30 Nisan 2015 Perşembe

Eğitimci olarak Mehmet Güleryüz

Modern Türk resminin önemli isimlerinden Mehmet Güleryüz’ün 9 Ocak’ta İstanbul Modern’de açılan “Ressam ve Resim: Mehmet Güleryüz” retrospektif sergisi kapsamındaki söyleşileri devam ediyor.

Mehmet Güleryüz, sanat eleştirmeni Ahu Antmen ve sanatçı Ahmet Doğu İpek’in katılımıyla bugün saat 18.30’da gerçekleştirilecek “Bir Sanat Eğitmeni Olarak Ressam” söyleşisinde Güleryüz’ün eğitimci kimliği ele alınacak. Söyleşi dizisi, 28 Mayıs Perşembe günü aynı saatte sanatçının disiplinlerarası yaklaşımının temel noktalarından tiyatro ile görsel sanatlar arasındaki ilişkiyi ele alan “Mehmet Güleryüz’ün İzinde Resim ve Tiyatro” başlıklı söyleşiyle tamamlanacak. Bu son etkinliğin konuşmacıları ise Mehmet Güleryüz, Müge Gürman, Seçkin Selvi ve Üstün Akmen.

‘Gülmeye gerçekten ihtiyacımız var’

Geçen hafta gösterime giren ‘Öğrenci İşleri’, ‘küfürsüz komedi’ yapılabileceğinin nitelikli bir örneği. Küfürsüz komedi kültürünü geliştirmek istediklerini anlatan filmin yapımcısı Yusuf Kulaksız, “Ailecek izlenebilecek bir film yaptık. Gülmeye gerçekten ihtiyacımız var.” diyor.

İlköğretim ve liselerin yanı sıra üniversitelerin de sınav sezonuna girdiği bu günlerde, sınav stresiyle baş edemeyen öğrencilere ‘ilaç’ gibi gelecek bir film gösterime girdi. Murat Akkoyunlu, Fırat Tanış, Yeliz Şar ile Deniz Celiloğlu’ndan oluşan oyuncu kadrosuyla dikkat çeken ‘Öğrenci İşleri’, her şeyden önce ‘küfürsüz komedi’ yapılabileceğinin nitelikli bir örneği.

Küfürsüz komedi kültürünü geliştirmek istediklerini anlatan yapımcı Yusuf Kulaksız, “Biz bir sınıf, bir sınav ve öğretmenler üzerinden bir Türkiye fotoğrafını yansıtmak istedik. Ülkemizde öğrenciler yoğun bir sınav stresi yaşıyor. Bunlara kısa bir mola verdirmek Türkiye’nin son zamanlarda yaşadığı bir gündem bombardımanında, seçim sürecinde, her gün yeni bir şeyle uyanıyoruz hayata. Bu yaşadıkları ağır gündeme kısa bir mola verdirmek asıl hedefimizdi. Küfürlerden yoksun, ailecek izlenebilecek bir film yaptık. Gülmeye gerçekten ihtiyacımız var.” diyor.

ÖĞRENCİLER DE STRESLİ, AİLELER DE

Talip Karamahmutoğlu’nun yönettiği Öğrenci İşleri, öğrenciler kadar ailelerin de izleyebileceği bir yapım. Yusuf Kulaksız, “Türkiye’de 10 milyon öğrenci çeşitli sınavlara girip çıkıyor. Üniversite sınavlarına giriyor, TEOG sınavlarına giriyor. Bunların aileleri de sürekli stresli bir yaşamın içerisindeler. Mesela şimdi TEOG sınavı var. Biz de bir sınav komedisi düşündük. Hayat bir sınav aslında, bu da işin metaforik yani. Komedi önemli bir dil ve biz bunu değerlendirmek istedik.” şeklinde konuştu.

Alışılmış örneklerden farklı olarak, küfürsüz komedi yapmanın zorluklarna değinen Kulaksız, “Bizim ilk filmimiz Eşrefpaşalılar’da da tek bir küfür tek bir cinsellik sahnesi olmadan bir film yapmıştık ve yaklaşık 900 bin kişi izlemişti. Bu filmden sonra küfürsüz komedinin birçok örneği çıktı ortaya. Öğrenci İşleri filminde de zor olanı denedik. Küfürsüz komedilerin filmlerinin de yapılabileceğini gösterdik.” ifadelerini kullandı.

