25 Şubat 2015 Çarşamba
Okuru provoke etmek istedim
Cem Kalender’in adını ilk kez 2007 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Ödülü’nü aldığı Klan’la duymuştuk. Ardından ‘Zamanın Unutkan Koynunda’ ve iki yıl önce de ‘Kayıp Gergedanlar’ romanlarını yayımlayan yazar, çok tartışılacak bir romanla yeniden okurun karşısında: Kasımpaşalı Oedipus. Alakarga Yayınları’ndan çıkan kitap, günümüz konularından beslenen bir antik çağ destanı.Her kitabınızda farklı bir dil deniyorsunuz. Şimdi de Antik Çağ’da yaşamış Homeros’un dilini ödünç aldınız. Edebiyatta hep bir ileri gidiş varken neden bu dile döndünüz?Oğuz Atay kültüründen, geleneğinden beslendiğim için dille oynamayı çok önemsiyorum. Kitaplarımla ilgili en belirgin özellik bu; hepsinin birbirlerinden bağımsız olması. Ki bu kolay bir şey değil. Dili kullanmak ve dili devamlı farklı yöntemlerle, farklı anlayışla kullanmak… Özellikle Kayıp Gergedanlar döneminde tanıştığım Lacan, dil üzerine beni çok etkiledi. Kayıp Gergedanlar’dan sonra, o dili daha da geliştirebilmek, farklı bir alana çekmek için Homeros’la ilgilenmeye başladım. Homeros, yazarların atası… Hani, Prometheus ateşi tanrılardan çalıp insanlara vererek insanlık devrimini başlattı. Devrimi tamamlayan da Homeros’tu. Ne yaptı? Yazıyı tanrılardan çalarak, insana sundu. Her yazar Homeros’tan icazet alır. Homeros’u okumadan, özümsemeden, dilini ve anlatımını bilmeden bir yazarın var olması mümkün değil.Kitaba dönersek, bu dili hikâye mi çağırdı yoksa?Bu hikâyeyi ancak bu dille anlatabileceğimi düşündüm. Günümüzde bir cumhuriyet hesaplaşmasını, cumhuriyetin bir kısa tarihini anlatacaktım ve bunu mitolojik unsurlara bezeyerek anlatacaktım. Siyasi ve politik çıkmazlardan, kısırlıklardan kurtarmak için iyiyle kötünün savaşını anlatırken bu dile ihtiyaç duydum. Bundan 2 bin yıl sonra günümüzde yaşananlar mitolojik bir olay olarak kalacak. İyiyle kötünün savaşı her zaman devam edecek. Bunu İyonyalı Homeros’un yaşadığı zamana, 2800 yıl öncesine götürdüğümüzde bir şeylerin değişmediğini görürüz. Bu kitabı 2 bin sene sonra da okusanız aynı duyguları hissedersiniz. Var olan ve her zaman süregelen bir mücadele, iyiyle kötünün savaşı.Kitabın ismi ‘Kasımpaşalı Oedipus’ olmasına rağmen romanda Oedipus’un Kasımpaşalı olduğuna dair hiçbir iz yok. Neden Oedipus Kasımpaşalı?Onu çok düşündüm. Hikâye Parvasya’da geçiyor ve tabii ki Anadolu’yu temsil ediyor. Hatta ‘parva’ sözcüğü Latincede ‘küçük’ demek. Parvasya yani küçük Asya… Parvasyalı Oedipus da diyebilirdim ama Kasımpaşa ögesi, kurmak istediğim bu cumhuriyet hesaplaşmasında ve yakın tarihte çok başat. Şöyle ki, Selanik bazı kişiler için ne ifade ediyorsa, Kasımpaşa da yine bazı kesimler için o kadar derin ve anlam yüklü. Bir gün oradan birileri çıkıyor ve bir mücadele başlatıyor. Kitabın içinde hiç geçmemesine rağmen, kitaba ismini vermesinin sebebi bu.Bu şekilde romandan günümüze bir kanca mı atıyorsunuz?Yani... Daha önceki kitaplarımda kesinlikle böyle bir şey yok ama bu kitapta biraz okuru provoke etmek istedim.Peki, kimdir sizin Oedipus’unuz?Her dönemde ortaya çıkan, bir temsil yeteneği olan, bir gücü temsil eden… Burada anlatmak istediğim aslında iyilikle kötülüğün savaşında, Kasımpaşalı