11 Kasım 2014 Salı
“Topkapı Sarayı’nın restorasyonuna cebimden para eklerdim”
Ekrem Hakkı Ayverdi, ölümünün 30. yılında bir sergiyle anılıyor. Mimarlık, koleksiyonerlik ve restoratörlük olmak üzere Ayverdi’nin üç yönünü ele alan sergide, onun restorasyon projelerinden, koleksiyonundaki eşsiz hat sanatı örneklerine kadar pek çok eser yer alıyor.Beyoğlu Tepebaşı’ndaki Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde (İAE) geçen hafta açılan sergi, kültürümüzü merak eden herkesi ilgilendiriyor ama Fatihlileri daha yakından ilgilendiriyor. Dikkatli semt sakinleri, Fatih’in ana caddesinde ya da Koyunbaba Parkı’nda Ayverdi soyadına mutlaka rast gelmiştir. Peki Fevzipaşa Caddesi’ndeki müze ev hiç dikkatinizi çekti mi? Kapısındaki tabelada “Bu evde mütefekkir-yazar Samiha Ayverdi ve ailesi yaşadı.” yazan o evin mimari ve içindeki sanat eserlerinin, kıymetli eşyaların sahibi, abisi yazar Ekrem Hakkı Ayverdi idi. Her gün önünden geçtiğiniz evdeki nadide eserleri orada görmek mümkün değil ama 28 Mart 2015’e kadar İAE’de ziyaret edilebilirsiniz.Ekrem Hakkı Ayverdi’nin, ülkemizin kültür adamlarından biri olduğunu söyleyebiliriz fakat o kadar çok kaleme sahip ki! Osmanlı mimarisinin üstadı, sekiz ciltlik mimarlık tarihi kitabı dillere destan, restoratör ve tabii ki koleksiyoner. Sergide bu üç yönü de ele alınıyor. Topkapı Sarayı başta olmak üzere, İstanbul, Edirne ve Bursa’da 1940’lı-50’li yıllarda yaptığı restorasyonlar sayesinde pek çok eser ayakta kalmış. Serginin bizce en dikkat çeken belgeleri de bu döneme ait. Topkapı Sarayı’nın restorasyon öncesindeki perişan halini gösteren fotoğraflar ile yine sarayın restorasyonu için 1942’de devlet tarafından kendisine ödenen 52 bin Türk Lirası’nı belgeleyen matbu (üstte küçük kare) dikkat çekiyor. Osmanlı’nın son zamanlarda sarayı ne kadar ihmal ettiğini bu belgelerden anlamak mümkün. Hırka-ı Saadet Dairesi, Arz Odası ve Hazine dışındaki tüm bölümler hazin vaziyette. “Ekrem Hakkı Ayverdi, Mimarlık Tarihçisi, Restoratör, Koleksiyoner” adlı serginin küratörü, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Bilim Kurulu Başkanı ve aynı zamanda Ayverdi ailesi ile çocukluğundan beri tanışan Prof. Dr. Baha Tanman, kendisinden duyduğu bilgiyi şöyle aktarıyor: “Restoratör olarak işinizi yaparsınız, o kolay. Ama ben kendisinden dinledim, ‘Ödenek yetmeyince cebimden para eklediğim olurdu.’ derdi. İşe sırf tüccar mantığıyla bakmamış, sevgiyle bağlanmış.”Sergideki koleksiyonun ağırlık merkezini hat, tezhip, cilt gibi Osmanlı kitap sanatları oluşturuyor. Bunların yanı sıra Selçuklu ve Osmanlı çinileri ile Batı tarzında resim yapan Şeker Ahmet Paşa, Hoca Ali Rıza gibi ressamların eserleri yer alıyor. Tanman’ın anlattığına göre 1940’lı yıllarda bizim o zamanki elitlerimiz Avrupa imalatı biblo biriktirirken Ekrem Hakkı Bey ve birkaç kişi bu eserleri toplamaya gayret etmişler. Tek kaygıları var; eserler yaban ellere