Son yıllarda Türkiye’de Türk filmlerini izleyen seyirci sayısının yabancı film izleyicisini geçtiğini hatırlatan Kulaksız’ın son dönemdeki seyirci taleplerine yaklaşımı ise şöyle: “Son 6 yıldır seyircinin yerli filmlere ilgisi sürekli olarak artıyor. Bazı dönemlerde Türk filmlerini izleyen kişi sayısı yabancı filmlerini izleyen kişi sayısını geçti. İnsanlar kendilerini görmek istiyor. İnsanların kendini filmlerde bulması çok önemli, çünkü o filmlerdeki bir hikâyeyle bir konuyla bütünleşiyor. Türk sinemasının 100. yılı bu sene bu yüzden filmimizde Yeşilçam’a göndermeler de var.”

Kısmet’in işi zor

Talip Karamahmutoğlu’nun yönettiği, Murat Akkoyunlu, Fırat Tanış, Yeliz Şar ve Deniz Celiloğlu gibi oyuncuların yer aldığı Öğrenci İşleri, biri dershane işletmecisi diğeri müteahhit iki kardeş üzerinden Türkiye’nin eğitim sistemine dair eğlendirici bir hikâye anlatıyor. Babadan kalma bir dershaneyi zorlukla işleten Kısmet, müteahhit kardeşi İsmet’in dershanenin arsasını kendisine satması teklifini hep reddeder. Fakat bir süre sonra Kısmet’in dershanedeki işleri yolunda gitmez ve iflasın eşiğine gelir. Bunun üzerine iki kardeş bir anlaşma yapar. İkisi de birer üniversite hazırlık sınıfı açacak, en çok öğrenciye üniversiteyi kazandıranın istediği olacaktır.

29 Nisan 2015 Çarşamba

Afife’den Şehir Tiyatroları’na gecikmeli jest

19. Afife Tiyatro Ödülleri, önceki akşam sahiplerine verildi. Geçtiğimiz yıl 100. yılını kutlayan İstanbul Şehir Tiyatroları dört dalda ödül kazandı. Ödüllerden üçünü ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın alması gecikmeli de olsa ‘Afife’den ŞT’ye 100. yıl jesti’ yorumlarına sebep oldu.

19. Afife Tiyatro Ödülleri önceki akşam Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen törenle sahiplerine verildi. Tören her zamanki gibi açılış konuşmaları ile başladı. Önce sahneye Haldun Dormen çıktı ve Afife Jale’yi, cesaretini anlattı. Sonra, Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri İcra Kurulu Başkanı Salih Başağa, her yıl yaptığı konuşmanın bir benzerini tekrarladı. Jürinin ne kadar şeffaf olduğu, puanlama sisteminin adaleti, üyelerin kaç oyun izlediği… Afife jürisi bu yıldan itibaren oyunları bilet satın alarak seyretmiş. Bunun nedeni ‘davetimize kimse gelmedi, oyunumuzu hiçbir jüri üyesi izlemedi’ serzenişlerini kesmek. Başağa, törende yüksek ses tonuyla bu konuya dikkat çekti ve “Hiç kimse bizim oyunumuzu izlemedi diyemez.” dedi. Bugüne kadar düşünülmeyen bu basit önlem, umarız önümüzdeki yıl 20. yaşını kutlayacak Afife Tiyatro Ödülleri’ndeki klasik tartışmaları bitirir!

Gecenin sürprizi Makedon yönetmen Alexandar Popovski’ye gösterilen teveccüh ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’na dört ödül verilmesiydi. Popovski, iki oyunuyla en iyi yönetmen dalında Afife’ye adaydı: Bir Yaz Gecesi Rüyası ve İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz… İlk oyunu yılın prodüksiyonu seçildi, ikinci oyunuyla en iyi yönetmen ödülüne uzandı. Fakat ‘vasat’ bulunan ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın ‘en iyi prodüksiyon’, ‘en iyi sahne tasarımı’ ve ‘en iyi yardımcı erkek oyuncu’ ödülüne layık görülmesi ‘Afife’den Şehir Tiyatroları’na yüzüncü yıl jesti’ yorumlarına neden oldu. Güzel bir jest fakat gecikmeli olduğu açık. İBB Şehir Tiyatroları, dişe dokunur bir iş yapamasa da 100. yılını geçen yıl kutladı, kurum artık 101. yaşında…

