23 Nisan 2014 Çarşamba

Mürekkepbalığı avcıları

Türkiye'de alanında bir ilk olan yazı kültürü dergisi Mürekkepbalığı yayıncılık hayatımıza eklendi. Edebiyat tarihinden grafolojiye, ekslibristen sözlükçülüğe, hat sanatından tipografiye, dilbilimden minyatür kitaplara, matbaa mürekkebinden dolmakaleme uzanan pek çok konuya odaklanan ve iki ayda bir yayımlanan dergi, ‘yazı' meraklıları için büyük bir hazine. Üçüncü sayıya hazırlanan derginin yayın yönetmeni Özge Dinç ve yazı işleri müdürü Mehmet Çelik ile konuştuk.Türkiye için bir ilk olan bu dergiye nasıl karar verdiniz?Yazı merakı bizde çok eski. Yazıyla ilgili kitapları ve dergileri alıyorduk. Ayrıca dolmakalem grubumuzda, her hafta kalem, kitap, mürekkep hakkında sohbet ediyorduk. Sonunda bir yazı dergisinin eksikliğini duyup çalışmaya başladık. Bir senelik hazırlık sonunda da ilk sayımızı yayımladık. Ancak bizim dergiyi çıkarmamız, “Bir alan buldum, dergi çıkarayım”dan ziyade, yazı derdimiz, tutkumuz, en sevdiğimiz şey olduğu içindir.İlk sayınızda Türkiye'de ‘Tavuk Dünyası’ adlı bir dergi bile çıktığını fakat yazı kültürüyle ilgili herhangi bir yayının olmadığını belirtiyorsunuz. Hat gibi benzersiz bir yazı medeniyetine sahip ülkemizde, şimdiye kadar bu alanda bir derginin çıkmamasını neye bağlıyorsunuz?Mektup, daktilo dergileri çıktı; ancak uzmanlaşma kültürü konuyu sınırlandırmaya çalışır biliyorsunuz. Bizse tersine “yazı”yla ilgili her şeyi yayımlayabileceğimiz bir dergi kurmak istedik. İlk defa Türkçe bir dergide dolmakalem incelemesi okuyoruz. Kalem, mürekkep, hat sanatı, tipografi, kaligrafi, kelime tarihi, ekslibris, el yazısı analizi, imza, yazı tarihi, matbaa, dizgi, kitap sanatları, mektup… hepsi bizim konumuz. Böyle bir derginin daha önce çıkmamasının çok sebebi olabilir: Önce daha gerekli görülen konularda yayın yapma isteği, hattatın hatla ilgilenmek varken dergi gibi zor bir uğraşa haklı olarak zaman ayırmak istememesi, yazı deyince akla yalnız kırtasiye gelmesi, konunun sınırlı olduğunun ya da ilgi görmeyeceğinin düşünülmesi, belki de sadece akla gelmemesi...Okumayı ve yazmayı seven yazı meraklılarını hedefleyen derginin adına gelirsek… Neden Mürekkepbalığı?İsim bulmak en zorlandığımız işlerden biriydi. Genel algıdan ötürü ciddi bir isim olması gerekiyormuş gibiydi. Sonra “Bir de mürekkep şişesinde balık olsam” der gibi bir ruh haliyle derginin adını Mürekkepbalığı koymaya karar verdik. Hem mürekkepbalığını hatırlatan (tehlikeye karşı mürekkep sıçratmak ne güzel, değil mi?) hem de kendimizi mürekkep içecek takıntıda gördüğümüz için bu isim uygun düştü. Telefonda “Merhaba, Mürekkepbalığı'ndan arıyorum.” cümlesine aldığımız tepkileri tahmin edersiniz...“Yazının değişime uğradığı şu günlerde, ‘yazı'nın hayatımızdaki yerini hatırlatmak, tartışılmasını sağlamak, yeni kişilere ulaşmak.” gayesiyle yola çıktığınızı söylüyorsunuz. İkinci sayınız çıktı. Yazı tutkunu okurların ilgisi nasıl, ne tür eleştiriler aldınız?Biz beş arkadaş, kendi aramızda eğleniriz diye düşünüyorduk. Ama her yerden e-postalar, söyleşi teklifleri, tebrikler geliyor. Yazıya meraklı insan sayısı sandığımızdan çok daha fazla. İlk sayıda el yazısıyla yazılan editör notumuza gelen “El yazınızı geliştirin” eleştirisinden başka olumsuz bir şey duymadık. Okurlarımız, İstanbul dışındaki yerlerden, o yöreye özgü şeyler gönderiyorlar. Giriş yazısının üstüne, “nazire” yaparcasına kalemini koyup fotoğrafını çekenler bizi duygulandırıyor. En sevdiğimiz şey ise bize yazan okurlarımızın söze hep “dergimiz” diye başlaması. Biraz da onun için “dergi günlüğü” tutmaya başladık; “Dergi niye iki ayda bir çıkıyor!” sitemlerine karşı halimizi anlatmak için. Dergiciliğin zorluğuyla ilgili her gün bir şey öğreniyoruz. Öğrendiğimiz şeylerden biri de, başladığınız işi saçma buluyorlarsa, tam da bu yüzden devam etmeniz gerektiği.Dergi günlüğünüzde, bazı şehirlerde dağıtım sorunu yaşadığınızı okuduk. Sorun çözüldü mü?Çözülmedi. Sebebi de şu: Ya siyah beyaz, tasarımcıya para vermeyeceğimiz bir dergi yapacaktık ve dağıtımcılara koca paralar verebilecektik. Ya da kuşe kâğıda, tasarımı önemseyen, renkli bir dergi yapacak ve dergiyi kendimiz dağıtacaktık. Mantıklı insanlar olmadığımız için biz ikincisini seçtik! Dağıtım sorununu 10 Mayıs'ta çıkacak üçüncü sayımızda umarız çözmüş oluruz.“Mürekkepbalığı bir dergi değil bir harekettir!” diyorsunuz. Bundan ne anlamamız gerekiyor? Bir de bu ‘ince' hareketin ajandasında dergi dışında başka neler var?Bu yıl başlayacak kalem, kaligrafi atölyeleri, söyleşiler, fotoğraf sergileri, çocuklara özel yazı toplantıları, kitaplar, en iyi malzemeden kendi ürünlerimizi üretmek, festivaller, yazı müzesi, yazıevi, yarışmalar ve başka hayaller.

