28 Temmuz 2015 Salı

Nuri Bilge Ceylan Venedik jürisinde

Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanan Nuri Bilge Ceylan, bu yıl 72. Venedik Film Festivali'nin ana yarışmasında jüri üyeliği yapacak. 2-12 Eylül arasında düzenlenecek festivalin jüri başkanı ise Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron.

Dünyanın en eski film festivalinin bu yılki jüri üyeleri açıklandı. 2-12 Eylül arasında düzenlenecek 72. Venedik Uluslararası Film Festivali'nin ana yarışma jürileri arasında Nuri Bilge Ceylan da yer alıyor. Yerçekimi filmiyle En İyi Yönetmen Oscar'ı alan Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron'un başkanlığını yapacağı ana jüride dokuz isim var.

Ida filmiyle geçtiğimiz yıl Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ının sahibi Polonyalı yönetmen Pawel Pawloski, Fransız senarist ve yönetmen Emmanuel Carrère, İtalyan yönetmen Francesco Munzi, 1989 yapımı A City of Sadness (Acılar Kenti) filmiyle Venedik Altın Aslan ödülünü kazanan Tayvanlı yönetmen Hou Hsaio-hsien, Alman oyuncu Diane Kruger, senarist Lynne Ramsay ve Amerikalı oyuncu Elizabeth Banks, jürinin diğer üyeleri.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da Venedik, sinema dünyasının yıldız isimlerini konuk edecek. Venedik Film Festivali, Baltasar Kormakur'un yönettiği ve başrollerinde Jake Gyllenhaal, Keira Knightley, Robin Wright gibi yıldız oyuncuların yer aldığı Everest filminin gösterimiyle başlayacak. Johnny Depp'in başrolde olduğu Kara Düzen/Black Mass filmi festivalde yarışma dışı olarak gösterilecek. Depp'in 70'lerin ünlü mafya babası James ‘Whitey' Bulger'ı oynadığı filmin oyuncu kadrosunda Benedict Cumberbatch, Joel Edgerton, Sienna Miller, Juno Temple, Dakota Johnson, Kevin Bacon ve Peter Sarsgaard gibi yıldız isimler var.

TÜRKİYE'DEN İKİ FİLM

Venedik Film Festivali'nde bu yıl Nuri Bilge Ceylan'ın jüri üyeliğinin dışında Türkiye'den iki yapım var. Genç yönetmen Senem Tüzen'in ilk uzun metraj filmi ‘Ana Yurdu', festivalin Eleştirmenler Haftası bölümünde dünya prömiyeri yapacak. Aynı zamanda ilk filmlerin değerlendirildiği Geleceğin Aslanı ödülü için de yarışacak filmin başrolünde Esra Bezen Bilgin ve Nihal Koldaş var. ‘Ana Yurdu', romanını bitirmek için anneannesinden kalan köy evine giden Nesrin'le beklenmedik bir şekilde ziyaretine gelen annesi Halise'nin tansiyonu gitgide yükselen öyküsünü anlatıyor.

Orhan Pamuk'un aynı adlı romanındaki karakterlerin kişisel eşyalarından oluşan Masumiyet Müzesi de Venedik'te olacak. 2012'de açılan Masumiyet Müzesi'nden yola çıkan ve yönetmenliğini İngiliz belgesel yönetmeni Grant Gee'nin yaptığı Hatıraların Masumiyeti (The Innocence of Memories) adlı film, festivalin Venedik Günleri bölümünde özel bir gösterimle yer alacak.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

İzmir Edebiyat Festivali ‘özgürlük' temasıyla başlıyor

Film festivali konusunda hiç sıkıntı çekmeyen ülkemizin edebiyat festivallerindeki ‘fakirliği' bilinen bir gerçek.

Değişik isimler altında düzenlenen ‘şiir geceleri'ni saymazsak 2009'da ilk kez yapılan İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali, bu alanda çok büyük bir eksikliği giderdi. Ekim ayında Pera Palace Hotel Jumeirah'ta gerçekleşecek Kara Hafta İstanbul da daha küçük ölçekte polisiye türünün meraklılarına hitap eden bir program.

İstanbul'un bu ‘ataklarına' İzmir'den cevap gecikmedi. Yarın başlayacak İzmir Uluslararası Edebiyat Festivali, yaz sıcağında bir imbat esintisi gibi. Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen festival 5 Eylül'e kadar devam edecek. Bu yıl ilk kez yapılacak festivalin teması ‘Edebiyat Özgürleştirir'. Yurtiçi ve yurtdışından birçok yazar ve şairi bir araya getirecek festivalin önemli bir özelliği de etkinlikleri birkaç küçük salon ile sınırlamaması. Şair Haydar Ergülen'in direktörlüğünde organize edilen festivalde söyleşiler, şiir okumaları ve imza günleri İzmir'in 11 ilçesine yayılacak.