KAYBETTİĞİMİZ USTALARA SAYGI DURUŞU

Afife Jale Tiyatro Ödül töreninin en faydalı bölümlerinden biri bizce, bir yılda kaybedilen oyuncuların, sanatçıların hatırlatılması, onlara saygı duruşunda bulunulması. Talat Halman, Yavuz Şeker, Yaşar Kemal, Çolpan İlhan, Aytaç Yörükaslan, Melisa Gürpınar, Volkan Saraçoğlu, Alaattin Eraslan gibi isimler dışında yıllarca tiyatroya emek veren ama adını es geçtiğimiz ne çok sanatçıyı kaybettiğimizi bu törende öğreniyoruz: Ayla Aslan, Mustafa Şekercioğlu, Nedim Akkaya, Oğuz Oktay, Raif Hikmet Çam, Recep Yener, Sevda Şenol, Tuncay Gürel, Ümit İmer, Yalçın Otağ… Törende, 2015’teki 100. doğum yılı (Aziz Nesin, Haldun Taner, İBBŞT) kutlamalarının hatırlatılması da hoştu fakat biraz eksikti.

İki buçuk saat süren ödül töreninde her zamanki gibi politik mesajlar verildi. Törenin 19 yıldır kadrolu sunucusu olan Korhan Abay, geçen yıl kaybedilenleri Yahya Kemal Beyatlı’nın aruz vezniyle yazdığını belirttiği “Sessiz Gemi” şiiriyle uğurladıktan sonra “Sanmayın lakin Osmanlı’ya hayranım /Cumhuriyettir ülküm, hem gururum hem aşkım” dizesiyle Osmanlı hayranlarına ilk politik mesajı gönderdi.

Gecede ödül almak için sahneye gelen herkes mikrofonun başından ayrılmayı bilmedi, teşekkür üstüne teşekkür edildi. En uzun konuşan 50. sanat yılını kutlayan, Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü’nün sahibi Prof. Zeliha Berksoy’du. Berksoy, oyunculuk serüvenini, Berlin yıllarını, öğrencilerini, hocalığını anlattı da anlattı, “Vallahi ben iyi hocayım, tiyatro zor, sanat zor” cümleleriyle davetlileri epeyce güldürdü. En başarılı genç kuşak sanatçısı seçilen Edip Tepeli, “Nükleer santral istemiyoruz.” diyerek, Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü’nü alan Cambazın Cenazesi oyununun yazarı Firuze Engin ise babasının ‘Kızım sakın sahnede politik meselelere girme.’ uyarısını anlatarak sanatın, insanlığın geçtiği zor süreçlere dokundular…

En başarılı prodüksiyon:

Bir Yaz Gecesi Rüyası

(İstanbul Şehir Tiyatroları)

Yönetmen: Alexandar

Popovski (İmparatorluk

Kuranlar Yahut Şümürz)

Erkek Oyuncu:

Tuğrul Tülek (İki Kişilik Yaz)

Kadın Oyuncu:

Aslı Yılmaz (Tesir)

Yardımcı Erkek Oyuncu: Yavuz Şeker (Bir Yaz Gecesi Rüyası)

Yardımcı Kadın Oyuncu: Tomris İncer (Kral -Soytarım- Lear)

Sahne Tasarımı: Sven Jonke (Bir Yaz Gecesi Rüyası)

Giysi Tasarımı: Candan Seda Balaban (Kral -Soytarım- Lear)

Sahne Müziği: Orhan Enes Kuzu-Paşa Paşa Tiyatro Yahut Ahmet Vefik Paşa

Işık Tasarımı: Yakup Çartık (Hamlet Makinesi)

Genç Kuşak Sanatçısı: Edip Tepeli (Sırça Hayvan Koleksiyonu-ŞT)

Yapı Kredi Özel Ödülü: ŞAHİKA TEKAND

MUHSİN ERTUĞRUL Özel Ödülü: SEMİHA BERKSOY

CEVAT FEHMİ BAŞKUT ÖZEL ÖDÜLÜ: Firuze Engin (Cambazın Cenazesi)

28 Nisan 2015 Salı

‘Meallerin arkasında siyasî güç var’

Yağmur Dergisi’nin İstanbul’da düzenlediği iki günlük “Kur’ân-ı Kerim ve Edebiyat” sempozyumu, pazar günü yapılan oturumlarla sona erdi. Bayram Özfırat, Milli Edebiyat döneminde hazırlanan ilk Türkçe mealler üzerine yapılan tartışmalara değindiği bildirisinde, meallerin her zaman dönemin siyasî; hayatından ve fikrî; atmosferinden ayrılamayacağını ifade ederek, “Osmanlı’nın son döneminde yayımlanan Kur’ân-ı Kerim meallerinin arkasında kesinlikle siyasî; bir güç vardır.” dedi.