Oedipus’u tamamen bir savaşın tarafı olarak, bir zulmün tarafı olarak görebileceğimiz. Ama ‘a kişisi midir, b kişisi midir’den öte bir simge olarak, kötülüğü temsil etme adına bunu kullandım. Ama herhangi bir kişi diyemem.Kitapta iki kral var, Galius ve Oedipus. Aşağı yukarı benzer bir kaderleri var ama siz romanın başkişisi olarak Oedipus’u seçmişsiniz. Galius’la Oedipus’un farkları neler?Galius iyilikleri ve kötülükleri olan bir kral. Samimi bir şekilde başlar işe, ülkesini kurtarır vs. ama krallık kendi içinde zaten kötülükleri barındırır. Galius da iyilikleri ve kötülükleri içinde taşıyan ama salt kötü olmayan biri. Diğer tarafta ise salt kötülüğü temsil etme var. Oedipus’la Galius arasındaki fark bu. Oedipus salt kötülüğü temsil ediyor ve hayat felsefesi olarak, bir nevi de kendini kurtarmak için, battıkça batan, her yaptığı hatayı başka bir hata ile düzeltmek isteyen ve boğazına kadar kötülüğe batan bir kral. Aslında talihsiz de bir kral aynı zamanda. Oedipus bir devrimci olarak, isyankâr olarak başlıyor her şeye. Ben kötü olayım diye başlamıyor ama şartlar gitgide onu kötülüğün içine çekiyor.BEN AYDINLIKTAN, CUMHURİYETİN DEĞERLERİNDEN YANAYIMOedipus’un sahneye çıkışıyla birlikte aslında tanıdık bir hikâyeyle karşılaşıyoruz; bin odalı saray, kralın oğluyla konuşmaları… Bu hikâyenin günümüzle bu kadar iç içe olması riskli değil miydi?Çok riskli. Bunu çok düşündüm. Gerçekten bir yazar böyle netameli bir yerde kulaç atar mı? Ama şartlar, bazen yazarı oraya götürür ve yazar bazı yerlerde risk almak zorundadır. Bu, dönemle ilgilidir. Bir İskandinav ülkesi, bir İsviçre yahut İngiltere değiliz. Zor bir dönemden geçiyoruz. Bu zor dönem konusunda hiçbir zaman kötümser değilim. Türkiye’nin çok iyi olacağına, çok kısa zamanda muhteşem şeyler yapacağına inanan biriyim. Ama edebiyatçılar, sanatçılar, aydınlar bu konuda nerede durduğunu belli etmek zorunda. Günümüzde bir savaş var, iyiyle kötünün savaşı. Burada herkes sorumlu. Sanatçı artık iyi taraftan olduğunu bas bas bağırmalı. Bir edebiyatçı bu riski almalı. Ben burada bir nevi tarafımı belli etmek istedim. Benim tarafım halktan yana; aydınlıktan, cumhuriyetin değerlerinden yana. Cumhuriyetin, demokrasinin, etrafımızda yaşananlarla bağlantılı olarak da laikliğin, neler ifade ettiğini yeni yeni anlıyoruz. Bizim gibi ülkeler için laikliğin çok önemli olduğunu, olmazsa olmaz olduğunu, demokrasinin birinci önceliği olduğunu söylemek ve açık bir şekilde tarafımı belli etmek adına böyle bir riski aldım. Bence bu riske de değdi.Bu dönem hiçbir eleştiri kaldırmıyor. Korkmuyor musunuz?Nazım’ın güzel bir dizesi var, “Mavi gözlerimde korkuyu görmek için boşuna bakacaklar”. Korku insana ait bir şeydir. Güzel bir şeydir de. Ben mesela ölümden çok korkan bir insanım ama bir mücadele içinde hiçbir iktidar, hiçbir iktidarın yaptıkları bana korku vermez. Biz bir gelenekten geliyoruz; Nazım’ların, Orhan Kemal’lerin, Yaşar Kemal’lerin, Aziz Nesin’lerin geleneğinden geliyoruz. Bu gelenekte mücadele var. Şimdi bu mücadelenin içinde değilsem bir şekilde zulme ve kötülüğe karşı mücadele etmezsem bu zulmün değirmenine su taşımış olurum. Bence burada bütün edebiyatçıların çok güçlü bir şekilde seslerini çıkarması lazım.