düşmesin. Ekrem Hakkı Ayverdi’nin kendi yaptığı Fatih’teki evi, 1939. Sergideki koleksiyon, müze evden süzülen sadece bir damla. Ayverdi’nin öğrencilik zamanında yaptığı cami çizimleri, Karahisari’nin hatları, Mimar Sinan’ın biyografisini ve eserlerinin dökümünü yazdırdığı ünlü eseri Tezküretü’l-Enbiye’nin bir nüshası, III. Sultan Selim’in Tur-i Sina Manastırı’nın vergiden muaf ve Osmanlı’nın himayesinde olduğunu gösteren tek vesika ve daha pek çok eser ilginizi bekliyor. Temennimiz, Ayverdi’nin Kubbealtı Vakfı’na bağışladığı koleksiyonunun tamamını ileride Pera gibi ‘toplumsal hafızaya girmiş’ müzelerden birinde izlemek…
10 Kasım 2014 Pazartesi
‘Edebiyat dergiciliğinde yeni bir dönem başlatıyoruz’
Genel Yayın Yönetmenliğini şair Bülent Parlak’ın yaptığı ve ilk sayısı 2008’de yayımlanan aylık edebiyat kültür sanat dergisi İzdiham, yeni yayın dönemine 20 bin baskı yaparak girdi. Edebiyat dergilerinin az sattığı günümüz için oldukça cesur bir baskı sayısı. Bülent Parlak ve genç şairlerden oluşan ekibi, edebiyat dergiciliğine yeni bir soluk getirmek istiyor.İzdiham internet portalı olarak ne zaman kuruldu? Basılı yayına ne zaman geçti?izdiham.com, 2007 yılının şubat ayında yayına başladı. 2008 yılının ağustos ayında ise matbu olarak ilk sayısını çıkardık. İzdiham Dergisi ile izdiham.com birbirinden aslında metinler anlamında bağımsız ama ruh olarak aynı şekilde devam etti bugüne kadar. Geçtiğimiz günlerde matbu olarak 15. sayıya ulaştık.Tek seferde 20 bin baskı yapmak nasıl bir duygu?Ben de şaşkınım. Benim değil dergi çıkarmak, dergi demeye bile takatim yoktu aslında. Anladım ki Allah diler ve siz anlamasanız da, yaptığınız işe şaşırsanız da olacak olan olur.Türkiye'deki çoğu edebiyat dergisinin 500-1000 civarında sattığı düşünülürse 20 binlik satış hedefi için umutlu musunuz?İnanmasak böyle iddialı bir rakamla çıkmazdık ama her şeyden önce nasip olarak görüyorum. Arkadaşım Güven Adıgüzel’in bir sözü var; “nasip güzel bir ihtimaldir.” diye. Öncelikle bunun bir nasip meselesi olduğunu söylemeliyim. Türkiye’de yanlış hatırlamıyorsam 100’den fazla edebiyat dergisi neşrediliyor ve birçoğu dediğiniz rakam aralığında satılıyor. Aslında ben meseleye tiraj olarak çok bakmıyorum. Bütün edebiyat dergileri bu kirli dünyada temiz kalmak için iyi bir neden. Düşünsenize seksen milyon insan yaşıyor bu topraklarda ve yaptığınız, emek verdiğiniz, çaba gösterdiğiniz çalışmanız ancak 50-100 kişiye hitap ediyor. Ya deli olmanız lazım ya da büyük bir idealist. Ben dergi çıkaran birçok kişiyi tanıyorum ve hepsi de idealist. Ama biz İzdiham olarak bu çemberden sıkılmıştık. Birçok arkadaşımla emek veriyoruz; dağıtım sıkıntısı, sattığınız dergilerin ödemelerini çoğu zaman geri alamama sıkıntısı derken yeni bir dönem başlatmamız gerektiğine karar verdik. Bir de güzel tarafı şu ki hiçbir kurum, kuruluştan destek almadan, kendi imkanlarımızla İzdiham’ı çıkarıyoruz. 