22 Nisan 2014 Salı

Gündüz gece kitap günü

23 Nisan, 1995’ten bu yana Dünya Kitap Günü olarak kutlanıyor. İngiltere’deki The Reading Agency adlı kurum ise bugüne paralel olarak 2011’de bir etkinlik başlattı. Dünya Kitap Gecesi’nde (World Book Night), kitapseverler buluşuyor, kitap dağıtılıyor, okumaya teşvik ediliyor.Cervantes ve Shakespeare gibi birçok ünlü yazarın doğum ya da ölüm günü olan 23 Nisan, UNESCO tarafından 1995’ten bu yana Dünya Kitap Günü olarak kutlanmakta. Bugüne paralel olarak İngiltere’deki The Reading Agency adlı kurumun 2011’de başlattığı ve sonrasında İrlanda ve Amerika gibi ülkelerde düzenlenen Dünya Kitap Gecesi (World Book Night) bu yıl da kitapseverleri buluşturacak. 2011’den bu yana 46 bin gönüllü sayesinde iki milyon kitabın dağıtıldığı bu uluslararası etkinlik, kitapları sevdirmek ve kitapseverleri bir araya getirmek için yola koyulmuş. Yayıncıların, yazarların, kitabevlerinin, okurların ve kütüphanelerin de dahil olduğu bu geniş katılımlı Dünya Kitap Gecesi’nin ajandasına bu yıl ‘etrafınızdakilere 23 Nisan’ı bahane ederek kitap armağan edin’ önerisi eklenmiş.Ülkedeki pek çok kitabevi ve kütüphanenin etkinliğin bir parçası olduğu Dünya Kitap Gecesi’nin en büyük amacı, ülkedeki okuma alışkanlığını artırmak. Etkinlik komitesi bunun için her yıl farklı türde 20 kitap belirlerken, yeni yazarların tanınması ve daha fazla okunması için çaba harcıyor. Gönüllüler de kitapevlerine ve kütüphanelere dağıtılması için bırakılan kitapları hastanelere, hapishanelere, komşularına, yoldan geçenlere ve eline hiç kitap almamışlara ulaştırıyor. Ülke genelinde bir nevi okuma seferberliği gerçekleştiriliyor.Etkinlik kapsamında İngiltere’de bu yıl, 20 farklı yazarın toplam 250 bin kitabı dağıtılacak. Yayıncılar ve sponsorların desteğiyle yüz binlerce kitabı okurlarla buluşturacak Dünya Kitap Gecesi’nde, eserleri dağıtılacak yazarlar arasında Agatha Christie, Armistead Maupin, John Boyne, Roald Dahl ve Cruz Smith gibi isimler var. Özel baskı olan kitapların her birine o yılın Foyle Genç Şair Ödülü’nü kazanan ismin şiiri ekleniyor.Etkinliği düzenleyen kurum, bu yıl özellikle erkek okurları hedeflemiş, zira önceki yıllarda kadınların ilgisi daha yüksek olmuş. Kütüphanelerde ve kitapçılarda okur ve yazar buluşmalarının da yer aldığı Dünya Kitap Gecesi’ne katılım her yıl daha da artıyor. Bunun yanı sıra The Reading Agency, dünyanın dört bir yanına çağrı yaparak Dünya Kitap Gecesi’nin başka ülkelerde de gerçekleşmesi için girişimlerde bulunuyor. Türkiye’den de Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ya da köklü bir yayınevinin bu işe talip olması tüm dünyada coşkuyla kutlanan 23 Nisan Dünya Kitap Günü’nün daha renkli geçmesine vesile olacaktır kuşkusuz. (www.worldbooknight.org)

