopya ediliyor. İran’a özenti, sanatımızı geriletiyor, minyatürümüzü dejenere ediyor.İran’ın bu kadar öne çıkmasının sebebi nedir?Birkaç nedeni var. Bizde Cumhuriyetle birlikte minyatürde kopuş yaşanıyor. İran’da müthiş bir fırça ilerlemesi söz konusu, yeteneği olan öne çıkıyor. Fersçiyan, Mehrengi bu isimler arasında. Ekol oluşturmuşlar. Fersçiyan doğaüstü bir yetenek, eserleri hakikaten müthiş, altyapısı sağlam. Humeyni döneminde oğlu öldürülünce Amerika’ya gidiyor. Sonra popüler oluyor. Ünlü müzelerde eserleri bulunuyor. Dikkat edin, her yerde İran eskizlerinin satıldığını görürsünüz, ayrıca bolca kitapları basılıyor. Minyatürü yeni öğrenenler, altyapı oluşturmadan o kitaplara bakarak İran’ın boyama tarzını taklit ediyor. Kitapların çoğalması iyi ama her şey kontrolsüzce kopyalanıyor. Eskiden derleme de bir disiplin içinde olurdu, iş derlemeden de çıktı. Oradan buradan bir şeyler alınarak yola devam ediliyor.Peki neden böyle?Biz tarihimizi ve minyatürümüzü tanıtamadığımız, sahip çıkamadığımız için minyatür İranlılara mal olmuş. Bir de minyatüre ait kaynaklar Arapça ve Farsça. Dolayısıyla Türk sanatçılar da İranlı zannedilmiş, hatta yabancı tarihçilerin bu konuda yanlı davrandığını düşünüyorum. Süheyl Hoca’ya kadar kaynaklarımıza sahip çıkamamışız. Hocanın en büyük sıkıntısı buydu.İki yıldır Mim Sanat Akademisi’nde ders veriyorsunuz. Bu süreç nasıl gelişti?Akademinin sahibi, mimar ve minyatür sanatçısı Fatma Kesgün ile 2008’de Deniz Müzesi’ndeki sergimde tanıştık ve gönül bağımız oluştu. Manevi şeyler benim için önemlidir. Minyatür sanatçımız Nusret Çolpan dönem arkadaşımdı, benden iki yıl sonra Süheyl Ünver Atölyesi’ne geldi. O zamanlar daha lise öğrencisiydi. Onun yeteneği hepimizi etkilemişti. Bir derse geldiğinde kaşık içine çalıştığı Boğaz Köprüsü’nün minyatürünü getirmişti. Daha köprünün temelleri bile atılmamıştı. Fatma, ‘Nusret Çolpan’dan ders aldım’ deyince –yeni vefat etmişti- birbirimize sarıldık, o ağlıyor, ben ağlıyorum. Öylece kenetlendik. Nusret’in onu bana emanet ettiğini hissettim. Fatma benim huyumu, suyumu, yaşamımı değiştirdi, ablalık duygularımı harekete geçirdi. Çarşamba ve perşembe günleri oradayım. Belli bir birikimim de var, onları aktarmak istiyorsunuz. Çok yanlışlar yapılıyor. Daha fazla kabuğumda durmayayım dedim. Süheyl Hoca’nın dediği gibi “Biz sonu belli olan senaryonun oyuncularıyız.”Şimdiki hoca-öğrenci ilişkisi hakkında fikriniz nedir?Tüm sanatlar gibi minyatür de hobi olarak yapılacak bir sanat değil. Gönül vermeniz lazım. Birlikte yol alacaksak eğer, öğrencimin beni hak etmesini isterim. Çünkü ben bütün yüreğimi, birikimlerimi ortaya koyuyorum, öğrencimi de kısa zamanda bu sanata kazandırarak zirveye taşımayı hedefliyorum. Onunla bütünleşiyorum, bir anda en yakınım oluyor, hatta onun menajerliğini üstleniyorum. Çiçek, böcek yapalım, güzel vakit geçirelim gibi bir tavrım bugüne kadar olmadı. Süheyl Ünver ekolünü devam ettiriyorum.