24 Şubat 2015 Salı
Oscar’a ‘Birdman’ kondu
Sürprizin beklenmediği 87. Oscar Ödülleri’nde Birdman en iyi film seçildi. Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Iñárritu imzalı film, en iyi yönetmen, en iyi özgün senaryo ve en iyi görüntü yönetmeni ödüllerini de alarak geceye damgasını vurdu. Altı dalda aday olan Boyhood ise bir ödülde kalarak hayal kırıklığına uğradı.Önceki gece sahiplerini bulan 87. Oscar Ödülleri’nde sürpriz yaşanmadı. Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından verilen ödüllerde bu yıl dört Oscar alan Birdman filmi öne çıktı. Gözden düşmüş bir sinema oyuncusunun yeniden ayağa kalkmak için Broadway’de bir oyun sahnelemesini konu alan Alejandro González Iñárritu imzalı Birdman; film, yönetmen, özgün senaryo ve görüntü yönetimi dallarında ödüle ulaşarak geceye damgasını vurdu. Filmin görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki de, geçtiğimiz yıl Yerçekimi ile aldığı ödülü iki yıl üst üste alarak tarihe geçti.Los Angeles’taki Dolby Tiyatrosu’nda düzenlenen ve sunuculuğunu Neil Patrick Harris’in yaptığı törenden dört ödülle ayrılan bir başka film de Büyük Budapeşte Oteli’ydi. Wes Anderson’un yönettiği film kostüm, prodüksiyon ve saç-makyaj tasarımı ile müzik dallarında ödüle uzandı. Altı dalda aday olmasına rağmen Richard Linklater’in yönettiği Boyhood, sadece En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında ödüllendirildi. Leviathan (Rusya) ile Ida (Polonya) arasında geçen Yabancı Dilde En İyi Film yarışını ise Polonya kazandı. Pawel Pawlikowski’nin yönettiği film, Polonya’ya ilk Oscar’ını kazandırdı.87. Oscar ÖdülleriEn iyi film: BirdmanEn iyi yönetmen: Alejandro González Iñárritu (Birdman)En iyi erkek oyuncu: Eddie Redmayne (Herşeyin Teorisi)En iyi kadın oyuncu: Julianne Moore (Unutma Beni)En iyi yardımcı erkek oyuncu: J.K. Simmons (Whiplash)En iyi yardımcı kadın oyuncu: Patricia Arquette (Boyhood)En iyi uyarlama senaryo: The Imitation Game (Graham Moore)En iyi özgün senaryo: Birdman (Alejandro González Iñárritu, Nicolás Giacobone, Alexander Dinelaris, Armando Bo)En iyi kurgu: Whiplash (Tom Cross)En iyi orijinal şarkı: Glory (Selma)En iyi orijinal film müziği: Büyük Budapeşte Oteli (Alexandre Desplat)En iyi görüntü yönetmeni: Emmanuel Lubezki (Birdman)En iyi kostüm tasarımı: Büyük Budapeşte Oteli (Milena Canonero)En iyi makyaj ve saç: Büyük Budapeşte Oteli (Frances Hannon ve Mark Coulier)En iyi prodüksiyon tasarımı: Büyük Budapeşte Oteli (Adam Stockhausen, Anna Pinnock)En iyi ses kurgusu: Keskin Nişancı (Alan Robert Murray, Bub Asman)En iyi ses miksajı: Whiplash (Craig Mann, Ben Wilkins, Thomas Curley)En iyi görsel efekt: Yıldızlararası (Paul J. Franklin, Andrew Lockley, Ian Hunter, Scott R. Fisher)Yabancı dilde en iyi film: Ida (Polonya)En iyi belgesel: Citizen FourEn iyi animasyon: 6 Süper KahramanEn iyi kısa film: The Phone CallEn iyi kısa animasyon: FeastEn iyi kısa belgesel: Crisis Hotline: Veterans Press 1
23 Şubat 2015 Pazartesi
Kitabın yaşı sonsuzdur
Nazilerin acımasız baskısından kaçarak Brezilya’ya yerleşen ünlü yazar Stefan Zweig, tam 73 yıl önce bugün, 23 Şubat 1942’de Petropolis’teki evinde ikinci eşi Lotte ile yaşamına son vermişti. 20. yüzyılın en duyarlı, en üretken yazarlarından biri olan denemeci, öykücü, biyografi yazarı Stefan Zweig’ı ölüm yıldönümünde kendi kaleminden çıkmış; düşüncenin, kitabın ölmezliği üstüne cümleleriyle anıyoruz.Tekniğin gelişmesiyle nasıl tekerlek lokomotifin altında onu raylarda ilerletiyorsa, otomobili yollarda sürüyorsa, uçağı hareket ettirerek pervanesini döndürüyorsa, yazı da rulodan kitaba, tek tek kâğıtlardan bir araya getirilmiş yüzlerce kâğıda geçerek yaptığı gelişmeyle bireyin kendi içine kapanık düşünce ve görüşlerini artık geniş bir çevreye yaymasını sağlamıştır. Kitaplar sayesinde birey