21 Nisan 2014 Pazartesi

‘İstanbullular bir gün sesini yükseltecek’

Emine Uşaklıgil, geçtiğimiz günlerde Can Yayınları’ndan çıkan “Bir Şehri Yok Etmek/ İstanbul’da Kazanmak ya da Kaybetmek” isimli kitabında İstanbul’un dokusunu kaybetme sürecini her yönüyle ele alıyor.Kitabınızda Turgut Cansever’e ait bir hikâye paylaşıyorsunuz: Cansever’in 1943’te girdiği ilk şehircilik dersinde hocası Alman Mimar Oelsner öğrencilerine “Türkiye için ne yapmalı?” diye soruyor. Sonra da cevaplardan tatmin olmayarak “Dua etmeli…” diyor: “Dua etmeli ki belediye kasalarındaki imar planlarını uygulayacak yöneticiler çıkmasın…” Kimse dua etmemiş olacak ki bugün bu durumdayız. Peki, şimdi yapmamız gereken ne? Ya da ne kaldı? Özellikle yerel seçimlerden sonra… ‘İstanbul kurtulabilir mi?’ sorusuna cevap ararken şu verileri göz önünde bulundurmak gerekir. İstanbul’un hem planlama hem de kendine has bir biçimde planlama(ma) kurbanı olması gelişme sürecini etkiledi. Keza toprak ve gayrimenkul temelinde zenginleşme ve sınıf atlama hırsı İstanbul’un kaderini yönlendirdi. Şehrin merkezi alanlarını yıkarak, yeniden inşa ederek yoğunlaştırma politikası bizi bugünlere getirdi. Bu yaklaşım tarihi mirasımızın ve şehir etrafındaki tarım ve yeşil alanların yok olmasına yol açtı. Yerel seçim, genel seçim miydi yoksa referandum muydu bir yana; zaten merkeziyetçi olan yapıyı daha da merkeziyetçi hale getirdi. Bu durumda yerinden yönetim imkânları çok sınırlı. İstanbullular karşı çıksa da, Ankara’da hangi projeler uygun görülüyorsa, uygulanıyor. İstanbulluların söz hakkı yok ve şehirlerine sahip çıkmaları pek kolay değil. Ama yine de sivil toplum mahalle düzeyinde yeni organizasyon modelleri çıkartabilir; muhtar ve ihtiyar heyeti için tanımlanan görevler, içleri doldurularak, mahalle düzeyinde katılımın önünü açabilir; bu şekilde Kent Konseyleri ilçe düzeyinde önem kazanabilir. Konuşuyoruz, dertliyiz… Ama çoğumuz o dert yandığımız projelerde oturuyor. Tanıdığım herkes kredi ödüyor. Mülk sahipliği çok önemli bir ihtiyaç. Bu durumda o kentlilik bilinci geniş kitlelerce nasıl benimsenecek? İstanbul kaçınılmaz olarak çok ciddi altyapı sorunlarıyla karşılaşacak ve bu durum gayrimenkullerin değerini düşürecek. İstanbul’da kamuya ait bütün açık alanlar ve kamu arazileri inşaata açıldı, özelleştirildi, satıldı ve üzerlerine yüksek emsaller verildi. İstedikleri yere, arzu ettikleri kadar imar hakkı vermeye muktedir TOKİ-Çevre ve Şehircilik Bakanlığı-Özelleştirme İdaresi üçlüsü sınırsız rantın dağıtıcıları konumunda; İstanbul’un ise bu ranttan fayda gördüğü yok. Er geç İstanbullular bunları anlamaya başlayacaklardır. Şunun da ayırımına varacaklardır: Türkiye’deki toplam katma değerin yüzde 27’si İstanbul’da oluşuyorken, nüfusun yüzde 18’i İstanbul’da yaşıyorken, vergilerin yüzde 42’si İstanbul’da toplanırken; İstanbul’da yapılan kamu yatırımları, toplamın yüzde 