Romanya, Macaristan, Yunanistan ve Vietnam gibi ülkelerden birçok yazar ve şairin konuk olacağı festivale Türkiye'den aralarında İnci Aral, Latife Tekin, Ataol Behramoğlu, Ahmet Telli, Hakan Günday, Zeynep Altıok Akatlı, Küçük İskender, Orhan Alkaya, Buket Uzuner, Tuna Kiremitçi, Şükrü Erbaş, Yekta Kopan, Cenk Gündoğdu, Veysel Çolak, Şeref Bilsel'in de olduğu şair ve yazarlar katılacak.

Festival, yarın akşam saat 20.00'de Karaburun Merkez Cumhuriyet Meydanı'nda yapılacak panel ile başlıyor. Asuman Susam'ın yöneteceği Türk Edebiyatında Kadın Özgürlüğü adlı panelin konuşmacıları İnci Aral, Zeynep Oral ve Latife Tekin. Panelin ardından şair Ahmet Telli, bir şiir okuması yapacak. 31 Temmuz Cuma gününün programında ise iki önemli etkinlik var. Saat 20.00'de Bergama Gülpark Amfitiyatrosu'nda Müslüm Çelik ve Aydın Şimşek ‘Halk Edebiyatında Özgürlük' üzerine söyleşecek. Aynı saatte Çeşme'deki Aya Haralambos Kilisesi'nde ise Orhan Alkaya'nın yönetiminde Zeynep Altıok Akatlı, Melida Tüzünoğlu ve Sezai Sarıoğlu'nun katılımıyla ‘Aziz Nesin 100 Yaşında' adlı bir panel gerçekleştirilecek.

Türk Tiyatro Tarihi sahaflardan raflara çıktı

En son baskısı 1968'de yapılan Refik Ahmet Sevengil'in ‘Türk Tiyatro Tarihi'ni Alfa Yayınları yeniden okura sundu. Sevengil'in torunu Nesteren Davutoğlu'nun belirttiği gibi ‘sahaf kitabı' olmaktan kurtulan eser, tiyatro tarihimizi anlatan ilk yazılı kaynak. Fakat unutulmuştu.

Yıldız Kenter, ‘Hâlâ baş ucu kitabımdır, ne zaman tiyatro tarihi anlatacak olsam önce oradan sağlamasını yaparım' diyor. Selim İleri, roman, öykü dalında da eser veren Ahmet Refik Sevengil'in en önemli araştırmasının Türk Tiyatro Tarihi olduğunu ifade ediyor. Can Gürzap'ın babası Raşit Gürzap, Beyazıt'taki Sahaflar Çarşısı'na uğradığı bir gün, uzun zamandır aradığı kitapla eve dönünce ‘Buldum, buldum, sonunda buldum' diye sevinçle haykırmış. Adalet Ağaoğlu ise ilk tiyatro eseri ‘İki Kişi Arasında'yı Ahmet Refik Sevengil'den etkilenerek yazmış ve ondan şöyle bahsediyor: “Eğer Ahmet Refik Bey keşfetmeseydi, ben bugün yoktum.”

Refik Ahmet Sevengil (ortada), Devlet Tiyatrosu Edebi Kurulu'nda çalışma arkadaşlarıyla. Sol baştaki Muhsin Ertuğrul (Ankara).

Ahmet Refik Sevengil, sadece tiyatro tarihçisi de değil. Türkiye'nin fikir, sanat ve idari alanda en önemi isimlerinden biri. Altı kaleme birden sahip: Gazeteci, yazar, radyocu, öğretmen, müzik adamı… 67 yıllık ömründe (1903-1970), bir yandan gazetecilik yapmış, bir yandan belediye konservatuvarında tiyatro tarihi öğretmiş, kurulmasına öncülük ettiği Radyoevi ve TRT'de üst düzey yöneticiliklerde bulunmuş. Özellikle radyodaki konuşmaları heyecanla beklenirmiş. “Susun! Refik Ahmet Sevengil konuşacak” diye radyo başına toplanıldığını torunu, dostları her zaman anlatıyor. Ve son derece çalışkan bir insan, sabah altıdan gece yarılarına kadar çalışırmış.