düşünceleriyle tek başlarına yaşamaktan kurtulmuş, kendini yeryüzünde olup bitenin, insanlığın düşünce ve duygularının ortasında bulmuştur. Günümüzde tüm düşün hareketlerinin temeli kitaplardır. Materyalizmden daha yüce olan ve adına kültür dediğimiz yaşam şeklinin kitaplar olmadan gerçekleşmesi mümkün değildir. Kitapların, insan ruhunu özgürleştiren, hatta bir yerde dünyayı yaratan gücünün özel yaşamımızdaki etkileri sonsuzdur; ancak biz çoğu kez bunun farkında değilizdir. Kitaplar günlük yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır, onun varlığına teşekkür borçlu olmamız gerekir.O, günlük yaşamımızın önemli bir parçasıdır. Yirminci yüzyılda kitabın mucizevi varlığı olmadan ruh dünyamızın ayakta durması mümkün değil. Kitapları okurken tanımadığımız insanların iç dünyalarını yaşamıyor, onların gözleriyle bakmıyor ve onların beyinleri ile düşünmüyor muyuz? Kitaplar aracılığı ile öğrendiklerim, yaşamımı bilgisizliğin sıkıcı darlığından kurtarıp özgürleştirmiş, ben küçük adama, değerler, coşku ve deneyimler kazandırmıştı. Çocuk ruhum macera kitaplarıyla etkilenmişti, bana yabancı ve vahşi gelen bir dünya, burjuva evimizin duvarlarını kırıp içeri girmişti, ben de onların dışına çıkmıştım. Yaşamı boyunca tek bir kitap bile okumuş olsa, yazılmış, basılmış olanların, sözlerin, düşünceler aracılığı ile sonsuzluğa ulaştırılmasının değerini kavramış olan her insan, günümüzde çok kişinin, hatta en akıllı geçinenlerin bile korkusu karşısında biraz da acıyarak gülümser.KİTAPLARIN MİSYONUArtık kitapların sonu geldi, şimdi tekniğin sözü geçerli, diye yakınanlar var. Onlara göre gramofon, sinema makinesi ve radyo sözlerle düşünceleri çok rahat, daha akıllıca nakleden buluşlar. Yok etmeye başladıkları kitapların kültür tarihi misyonları çok yakında geçmiş olacak... Çok dar görüşler, kısa ömürlü düşünceler bunlar! Kitapların bin yıllık etkisini yok edecek üstün nitelikli bir şeyi teknik bugüne dek bulamamıştır. Basılı kâğıtların oluşturduğu küçük deste kalıcılığını her zaman kanıtlamıştır. Şimdiye kadar hiçbir ışık kaynağı incecik bir kitapçığın aydınlatmasına ulaşamamış, hiçbir suni enerji insan ruhunu dolduran basılı kelimelerin gücüne erişmemiştir. Kitabın yaşı sonsuzdur, o yok edilemez, değiştirilemez. İnsan kendini kitaplara ne kadar çok verirse, onlara ne kadar içten bağlanırsa, yaşamı da o kadar yakından tanır. Çünkü dünyasını sadece kendi gözleriyle görmez, kitaplardaki sayısız başka gözlerin de yardımıyla onu çok yakından tanır ve sever.Son yıllarda gittiğim her yerde yazarların, düşünürlerin, şairlerin ve filozofların vatanı Almanya’nın, topluma zorla kabul ettirilen “nasyonal sosyalist felsefe” sonucu insancıl yaşama inanan birçok ülkeden nasıl uzaklaşmaya başladığını üzülerek hissettim. Benim gibi, yaşamak zorunda kaldıkları olaylar nedeniyle istemeye istemeye vatanlarından uzaklaşanların şimdi en önemli görevi, her şeyden nefret etmek yerine, sanki hiçbir şey olmamış gibi özenle ve sevgiyle, ısrarla kitap yazmaya devam etmektir. Bizler için üzerinde hâlâ durduğumuz toprak, düşüncelerimizle ve duygularımızla bağlı olduğumuz, hiç kimsenin çekip elimizden alamayacağı Alman dilidir! Ve şimdi her zamankinden daha güçlü olmalı, daha yoğun çaba göstermeliyiz. İnsanlık tarihinde dönüp geriye baktığımızda yazarların toplumlarını gururlandıran, onurlandıran ünlü eserlerini sürgünde yazmış olduklarını görürüz.Yurtlarından uzaklaşmak zorunda kalan yazarlar için yaşam koşullarının güçleştiğini kabul etmek zorundayız. Başka bir dilin konuşulduğu yabancı bir topluma alışmak, yıllar boyu onu içine almış olan okur çevresinden uzaklaşmak ve bambaşka bir ortamda yepyeni sorunlarla bocalaşmak eskisi gibi verimli olmak isteyen yazarın karşısına çıkan en büyük engellerdir. Ancak o, işte şimdi başarılı olmak zorundayım, diyebildiği