10 Aralık 2015 Perşembe

‘Habip Kırmızısı'nın 40 yıllık serüveni

‘Habip Kırmızısı' rengiyle resim tarihine geçen Habip Aydoğdu'nun ilk retrospektif sergisi İş Sanat Kibele Sanat Galerisi'nde açıldı. “Kırmızı” adlı sergi, sanatçının Nusaybin'de askerken kırmızı ıstampa mürekkebiyle çizdiği ilk resimlerden, 2000'lerin başında yapmaya başladığı Kurban serisine kadar 40 yılını anlatıyor.

Sevinç Özarslan İSTANBUL

-Resim tarihine ‘Habip Kırmızısı' adıyla yeni bir renk kazandıran Habip Aydoğdu (1952), ilk sergisini 1976'da Ankara Or-An Sanat Galerisi'nde açtı. O günden bugüne yaklaşık 40 yıllık sanat hayatında 70'in üstünde sergi biriktirmiş. Sanatçının ilk işleri, 1974'te Nusaybin'de askerlik yaparken etkilendiği manzaralardan oluşuyor. Eli, kolu, ayağı mayından kopan insanlar, kaçakçılık, yokluk... Böyle zor bir coğrafyada boya bulmak da imkansız. Askeriyede mühür basmak için kullanılan kırmızı ıstampa mürekkebi sanatçının imdadına yetişiyor ve yıllar sonra adıyla özdeşleşen kırmızının hikayesi başlıyor.

Habip Aydoğdu, 20 sene öncesine kadar, kırmızının resimlerindeki hakimiyetinin farkında olmadığını söylüyor. Ta ki, Adana'da bir üniversite söyleşisinde “Neden bütün resimleriniz kırmızı?” sorusuyla karşılaşana dek. Espriyle karışık verdiği şu cevap ise, kırmızı-turuncu karışımı arasında bir renk olan ‘Habip Kırmızısı'nı yavaş yavaş ortaya çıkarıyor: “Prostata iyi geldiği söyleniyor.” Oysaki bu cümle, Aydoğdu'nun, o günlerde bir gazete haberinde okuduğu “Kırmızı domates, kırmızı biber, kırmızı olan her şey prostata iyi geliyor.” cümlesinin bilinçaltından dışavurumudur. Sonraki yıllarda atölyesinde ilk başta kırmızılı resimlerin satıldığı, “Hocam kırmızı resim var mı?” diye sorulmaya başladığı dönem geliyor.

‘Kırmızı' sergisi, sanatçının dört dönemine odaklanıyor. 1970'ler yaşam kavgası yılları… Yıldız Parkı'nın girişinde, solda yer alan ahırda çizdiği at, Nusaybin resimleri, gecekondulaşma ile boğuşan Türkiye'den manzaralar bu dönemden. 1980'ler uçan düşler. Yani TRT yılları. Sanatçı, 1988'e kadar TRT Haber Merkezi'nde grafiker olarak çalışır. Fakat işini pek sevmez, aklı fikri resimdedir, kuşlar gibi özgürlük peşindedir, düşlerinde her gün istifasını verir ama bunu bir türlü gerçekleştiremez. İki çocuk, geçim, Türkiye koşullarında sadece resimle ayakta kalmak… TRT'de çalışırken ajandasına çizdiği desenlerin bir kısmı 1988'de Galeri Selvin'de sergilenmişti, şimdi bir kısmı Kırmızı'da. Körfez Savaşı'nın izlerini taşıyan, kırmızının iktidarını iyice gösterdiği 1990'lı yıllar ve bu coğrafyanın evlatlarını sürekli kurban etmesi üzerine 2000'lerde yapmaya başladığı ve hâlâ devam eden Kurban serisi, Aydoğdu'nun son dönem eserleri.

Aydoğdu, Kırmızı'yı önce eşi Fikriye Hanım'a ithaf ediyor, sonra da kendisiyle bir yüzleşme olduğunu söylüyor: “Nerelerden nerelere gelmişim onu burada göstermek istedik. Toplumsal iklim sergilerimi nasıl etkilemiş, resimlerime nasıl yansımış. Neleri kaçırmışım, neleri yakalamışım, neler nelere dönüşmüş? Bir yüzleşme bu retrospektif. Ama retrospektifin ötesinde Fikriye'ye teşekkürümdür.” Sergide ayrıca Aydoğdu'nun 1970'lerden itibaren tutmaya başladığı resimli günlükleri ve heykelleri de yer alıyor. Kırmızı, 23 Ocak'a kadar görülebilir.

Suriyeli şair Adonis ile ortak sergi açacaklar

86 yaşındaki Suriyeli şair Adonis ve Habip Aydoğdu, Eylül 2016'da İzmir Folkart Sanat Galerisi'nde birlikte sergi açacaklar. “Dizeler ve Renkler” adını taşıyan serginin hazırlıkları için Adonis, 2,5 ay önce Aydoğdu'nun Ankara Batıkent'teki atölyesine konuk oldu. Adonis, Aydoğdu'nun resimlerini uzun uzun seyretti, resimlerine şiirsel müdahalelerde bulundu. O şiirli tuvallerden biri ‘Kırmızı' sergisinde yer alıyor (yanda). Aydoğdu ise Adonis Günlükleri tuttu. O deftere ressam çizdi, şair yazdı. İki sanatçı daha sonra İzmir'de bir hafta vakit geçirdiler. Aydoğdu, Adonis ile tanışmalarını şöyle anlatıyor: “İki sene önce İzmir'de karma bir sergiye üç resim vermiştim. Adonis de o günlerde İzmir'de şiir günlerine davetliymiş. Plastik sanatlara ilgili biri. Nereye giderse gitsin, kendini müzede, galeride buluyor. Resimlerimi beğenince üç kitabını imzalayıp gönderdi, ben de gönderdim. Aradan bir yıl sonra bu proje için bir araya geldik. Defteri birlikte tuttuk, müthiş şeyler yazdı. Coğrafya birlikteliğimiz de var. Kendisi Cizre'nin 15-20 km aşağısında doğuyor.” Defterin tıpkıbasımı, sergi ve kitap olmak üzere üç ayaklı tasarlanan “Dizeler ve Renkler” sergisi, Folkart'ta üç ay açık kalacak.