Yağmur Dergisi tarafından dördüncüsü düzenlenen Uluslararası İslamî; Türk Edebiyatı Sempozyumu pazar günü yapılan oturumlarla sona erdi. “Kur’ân-ı Kerim ve Edebiyat” başlığıyla düzenlenen sempozyumun ikinci gün oturumlarında ilahiyat ve edebiyat alanından akademisyenlerin yanında edebiyat dünyasından yazarların da olması sempozyuma farklı bir hava kattı. M. Said Türkoğlu, Kibar Ayaydın, Kadir Erdal, Mustafa Oğuz gibi yazarlar da sempozyumda bildiriler sundu. Prof. Dr. Kemal Sılay başkanlığında yapılan ilk oturumda Prof. Dr. Davut Aydüz, tebliğinde bir eserde bulunması gereken temel kurguları Kur’ân’daki Yusuf kıssasından hareketle sistematik bir şekilde ortaya koymaya çalıştı. Aynı oturumda “Bir Edebî; Tür Olarak Kur’ân’da Biyografi: Hz. Musa Örneği” başlıklı tebliği ile Prof. Dr. Mustafa Akçay, biyografilerde olması gereken temel özellikleri Hz. Musa örneğinden hareketle ortaya koymaya çalıştı.

‘SİYASÎLER DİNİ KULLANIYOR’

İkinci oturumda öne çıkan tebliğ ise Bayram Özfırat’ın “Milli Edebiyat Dönemi’nde (1914) Yapılan İlk Türkçe Meal ve Bu Meal Üzerine Tartışmalar” başlıklı bildirisi idi. Bu bildiride Kur’ân-ı Türkçeleştirme gayretleri ve bu anlamda yapılan ilk çalışmalar ve bu çalışmalarda Kur’ân’ın özüne verilmeye çalışılan zararlar örneklerle ortaya konuldu. “Mealler yaşanılan dönemin siyasi hayatından ve fikri düşüncelerinden ayrılamaz.” diyen Bayram Özfırat, “Osmanlı’nın son döneminde yayınlanan Kur’ân-ı Kerim meallerinin arkasında kesinlikle siyasi bir güç vardır. Hangi döneme bakarsanız bakın, buna günümüz de dahil olmak üzere iktidarlar halkı etkilemek adına en hassas noktaları olan dini, gündemlerine alarak konuşmalarını yaparlar.” dedi. Özfırat, özellikle Tanzimat döneminde Ahmet Mithat’ın bu duruma en iyi örnek olduğunu söyledi ve “Siyasilerin halkı etkilemek adına dini kullandıklarına en büyük örnek kendi döneminde Kur’ân-ı Kerim’in Türkçeleştirilmesine karşı gelen Ahmet Mithat’ın siyasi iktidarın değişmesiyle bu fikrinin tam tersini savunmaya başlamasıdır.” diye ekledi. Prof. Dr. Muhsin Kalkışım ve Doç. Dr. Şadi Aydın ise divan edebiyatının Kur’ân ile ilişkilerini ve divan edebiyatındaki Kur’ân mazmunlarını metinlerden hareketlerle örneklendirmeye çalıştılar.

Sempozyuma Azerbaycan’dan katılan Doç. Dr. Faik Alekberov, “Azerbaycan Edebiyatı’nda Kur’ân-ı Kerim” başlıklı konuşmasında Azerbaycan sahasında da Türkçe Kur’ân tezini savunan Azeri aydınlarının olduğunu ifade etti. Aynı dönemde benzer düşüncelerin hem Osmanlı hem de Azerbaycan sahasında savunulması, dinleyenler açısından ilginç bir bilgiydi.