ve de buna inandığı sürece tüm engelleri aşabilir. O, yazarlık yaşamı boyunca inandığı yasaların peşinden gitmek zorundadır.KİTAPLAR YAKILIP YOK EDİLEMEZBen hep şuna inandım: Tüm düşünsel değerler arada sırada baskı altına alınır. Ancak onları değil parçalamak, değiştirmek bile mümkün değildir. Düşün, yaratıcılık ve kitap asbest gibidir; onlar yakılıp yok edilemezler. Belki düşünsel değerlerin geçici bir süre için çevrelerine yayılmaları ve etkili olmaları engellenebilir. Ancak onlar belli bir süre için etkilerini yitirseler de, günü geldiğinde tekrar canlandıklarında vurucu güçleri eskisinden de daha sonsuz olur. Kitapların yasaklanması, düşüncelerin takip edilmesi bize nasıl da gerekli olduklarını kanıtlar, içsel gücümüzü daha da güçlendirir. Bir kelimede veya bir eserde yerini almış her türlü düşünce sonsuza dek yitirilmez, korunur...*Derleyen ve çeviren: AHMET ARPAD (Metin Türkçede ilk kez yayımlanıyor)
ETKİNLİK
‘Tiyatroadam'dan iki oyun birden…Tiyatro: Günübirlik çıkarlar adına iktidar ve sermaye sahiplerinin yasaları çiğneyerek işbirliği yaptığında; ülke siyasetinin, toplumsal düzenin onarılmaz ve geri dönülemez bir baskı rejimine dönüşebileceği gerçeğinin gözler önüne serildiği “Arturo Ui'nin Önlenebilir Tırmanışı” ile her şeye sahip olma dürtüsüyle gözü dönen “5. Frank” tiyatroseverlerle buluşuyor. “Arturo Ui'nin Önlenebilir Tırmanışı” adlı oyun 25 Şubat Çarşamba akşamı ve “5. Frank” ise 26 Şubat Perşembe akşamı yine aynı saatte Ortaköy Afife Jale Sahnesi'nde. Tiyatroadam tarafından yorumlanarak sahnelenecek oyunların başlangıç saati 20.30. Biletix'te yer alan biletlerin fiyatları 29,5-39,5 TL arasında değişiyor.***İstanbul'un en sade hali…Sergi: On yıldır İstanbul'da yaşayan ve günümüz İstanbul'unu en doğal haliyle resimleyen İran Azerilerinden Javad Soleimanpour, pastel resim sergisini geçtiğimiz çarşamba günü açtı. Kadıköy Moda Caddesi'ndeki Seven Sanat Galerisi'nin ev sahipliği yaptığı resim sergisi 7 Mart Cumartesi gününe kadar ziyaret edilebilecek. 2013 yılında cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül'ün yağlıboya tablosunu yaparak tanınan ressamın sergisinde şu tablolar yer alıyor: Eminönü'nün kaosu, Haliç'ten kar manzaraları, Ayasofya Müzesi'nin yoğun ziyaretçileri, Kadıköy vapurunun düdüğünü duyduğunuz peyzajlar, Sultanahmet'ten günbatımı, yalnız dağlar, ağaçlar ve sessiz bir İstanbul sabahı…***Eivind Aarset, İstanbul'a geliyorKonser: Norveç'in Terje Rypdal'dan sonra yetiştirdiği en önemli gitaristlerden biri olarak kabul edilen Eivind Aarset, İstanbul'a geliyor. Akbank Sanat'ın ev sahipliğinde gerçekleşecek olan konser 26 Şubat Perşembe günü saat 20.00'de. Sanatçının ilk solo albümü olan ‘Electronique Noire’, özellikle Avrupa caz sahnesinde büyük ses getirmişti. Konserin biletleri 10-20 TL arasında değişiyor. Detaylı bilgi için www.akbanksanat.com adresini ziyaret edebilirsiniz.***10 yıl sonra 'Evden Notlar'Sergi: Ressam Selim Cebeci, dün açılışını yaptığı sergiyle Ankara Galeri Nev'e konuk oluyor. Ankara'daki ikinci sergisinde, kent yaşamının ‘açık' ve ‘kapalı' mekânlarını, bu mekânlara ait sosyal ilişkileri sorguluyor. Foto-realizmin ustalarından biri olarak kabul gören Cebeci'nin eserleri, neredeyse on yıl sonra ilk kez izleyiciyle buluştu. Sanatçının, ‘Evden Notlar’ başlığıyla açtığı sergi, 28 Mart’a gününe kadar ziyaret edilebilir.***Motor meraklıları için…Gösteri: 26 Şubat-1 Mart günleri arasında gerçekleştirilecek ‘Eurasia Moto Bike Expo Fuarı’nda ünlü KTM gösteri pilotu Rok Bagoros yer alacak. Genç yaşına rağmen gerçekleştirdiği gösterilerle dikkat çeken Slovenyalı sporcu, fuar boyunca katılımcılara gösteriler sunacak, aynı zamanda KTM standında hayranları ile birlikte olacak. Sloganı ‘Rok On' olan sporcunun mottosu ise ‘Hayallerinin peşinden koş ve asla vazgeçme'.