8 Aralık 2015 Salı

Nadir Sarıbacak, ZAMAN'a konuştu: Kelimelerden korkar hale geldik, sansürleyenler de sağ olsun!

Sadece kendi kuşağının değil, sinemamızın yetiştirdiği en iyi oyunculardan biri Nadir Sarıbacak.

Rolünün büyük ya da küçük olması fark etmeksizin hangi karaktere bürünse ‘bunu ondan başkası bu şekilde oynayamazdı' dedirtiyor. Gişe Memuru'na birkaç dakika misafir olmasına rağmen filmden sonra “Hacılara nasıl giderim?” diyaloğu dillere düştü. Yozgat Blues'daki radyocu Kamil karakteri akıllara kazındı. Çetin Sarıkartal'ın öğrencisi, Semaver Kumpanya'da pişen yeteneklerden Nadir Sarıbacak, Uzak İhtimal ile başlayan sinema yolculuğunda Altın Lale, Altın Koza ve şimdi de Altın Portakal ödüllerini aldı. Sarmaşık filmindeki Cenk karakteriyle Altın Portakal'a uzanan Sarıbacak ile canlı yayında sansürlenen ve şimdiden ödül tarihine geçen ‘Bizi kardeşlik ve muhabbet kurtaracak' konuşmasını, sinemayı, televizyonu ve tiyatroyu konuştuk.

‘Bizi kardeşlik ve muhabbet kurtaracak' dediniz, herkesi duygulandırdınız. Nerden çıktı bu konuşma? Bir hazırlığınız var mıydı?

Söylemek istediklerim kafamda az çok belliydi ama orada kendimi bıraktım. Şu anda memleket olarak muhabbete ihtiyacımız var. Bin parçaya bölündük, böldüler. Siviller öldürülüyor, askerler, polisler ölüyor. Bizi bir araya getiren birşeyler söylemek istedim. Benim gerçekten çok farklı arkadaşlarım var ben onları gerçekten aşk derecesinde seviyorum. Onları öyle oldukları için seviyorum, kendi konumlarında seviyorum. Bizi dertleşmenin, muhabbetin kurtaracağını söylemek istedim. Bunların ne kadarını söyleyebildim tam hatırlamıyorum.

Canlı yayında konuşmanızın sansürlenmesiyle ilgili ne söylersiniz? 'Sansürlük' ifadeleriniz mi vardı?

Kardeşlik ve muhabbet üzerine birkaç birsey soylemek istemiştim, söyledim de şükür. Fakat yayın gaIiba endişeIendi ve konuşmanın sonu kesiIdi. KeIimeIerden korkar haIe geIdik. Ama olsun, bence yapanIarın da canı sağolsun."

Sizi hep ‘mülayim' rollerde izlemiştik. Sarmaşık'taki Cenk karakteri filmografinizde çok farklı bir yerde duruyor. Bu rol, önümüzdeki süreçte size nasıl kapılar açar?

Bu sonucu düşünerek çalışmadım. Televizyon ya da sinema, her rolüme aynı hassasiyetle çalıştım. Tolga bunu teklif ettiğinde Cenk beni heyecanlandırdı, benim hep merak ettiğim, beni zorlayacak ve oynamak istediğim bir karakterdi.

Televizyon dizilerinde yer alan oyuncularda imaj kaygısı oluyor ister istemez; ‘seyirci nasıl bakar' diyebiliyorlar. Bu yönüyle sizi rahatsız eden bir şey oldu mu Cenk'te?

Hayır. Tam tersine, Cenk'te farklı bir role girmem şimdiye kadar üzerime yapışan bazı elbiseleri yırttı, algıyı da kırdı. Oyun alanımı genişletti.

Bu imajdan kurtulmak için de fırsat oldu öyleyse…

Evet. Ama sadece bu niyetle hareket edilemez. Senaryoyu okuyunca karnının içinde ‘Bunu gerçekten oynamak istiyorum' demen yeterli. İlla ki ‘Bu çok değişik bir karakter, bunu oynayayım' demedim. Karakterin beni zorlaması cezbetti.

Meydan okumak mı var işin içinde?

Hayır. Meydan okumak yanlış bence. Öyle iş yapamayız, film çekemeyiz. O zaman oyuncunun hırsı da görünür. O kötü bir şey. Sadece bu rolü merak etmen, seni heyecanlandırması önemli. Oyuncu zaten hevesinden oynar, bu hevesle de başlıyorsun işe.

‘KENDİ KUŞAĞIMDAN YÖNETMENLERLE DAHA RAHAT ÇALIŞIYORUM'

Tolga Karaçelik ile iki filmdir çalışıyorsunuz? Nasıl onunla çalışmak?

Aslında bizi iki değil, dört filmdir birlikte çalışıyoruz. Rapunzel diye bir kısa film çektik onunla. Benim son kısa filmimdi, ondan sonra kısa filmlerde oynamama kararı aldım. Bir de biz Gevende grubunun Çelik Çomak adlı müzik klibinde çalıştık. Sonra Gişe Memuru'nda misafir oyuncu olarak yer aldım ve şimdi Sarmaşık'ta çalıştık. Arkadaşlığımız daha eskidir.

Peki bu arkadaşlık filme nasıl yansıyor? Daha mı iyi anlaşıyorsunuz yoksa birbirinizi hırpalıyor musunuz?

Herkes kendini bilirse sorun çıkmıyor. Ben kendimi bildiğimi düşünüyorum ve onun alanına girmiyorum. Kendi kuşağımla çalışmak çok kolay, çünkü arkadaşlık artıya dönüyor, dertleşebiliyorsun, alternatif sunabiliyorsun. Hocalık makamı bazen yorabiliyor oyuncuyu. Çünkü hocalık makamında yani ustalarla çalışırken fazla uzatamıyorsun meseleyi. Ama Tolga'yla biz arkadaşız, dertleşiyoruz, geziyoruz, birbirimizle rahat konuşuyoruz, tartışıyoruz, kavga da ediyoruz yeri geldiğinde. Bunlar yaptığınız işi iyi bir yere götürüyor.