6’sının altında. İstanbullular bir gün bu konuda seslerini yükselteceklerdir mutlaka. Tarih boyunca neredeyse tüm kentler defalarca yağmalanmış. Hatta yıkılıp yeniden kurulmamış tek bir kent bile yoktur belki. Sebep; kimi zaman doğal afetler, kimi zaman savaşlar, çoğu zaman da liderlerin şehre damga vurma isteği… Yeni değil bu. İstanbul’a özgü de değil. İstanbul’daki yıkım Atatürk zamanında; Prost’la başlıyor; Menderes ve Özal’la devam ediyor. Bu defa daha da yanlış giden ne? 2002’den bu yana yaşananların, İstanbul’un başına gelenlerin farkı ne? AKP ciddi bir rant verimliliğini sağladı, rantı daha geniş kesimlere yaydı, tüketim arttı ve yüksek oranda sermaye birikimi oldu. Geçmişle farkı şöyle özetlemek mümkün: Ekonominin başarısı inşaat sektörüne bağlandı, şehir konusunda tek karar verici Ankara oldu, her engel hukuk yoluyla bertaraf edildi. İstanbul’da son dönem yaşananlar açısından ortaya çıkan tabloyu şöyle özetlemek mümkün: “Kentsel dönüşüm” çerçevesinde hayata geçirilen faaliyetler engel tanımıyor. Zira her adımda engelleri bertaraf eden yasal kalkan adım adım oluşturuldu. 2012 tarihli Afet Yasası bu kalkanı güçlendiren son aşama. 2013 yılının ilk yarısında Bakanlar Kurulu kararlarının yüzde 60’ının imar ve gayrimenkule ilişkin olması bugünkü durumun özelliklerini özetliyor sanırım. Afet Yasası arazi açmak için kullanılıyor, kentsel dönüşüm yasası mülkiyet hakkını kaldırıyor ve üstelik bunların dönüşü yok. Ormanlar, Yenikapı, Sulukule, Tarlabaşı, Ayazma… Sırada bir sürü yer. Ama kentsel dönüşümün aslında iyi, faydalı bir şey olduğunu düşünenler var. Aslında tabii öyle olmalı da… Ama nasıl uygulanırsa? İnsanları çil gibi yerinden etmeyen, yerinde yapılan bir kentsel dönüşüm elbette yararlıdır, hele deprem tehdidi altındaki bölgelerde. Fakat o bölgelerin çoğu rant potansiyelini taşımadıkları için, kentsel dönüşüm ciddi deprem riski altındaki bölgelere pek uğramıyor, inşaata dayalı ekonomik büyüme modeline hizmet ediyor, gerçek deprem tehdidi de kesinlikle bertaraf edilmiyor. Kaldı ki ekonominin lokomotifi olarak inşaat sektörünün seçilmesi, yerindenlik ilkelerini hayata geçirmek şöyle dursun, yerel yönetimlerin yetkilerinin merkezileştirilmesine yol açıyor. Üçüncü köprü, 3. havaalanı ve hatta kanal… Yapılırsa, yani gerçekten yapılırsa… Bu kadar araştırmanın ışığında ne dersiniz? Kuzey Ormanları’nın yok olması İstanbul’un tamamen ormansız, deresiz, susuz, havasız kalması demek. Profesör Haluk Gerger’e sormuştum: “Bütün yetkiler sizde olsa, acilen iptal edeceğiniz projeler hangileri olurdu?” Tereddütsüz cevap vermişti: “Bir kere üçüncü köprüyü derhal iptal etmek lazım. Kanal projesine gelince, hâlâ yapacaklarını düşünmüyorum, lakin benim yapamazlar dediğim her projeyi yapıyorlar.” Şeffaflıktan uzak, hangi araştırmalara dayandırıldığı meçhul, İstanbul’un geleceğini ipotek altına alan bir proje gerçekten.