Sanat çevresi de tabii ki onun kıymetini biliyor, etrafından ayrılmıyor. Mesela Âşık Veysel, Münir Nurettin Selçuk, Neyzen Tevfik Ankara Yüksel Caddesi'ndeki evlerine her daim misafir olurmuş. “Âşık Veysel'in evimize geldiğini, sazını çaldığını, muhabbetlerini hepsini hatırlıyorum.” diyor, torun Nesteren Davutoğlu. Belediye konservatuvarda hoca olduğu için de birçok sanatçının hocası olmuş. Türk tiyatrosu deyince akla gelen ilk isimlerden Muhsin Ertuğrul'un, Sevengil vefat ettiğinde mezarı başında hüngür hüngür ağladığı biliniyor.

Peki sonuç?.. Bugün tiyatro bölümünde okuyan gençlerin çoğu, kültür-sanata iyi kötü ilgisi olanların önemli bir kısmı Ahmet Refik Sevengil'i tanımıyor. Kimdir, nedir, kültürümüze ne gibi hizmetleri olmuştur, bilmiyor. Tiyatro tarihimizi anlatan ilk yazılı kaynak özelliği taşıyan Türk Tiyatro Tarihi'nden habersiz. Hatta kitap unutulup gitmiş, ‘sahaf kitabı' olmuş. Yani, en son baskısı 1968'de yapılan kitabın nüshalarına sadece sahaflarda rastlanıyordu. Ama artık öyle olmayacak. Sevengil'in, beş ayrı ciltte peyderpey yazdığı kitap tek ciltte toplandı ve yeniden okura sunuldu.

Refik Ahmet Sevengil, çok sevdiği Âşık Veysel ve arkadaşlarıyla (Ankara).

‘Batılı tiyatronun ardına düşenlere bir manifesto'

Refik Ahmet Sevengil, eseri on yıla yayılan bir süreçte yazıyor. Birinci Cilt: Eski Türklerde Dram Sanatı (Devlet Konservatuvarı Yayınları Serisi, Maarif Basımevi, 1959 İstanbul). İkinci Cilt: Opera Sanatı ile İlk Temaslarımız (Devlet Konservatuvarı Yayınları Serisi, Maarif Basımevi, 1959 İstanbul). Üçüncü Cilt: Tanzimat Tiyatrosu, (Devlet Konservatuvarı Yayınları Serisi, Milli Eğitim Basımevi, 1961, İstanbul.) Dördüncü Cilt: Saray Tiyatrosu (Devlet Konservatuvarı Yayınları Serisi, Milli Eğitim Basımevi, 1962 İstanbul). Beşinci Cilt: Meşrutiyet Tiyatrosu (Devlet Konservatuvarı Yayınları Serisi, Milli Eğitim Basımevi 1968, İstanbul).

Beyaz kapaklı, oldukça sade görünümlü akademik tarzdaki bu kitaplara fotoğraf da konulmuş. Refik Ahmet Sevengil'in bu ilk kaynak eserinin tabii ki eksikleri vardı ve onları daha sonra Metin And ve Özdemir Nutku, yazdıkları eserlerle tamamladı. Fakat Nesteren Davutoğlu'nun da dediği gibi eser, 1950-1960'lı yıllarda “Batılı tiyatronun ardına düşünlere bir manifesto”ydu.

Refik Ahmet Sevengil, ilk muhabirlik yıllarında (İstanbul).

‘Yayın sürecinde hayal kırıklığına uğradım'

Dedesinin arşivine gözü gibi bakan ve tasnif eden Nesteren Davutoğlu, eserin yayınlanma sürecinde çok hayal kırıklığına uğramış: “Bu kadar önemli bir kitap kış uykusundaydı. Bu eserin yeni kuşaklara ulaşması için ne yapabilirim diye düşündüm. Kitabı dilini güncelleyerek yeniden yayınlamaya karar verdik. Önce İzzettin Çalışlar ile bir yıl süren bir çalışma yaptık. Daha sonra kitabı koltuğumun altına aldım, yayınevlerinin kapısını çaldım. Zannettim ki bütün yayınevleri dört gözle bu eseri bekliyor. Öyle olmadı. Yapı Kredi, İş Bankası, Pan Yayınları'ndan sonra Alfa Yayınları baş ucu kitabı olduğunu ve yenilenip yayınlanması gerektiğini anladı. Yayına hazırlanması 1,5 sene sürdü. Bin sayfalık metin tekrar elden geçti.”