Filmde oyuncu kadrosunun bireysel ve karşılıklı performansları çok iyi. Birlikte ön çalışma süresi mi uzundu, gemide mi zaman geçirdiniz, nasıl hazırlandınız?

Birincisi, kast seçimi çok iyiydi. İkincisi senaryo çok iyiydi. Senaryo iyi olunca oyuncuları da oynatıyor. Bizim uyumumuzu sağlayan senaryonun iyi olmasıydı. 19-20 günde çektik, birlikte takıldık, o dokuyu anladık. Zaten dar alandayız, meselenin hızlanmasını sağladı. Bir de Tolga gemicilik diline çok vâkıf.

Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem gibi ustaların yanı sıra Mahmut Fazıl Coşkun ve Tolga Karaçelik gibi başarılı genç yönetmenlerle de çalıştınız. Sinemamızda oyuncu-yönetmen ilişkileri nasıl ilerliyor günümüzde?

Bunu değerlendirirken gişe filmleriyle yönetmen sinemasını ayırmamız gerek. Gişe filmlerinde daha profesyonel bir süreç var; sözleşme, kast, deneme çekimi, parası belli vs. Ama yönetmen sinemasında, yönetmen ya senarist ya da senaryoya çok hâkim, yapımcı ya kendisi ya da çok yakın arkadaşıdır; oyuncu da böyle işte. Ya çok iyi bildiği oyuncuyla çalışıyor ya da yeni tanışmışsa arkadaş olabileceği oyuncuları seçiyor. Bu şekilde olunca daha güzel bir ilişki oluyor; bir masterclass gibi.

Uzun yıllar Semaver Kumpanya'da oynadınız, hala da fırsat buldukça tiyatro yapıyorsunuz. Bundan sonra tiyatroda farklı işlerde görecek miyiz sizi?

Semaver Kumpanya güzel bir dönemdi. Ama sonra kendi hayatında başka dönemlere geçiyorsun. Ben anlatım üzerine kafa yormak istedim. Prodüksiyon tiyatrosu değil de biraz daha laboratuvar olarak görmek istedim. Çünkü acelem yok, sürekli oyun çıkarma isteğim de yok. Seyyar Sahne'de Celal Mordeniz'in Tehlikeli Oyunlar'ını izledim, onlar Tiyatro Medresesi'ni kurunca dâhil oldum. Sonra Yeraltından Notlar'ı oynadım, oynuyorum. Ama bundan sonra yeni bir oyun yapacağım zaman hem kendi öğrencilerimi hem yakın arkadaşlarımı dâhil etmek, yine Celal Mordeniz'le çalışmak istiyorum. Ki bu anlatı laboratuvarını devam ettirelim. İkna olmadığım bir tekstin içine dâhil olmak istemiyorum.

Sahneden bağımsız olarak, birkaç tiyatrocunun bir araya gelip kurduğu bağımsız tiyatrolar var. İlerisi için öyle bir düşünceniz var mı?

Şu an ihtiyaç duymuyorum ama gerekirse yapabiliriz. Seyyar Sahne var şu anda, onları çok seviyorum, onlarla devam edebilirim.

Televizyonda oynadığınız rollere bakınca, küçük roller olarak başlıyor sonra karakteriniz bir anda dizinin en önemli karakterlerinden birine dönüşüyor. Neden böyle? Senaryo mu baştan öyle yazılıyor yoksa sizdeki ışığı sonradan mı fark ediyor senaristler?

Kafam biraz geç açılıyor, ondandır. Gerçekten böyle. İlk birkaç bölüm karakteri anlamaya çalışıyorum, sonra açılıyorum. Aslında en başta da ne istediğimi biliyorum. Fakat ona ulaşana kadar biraz zaman geçiyor. Ama sinemada öyle değil. Zaten üç ay önce başlıyorsun çalışmaya, sete geldiğinde kafanda her şey hazır oluyor. Ama dizide işler hızlı ilerlediği için rolünü bulman bir ay sürüyor.

SUNDANCE'TEN DÖNDÜM, İNGİLİZCE DERSİNE BAŞLADIM

Kış Uykusu ve Sarmaşık ile Cannes ve Sundance'a gittiniz, dünya sinema sektörüne açıldınız diyebiliriz. Oralarda uluslararası bir etkileşim oldu mu, projeler, teklifler vs.?

Dil problemi olduğu için çok etkileşimde bulunamadım. Yani uluslararası bir adam değilim hâlâ. Uluslararası arkadaşlarım, uluslararası ilişkiler kurdular ama ben bir köşede yerel bir adam olarak izledim festivalleri. Ama her festival dönüşü, ‘Bu sefer dil meselesini halledeceğim' dedim. Bu yıl bir hocayla İngilizce çalışıyorum. Sadece yeni projeler, teklifler için değil; yeni insanlarla tanışmak, sinema konuşmak için. Avrupa sinemasını çok istiyorum, seviyorum. Onun için de hazır olmak istiyorum.

İlerisi için bir programlama var öyleyse dünya sineması için…

Evet, var. Festivallerde bir köşede yalnız kalmanın sonucu olarak böyle bir karar aldım. Ya festivallere gitmeyeceğim ya da İngilizceyi öğreneceğim. Sundance'te festivalden önemli bir kadın geldi ve “Sizinle oyunculuk, sinema konuşmak istiyorum” dedi. Ama tabii ki yanımdaki arkadaşa söylüyor, çünkü ben onu anlamıyorum. “Belki seneye de Sundance'e geleceksiniz. Lütfen konuşalım” dedi. Öyle bir söyledi ki, İstanbul'a dönünce hemen İngilizce derslerine başladım.

6 Aralık 2015 Pazar

Ara Güler ile Picasso Antalya'da buluştu

4 Aralık 2015, Ara Güler, dünyaca ünlü ressam Picasso'yu 1971'de İspanya'daki atölyesinde fotoğraflamıştı.

Sonra bir daha görüşemediler. Picasso, 1973'te öldü. İki dev sanatçı, yaklaşık 45 sene sonra Antalya'da buluştu. 16 Eylül'de sessiz sedasız açılan Antalya Kültür Sanat, ilk sergisinde Güler ve Picasso'nun eserlerini bir araya getiriyor.