20 bin tirajla ve tüm Türkiye’de var artık.Bir yerlerde saklanmış edebiyat tutkunları kollarını açıp İzdiham'ı bekliyor mudur?Bekleyenler vardı elbette. Çıktığımız gün birçok bayide derginin tükendiği haberleri geldi. Üçüncü gün takviye yaptık o bayilere. Ağrı Dağı’nı arkasına alıp İzdiham Dergisi’yle fotoğraf çektirip bize ulaştıranlar oldu. Bitlis’te öğretmenliğinin ilk senesinde anaokulu öğretmeni bir arkadaşımız sınıfına İzdiham Dergisi götürmüş, küçücük çocuklar İzdiham’a bakıyor. Fotoğraflarını çekip bize ulaştırıyor. Sizce bundan büyük bir beklemek var mı? Beklemeyenlerin ayağına da gazete bayilerinde yer alarak biz gittik zaten."Türkiye'de edebiyat dergisi az satılıyor, az okunuyor, az basılıyor" diyenlere ne cevap verirsiniz?Bizim amacımız bütün bu yargıları yıkmak ve edebiyatta yeni bir dönem başlatmak. Ben hep şunu söyledim. Edebiyat yoksulların sırtında yükseliyor. Yoksul olmak sefalet demek değildir. Yoksul olmak aslında asil olmaktır. Dünyaya direnmektir. Biz edebiyat dergiciliğinde bunu başlatan olmak istedik. İstiyorum ki bütün dergiler en az 20 bin satsınlar, 40 bin satsınlar. Biz bu anlamda geri kalmaya razıyız. Bizi geçmelerini gerçekten isterim. Çok da seviniriz arkadaşlar olarak. Geride kalmak her zaman çirkin değildir.20 bin baskılı dergi 81 ilde de satışa sunuluyor mu?Hakkari’nin Şemdinli İlçesi’nden tutun Artvin’in Yusufeli’ne, Samsun’un Terme İlçesi’nden tutun Malatya’nın Hekimhan İlçesi’ne kadar dergi satan bütün gazete bayilerinde İzdiham artık bulunabilir.Derginin hazırlık aşaması "aylar" sürdü diye yazılmış, tanıtım yazısında. Tam olarak kaç ay sürdü bu çalışmalar ve kaç kişilik bir ekip bu çalışmaya katkı sundu?Öncelikle şirketleşmemiz gerekiyordu. Şirketleştik ve hem de yayınevi olduk. Çünkü İzdiham gençler için bir okul olmaya başladı artık. Şu anda İzdiham Dergisi’nde ve izdiham.com’da yazılar yazarak, şiirler yayınlayarak kitabı olan yaklaşık 10’a yakın arkadaşımız oldu. Bu senenin sonuna kadar üç kitap daha basmayı düşünüyoruz. Çok heyecanlı şeyler anlatıyorum, farkında mısınız? Şirketleşme sürecinden dergi çıkana kadar 5 ay uğraştık. Halil Öztürkci, Özer Turan, Berkan Ürgen, Fatma Şengil Süzer, Tarık Taş, Beyazıt Bestami, Güven Adıgüzel, Yasin Kara, Seda Bilici, Çağrı Oruk, Onur Bayrak, Yavuz Türk, Fatih Mutlu, Yağız Gönüler, Seydi Özçal, Enes Aras, Merve Çetin, Barış Cem Kaya mutfaktan destek olanlardı. Bir de dışarıda olup her zaman bizi destekleyenler oldu. Atakan Yavuz, Ali Ayçil, Ayşe Kara, İsmail Demirci.İzdiham'ı neden okuyalım?Dünyada kendinize bir yer bulamıyorsanız İzdiham’ı okumanız gerek. Duvar diplerinde her akşam buluşarak, oradan büyük bir edebiyat macerasına nasıl çıkıldığını görmek için İzdiham okumanız gerek. Hiçbir kurum ve kuruluştan destek almadan kendi imkanlarıyla böyle bir serüvene çıkanlara şahit olmanız için İzdiham okumanız gerek. Edebiyatın yenilmekten geldiğini düşünenlerin dergisiyle karşılaşmanız için İzdiham okumanız gerek. Sadece iyi metin yayınlamak kaygımıza şahit olmanız için İzdiham okumanız gerek.Derginizin en sevilen yanlarından biri sloganı. “Hepimiz ölecek yaştayız.” Niye bunu seçtiniz? Oysa ne güzel yaşıyorduk.