Refik Ahmet Sevengil, tiyatro araştırmaları dışında hazine değerinde yüzlerce belge bırakmış. O bilgi ve belgeleri, Nesteren Davutoğlu, kültür dünyasına kazandırmayı planlıyor. Mesela, Sevengil'in el yazısıyla hazırladığı, Abdülhak Hamit Tarhan'dan Yahya Kemal'e pek çok tanıklığı içeren “Tanıdığım Meşhurlar” adlı radyo konuşmaları dizisi, Hüseyin Rahmi Gürpınar ile ilgili bir monografisi, imzalı mektupları, dönem yazışmaları yayın sırasını bekliyor. İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçısı Cemal Ünlü'nün de Ömürname adında Bir Refik Ahmet Sevengil eseri hazırladığını belirtelim.

23 Temmuz 2015 Perşembe

Klasikleri yeniden yazma modası

Edebiyat dünyası şu sıralar klasiklerin yeniden yazılmasının getirdiği sorunlarla meşgul. Son dönemde iyice artan yeniden yazımlar çeşitli sorunları da beraberinde getiriyor. Bu eserlerin, metinlerarası ilişki açısından niteliği ve nereye konumlandırılacağı sorusunun yanı sıra telif hakları ve yasal düzenlemeler de karışıklığa neden oluyor. Borges'in meşhur eseri Alef'i yeniden yazan Pablo Katchadjian'ın başı mahkemelerle dertte.

İngilizler taklidin en iyi övgü biçimi olduğunu söyler. Bunu sanatın her dalına yaymak mümkün, fakat edebiyat söz konusu olduğunda ortaya çıkan ‘yeni' eserin sebep olduğu sonuçlarla yüzleşmek sıkıntılı olabiliyor. Son döndemde sayısı iyice artan ‘klasikleri yeniden yazma' vakasına bir yenisi daha eklendi: Jorge Luis Borges'in meşhur eseri Elif'ten (Alef) yola çıkarak yazılan El Aleph Engordado (Şişmanlatılmış Elif). Kitabın yazarı Arjantinli romancı, şair ve öğretim üyesi Pablo Katchadjian'ın başı şu sıralar dertte. Katchadjian, 2008'de yazdığı ve sadece 200 adet basılan kitaptan dolayı eser hırsızlığı ile suçlandı. Genç yazarın ifadesiyle “eşe dosta dağıtmak için” yazılan bu eser onu hapse gönderebilir.

Katchadjıan hapse girebilir

Borges'in eşi Maria Kodama'nın şikayetiyle başlayan davada, Katchadjian'ın malvarlığı donduruldu. Uluslararası Yazarlar Birliği PEN ile Arjantin PEN şubesi genç yazarın cezasının düşürülmesi için kampanya başlattı. Katchadjian, kitabında eserin “genişletilmiş” bir deneme olduğunu yazsa da Arjantin yasalarına göre, izinsiz kullanılan fikrî; mülkiyetin cezalandırılmasının hükmü bir aydan altı yıla kadar hapis.

Italo Calvino o meşhur metni “Klasikleri Niçin Okumalı?”da “Klasikler, genellikle, ‘okuyorum' yerine ‘yeniden okuyorum' ifadesini kullandığımız kitaplardır” der. Calvino'nun bu sözünü şimdilerde sırtını klasiklere dayayarak ‘yeniden yazmak' cümlesine dönüştürebiliriz. Son dönemde klasikleri yeniden kaleme alan yazarların artması ve Katchadjian davası konuyu yeniden gündeme getirdi. Üstelik Katchadjian bu konuda yalnız değil. Patricia Park'ın geçtiğimiz mayıs ayında yayımlanan Re Jane romanı, Charlotte Brontë'ın 1847 tarihli klasik eseri Jane Eyre'nin yeniden yazılmış hali. 2010'da hayatını kaybeden J.D. Salinger'ın Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabının devamı niteliğindeki 60 Yıl Sonra: Çavdar Tarlasından Çıkış kitabı 2009'da İsveçli yazar J.D. California tarafından yazılmış ve olay Salinger tarafından mahkemeye taşınmıştı.

Edebiyat tarihinde buna benzer birçok örnek var: The Innocents, Francesca Segal (The Age of Innocence); Lavinia, Ursula K. Le Guin (Aeneis); A Monster's Notes, Laurie Sheck (Frankenstein); Bridget Jones's Diary, Helen Fielding (Aşk ve Gurur); His Dark Materials, Philip Pullman (Kayıp Cennet); March, Geraldine Brooks (Küçük Kadınlar); The Penelopiad, Margaret Atwood (Odysseia); Railsea, China Miéville (Moby Dick); The Hours, Michael Cunningham (Mrs. Dalloway); A Thousand Acres, Jane Smiley (Kral Lear).

SAYGI DURUŞU MU, TAKLİT Mİ?