Bugünlerde Türkiye'nin neredeyse tüm kültür-sanat basını Antalya'da. Önce 17 Kasım'da başlayan Antalya Uluslararası Piyano Festivali için yazar-çizer-muhabir takımı şehre iniş yaptı, ardından sinemacılar Altın Portakal için yola düştü. İki buçuk ay önce ise şehirde sessiz sedasız bir sanat merkezi açıldı. İlk sergisinde iki dev sanatçı; Pablo Picasso ve Ara Güler'i buluşturan Antalya Kültür Sanat'ın (AKS) resmi açılışının yapılacağı günlerde Dağlıca'da 16 asker şehit düşünce AKS'nin ve dolayısıyla serginin açılışı ertelenmiş, yerel çaplı küçük bir tören düzenlenmişti. Geçtiğimiz salı günü ise butik bir açılış gerçekleşti ve İstanbul'da kalan diğer gazeteciler bu sergiyi görmeye gitti.

Bu kadar sanat gazetecisini aynı anda bir araya getiren Anadolu'da kaç şehir var? Bu bile, Antalya'nın ‘kültür ve sanat kenti' olma konusundaki kararlılığını gösteriyor. Fakat sanatın sadece ekim-kasım-aralık ayına sıkışması değil, tüm yıla yayılması önemli. Bu misyonu bundan sonra AKS göğüsleyecek. Daha 2,5 ayda iki sergiyi 7 bin 500 kişi gezmiş. Üstelik ziyaretçiler sadece yerli değil. AKS'nin bir misyonu da yılda 12 milyon turist ağırlayan Antalya'da, ticareti sahilden şehir merkezine taşıyabilmek. Bunu kısmen başarmışlar. Japon ve Alman turistler sergilere bir hayli ilgi göstermiş.

2016'da Andy Warhol geliyor

Picasso ve Ara Güler'den sonra ise şehre Andy Warhol sergisi gelecek. 17 Mart-28 Ağustos 2016 tarihleri arasında açılacak Warhol sergisi, Slovakya'nın ve Avrupa'nın en önemli özel koleksiyonlarından Zoya Müzesi koleksiyonundan derlenecek ve Warhol'un ikonik serilerini kapsayacak.

AKS'nin arkasında iki önemli kurum bulunuyor. Antalya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) ve müzecilikte on yıllık tecrübeyi geride bırakan Suna-İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi. AKS'deki tüm sergilerin küratörlüğünü Pera Müzesi yürütecek. Pera Müzesi'nde, daha önce iki Picasso sergisi açılmıştı. İlki Mapfre Vakfı ile ikincisi İspanya Malaga'daki Picasso Vakfı ve sanatçının dünyaya geldiği müzeye dönüştürülen Picasso Evi Müzesi Koleksiyonu'ndan gelen bir seçkiyle. AKS'deki “Picasso: Kadın ve Boğa - Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler” sergisi için de yine müze evden 54 parça gravür ve baskı (1929-1964) geldi.

Picasso, kadın ve boğa...

Pablo Picasso, İspanya M·laga'da, Merced Meydanı'na bakan bu evde 1881'de doğdu. Çocukluğundan itibaren, annesi, iki kız kardeşi, iki teyzesi, bir büyükanne ve bir hizmetçiyle birlikte bu evde büyüdü, ailede kendisi dışındaki tek erkek babasıydı. Bu yüzden kadınlar, sanatçının hayatında önemli bir yer tutuyor. AKS'deki serginin en üst katı işte bu kadınlara ayrılmış. Bayan Rosengart, 1961'de evlendiği son eşi Jacqueline Raque, on yıllık hayat arkadaşı, son iki çocuğunun annesi genç ressam Claude, Paloma'nın annesi Françoise Gilot daima ilham perisi olur. Fakat hiçbir onunla mutlu olmaz, olamaz.

Bir alt katta ise boğa çizimleri sergileniyor. Picasso, M·laga'da geçen çocukluğu sırasında, boğa güreşlerine meraklı olan babası sayesinde boğalarla ilgilenmeye başlamış ve 1899'da ilk gravürü El Zurdo'dan itibaren, son yıllarına dek bu temayı eserlerinde işlemiş. Boğa, sanatçının hayatında öyle büyük bir yer tutar ki, Picasso'nun fotoğrafçılara boğa maskeleriyle poz vermeyi çok sever. Sergideki boğa gravürleri, daha görünüşüyle insanı korkutan boğaya sempatiyle, sevgiyle yaklaşmanızı sağlıyor. Özellikle kübizm etkisindeki t boğalara bakmaya doyamıyorsunuz…

Yaklaşık 2 bin metrelik bir alana sahip AKS'nin ikinci katında yer alan Ara Güler'in özel arşivinden derlenen “Işık ve Tarih: Ara Güler'in Gözüyle Antalya” sergisinde ise sanatçının Kaş, Patara, Xanthos, Myra, Pınara, Side ve Perge'de çektiği 40 fotoğraf sergileniyor. Antalya'ya ilk olarak Hayat dergisi için röportaj yapmaya gelen Ara Güler, o dönemde kentte havalimanı bile olmadığını hatırlıyor ve ilk izlenimini şöyle anlatıyor: “Antalya'ya her zaman sempatim olmuştur çünkü ışığı hem tatlıdır hem de sıcaktır. Ama sıcaklık bir felaket haline de gelebilir. Buna karşılık Antalya'nın özelliklerinden en mühim olanı etrafındaki harabelerdir, ama diyeceksin ki alt tarafı harabedir onlar. Hayır, onlar sadece harabe değillerdir. Onlar insanlarla konuşur; Bizans'tan beri, Roma'dan beri... O taşlar içinde bir hayat var. Akan bir su varsa sana bir şey mırıldanıyor.” Ancak, sanatçı, şimdiki Antalya'dan çok hoşnut değil. Niye olduğunu tahmin etmek zor değil.