Doç. Dr. Ayşen Koca, Kırgız şiirine Kur’ân’dan yansımaları, Doç. Dr. Ergün Koca ise İslam etkisinde yazılan ilk eserlerimiz Kutadgu Bilig, Atabetü’l-hakayık ve Divanı Lügati’t-Türk’teki Kur’ân ayetlerini açıklayan doyurucu konuşmalar yaptı. M. Said Türkoğlu’nun, “Cumhuriyet Dönemi’nde Yazılan Manzum Mealler ve Behçet Kemal Çağlar Örneği” başlıklı konuşması da ilgi çekiciydi. Türkoğlu, Cumhuriyet Dönemi’nde çarpıtılarak yazılan manzum mealleri Behçet Kemal Çağlar örneğinden hareketle ortaya koydu. Doç. Dr. Sezai Coşkun’un tebliği ise Sezai Karakoç’un diriliş düşüncesinin Kur’ân-ı Kerim ile ilişkisi üzerineydi. Sempozyuma Hindistan’dan katılan Abdul Sinan Nechipadup Mahamood, Risale-i Nur’un Kur’ân’ın İlk Kelimesini Açıklamasındaki İ’câzı üzerine etkileyici bir konuşma yaptı. Üstad Bediüzzaman’ın besmeleye yaklaşımını ele aldı. Kadir Erdal ise M. Fethullah Gülen’in Kırık Mızrap adlı şiir kitabındaki Kur’ân izlerini şiirlerden hareketle takdim etti.

Sempozyuma katılan akademisyenler ve yazarların ilgiyle takip ettiği oturumlarda nitelikli bir izleyici kesimin varlığı da dikkatlerden kaçmadı. İkinci gündeki altı oturumda sunulan tebliğler ile tamamlanan sempozyumun sonunda geniş bir izleyici katılımı ile değerlendirme oturumu yapıldı. Gelecek yıl yapılacak sempozyumun konusunun izleyicilerin önerilerine göre karar verileceğinin açıklandığı oturumda bu yıl canlı yayın, simültane tercüme gibi ilklerin gerçekleştirildiği dile getirildi.

“Edebiyatçılar ve ilahiyatçılar Kur’ân’da birleşmeli”

Dr. Adem Balaban, “Kur’ân’da Geçen Kelimelerin Türk Diline Yansıması”nı özellikle insan isimleri üzerinden örneklendirdi. Asiye, Meryem, Musa, İbrahim, Yusuf gibi birçok ismin Kur’ân’da geçtiğini ve bu isimlerin toplumumuzda yaygın olarak kullanıldığını ifade ettikten sonra “Aleyna” gibi Kur’ân’da geçen fakat isim olma özelliğine sahip olmayan sözcüklerin de çocuklara isim olarak verilmesindeki yanlışlığa dikkat çekti. Prof. Dr. Aziz Kılınç ise bildirisinde bilmece, mani, ninni, türkü gibi anonim halk ürünlerine Kur’ân’ın yansımaları ve bu ürünlerde Kur’ân sözcüğünün nasıl geçtiği üzerinde durdu. Bu oturumu yöneten Prof. Dr. Ayhan Tekineş, oturum sonu değerlendirmesinde edebiyatçıların Kur’ân ilimleri üzerinde yüzeysel bilgilere sahip olduğunu, Kur’ân üzerine akademik çalışmalar yapan ilahiyatçı akademisyenlerin ise edebiyat konusunda yeterli donanıma sahip olmadıklarını söyledikten sonra bu iki kesimin Kur’ân etrafında birleşmeleri çağrısında bulundu.

“Kitap çalmak da hırsızlıktır”

“Kur’ân-ı Kerim ve Edebiyat” sempozyumunun ikinci gün oturumlarında dikkat çeken konuşmalardan biri de Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’e aitti. Güzel, beşinci oturum sonunda konuşmacıları tek tek değerlendirdi. Olumlu yönleri ve hataları dile getirdi. Genelde takdirlerini ifade eden Prof. Dr. Güzel, kimi noktalarda eleştiri ve önerilerini söyledi. ‘Tekke edebiyatı’ yerine ‘İslam etkisinde gelişen dini-tasavvufi Türk edebiyatı’ denmesi gerektiğini söyledi. Abdurrahman Güzel, toplumda “kitap çalmanın mübah olduğu”na dair yanlış bir anlayışın yerleştiğini, bunun yanlış olduğunu ifade etti. Güzel’in ‘kitap çalmanın da bir hırsızlık olduğu’na dair sözleri salondan büyük alkış aldı.