19 Nisan 2014 Cumartesi

Anlatmak için yaşadı

Dünya edebiyatının en büyük ustalarından, Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez, önceki gün 87 yaşında hayata veda etti. Anılarında anlatmak için yaşadığını söyleyen Gabo, ardında bir Nobel ödülü, büyük bir külliyat ve yas tutan her milletten, her yaştan okurlar bıraktı.“İyi bir hikâye anlatmak en büyük tutkum.” demişti Gabriel García Márquez bir söyleşisinde. Uzun ve verimli edebi kariyerine pek çok iyi hikâye sığdırdı, “sevilmek için” yazdığını söyledi. Tam da öyle, “yüzyılın en iyi yazarıydı”, “en sevdiğim yazardı” cümleleriyle uğurlanıyor birçok dilde.Gabriel García Márquez 87 yaşındaydı. 1999’dan beri kanserle mücadele ediyordu. Ardında, hep sevgiyle andığı eşi ve edebi kariyerinin en büyük destekçisi Mercedes Barcha Pardo’yu, oğulları Rodrigo ve Gonzalo’yu, büyük bir külliyatı ve yas tutan her milletten ve her yaştan okurları bıraktı. Márquez, 1947’de ilk öyküsü El Espectador’da yayımlandığında 20 yaşındaydı. Ülkesi Kolombiya, yüz binlerce insanın öldüğü bir şiddet sarmalından, La Violencia adıyla bilinen bir dönemden geçmiş, bu süreç ülkenin özellikle kırsal kesimlerini kan gölüne çevirmiş, yoksulluk ve kaos içinde bırakmıştı. Gabo ya da doğup büyüdüğü Kolombiya kırsalında anılan adıyla Gabito, neredeyse 70 yıllık edebi kariyeri boyunca ülkesini sarsan bu dönemin ve daha sonra yaşanan, bitmek bilmeyen iç savaşın, gerilla çatışmalarının, uyuşturucu kartellerinin gölgesindeki toplumsal, siyasi buhranların hikâyesini anlattı. Ama anlattığı, yerel göndermelerle örülü olsa da sadece Kolombiya’nın değil, kendi deyişiyle en önemli temasının, “yalnızlığın” da hikâyesiydi. Márquez fiziksel yalnızlıktan çok psikolojik yalnızlığı, gücün yalnızlığını, durmadan her insanda yeniden tekrarlanan bir yalnızlık döngüsünü betimledi. Hiç şüphesiz yazara duyulan hayranlığın en önemli nedenlerinden biri, 1967’de yayımladığı başyapıtı Yüzyıllık Yalnızlık’tı. Onu sadece Latin Amerika’nın değil, dünya edebiyatının da ustası yaptı bu roman, çevrildiği otuzdan fazla dilde okur bularak. Latin Amerikan edebiyatı patlamasını ya da bilinen adıyla “boom”u da temsil eden roman oldu Yüzyıllık Yalnızlık. Márquez en çok bu romanıyla büyülü gerçekçiliğin ustası olarak anılsa da, o büyülü görülen gerçeklik aslında ülkesinin kendi gerçeğiydi. Bunu 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken ve birçok söyleşisinde dile getirdi. Gabo’ya göre, hikâyelerini geliştirmek için pek az düş gücüne gereksinim vardı.Márquez, William Faulkner’dan Ernest Hemingway’e, Jorge Luis Borges’ten James Joyce’a dünya edebiyatının en önemli yazarlarını okumuş, onlardan ilham almış ama kendi deyişiyle kimseyi taklit etmemek için büyük özen göstermişti. Eserlerine tarihin ve geçmişe duyduğu derin özlemin gölgesinin düştüğünü hep belirtti. En önemli kaynağı kişisel deneyimleriydi. 1975’te yazdığı “Başkan Babamızın Sonbaharı” ve “Labirentindeki General” dünya edebiyatının en önemli siyasi romanlarından ikisi olarak değerlendirildi. Márquez, yaşamı boyunca, kimi zaman bu özelliğiyle eleştirilse de siyasi güce hep yakın olmuştu. En yakın dostu Küba lideri Fidel Castro’yu tüm eleştirilere ve kendi düşünceleriyle yer yer çelişmek pahasına yalnız bırakmadı. Gabo’nun siyasi duruşu kimliğinin ayrılmaz bir parçası oldu, bundan her zaman hoşnut olmasa da, dünya liderlerinden seçtiği dostları ve sol eğilimli duruşu bu kimliği kaçınılmaz kıldı.GAZETECİLİĞE DÜŞKÜNDÜYaşamının büyük bölümünde sürdürdüğü ve bazı söyleşilerinde asıl mesleği olarak nitelediği gazetecilik de siyasi kimliğini öne çıkaran unsurlardandı. Gabo, Latin Amerika’da “periodismo militante” denilen sol siyasi gazeteciliğinin öncülerindendi ve gazetecilik kurumunun Latin Amerika’da gelişmesinde önemli rol oynadı. Öyle ki, Nobel ödülünden kazandığı parayı bir gazete satın almak için kullanacak kadar düşkündü gazetecilik mesleğine. Gazeteciliğinin kurguya etkisi olduğunu, ona çalışma disiplini verdiğini söylüyordu. Aynı zamanda, köşe yazıları ve araştırmacı gazetecilik türünde, “yeni gazetecilik” akımına yakın bir türde yazdığı Bir Kaçırılma Öyküsü gibi kurgu dışı kitaplar da yayımladı.Gabo, 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü almadan bir yıl önce, ülkesindeki siyasi karışıklık nedeniyle Meksika’dan siyasi sığınma istemişti. Ülkesinden ayrıldıktan sonra ona pek çok ülke kucak açtı. Márquez vaktini Mexico City, Paris ve Barcelona arasında böldü, bu şehirlerde birbirine benzer şekilde bembeyaz döşediği evlerde yazmaya devam etti.Gabo, özenle seçtiği bu kelimelerle örülü pek çok hikâye bıraktı bize, kendisinin de arzu ettiği gibi, o hikâyelerle sevildi ve ölümsüzleşti. Yazarın kendisi olmasa da, Buendía ailesi, Santiago Nasar, Kolera Günlerinde Aşk’ın unutulmaz kahramanları Fermina Daza ve Florentino Ariza, Albay’a Mektup Yok’un isimsiz kahramanları bize çevireceğimiz bir sayfa kadar yakın. O nedenle bugün Gabo’yu anmanın en iyi yolu hikâyelerinden birine dönmek ya da ‘evim müziğimin olduğu yerdir’ diyen yazarın o çok sevdiği vallenatolardan birini dinleyerek edebi kariyeri boyunca hep yeniden tanımladığı, gösterdiği, yaşattığı ve “anlatmak için yaşadığı” o görkemli insanlık haline, yüzyıllık yalnızlığa çekilmek...