Bazı eleştirmenler klasikleri yeniden yazma fikrine sıcak bakıyor, bu tür üretimlerin edebiyat dünyasını hareketlendirdiğini düşünüyor. Diğer yandan, klasik olmuş bir eserin, seneler sonra bir başka yazar tarafından değiştirilmesi, genişletilmesi veya yeniden yazılmasını kabul edilemez bulanlar da var. Asıl hikâyeyi yeniden yazılan metnin içinde açıkça hissettiren bu eserlerin, metinlerarası ilişki açısından niteliği ve nereye konumlandıracağı sorusunun yanı sıra telif hakları ve yasal düzenlemelerinin nasıl olması gerektiği kafa kurcalıyor.

Bu metinler arasında ünlü yazarların kaleminden çıkan metinler olsa da, romanların nitelik açısından nasıl bir çizgide durduğu da bu konuda kafa yorulacak sorulardan fakat sevdiği bir yazarın eserini seneler sonra bir başka yazarın yeniden yazması pek çok okuru mutlu eden bir gelişme olmasa da popüler olana ilginin önünü kesmek de bir hayli zor.

Bölgesel müzeler Baksı'da dertleşecek

Bayburt'taki Baksı Müzesi 10. yılını, ‘kendisi gibi' olan bölgesel müzelerle birlikte kutluyor. Yarın başlayacak ve dört gün sürecek Uluslararası Müzecilik Atölyesi'nde dünyanın farklı ülkelerinden müze temsilcileri ‘Kalkınmanın İtici Gücü Olarak Bölgesel Müzeler'i konuşacak. Müzenin kurucusu Hüsamettin Koçan, yakın gelecekte Bayburt merkezde 200 kadının istihdam edileceği bir proje üzerinde çalıştıklarını söyledi.

Bir hayalin peşinden, her türlü zorluğu göze alıp koşunca meyveleri de ardı ardına geliyor. Prof. Dr. Hüsamettin Koçan'ın 2010'da memleketi Bayburt'un 45 km dışında kurduğu Baksı Müzesi, geçtiğimiz yıl, açılışının üstünden 4 yıl gibi kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen Avrupa Konseyi 2014 Yılın Müzesi Ödülü'nün sahibi oldu. Bu yıl ise yine önemli bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Türkiye'nin ilk bölgesel müzesi Baksı, dünyanın farklı ülkelerinden ‘kendisi gibi' olan bölgesel müze temsilcilerini ICOM (Uluslararası Müzeler Konseyi) Uluslararası Müzecilik Atölyesi' kapsamında ağırlıyor. Yarın başlayacak ve dört gün sürecek Kalkınmanın İtici Gücü Olarak Bölgesel Müzeler atölye çalışmasına uluslararası alanda 20 üye ile 50'ye yakın yerli müze temsilcisi katılacak.

Avrupa Müze Forumu, ICOM Avrupa ve ICR Uluslararası Bölgesel Müzeler Komitesi'nin yanı sıra Azerbeycan, Türkiye, Yunanistan ve Hırvatistan'dan bölgesel müze temsilcilerinin katılacağı atölye çalışması, müzelerin sosyal gelişimdeki değerini araştıracak. Etkinlik kapsamında, müzelerin yaşayan kültürle ve bölgeyle kurabileceği bağlantılar, somut ve somut olmayan kültürel varlıklar ile müzelerin ilişkisi, yerel-bölgesel potansiyelin üretime dönüştürülmesi, müzelerin üretim, istihdam ve ulusal-uluslararsı pazardaki yeri tartışılacak. Atölye çalışmasında ortaya çıkan sonuç önerileri basılı hale getirilip 2016'da Milano'da gerçekleştirilecek ICOM Genel Konferansı'nda sunulacak.

‘BAKSI BİR UMUT OLUŞTURDU'

Farklı ülkelerden temsilcileri bir araya getirecek atölye çalışması bölgesel müzelerin toplumdaki doğrudan ve dolaylı etkilerini, karar mekanizmaları ile kalite standartlarını belirlemedeki rolü hakkında yol gösterici olacak.