Ara Güler, dünyaca ünlü ressam Picasso'yu 1971'de İspanya'daki atölyesinde fotoğraflamıştı. Sonra bir daha görüşemediler. Picasso, 1973'te öldü. İki dev sanatçı, yaklaşık 45 sene sonra Antalya'da buluştu. Elbette fiziki olarak değil, fakat her ikisinin de sanat aşkı ve ruhu o gün aramızda dolaşıyordu. Her iki sergi de 28 Şubat 2016'ya kadar açık kalacak.

Sinan Genim tasarladı

Antalya Kültür Sanat'ı, İstanbul'daki Pera Müzesi'ni de restore eden mimar Sinan Genim tasarladı. Bu yüzden olsa gerek Pera Müzesi'yle oldukça benziyorlar. Sergi salonları, merdivenler, devam eden sergiyle ilgili asansöre giydirilen sanat eseri konsepti bile aynı. Kalekapısı'nda kentin tam merkezinde yer alan Antalya Kültür Sanat'ın binası ATSO'nun eski yönetim yeri. 1971-2008 tarihleri arasında ATSO'nun kullandığı bina 2013'te yıkılmış ve 2014'ün ilk aylarında temeli atılmış. Dalgalanıyormuş hissi uyandıran görüntüsüyle dikkat çeken binanın dış cephesine, gökkuşağı renklerini taşıyan dikey borular döşenmiş. Genim'e boruların ne ifade ettiğini sorduk, güzel bir hikâye anlattı:

“Bu yapının cephesinde yer alan boruların bir insan veya insan grupları olduğunu düşünmenizi isterim. Beyaza veya siyaha boyanmış bu boruların çatıdan sokağa kadar dümdüz indiğini düşünün, bakınca ne görürüz, asker nizamı dizilmiş, hikayesi olmayan renksiz ve ruhsuz bir görüntü. Halbuki onların dalgalanmalarını, kendilerini özgürce ifade etmelerini sağladığımızda ortaya bir hareket, alışılmışın dışında bir görüntü çıkıyor. Daha ötesi eğer onları renklendirir ve kendilerini daha fazla ifade etmelerine sağlarsak burada bir hikaye var diye düşünüyoruz.

Bu boruların hepsi sıkı sıkıya arkalarındaki yüzeye, ait oldukları yere, var olmalarını sağlayan yapıya bağlılar. Bu bağlantılar gördüğünüz gibi birer kelepçe değil, kimi kısa, kimi dalgalanmaya imkan verecek kadar uzun ve dikkat etmediğinizde görülmez haldeler. Boruların birbirlerine değmeden özgürce dalgalanmalarına ve renklerini ifade etmelerine imkan veriyorlar. Eğer onların her rüzgârda sallanıp birbirlerine sertçe veyahut yumuşakça değmelerine olanak verseydik, birbirlerine zarar verir, boyalarının dökülüp paslanmalarına sebep olurduk.

Eğer yeterince sıkı sıkıya bağlı olmasalardı bir süre sonra yerlerinden kopup hem birbirlerine hem de çevrelerine zarar verebilirlerdi. Burada gördüğünüz düz borular hukuk, adalet, güvenlik gibi esnetilmeye müsait olmayan konuları, dalgalanmalar sanat, edebiyat, ticaret, sanayi gibi günün şartlarına ve dünyanın gelişimine uyumlu atılımları ifade ediyor. Düşüncede özgür, eylemde sınırlı olduğumuzun görsel bir ifadesi. Bu cephe düzeni bize gelişmiş bir toplumu hatırlatmalı. Herkesin birbirine saygı duyduğu, düşüncesinde ve yaşamında kendini istediği gibi ifade edebildiği, kimsenin bir diğerinin özgürlük ve düşünce alanına müdahale etmediği bir ülke... Amacımız çukurlarda toplaşmak yerine doruklarda birleşmek olmalı.”

‘AVM değil, sanat merkezi olsun istedik'

Sinan Genim, Suna-İnan Kıraç Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı İnan Kıraç, ATSO Başkanı Davut Çetin, Pera Müzesi Müdürü Özalp Birol.

Serginin açılışına Suna ve İnan Kıraç Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı İnan Kıraç, Sinan Genim, ATSO Başkanı Davut Çetin ve Pera Müzesi Müdürü Özalp Birol birlikte katıldı. Otuz bini aşkın üyeye sahip olan ATSO Başkanı Çetin, “Antalya'da böyle bir kültür sanat merkezi yoktu. Bu tür sergiler genelde İstanbul'da açılıyor. Biz Antalya'nın kültür ve sanatına yeni bir cephe açmak istedik. Kent merkezindeki binamızı gelir sağlayıcı bir projeye, sözgelimi AVM ya da iş merkezine dönüştürmektense, bir kültür sanat platformu olarak değerlendirmeyi tercih ettik.” dedi.

İnan Kıraç ise, “İstanbul'da on yıllık bir müzecilik tecrübemiz var. Aşağı yukarı 1 milyon 200 bin kişi sergilerimizi ziyaret etti. Vakfımız, on yılda yalnızca Pera Müzesi etkinliklerine 30 milyon lira ayırdı. Bu demek oluyor ki her gelen ziyaretçiden biz para almadık, cebine de 20 lira koyduk. Bu elbette böyle olacak, başka yolu yok. Fakat bu tür yatırımları bunu kaldırabilecek gruplar yapabilir. O nedenle ATSO Türkiye'deki diğer sanayi ve ticari odalarına örnek olacak. Başka bir şey daha söyleyeyim. Antalya Müzesi'ni yılda 71 bin kişi geziyor. Bu kadar eserin bir arada olduğu, böyle güzellikte bir müzeyi pazarlayamıyoruz. Avrupa'daki bu tarz bir müzenin kabul ettiği ziyaretçi sayısı yılda 3 milyondan başlıyor. Bu rakamlara ulaşabilmek için ATSO gibi kurumlara daha çok ihtiyaç var.” diye konuştu.

Kıraç, Kaleiçi'nin de önümüzdeki on yılda Antalya'nın en önemli bölgesi olacağını söylüyor. Bu konudaki vizyonu ise şöyle çiziyor: “Fransa Nice'te Kaleiçi'nden daha küçük bir bölgede, yılda 400 milyon dolarlık resim yalnız ABD'ye satılıyor. Dolayısıyla biz buraya sanatçıları, sanatseverleri getirebilmeliyiz. İleride burası sanatkarların yaşadığı bir bölge olacak.”