20 Şubat 2015 Cuma
Hele bir sor, niye öldürdüm!
Altı dalda Oscar adayı ‘Keskin Nişancı’, Irak işgalinde 160 kişiyi öldüren keskin nişancı ABD askeri Chris Kyler'ı anlatıyor. Clint Eastwood'un yönettiği film, dürüstlük testinden geçemediği gibi evrensel insanlık değerlerine göstermesi gereken asgari saygıyı da umursamıyor.Filmler de insanlar gibidir. Bazısı derinde bazısı yüzeyde riya tortusu taşır. Yine de insanlık tarihine kıyasla sinema daha az ikiyüzlüdür. Kimi filmlerin utancı ise sinema tarihi boyunca çekilmiş bütün filmlere yeter. Onları izlerken yerinizden kalkıp perdeye doğru okkalı bir küfür savurmak, hiç olmazsa ‘hadi oradan' diye bağırmak istersiniz, "Hadi oradan! Sen bunları çocuklarına ninni diye anlat"... Keskin Nişancı (American Sniper) kadar ikiyüzlü ve mide bulandırıcı bir film izlediğimi hatırlamıyorum. Kimileri ‘temiz film’ deyince müstehcen sahnelerin olmadığı, aile değerlerine saygıda kusur etmeyen filmleri anlayabilir. Nitekim, bu özellikler Keskin Nişancı’da var. Ne var ki, dürüstlük testinden geçmeden temiz film olunamıyor. Bir film kendi hikâyesine karşı dürüst davranmayıp, evrensel insanlık değerlerine göstermesi gereken asgari saygıyı bile umursamıyorsa ‘kirli’ film sıfatını sonuna kadar hak etmiştir. ‘RAMADİ ŞEYTANI’YLA RANDEVU Keskin Nişancı, Amerikan ordusunun ünlü keskin nişancısı Chris Kyler’ın hayatını anlatıyor. Film, 11 Eylül sonrası ABD tarafından ‘kimyasal silah’ bahanesiyle işgal edilen Irak’ta resmi kayıtlara göre 160 kişiyi öldüren Kyler’ı anlamamızı istiyor. Hatta Felluce, Bağdat ve Ebu Gıreyb’de olanlardan habersiz seyirciden bu ‘efsane’ sniper’ın vicdan sahibi bir aile babası olduğunu kabul etmesini bekliyor. Hikâye şöyle: George W. Bush’un memleketi Teksas’ta günlerini kovboyculuk ve rodeoculuk hayalleriyle geçiren 30 yaşındaki Chris, televizyonda gördüğü bir saldırı haberinden sonra ülkesini korumak için asker olmaya karar verir. Seyircinin imtihanı da burada başlıyor. Bu ‘uyduruk’ motivasyona inanıyorsanız, devamında filmin önünüze koyacağı ikiyüzlü vicdan sızlanmalarına hazırlıklısınız demektir. Zorlu askeri eğitimler devam ederken 11 Eylül saldırıları olur. Vatanını korumak için iyice bilenen Chris, küçüklüğünde babasının tohumlarını ektiği atıcılık üzerine yoğunlaşır ve keskin nişancı olur. Chris Kyler, keskin nişancı olarak Irak’a dört ‘tur’ yapar. Evet, film bu sniper’ın adam öldürmek için Irak’a gidişlerini tur olarak tanımlıyor; safari turu gibi... Felluce ve Ramadi çevresinde görev yapan Chris Kyler’a Iraklılar ‘Ramadi Şeytanı’ adını takmış ve başına binlerce dolar ödül koymuştu. Hatta iki yıl önce bu zamanlar, ‘güvenli’ ülkesinde bir dost kurşunuyla öldüğünde Türk basını bile ‘Ramadi Şeytanı’nın şaşırtan ölümü’ şeklinde haberler yapmıştı. KOVBOYLUKTAN JANDARMALIĞA Filme göre Chris Kyler, evinde ailesiyle rahat bir hayat sürebileceği halde, Amerikan askerlerini korumak için tekrar ber tekrar Irak çöllerine gidiyor! Filmin söylemediği şey ise onun ‘öldürme hastalığı’. Irak’a gitmediğinde psikolojik sorunları daha da artan bir ‘tiryaki’ o. Chris Kyler’ın, bazı bölümleri yalanlanan otobiyografik kitabından uyarlanan filmin bunlarla ilgilendiği yok elbette. Film, Amerikan halkına ‘müsterih olun’ diyor, öldürdüysek bir sebebi var! Irak’ta o kadar insanı öldürdük ama onların hepsi ya teröristti ya da teröristlere yardım eden ‘sivil görünümlü’ kişilerdi. Halbuki film farkında olmadan bize gösteriyor: Chris Kyler’ın hikâyesi küçük çaplı bir ABD tarihi. Kovboyluktan dünyanın jandarmalığına uzanan bir tarihçe. Irak’tan döndükten sonra askeri eğitim veren bir şirket kuran Chris Kyler, yeniden silaha alışması için eğitim verdiği eski bir Amerikan askeri tarafından poligonda öldürülmüştü. ABD’nin sonunu bilemeyiz ama Kyler’ın ölümü ile 11 Eylül arasındaki benzerlik şaşırtıcı değil. Hep bir ‘sinema dervişi’ olarak gördüğüm Clint Eastwood, Amerikan siyasetinin Cumhuriyetçi (Batı ölçülerinde sağcı-muhafazakar) kanadından. Ömrünün sonbaharında Kirli Harry’den daha kirli bir filmle karşımıza çıkmasına üzülüyor insan. Irak Savaşı üzerine çekilen onca filmi ve Hollywood’un biyografideki göz alıcı geleneğini düşününce vasat da bir film üstelik...