Atölyeyi fırsat bilerek müzenin kurucusu Prof. Dr. Hüsamettin Koçan'a sorularımızı sorduk. Örneğin Türkiye'nin en fazla göç veren ilinde kurulan müzenin tutunmasında hangi dinamikler rol oynuyor? Konumu açısından riskli olan müzeye başarı nasıl geldi? “Göç veren bir bölgede kurumlaşmaya çalışmak ve o bölgede bir kültürel direnç oluşturmak, günümüzde yersiz yurtsuzlaşan insanlar için bir umut oluşturdu. Ayrıca bir sanatçının doğduğu topraklara geri dönme, bu bölgede barışçıl ve üretken ilişkileri geliştirme çabası müzeye yönelik olağanüstü bir ilginin doğmasına neden oldu.” diyor Koçan. Baksı'nın günde ortalama 40 ile 250 arasında ziyaretçisi var. Dönem dönem değişen profilde, kış ve bahar aylarında üniversite öğrencileri, mayıs-ekim aylarında ise yabancı ziyaretçiler ve sanat izleyicileri müzeyi ziyaret ediyor.

Ekonomik katkıları bir yana, müzenin kültürel dönüşüme ve kalkınmaya desteği kuşkusuz daha önemli. Ancak çok yeni bir müze olduğu için sonuçları çabucak görmek mümkün değil. Hüsamettin Koçan, “Baksı Müzesi, sürdürülebilir bir kültürel altyapı kurmak için insana odaklanmış bir proje. Buradaki hedefimiz öncelikle üst sanat ve alt sanat ayrımını ortadan kaldırarak etnografya ile günümüz sanatını aynı mekânda sunmak gibi geleneksel müzeciliğin tercih etmediği bir yöntemi benimsiyor. Bu yöntem, izleyiciye mukayese olanakları sunmak ve kültürel demokrasi için gerekli zemini oluşturmak amacıyla tercih edildi.” diyor. Müzenin ekonomik kalkınmaya etkileri kadınlar üzerinde daha görünür bir hal alıyor. Yoğun göç veren bölgede, özellikle kadınların üretime katılmaları için ehram, kilim, seramik, doğal boya ve ahşap baskı gibi müze atölyeleri düzenleniyor. Koçan'a göre bu atölyeler kadının içe dönük, geri plandaki yaşantısına ekonomik bir boyut kazandırıyor. Hüsamettin Bey, gelecekte oluşacak taleplere müze merkezinin yeterli gelmeme ihtimaline karşı ise Bayburt merkezde 200 kadının çalışabileceği yeni bir bina inşa etmek için proje çalışmalarının başladığını da ekliyor.

10. yılda ‘ON Sergisi'

Baksı Müzesi, 10. yılını Marcus Graf'ın küratörlüğünde “ON Sergisi” ile kutluyor. 12 Ağustos'ta açılacak sergi, başlıca çağdaş sanatçıları, yerel sanat yapıtlarını ve tarihsel olduğu kadar etnografik açıdan da önemli eserleri izleyiciyle buluşturuyor ve müze koleksiyonuna dair özel bir seçki sunuyor. Baksı Müzesi koleksiyonundaki eserlerin, müzenin “sanat ve zanaat arasında diyalog kuran” konseptine bağlı kalarak yeniden kurgulanmasıyla oluşturulan sergide, Ömer Ali Kazma, Seçkin Pirim, Hüseyin Çağlayan, Seyhun Topuz, Gülsüm Karamustafa, Mustafa Horasan ve Kemal Tufan gibi sanatçıların yapıtları yer alıyor. Erdoğan Zümrütoğlu, Selahattin Yıldırım gibi sanatçılar ise eserleriyle Baksı Müzesi'nde ilk kez izleyici karşısına çıkıyor. Sergi 12 Mayıs'a kadar görülebilir.

21 Temmuz 2015 Salı

Polisiye edebiyatın ustaları İstanbul'da buluşacak

Polisiye edebiyatın usta ismi Agatha Christie doğumunun 125. yılında ‘Kara Hafta İstanbul' etkinliğiyle anılacak. 22-24 Ekim günlerinde düzenlenecek etkinlik polisiyenin yerli ve yabancı ustalarını bir araya getirecek. Etkinlik kapsamında konferans, söyleşi, imza günü ve film gösterimi yapılacak.

Türkiye'deki polisiye okuru dünyadaki benzerlerine nazaran biraz talihsizdir. Yanlış anlaşılmasın, bizim de çok iyi polisiye yazarlarımız var. Fakat okurun bir araya gelebileceği, sevinçlerini, korkularını, heyecanlarını paylaşabileceği bir sosyal platform henüz yok. Sanal âlemdeki toplaşmaları saymazsak, Avustralya'dan İngiltere'ye, ABD'den Latin Amerika'ya kadar dünyanın birçok yerinde yapılan ‘polisiye edebiyat festivalleri' yakın gelecekte Türkiye için de hayal olmaktan çıkabilir. Pera Palace Hotel Jumeirah'ın ekim ayında düzenleyeceği etkinlik bu yolda atılacak önemli bir adım olarak görünüyor.