İnci Ertuğ'un 'Elan Vital' sergisi Ankara'da

Ressam İnci Ertuğ'un 11. 'Elan Vital' (Hayat Hamlesi) başlıklı kişisel sergisinin güzergahı, bu kez sanatçı için çok özel bir şehir olan Ankara'da sanatseverlerle buluştu. Başkentli sanatseverler, sergiyi 1 Mayıs 2014 tarihine kadar Cer Modern'de izleyebilecek.Cer Modern'de, Başkent ve İstanbul'dan gelen sanatseverlerinin katılımıyla düzenlenen kokteylin ardından açılan sergide, sanatçı Ertuğ yine resim serüvenine temel oluşturan mekan, zaman ve hafıza izlerini takip ediyor. Fransız düşünür Henri Bergson'un hayata yönelik geliştirdiği 'Elan Vital' kavramından yola çıkarak bu izlerin sürekli yeniden biçimlediği olayları ve hayatları görsele tercüme ediyor.Renk, doku ve desen katmanları aracılığıyla şifrelenen her tuval sanatçının resim dilindeki yeni tahayyül sınırlarını belirliyor. 'Elan Vital' ana temasında yeniden anlam kazanan kavramsal diziler böylece ortaya çıkıyor. Sergi, 3 yan temayı içinde barındırıyor.'Ex abstracto'; İnsanın kendisine, çevresine ve dünyaya dair görsel/düşünsel izlenimlerinin soyutlandığı kompozisyonlar dizisi.'Strata'; Zaman, mekan ve hafıza katmanlarının - doğal ya da yapay - farklı nesnelerle ifade edildiği dizi.'Imago'; bilinç dışında gelişen, benliğe ve varoluşa dair içsel / düşsel, zamansal / mekansal eşiklerin görünür kılındığı dizi.Sergi, Pazartesi hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında, Perşembe günü ise saat 20.00'ye kadar izlenebilecek.(DHA)

18 Nisan 2014 Cuma

Cübbeni çıkar da gel!

33. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde yer alan ‘İtirazım Var’, bugün gösterime giriyor. Onur Ünlü imzalı filmde, dedektifliğe soyunan sıra dışı bir cami imamının öyküsü anlatılıyor. Polisiyenin klasik kalıplarına sadık kalan film, polisiye yönüyle yabancı, söylemleri itibarıyla yerli bir yol izliyor. Sinema anlamında ise tatmin edici olmaktan uzak.Onur Ünlü, polisiyenin kalıplarına sadık kaldığı ‘İtirazım Var’ filmini bir cami imamının etrafında şekillendirmekle kalmıyor. Filmin açılış sahnesinde cami içi görüntülere bindirilmiş Şah Hatayi deyişi ile de başka bir tartışma zemini aradığını gösteriyor. Bağlama çalan bir ‘Diyanet imamı’nın (Serkan Keskin) sesinden dinlediğimiz bu Alevi deyişi, imamın satranç merakıyla kesintiye uğruyor. Derken, namaz sırasında cemaatten biri cinayete kurban gidiyor. Fakat bir süre sonra anlaşılıyor ki, maktul bir tefeci, yani ‘faiz lobisi’nden! Hikâye şöyle:Gençliğinde boks eğitimi almış, askerliğini komando olarak yapmış, yüksek lisansını antropolojiden bitirmiş, satranç tutkunu ve bağlama çalan imam Selman Bulut’un görev yaptığı camide bir cinayet işlenir. Selman Bulut, polisin pek de ilgilenmediği cinayeti çözmek için kolları sıvar. Başta, caminin müezzini Efrahim olmak üzere herkes şüphelidir; imam da polisin şüphelisi... Selman Bulut, cinayeti çözmek için yeteneklerini kullanarak dedektifliğe soyunur.‘İtirazım Var’, Onur Ünlü’nün 10 film olarak planladığı Milli Cinayet Koleksiyonu serisinin üçüncü filmi (diğerleri ‘Polis’ ile ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi’). Polisiyenin klasik kalıplarına sadık kalan yönetmen, doğrudan Sherlock Holmes’u referans vererek yolunu çiziyor. Hatta, BBC dizisi ‘Sherlock’un müziklerinden tınılar kullanarak bu algıyı pekiştiriyor. Ancak Selman Bulut karma bir karakter; sinema ve televizyondan aşina olduğumuz tüm dedektiflerden bir parça var. En önemli özelliği ise yerli olması.DİYANETİN Mİ ELİAÇIK’IN MI İMAMI?Filmde olayların hızlıca ve biraz da yalap şap olup bitmesi, artık alıştığımız Onur Ünlü tarzından kaynaklanıyor. Yönetmenin bir türlü bırakamadığı ‘klip hastalığı’ ise bir başka handikap; ama arabesk damarımızı da beslemiyor değil! Sinema anlamında pek tatmin etmeyen filmin esas kıymeti ise ülkemizdeki dindarlık hallerine dair söylediklerinde yatıyor. Ne var ki bunu yaparken, alabildiğine geniş bir alanı olan dinin yorumu içinde İhsan Eliaçık’ın sosyalist/antikapitalist Müslümanlık anlayışını referans alarak elini zayıflatıyor. Haliyle, meyhanede ‘Bismillah’ deyip -kerhen- içki içen imam Selman Bulut, birkaç sahne sonra fıkıh hakkında ahkâm kesince bir karikatür malzemesi oluveriyor! Son birkaç ayda medya ve siyasete yansıyan halleriyle erozyona uğrayan Müslümanlık anlayışının karşısına İhsan Eliaçık’ın sosyalist İslam’ını koymak ve meselenin bu şekilde düzeleceğini ümit etmek Onur Ünlü için bir çözüm olabilir. Ancak bu taraftan bakınca ‘al birini vur öbürüne’den başka bir şey görünmüyor.İtirazım Var, açılış sahnesinden başlayarak, şimdiye kadar hep ‘minder dışından’ sinemaya aksetmiş memleket meselelerini mindere çekiyor. Bunu yaparken olabildiğince iyi niyetli, saygılı ve ölçülü; ama asla çekingen değil. Sözünü hiç sakınmıyor; lafı ağzında geveleyip eğip bükmeye çalışmıyor. Diyanet-dindarlık meselesine dair yaptığı ve seyirciyi güldüren incelikli göndermeler, esasen insanın içini acıtan, ‘kan kusturan’ dertlerimiz. Doğrusu, sıra dışı imam Selman Bulut özelinde perdeye yansıyan bu dertlerin, asıl muhataplar yani memleketteki Müslümanlar nezdinde ne denli geçer akçe olduğu belirsiz. Yolsuzluğun, yalanın, iftiranın, konformizmin, toplumun bir kesimini şeytanlaştırıp hedef göstermenin, kendinden başkasını yok saymanın sıradanlaştığı bir ‘muhafazakârlaşma’ ortamında Selman Bulut’un etkisinin sarsıcı olması beklenirdi. Ne var ki, bir hayli naif kalıyor. Zira filmdeki iğnelemelere konu olan hallerin ve uygulamaların katbekat fazlası her gün tüm gerçekliğiyle canımızı acıtmaya devam ediyor.‘İtirazım Var’, bu tür dertleri gündeminde çok gerilere ötelemiş ‘muhafazakâr’ kitleden ziyade, muhafazakâr olmayan kitlenin daha çok hoşuna gidecek nitelikte. Zira o taraftan bakıldığında, “Şu dindarlar, biraz sosyalist olsa her şey daha güzel olur!” fikrini destekleyen bir film. İmam Selman Bulut, hemen her fikri ve haliyle İslam’ın sosyalizmle örtüştüğünü savunan İhsan Eliaçık’ın sinemada tecessüm etmiş hali. Nitekim filmin bir sahnesinde Bulut’un verdiği vaaz, İhsan Eliaçık tarafından yazılmış.Son söz olarak; Müslümanlar, Müslüman gibi yaşasa ve dinin ana meselelerini ve Hakk’ın hatırını siyasetten ya da devletten daha evla bilseler, hayatlarını o şekilde kursalar herhalde Selman Bulut’un önümüze koydukları bu kadar içimizi acıtmazdı. Ama acıtıyor işte…

17 Nisan 2014 Perşembe

‘Enver Ercan diye de biri varmış, az da olsa şiir yazmış...’