“Picasso: Kadın ve Boğa - Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler” sergisinden kareler...

4 Aralık 2015 Cuma

Tasarım Bienali soruyor: Biz insan mıyız?

Önümüzdeki yıl 22 Ekim-4 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirilecek 3. İstanbul Tasarım Bienali'nin teması dün sabah düzenlenen basın toplantısıyla açıklandı.

Beatriz Colomina ve Mark Wigley'in küratörlüğünde hazırlanan bienal arkeoloji ve insan ilişkisi üzerinde duruyor. Tasarımın hikâyesi, dün sabah saatlerinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri Kütüphanesi'nde, Osman Hamdi Bey'in kitap kokularının havaya karıştığı bir ortamda yeniden hatırlandı.

3. İstanbul Tasarım Bienali'nin başlık ve temasını açıklamak üzere küratörler mimarlık tarihçisi ve teorisyen Beatriz Colomina ile mimari teorisyen, eleştirmen ve tarihçi Mark Wigley, onlarca sanatçı ve basın mensubunun karşısına çıktı. Sorgulayıcı, kafa karıştırıcı, katman katman açılacak farklı bir tema belirlenmiş önümüzdeki yıl için. Tasarımı bir üst noktadan yeniden ele almaya sevk eden bienalin başlığı şöyle: “Biz İnsan mıyız? Türümüzün Tasarımı: 2 saniye, 2 gün, 2 yıl, 200 yıl, 200.000 bin”. Wigley temayla ilgili şunları söylüyor: “Tasarım hep insanın hizmetindeymiş gibi görünse de, asıl iddiası insanı yeniden tasarlamak. Dolayısıyla tasarımın tarihi bir yandan da “insan” anlayışının zamanla evrilmesinin tarihi. Tasarıma dair konuşmak, türümüzün durumu hakkında konuşmak demek. İnsanlar ürettikleri tasarımların etkisiyle köklü değişimler geçirirken tasarım dünyası da bir yandan genişliyor.”

Tasarımın bütün duvarlarını yıkıp her şeyi en baştan kurmaya davet eden küratörler, şunları da ekliyor: “Bizi insan yapan şey tasarım. İlk aletlerden, katlanarak genişleyen insan kabiliyetine, sosyal yaşamın temelinde tasarım var. Öte yandan tasarım, eşitsizlikler ve yepyeni görmezden gelme biçimleri de oluşturuyor. Bir yandan dünyada hiç olmadığı kadar insan savaş, kanunsuzluk, yokluk ve iklim şartları nedeniyle zorunlu olarak yerinden olurken, diğer yandan insanın genetik yapısı ve iklimin kendisi aktif olarak yeniden tasarlanıyor. Artık ‘iyi tasarım' olgusuna sığınamayız. Tasarımın baştan tasarlanması gerekiyor.”

Küratörler, dünyanın her yerinden ve farklı alanlardan tasarımcı ve düşünürleri sekiz önermenin etrafında bienale katılmaya davet ediyor. Birbiriyle bağlantılı önermeler ise şöyle: “1. Tasarım daima insanın tasarımıdır. 2. İnsan tasarlayan canlıdır. 3. Türümüz, sonsuz tasarım katmanları arasında durmaktadır. 4. Tasarım, insanın kabiliyet alanını kökten genişletir. 5. Tasarım sürekli köklü eşitsizlikler yaratır. 6. Görmezden gelmenin tasarımı bile tasarımdır. 7. “İyi tasarım” anesteziktir. 8. Anestezisiz tasarım, insanlığımıza dair önemli sorular sorar.”

Gelecek yılki bienalde nasıl işlerle karşılaşacağımız şimdilik bir muamma olsa da sergi mekânları belli. 3. İstanbul Tasarım Bienali, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, DEPO ve Studio-X'te yer alacak. Sergilerin yanı sıra bienal kapsamındaki etkinliklerin ayrıntıları ise 2016 yılında ayrıca duyurulacak.

3 Aralık 2015 Perşembe

‘Filmimizi televizyonda bile gösteremiyoruz'

İlk uzun metraj filmi Gişe Memuru ile dikkatleri üzerine çeken Tolga Karaçelik'in ikinci filmi “Sarmaşık” yarın vizyona giriyor. İlk gösterimini Sundance Film Festivali'nde yapan Sarmaşık, bir armatörün iflas etmesiyle 5 mürettebat ve bir kaptanın çalıştıkları gemide mahsur kalmasını anlatıyor.

Sarmaşık'ın farklı bir hikâyesi var, nasıl ortaya çıktı?

Ben bu senaryoyu 5-6 sene önce düşünmeye başladım. Arkadaşımın arkadaşı, bir kaptanın mahkemeye yazdığı mektubu çeviriyordu. Gemideki yağcıyı bıçaklamış ve şöyle diyordu: “Tamam ben suçluyum ama sizin hiç mi suçunuz yok?” Filmdeki olaya benzer bir durum yaşamışlar ve karaya çıkmalarına izin verilmemiş. Gemide uzun bir süre kalınca mürettebat arasında çatışma başlıyor. Ardından kaptan yağcıyı bıçaklıyor. Dinlediğimde hikâye bana çok çarpıcı geldi. Biraz araştırdım. Günümüzde de bu tür olaylar hâlâ yaşanıyor. Öyle arabayı bırakır gibi gemiyi bırakıp gidemezsiniz.

Gişe Memuru filminde o dünyayı tanımak amacıyla gişelerde memurluk yaptığınızı biliyoruz. Sarmaşık için böyle bir hazırlık süreci yaşandı mı?

Gemilerde yolculuğa çıktım. Uzun yol seferlerine katıldım, raspa yaptım ve gemicilerle konuştum. Gemicilerin kendine has dilleri ve davranışları vardır. Filmde kullandığım birçok argo sözcüğü oralardan aldım. Oyuncuya rolünü anlatabilmek için de o dünyayı tanımam gerekiyordu.

Sarmaşık'ın senaryosunu Gişe Memuru'nu çekmeden oluşturmaya başlamışsınız. Peki, neden çekim sıralamasında Sarmaşık ikinci sırayı aldı?