19 Şubat 2015 Perşembe
Hadi, ‘Paşa Paşa Tiyatro’ya!
İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun yeni oyunu “Paşa Paşa Tiyatro Yahut Ahmet Vefik Paşa”, Anadolu’ya ilk tiyatroyu götüren zamanın Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa’nın bürokrasiyle mücadelesini anlatıyor. Müzikli komedi tarzındaki oyun, sezonun en çok seyirci toplayan yapımlarından biri.İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun bu sezon sahneye taşıdığı “Paşa Paşa Tiyatro Yahut Ahmet Vefik Paşa” oyununun galası geçtiğimiz hafta yapıldı fakat oyun, beş aydır 56 kez izleyici karşısına çıktı. Önce ekim ayında İstanbul’da Küçükçekmece Cennet Kültür Merkezi’nde, sonra Beykoz Ahmet Mithat Efendi Sahnesi’nde izleyiciyle buluştu, ardından da hemen Anadolu turnesine çıktı. Elazığ, Malatya, Bursa, Gaziantep, Sakarya ve Kahramanmaraş’ı dolaştı. Gittiği her şehirde izleyicinin teveccühü ile karşılaştı, salonda boş yer çok az kaldı. Oyun yine turnede. Bu hafta sonu 20 Şubat’ta bir, 21 Şubat Cumartesi günü ise iki temsil olmak üzere Zonguldak AKM’de sahnelenecek.TİYATRO DELİSİ PAŞA’YA TEŞEKKÜRBu turneler, oyunun 33 yaşındaki genç yazarı Gökhan Eraslan için iki nedenden dolayı çok anlamlı. İlki, inşaat mühendisliği okumak için İstanbul’dan Zonguldak’a giden Eraslan, ilk oyununu Zonguldak’ta izlemiş ve tiyatroyu burada sevmiş. İnşaat işlerini bırakıp İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Tiyatro okumaya karar vermiş. İkinci nedeni ise oyunun konusuyla ilgili. Anadolu’ya ilk tiyatroyu kuran Ahmet Vefik Paşa’nın bir bürokrat olarak bürokrasiyle mücadelesini anlatan oyunun, büyük şehirlerden ziyade Anadolu’da sahnelenmesi yazar için çok kıymetli.Oyun, Ahmet Vefik Paşa’nın Fasulyeciyan Tiyatrosu’nu sahiplenmesiyle başlıyor. Ahmet Vefik Paşa, Bursa’ya vali olarak atandığında Fasülyeciyan Kumpanyası’nın şehirde turnede olduğunu öğrenir. Önce onları gizli gizli izlemeye gider. Sonra Fasülyeciyan’lardan şehirde sürekli kalmalarını ister ve Bursa’da bir sahne kurulmasına öncülük eder. Fakat bu o kadar kolay olmaz. Gökhan Eraslan, “Ahmet Vefik Paşa, bir tiyatro delisidir. Eğer bizler, bugün tiyatro yapabiliyor ve sizler de bu sahnelerde onları izleyebiliyorsanız, bunda en büyük pay sahiplerinden biri de Ahmet Vefik Paşa’dır. Bir yazar olarak, bu oyun Ahmet Vefik Paşa’ya naçizane teşekkürümdür.” diyor. Eraslan Paşa’ya teşekkür etmekte haklı çünkü Paşa, kendisine çok şans getirmiş. Hayatının her döneminde Ahmet Vefik Paşa ile yolu kesişmiş Eraslan’ın. Çocukluğu Fındıkzade’de Ahmet Vefik Paşa Caddesi’nde geçmiş, üniversitede bitirme tezini Ahmet Vefik Paşa ve Bursa Osmanlı Tiyatrosu üzerine yapmış, yazdığı bu oyunla 2012’de Bursa’nın Osmangazi Belediyesi ve Bursa Devlet Tiyatrosu’nun ortaklaşa düzenlediği Feraizcizade Mehmet Şakir Oyun Yazma Yarışması’nda ikincilik ödülü kazanmış. Gökhan Eraslan’ın yazdığı Mutlu Güney’in yönettiği müzikli komedi “Paşa Paşa Tiyatro Yahut Ahmet Vefik