Ressamların eskiz defterleri açılıyor

Resim ve edebiyat arasındaki etkileşimi ele alan “Eskiz Defteri: Türk Sanatında Resim ve Edebiyat İlişkisi” sergisi yarın İstanbul Kültür Üniversitesi Ataköy Yerleşkesi’nde açılacak.

Serginin açılışında, saat 15.00’te yazar ve eleştirmen Doğan Hızlan konu üzerine bir söyleşi yapacak. Sergide Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abidin Dino, Avni Arbaş, İlhan Berk, Cihat Burak, Burhan Uygur, Ekrem Kahraman, Metin Eloğlu, Barış Sarıbaş, Komet, Feyzan Alasya, Levent Arşiray, Remzi Töremen, Nazmi Yılmaz, Şahin Paksoy, Mehmet Pesen eserleri ile Avni Arbaş, Teoman Südor ve Yusuf Ziya Aygen’in eskiz defterleri yer alıyor. Küratörlüğünü Eda Dindar ve Büşra Sokur’un üstlendiği sergi, 11 Mayıs’a kadar görülebilir.

27 Nisan 2015 Pazartesi

Müzik ve fotoğraf

İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği (İFSAK) ve T-Bank’ın birlikte düzenlediği “Hayatımız Müzik” konulu Ulusal Fotoğraf Yarışması’na başvurular başladı.

Bu yıl ilki gerçekleştirilecek yarışmanın jürisinde Mehmet Turgut, Ahmet Selim Sabuncu, Haluk Çobanoğlu, Levent Öget gibi fotoğraf sanatçıları yer alıyor. Birinciye 5 bin, ikinciye 3 bin, üçüncüye 2 bin TL ödül verilecek yarışmaya son başvuru tarihi 10 Ekim 2015. Yarışmanın şartnamesine www.tbank.com.tr’den ulaşılabilir.

25 Nisan 2015 Cumartesi

Peki, şimdi ne oldu?

İstanbul Film Festivali, sessiz sedasız perdelerini kapattı. Festival coşkusu, yarışmalar ve ödül töreninin iptaliyle sönüp gitmişti bile. Kuzey/Bakur adlı belgesel filmin gösteriminin iptal edilmesiyle başlayan sansür krizinde çok şey yazıldı, söylendi, yapıldı. Peki, şimdi ne oldu?

İstanbul Film Festivali, sessiz sedasız perdelerini kapattı. Festival coşkusu, yarışmalar ve ödül töreninin iptaliyle sönüp gitmişti bile. Kuzey/Bakur adlı belgesel filmin gösteriminin iptal edilmesiyle başlayan sansür krizinde çok şey yazıldı, söylendi, yapıldı. Peki, şimdi ne oldu?

Bir hasar tespit raporu çıkarılacak olursa, krizin bütün tarafları zarar gördü. Türkiye’nin gerçek anlamda uluslararası olan tek film festivaline, 34 yıllık tarihinde ikinci kez sansürün gölgesi düştü. Festivalin düzenleyicisi İKSV, Antalya’daki komitenin hatasını tekrarlamadı. Kaçak güreşmedi, sansürü (ya da ‘kanuni hatırlatmayı’) sineye çekmedi; basının karşısına çıkarak inisiyatif aldı. Bağlı bulunduğu siyasi partinin seçim ayarlı taktiklerine uygun bir açıklama yaparak, “Ben bu kanunu çıkardım, sen de uygulamak zorundasın. Bunun sansür olup olmaması senin sorunun.” diyen Kültür Bakanlığı’na rest çekti. Keyfine ya da filmine göre bu yönetmeliği ‘hatırlatan’ bakanlığın aksine, bu yönetmeliği hiçbir zaman talep etmeyen İKSV, bu kez de talep etmeyi reddetti. Muhtemelen prestiji sarsıldı. Sansüre uğramış bir festival, her şeye rağmen itibar ve sponsor kaybı yaşar.