Evet, öyle oldu. Benim için hep böyledir. Şu anda bile yazdığım üç senaryo var. Gişe Memuru bir kutudan çıkma çabasıdır. Aslında benim de kutumdan çıkma hikâyemdir. Beni sinema adına en çok motive eden şey hikâyelerimin benimle olan tarafıdır. Kendime dokunmuyorsa yazabileceğimi düşünmüyorum. Sarmaşık mesela bu ülkede yaşamaya dair hissettiğim şeyler üzerinedir. Türkiye'deki iktidar mücadelesi üzerine çok kafa yordum.

Sarmaşık iktidar, hiyerarşi ve otorite üçleminde güçlü söylemlere sahip bir film. Hikâyenin altyapısını kurarken bu anlamda sizi besleyen kaynaklar nelerdi?

Yaşadığımız ülke sağ olsun çok fazla besliyor. Ben bunu yazdıktan sonra Gezi yaşandı ve yalnız olmadığımı gördüm. Benzer şeyleri düşünen insanların az olmadığını fark ettim. Sürekli bir müdahale ile karşılaşıyorsunuz. Bu durumda şunu hissettim; “İktidar işlevini kaybettiği zaman hiyerarşiyi ve o statükoyu devam ettirmek için neler yapar?” Gemi gitmiyorsa gemi değildir. “O zaman kaptanla ne yapacağız?” Benim için esas sorun buydu.

‘Beybaba' karakterinin yaşadıklarını iktidarı kaybetme korkusunun temsili sayabilir miyiz?

Sonuçta bir propaganda filmi çekmiyorum. O yüzden bütün karakterlerimi anlamak ve onlarla ilişki kurmak zorundayım. Ben kaptanı çok iyi anlıyorum aslında. Kaptanın derdi şu: Gemide hiyerarşi çok önemlidir. Bu yüzden de otoritesini kaybetme korkusu yaşıyor.

Filmi üç bölüm halinde sunuyorsunuz. Bu tercihinizin sebebini seyirciyi filmin gerçekliğinden çıkartmak olarak görebilir miyiz?

Sarmaşık'ı Samuel Taylor Coloridge'in Yaşlı Gemici şiiri üzerine kurdum. Bütün şiir bölümleri oradan geliyor. Hikâyesi kısaca şöyle: Bir gemi Londra'dan yola çıkar. Bir martı da gemiyi takip eder. Ama içlerinden biri martıyı öldürür ve gemiyi lanet vurur. Bir kişi kalır geriye. Gemiyi hayaletler basar ama yaşlı gemici kurtulmayı başarır. Her bölümün başındaki dizeler ona aitti. Seyirciyi gerçeklikten çıkartmak için değil, aksine seyirciyi sıkmadan zaman atlamalarını verebilmekti. Nefes aldırıp yeniden başlatmak istedim. Anlattığım şey kadar anlatma biçimine de önem veriyorum.

Türkiye'de sinema sektörüne gelecek olursak, bildiğiniz gibi bağımsız sinemaya kapılarımızı hâlâ tam açamadık. Siz yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası bazen umutsuzluğa kapılıyorum. Sarmaşık'ı 30 bin kişi mi izleyecek imkânsız, belki 20 bin. Ayrıca sadece Başka Sinema kapsamında vizyona girebiliyoruz. İzleyen herkesin sürükleyici ve izlemesi kolay bir film demesine rağmen ne yazık ki böyle bir durum var. Bu algıyı değiştirmemiz lazım. Bu da yapımcı ve yönetmenlere düşüyor. İnsanlara kendimizi tam anlatamıyoruz galiba. İzlenmek ve böyle bir şey de var demek zorundayız. Lüks bir şey sunuyoruz ve ilgi talep ediyoruz. Çok iyi yönetmenlerimiz var. Tanıtıma önem vermeliyiz ama tanıtım işlerini düzeltmemiz için de fona ihtiyacımız var. Biz çok az para kazanıyoruz. Ben mesela bu filmi borçlu bitireceğim büyük ihtimalle. Filmlerimizi televizyonda bile gösteremiyoruz.

NADİR SARIBACAK

‘Bütün oyuncular, çok iyi oynadı'

Filmde Nadir Sarıbacak ve Özgür Emre Yıldırım'ın oyunculuğu çok beğenildi ve her ikisi de ödül kazandı. Oyuncu seçiminizin bu kadar olumlu tepkiler almasını bekliyor muydunuz?

Nadir ve Özgür'ün iyi olmalarının dışında rollerinin bu kadar öne çıkmasının bir diğer önemli sebebi, diğer oyuncuların da çok iyi oynamalarıdır. Yazarken en çok üzerinde düşündüğüm karakterlerden biri İsmail karakteridir. Korkuyu o kadar çok yaşayan ve yaşatan bir insan ki rolü oluştururken de çok düşündüm. Baştan beri Cenk karakteri hep Nadir Sarıbacak'tı. Nadir benim 12 yıllık dostum. Ona hep benzer roller geliyor. Böyle bir karakteri çok güzel oynayacağını biliyordum. Ama Alper rolü için Erkan Koçak Köstendil'i düşünmüştüm. Kendisi de heyecanlıydı. Adana'daydı galiba o dönem olmadı. Özgür Emre geldi, iyi oynadı ve rolü aldı.

2 Aralık 2015 Çarşamba

Leyla Gencer Anı Evi, İdil Biret konseriyle açılacak

Türkiye'nin opera dünyasına en büyük armağanı olan Leyla Gencer'e ait Leyla Gencer Anı Evi önümüzdeki hafta açılıyor.