Türkçenin Dudaklarısın Sen adlı kitabıyla Necatigil Şiir Ödülü’ne değer görülen Enver Ercan, ödülünü dün Kabataş Erkek Lisesi Eğitim Vakfı’nın Feriye Tesisleri’nde düzenlenen törenle aldı. Edebiyat dünyasından çok sayıda ismin katıldığı törende, adı en çok anılan isim 35 yıl önce aramızdan ayrılan usta şair Behçet Necatigil’di. Enver Ercan ile, ‘Türkçenin Dudaklarısın Sen’i ve Necatigil Ödülü’nü konuştuk.Şair Enver Ercan, Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman adlı kitabından 17 yıl sonra Türkçenin Dudaklarısın Sen (Varlık Yayınları) ile çıkageldi. Ercan’ın; Dağlarca, Oktay Rifat, Attilâ İlhan, Cemal Süreya, Ece Ayhan gibi çağdaş şiirimizin ustalarına selam gönderdiği ve iç sancıların dile geldiği kitap, şaire Necatigil Şiir Ödülü’nü getirdi. Necatigil’e ve ödülüne yaraşır işler yapmanın artık boynunun borcu olduğunu söyleyen şair, kendi şiiriyle ilgili olarak, “Enver Ercan diye de biri varmış, az da olsa şiir yazmış, çok da kötü değilmiş hani, desinler bana yeter.” diyor.Türkçenin Dudaklarısın Sen adlı kitabınızla Necatigil Şiir Ödülü’ne değer görüldünüz, ödül size nasıl bir sorumluluk getirdi?Behçet Necatigil, şiirimizin büyük ustalarından. Sadece şiiriyle değil, yazıları ve çevirileriyle de kendisinden sonraki kuşakların kendilerini eğitmesinde büyük katkısı var. Bu nedenle de onun adına verilen ödülün şiir dünyasında yeri her zaman özeldir. Böyle bir ödüle değer bulunmak onurdur elbette. Bu onuru sürekli taşıyabilmek için de Necatigil’e ve ödülüne yaraşır işler yapmak boynumuzun borcu artık.Az yazıyorsunuz… 1997’de yayımladığınız Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman adlı kitabınızdan sonra neden bu kadar beklediniz?Necatigil usta, “bazı şiirler bekler bazı yaşları” der ya, bende de öyle oldu sanırım. İnşallah yaşımız gelmiştir, bundan sonra daha üretken oluruz.Türkçenin Dudaklarısın Sen’de Dağlarca, Oktay Rifat, Attilâ İlhan, Cemal Süreya ve Ece Ayhan gibi dokuz şairle rüyada evlerinde söyleşiyorsunuz. Rüyanızda gördüğünüz şairlerin hepsinin ölmüş olması bilinçli bir tercih mi? Bunu bir hesaplaşma olarak da görebilir miyiz?Hesaplaşma değil, bilinçli bir tercih de değil aslında. O şairlerle birçok kez bir araya geldim. Dostluklarını esirgemediler. Anılarımız oldu. Bu anıların bir bölümünde onların şairliklerinin gizlerine uzanan ayrıntılar vardı. Bu ayrıntılar benimle beraber yok olup gitsin istemedim, şiir dünyasına katkım olsun istedim. Gerçi Kemal Özer ve Arif Damar da var. Onlar da rüyama girerler diye bekliyorum.Adına verilen şiir ödülüne layık görüldüğünüz ve birçok şiirinde ev metaforu baskın olan Necatigil, “evler şairi” olarak da anılır. Türkçenin Dudaklarısın Sen’de yer alan rüya-şiirlerinizde mekân olarak evi seçmenizin nedeni nedir?Şiirler, onların evlerinde yaşanan anlardan oluşuyor. Tabii kurgusal bir şeyler de yok değil. Bir tek Ece Ayhan şiiri “Ece Ayhan’la Evimde” başlığını taşıyor. Bildiğiniz gibi, belli bir mekânı yoktu Ece Ayhan’ın. Cemal Süreya’ya sormuştum bir gün “Ece Ayhan nerede kalıyor?” diye. “Gittiği yerde” demişti. Şimdi siz söyleyince farkına vardım; evet Necatigil “evler” şairi olarak nitelenmişti. Fakat benim tam da katılabileceğim bir niteleme değil bu; Necatigil dizelerini sokaklarda dolaştırmasını en iyi bilen bir şairdi aynı zamanda.Ömer Erdem, Türkçenin Dudaklarısın Sen hakkındaki yazısında, bir önceki kitabınız Geçti Her Şeyi Öpüyor Zaman’daki “iç iddia, şiirsel varoluş daha şiddetli” yorumunu yapıyor. Buna ne diyeceksiniz?Epeydir varoluş meselesini içselleştirdiğim bir süreç yaşıyorum. Bundan olabilir. Ömer Erdem doğru yerden bakmış şiirlere, ama inanın Ömer Erdem’in yazısını okuduğumda tam olarak farkına vardım bunun. İnsan kendisine içeriden iyi bakamıyor.Kitaptaki “Oktay Rifat’ın Evinde” adlı şiirinizde “bak” diyor “elli sene sonra şiirlerimi okuyanlar / tam becerememiş ama meselenin farkına varmış desinler / bu bana yeter.” mısraları geçiyor. Elli yıl sonra siz nasıl anılmak istersiniz?Oktay Rifat öleli 25 yıl oldu. Zamana direnen bir şiir yazdı ki bugün de okunuyor. O kadar dayanıklı olacağımı kestiremiyorum. Yine de ümit etmek güzel şey. Hadi bunu 25 yıla indirelim ve diyelim ki 25 yıl sonra birileri “Enver Ercan diye de biri varmış, az da olsa şiir yazmış, çok da kötü değilmiş hani.” desinler bana yeter.