Pera Palace Hotel Jumeirah, Agatha Christie'nin doğumunun 125. yılı anısına 22-24 Ekim 2015 günlerinde Türkiye'de ilk kez düzenlenecek ‘Kara Hafta İstanbul' etkinliğine ev sahipliği yapacak. 125 yıllık tarihinde aralarında Agatha Christie'nin de olduğu, Ernest Hemingway'den Greta Garbo'ya kadar edebiyat ve sanat dünyasından birçok ünlü ismi konuk eden Pera Palace, dünyada büyük bir ilgiyle takip edilen polisiye festivallerin havasını Türkiye'ye taşıyacak.

Sürpriz etkinliklerin de olacağı ‘Kara Hafta İstanbul'un düzenleme kurulunda Doğan Hızlan, Ahmet Ümit, Metin Celal, Adnan Özer ve Pınar Kartal Timer var. Yurtdışından yazarların da katılımıyla tam bir festival havasına bürünecek etkinliğe Agatha Christie'nin torunu, usta yazarın yayın haklarını da elinde bulunduran Matthew Prichard da katılacak.

Polisiye edebiyatı konusu etrafında renkli bir şehir kültür aktivitesi olacak ‘Kara Hafta İstanbul'a Türkiye'den Ahmet Ümit ve Celil Öker katılıyor. Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu serisiyle tanınan İngiliz yazar Alexander McCall Smith, Sherlock ve Dracula eserlerinin yanı sıra Neil Gaiman'ın Sandman adlı çizgi roman serisinin de editörlüğünü yapan ABD'li yazar Leslie Klinger, İstanbul doğumlu Yunan polisiye yazarı Petros Markaris, İtalyan yazar Roberto Costantini ile Goncourt ödüllü Fransız yazar Jean Christophe-Rufin de Türkiyeli okurla buluşacak.

‘Kara Hafta İstanbul' kapsamında cam fanuslar içerisinde polisiye romanlar sergilenecek, polisiye yazarlar kitaplarını imzalayacak. #blackweekturkey etiketiyle sosyal medyada da paylaşımların yapılacağı etkinlik, 22 Ekim Perşembe akşamı saat 19.00'da Pera Palace Hotel Jumeirah'ta düzenlenecek resepsiyon ile başlayacak. 23 Ekim Cuma günü 10.00-12.00 arasında yapılacak Agatha Christie konferansının ardından 14.00-16.00 arasında Dedektif ve Gerilim Roman Ajandası başlığıyla Erol Üyepazarcı Türk polisiye edebiyatının 125 yılını değerlendirecek. 24 Ekim Cumartesi 10.00-16.00 arasında ‘Polisiye Romanlarda İstanbul'un Yeri' başlıklı konferanstan sonra saat 19.00'da yapılacak film gösterimiyle festival sona erecek.

‘Kara Tren'li polisiye festivali

Türkiyeli okurların ekim ayında hemhal olacağı ‘Kara Hafta' etkinliği, dünyada düzenlenen polisiye festivallerin yaygın adı. Bunlar arasında en ünlüsü ‘Black Week' (Semana Negra) adıyla düzenlenen İspanya merkezli festival. İspanya'nın kuzey bölgesindeki Gijon ve Asturias şehirlerinde 1988'de başlayan festival, temmuz ayının ilk ya da ikinci haftasında yapılıyor. Avrupa'nın farklı şehirlerine ve Güney Amerika'ya da konuk oluyor. 1994'te Küba'da düzenlendiğinde 1650 metrelik kitap kuyruğuyla Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeyi başaran festival, polisiye okurun buluşma noktası. Ünlü yazarların konuk olduğu festivalde, konserlerin yanı sıra ‘Kara Tren' gibi tematik eğlenceler de düzenleniyor.

18 Temmuz 2015 Cumartesi

‘Yazdığım kadınlar benden daha cesur'

Kudret Ayşe Yılmaz'ın ilk romanı Orobanhiyye'nin devamı niteliğindeki Gülhatmi yakın zamanda okurla buluştu. Ötüken Neşriyat etiketiyle yayımlanan romanda yazarın önceki iki romanındaki lirik dilinin ve insan ruhuna dair arayışlarının izini sürmek mümkün. Yılmaz ile çiçeklerden ödünç alınan roman adlarını, kahramanlarını, efsanelere düşkünlüğünü ve Gülhatmi'yi konuştuk.

İlk romanınız Orobanhiyye'nin devamı niteliğinde Gülhatmi. Bu durum, bir handikap oluşturur mu?