Anı Evi, 2008'de hayatını kaybeden Gencer'in uzun yıllar operalarında birlikte çalıştığı dekoratörü Pier Luigi Pizzi ile Melahat Behlil, Franca Cella ve Massimo Gasparon'un yardımlarıyla gerçekleşecek bir davetle ziyarete açılacak. 3 Aralık Perşembe günü saat 19.00'da gerçekleşecek özel davetle açılacak Leyla Gencer Anı Evi'nde, sanatçının operadan ayrı tutulamayan hayatının öne çıkan yönleri sergilenecek. Açılışın ardından saat 20.00'de İdil Biret, ekim ayında kaybettiğimiz Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi'nin Sanat Danışmanı Arda Aydoğan anısına sadece Chopin'in eserlerinden oluşacak bir repertuvar seslendirecek. (biletix) Kültür-sanat

1 Aralık 2015 Salı

Altın Portakal, iki ‘sultan'ı buluşturdu

52. Antalya Film Festivali, geçtiğimiz yıllardan farklı olarak, sadece Yeşilçam'ı buluşturmadı. Catherine Deneuve, Jeremy Irons, Kathleen Turner, Mena Suvari gibi dünya sinemasının yıldız isimlerini Antalya'ya getiren festivalin açılış gecesinde Fransız oyuncu Catherine Deneuve, Yaşamboyu Başarı Ödülü'nü sinemamızın ‘sultan'ı Türkan Şoray'ın elinden aldı.

Yarım asrı geride bırakan Antalya Altın Portakal Film Festivali, önceki akşam yapılan açılış töreni ile başladı. Yıllardır “Yeşilçam'ı buluşturan” Antalya'da bu yıl Catherine Deneuve'ün Türkan Şoray'ın elinden Yaşamboyu Başarı Ödülü alması, Türk ve dünya sinemasının iki ‘sultan'ının aynı karede yer alması, festivalin yıllardır düşlediği ‘yerelden evrensele' hedefine uygun bir fotoğraftı. Jeremy Irons, Kathleen Turner ve Mena Suvari'nin bulunduğu salonda Ayşen Gruda, Kayhan Yıldızoğlu ve Erden Kıral'ın Onur Ödülü alması da bir başka hoşluktu.

Kıyafet uygulamasının (dress code) sıkı tutulacağının haftalar öncesinden açıklanması ilk başta tepki çekse de kırmızı halıda işler yolundaydı. Türk ve dünya sinemasının yıldızlarının yanı sıra Yonca Evcimik'ten Fehmi Koru'ya kadar geniş yelpazeden konukları vardı açılış töreninin.

HER ŞEY 1 SAATTE OLDU!

Burcu Esmersoy'un sunduğu açılış töreni, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel'in konuşmasıyla başlayınca bir an “Eyvah!” dedik, bu kadar yeniliğe rağmen protokol konuşmaları devam mı edecek? Neyse ki Türel, konuşmasını makul sürede tuttu. G-20 dahil, Antalya'nın son dönemde ev sahipliği yaptığı ‘zirveler'den bahseden Türel, geçtiğimiz hafta öldürülen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi'yi de ‘barış elçisi' olarak andı.

Geçtiğimiz yıllarda dört saati bulan festival törenlerine alışkın olduğumuz için önceki akşamki açılış töreninin sadece bir saat sürmesi sürpriz oldu. Anlaşılan o ki, ‘dünya festivallerine' öykünme gayreti sadece kırmızı halı şatafatı ve ‘dress code' ile sınırlı kalmamış, zamanın ekonomik kullanımına da dikkat edilmişti. Başkan'ın konuşmasının ardından bu yıl kaybettiğimiz sinemacılar, Saki Çimen'in bestelediği Tebessüm adlı şarkı eşliğinde yâd edildi.

“BU ÖDÜLÜ AYLAN BEBEK İÇİN ALIYORUM”

Yaşamboyu Onur Ödülü'nü jüri üyelerinden Şebnem Bozoklu'nun elinden alan Ayşen Gruda, ödülünü dünyanın dikkatini mülteci krizine çeken Aylan Bebek'e adadı. Yaşam Boyu Onur Ödülü verilen bir başka oyuncu Kayhan Yıldızoğlu, geçmişteki sansürden dert yandı. Erden Kıral ise festivalde ‘Yaşam Boyu Onur Ödülü' takdim edilen üçüncü isimdi. Festivalin ‘Yıldırım Önal Anı Ödülü' de Tijen Par'a emanet edildi.

Catherine Deneuve, Jeremy Irons ve Kathleen Turner ise gecede Yaşam Boyu Başarı Ödülü aldı. Ödül konuşmasına Türkçe başlayan Irons, “Baylar ve bayanlar hepinize iyi akşamlar. Antalya'da olmaktan çok mutluyum.” dedi, sonrasında ise İngilizce devam etti: “Ben çok şanslı bir mesleğin üyesiyim. Bir sesi olan mesleğin üyesiyim. İşine hissettiklerini yansıtabilen, dünyadaki her durumla ilgili hissettiklerini yansıtabilen bir mesleğin üyesiyim. Büyük ihtimalle hak ettiğimizden daha fazla saygı görüyoruz.”

Törenin kapanışını ise Catherine Deneuve ile Türkan Şoray yaptı. Ödülünü Şoray'ın elinden alan Deneuve, “Bu ödülü almaktan çok onur duyuyorum. Antalya'ya ilk gelişim. Çok mutlu oldum, beni onurlandırdınız. Hepinize çok teşekkür ederim.” dedi.

Festivalde bugün

Öncelikle şunu belirtelim. Festivalin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nın jürisinde dün değişiklik oldu. Festival direktörü Elif Dağdeviren, ABD'li Elvis Mitchell yerine James Ulmer'in jüriye dahil olduğunu söyledi.

Türkan Şoray'ın yıllar sonra kamera arkasına geçtiği Uzaklarda Arama filminin özel gösterimiyle başlayan festivalin ulusal uzun metraj yarışmasında dün Muna, Çırak ve Kalandar Soğuğu filmleri gösterildi. Bugünün programında ise ‘Misafir' ve ‘Takım: Mahalle Aşkına' filmleri var.

Misafir'in söyleşisi, saat 12.00'deki gösterimin ardından AKM'de gerçekleştirilecek. Takım: Mahalle Aşkına filminin söyleşisi ise saat 18.30'daki gösterimin ardından AKM'de başlayacak.

Bugün ayrıca 2 Altın Küre başta olmak üzere pek çok ödülün sahibi olan başarılı oyuncu Kathleen Turner'ın masterclass'ı saat 13.00'te AKM'de izlenebilecek.