BAKANLIĞIN İSTEDİĞİ OLDU

Kültür Bakanlığı, işin kolayını bulmuştu zaten. Birincisi, bu yönetmelik 11 yıldır yürürlükte, yani “Ben yeni bir şey istemiyorum! Hem isteseniz yarım saatte hallederdik, niye bize gelmiyorsunuz? Kanunu yok mu sayıyorsunuz?” efelenmesi. İlkiyle çelişen ikincisi ise Bakur’un içeriğiyle ilgili: “Bu film zaten teröristleri övüyormuş.” Bakanlık, yönetmelik ‘hatırlatmasının’ seçim ayarlı olduğunu resmi açıklamasında açık etti. Düne kadar hükümet nezdinde ‘çözüm süreci’nin tarafı, ‘barışın sözcüsü’ olan Kandil’in Türkiye’deki kamplarında yaşayanlar, seçim yaklaştıkça ‘terörist’ oldu. Sahi, son iki yıldır bu sözcük hükümetin literatüründen kalkmamış mıydı?

Artık kanıksadığımız muktedir ikiyüzlülüğü yine devrede. Hele bir de “Katil festivalde” söylemi var. Katil festivalde değil, Türkiye’deki bir PKK kampında ve çözüm sürecinde millete anlatıldığı gibi silah bırakmış da değil. Yani hükümetin sorumlu olduğu bir alanda festival neden suçlanıyor? İki belgeselci Türkiye’nin dağlarında ‘katil’ ile görüşebiliyorsa, teröre ve teröriste prim vermeyeceğini söyleyen, kimsenin sağ kurtulmadığı ‘başarılı’ operasyonlar yapan hükümet yetkililerinin başka ülke topraklarına gitmeleri de gerekmiyor. Neyse ki iktidarın ve onun medya uzantılarının uzunca bir süredir samimiyet gibi bir meselesi yok.

FATURAYI YİNE SEYİRCİ ÖDEDİ

Bu güdük tartışmaları bir kenara bırakıp İstanbul Film Festivali’nin kurucu babası Onat Kutlar’a sığınalım: “Bırakalım bir yana gevezeliği. Biz kim olduğumuzu biliyoruz. Geleceğin çiftçileri. Ama siz kimsiniz? Tacir ya da başka bir şey. Alışverişi bizden iyi bilirsiniz. Öyleyse şu soruya bir yanıt bulalım: Şu alışverişin faturasını niçin ben susarak ödemek zorundayım?” Evet, gevezeliği, ‘o ne dedi, bu ne söyledi’ gibi kısır tartışmaları bir kenara bırakalım. Faturayı her zamanki gibi seyirci ödedi. İptal edilen filmlere aldığı biletin parasını geri almak, bir kazanım ya da ‘amorti’ değildir. İzlemek için günler öncesinden bilet aldığı bir filmi izleyememek… İşte seyircinin en büyük kaybı. O film hakkında fikir sahibi olmasının imkânı kalmamıştır artık. Zaten vizyon şansı olmayan filmler, seyirciyle buluşma fırsatı yakaladığı yegane kanal olan festivallerde de gösterilemedikten sonra, sinemacıların başka dert aramasına gerek yok. Sahi, sinemacıların sinemaya/sektöre dair gerçek anlamda dertleri var mı?

2004’ten bu yana yürürlükte olan kayıt-tescil ve eser işletme belgesi yönetmeliğiyle ilgili sinemacılar bugüne kadar ne yaptı? Herkes işini bir şekilde yürütünce kimse bu örtük, ‘kanuni sansür’ü sorun etmedi. Filmini festivallerden çekmek bir tepki, fakat Zeki Demirkubuz’un dediği gibi sinemacı daha zeki olmalı. Daha üretici ve sonuç odaklı çözümler bulunmalı. En temel sorun, binbir emekle çektikleri filmlerin seyirciye ulaşmaması. Evet, bakanlık işi zorlaştırıyor; evet, iktidarın baskısı her alanda kendini hissettiriyor. Fakat sinemacılar ne yapıyor? AKP iktidarı döneminde katlanarak devam eden devlet desteği, bazı sinemacıların film yapmasına yardımcı oldu ama bu destek, sinemamızı özgürleştirmeye yetmedi.

Belki de kabahati Zeki Demirkubuz’a atıp içimizi ferahlatmak en iyisi. Ne demişti usta yönetmen: “Ben uğursuz bir adamım. Benim jüri başkanı olduğum festival bu kadar olur!”