Paşa” yaklaşık 40 kişiden oluşan kalabalık bir kadro ile sahneleniyor. Oyun, Zonguldak’tan sonra İstanbul’da Cennet Kültür Merkezi’nde izlenebilir. Moliere’yi Türkçe konuşturan Paşa Osmanlı devlet adamı, diplomatı, çevirmen ve oyun yazarı Ahmet Vefik Paşa, 1879-1882 yılları arasında Bursa Valiliği yapar. Bursa’ya geldiğinde 50’li yaşlarındadır (d.1823-ö. 1891) Görevi süresince Bursa’nın yol ve caddelerini Paris Belediye Başkanı George Euègene Haaussmann’dan esinlenerek düzenler. Hükümet konağı, memleket hastanesi, belediye ve tiyatro binası yaptırır. Ahmet Vefik Paşa’nın kurduğu bu tiyatro, İstanbul dışında Anadolu’da kurulan ilk tiyatrodur. Devlet adamlığı dışında Moliere çevirmeni olarak tanınan Ahmet Vefik Paşa, yazarın 16 oyununu Osmanlı Türkçesine çevirip bastırır. 3851 adet kitabın yer aldığı, her dilden eserin bulunduğu kütüphanesi o dönemde İstanbul’un en zengin kütüphanesi olarak nam salar. 1882’de valilikten alınan Paşa, bir süre daha devlet kademelerinde çalıştıktan sonra emekliye ayrılır ve vefat edene kadar Rumelihisarı’ndaki evinde edebî çalışmalarına devam eder. Mezarı Rumelihisarı Kayalar Mezarlığı’nda bulunuyor.
18 Şubat 2015 Çarşamba
Hermitage Müzesi çalışanı yazma eserleri antikacıya satmış
Rusya’nın ünlü Hermitage Müze-si’nde şok bir hırsızlık olayı ortaya çıktı.Müze çalışanlarından biri, tarihi elyazmaları ve gravürlerin sayfalarını keserek antikacı ve kitapevlerine sattığı gerekçesiyle tutuklandı. Adı henüz açıklanmayan çalışanın, işbirliği içinde olduğu diğer şüpheliler de soruşturma kapsamında tutuklandı. St. Petersburg şehrinde bulunan ve dünyanın en eski müzelerinden biri olan Hermitage’da yaşanan bu skandalın ardından Rus istihbaratı FSB soruşturmaya doğrudan müdahale etti. Olayın uluslararası bir tarihî eser kaçakçılığı olmasından şüpheleniliyor.Müzenin internet sitesinden yapılan açıklamaya göre, skandal hırsızlık geçen ay yapılan rutin kontroller sırasında ortaya çıkarılmış. Müze yetkilileri, operasyon sayesinde vandalizmin ve hırsızlığın önüne geçildiğini belirtiyor. FSB yetkililerinin Tass Haber Ajansı’na yaptığı açıklamaya göre, çalınanlar arasında yer alan 17. ve 19. yüzyıldan çok sayıda değerli gravür, taşbaskı resim, fotoğraf ve tarihî eser, müze çalışanının evinde ve St. Petersburg’daki bazı antikacılarda bulundu.Dünyanın en büyük ve eski müzelerinden olan Hermitage, 1764’te Çariçe II. Katerina tarafından kurulmuş, ancak 1852 yılında kamunun hizmetine açılmıştı. Yaklaşık 3 milyon sanat eserinden oluşan müzenin koleksiyonunun çok az bir kısmı sergilenebiliyor. Dünyanın en büyük resim koleksiyonuna sahip müzede 2006 yılında yapılan bir rutin kontrolde de sanat ve mücevher koleksiyonunda yer alan 200’den fazla eserin eksik olduğu tespit edilmişti. Eski bir küratör ile bağlantılı olduğu anlaşılan hırsızlık olayında çalınan eserlerin sadece 30 parçası müzeye kazandırılmıştı. KÜLTÜR-SANAT
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)