Gülhatmi için tam anlamıyla bir devam diyemeyiz aslında. İki farklı okumaya da müsait bir roman. Tahkiye unsurlarının ismi dahi yok. İki romandaki ortaklık duygularda, unutulması imkânsız o dramda, içte kalmış ukdelerde, özleyişlerde, yalnızlıklarda… Orobanhiyye ve Gülhatmi aynı ömürdeki iki farklı yolculuk…

Orobanhiyye'den sonra Gülhatmi'de de karakterler isimsiz, yer isimlerine de rastlamıyoruz. Nedir yapmaya çalıştığınız şey?

Yeni bir tür yahut yeni bir algı; ne dersiniz bilemem; ama yeni olduğu muhakkak. Her sınırdan azade; isimleri, ırkları, şanı, şöhreti aşmış bir devir, bir vakit, birkaç insan… Sınırsızlığın sınır kabul edilebileceği romanlar Orobanhiyye ve Gülhatmi. Her insanın kendi mahallesinde, her insanın romanı eline aldığı vakitlerde geçiyor olay. O halde fani olandan sıyrılış, duyguya -öze- bağlanış… Sadece duygular önemli benim için, insanı insan yapan duygular; nefret de dahil.

Kitabın başında bir efsane anlatıyorsunuz. Bir gün tamamı efsane olan bir kitap yazmayı düşünür müsünüz?

Bunu çok istiyorum. Gülhatmi, bir denemeydi belki de. Ne harika olur gönlü uluları anlatacağım bir efsane yazmayı Hak nasip etse.

Romanın kahramanı Gülhatmi, çevresi tarafından hor görülen bir kız, fakat buna rağmen çok inançlı ve dik duruyor. Nereden alıyor bu gücü?

Umudundan. Zafersizleri, umutları yaşatır. Zirveye ulaşmış insan kaybetmeye başlayacaktır, zirvede kalınmaz zira. O halde zirvede olan değil zirveye doğru tırmanmaya devam eden daha avantajlıdır. Kayıplar büyüdükçe -ölüm dışında- güçlenir insan. Yitirilen ne varsa, ne kadarsa; bir zaman sonra bir belaya deva oluverir. Tecrübe deyin buna ya da dayanıklılık… İşte Gülhatmi böyle bir tezgâhta dokundu.

ERKEK KARAKTER YAZMAK DAHA KOLAY

Kadın karakter yazmanın zorlukları neler?

Kadınları kendimden koparmak zor oluyor bazen. Benim gibi düşünmüyorlar nedense yazdığım kadınlar; daha iyi kalpli, daha dayanaklı, daha cesur ve daha inançlı. Mesela Gülhatmi son bölümde o elî;m dönüşe karar verdiğinde, ben çok düşündüm. Karakterle kavga ettim. Olmadı. Yine de dönmek istedi. Dinlemiyor beni kadınlar, iyi de olsalar kötü de… Erkek karakter yazmak bana daha iyi geliyor kesinlikle… Erkeklerin dünyası -Erkut gibi çırpınan bir yüreği olmadıkça- daha keyifli, sakin, sabit, basit. Kadınların iç sesleri uykularımı kaçırıyor.

Dil işçiliğiniz bu romanda da dikkat çekiyor. Fakat Orobanhiyye ve Ruh'a nazaran bu romanda diliniz biraz sadeleşmiş gibi. Ne dersiniz?

Sadeleşmek değil aslında. Okurlarımla daha rahat anlaştık üçüncü romanda, iyiden tanış olduk. Türkçe muhteşem bir dil. Hakk'ın bir yazara armağanı olsa gerek, iyi işlenmiş bir dille yazma fırsatı.

Kitaptaki bölüm adlarının her biri ayrı bir metaforik anlam taşıyor. Boz, Kula, Kara, Kızıl, Ak, Camit... Neyi temsil ediyorlar?

Efsaneyi çözmek bu adımda en önemli. Mesela Kula sarı demek, dengi Asya kıtası… Kara, Afrika… Kızıl, Amerika… Romanda aynı evi paylaşmak zorunda kalan her bir kadın da birine tekabül ediyor. Camit ise renksizlik, donukluk… Camit her şeyin uzağında kaldığımız, kaybettiğimize inandığımız, dibe vurup da sesimize ses bulamadığımız anların yansıması… Camit henüz doğmamış bebek… Bu kadar ipucu yeter herhalde.

Son olarak, Gülhatmi'nin devamı gelecek mi?

Allah kısmet ederse gelecek. Okurlarımız da, ben de, Gülhatmi de biraz daha olgunlaşsın hele…