Çünkü hepimiz ölecek yaştayız. Bu motto 2009 yılında çıkan İzdiham Dergisi’nin 3. sayısının kapak sloganıydı. Yaşamak güzel elbet ama öleceğimizi ve esas vatanımıza gideceğimizi unutmamak gerek.İzdiham dergisinin bildiğim kadarıyla hatırı sayılır bir okur kitlesi var, nereye giderseniz gidin sizi yalnız bırakmıyorlar. Bu birliktelik, uhuvvet nasıl sağlandı?Çünkü samimiyiz ve birlikte oturduğumuzda kimse benim genel yayın yönetmeni, Berkan Ürgen’in garson, Tarık Taş’ın yazı işleri müdürü olduğunu fark edemez. Biz, bizi takip edenlerle aramıza mesafe değil samimiyet koyduk. Evlerine şiir okumaya bile gidiyoruz.İzdiham kültür sanat ve edebiyat dergisi olmasının yanı sıra aynı zamanda yaşam dergisi özelliği de taşıyor. Mesela dergideki muavinlerin meslek anıları, cisimler ve “en son ne zaman şiir yazdınız”, köşeleri ilginç.İzdiham öğretici ve dayatmacı bir dergicilikten çok sunan bir dergi ve hayatı edebiyata dahil eden bir dergi olmaya gayret ediyor, edecek. Muavinleri, şoförleri ve tantunicileri edebiyattan ayrı düşünmüyoruz İzdiham olarak.Dergide güncel meselelerle ilgili yazılar da var. Genelde edebiyat dergilerinde pek görmüyoruz. “İyi Bir İnsan Olursak Marmaray’daki Balıkları Görebiliriz” ile “Bizi TOKİ Mahvetti” yazıları nasıl, hangi fikirle yazıldı?Marmaray’a binmeyenler şunu soruyor. Balıkları görüyor muyuz Marmaray’a binince? Biz de kendi aramızda konuşurken şöyle bir cümle geçti. İyi insan olursak Marmaray’dan geçerken balıkları görebiliriz. İnanıyoruz ki görecekler. İyi olunca mutlaka görecekler. Tıpkı Şirinler’i görebileceğimiz gibi.‘Edebiyatın magazini’ diyebileceğim bir bölüm bulunuyor İzdiham'da. Şairler, yazarlar Mustafa Kutlu’nun masasını anlatmış. Bu köşeden neyi murat ettiniz? Gelecek sayıda kimin masası/sandalyesi/gözlüğü olacak.Mustafa Kutlu benim çok sevdiğim, saydığım ve yanından uslu durabildiğim ender şahsiyetlerden biri. Onun edebiyata katkıları asla unutulamaz. Ben en son kuşak Dergah Dergisi şairlerinden biri olarak Onun yanına her gittiğimde masasındaki sadelik benim çok dikkatimi çekiyor. Sanki orası dünya değil, sanki orası başka bir yer. Onun masasını görmeyenlere de bir nevi anlatmak, onlar da bilsinler istedik. Önümüzdeki sayı ise Ece Ayhan var. Sorumuz şu oldu: Ece Ayhan’ın devletle alıp veremediği neydi?İzdiham kültür sanat ve edebiyat dergisi olmasının yanı sıra aynı zamanda yaşam dergisi niteliği taşıyor. Mesela muavinlerin meslek anıları, cisimler ve “en son ne zaman şiir yazdınız”, köşeleri gibi güzel dosyalar hazırlanmış.İzdiham öğretici ve dayatmacı bir dergicilikten çok sunan bir dergi ve hayatı edebiyata dahil eden bir dergi olmaya gayret ediyor, edecek. Muavinleri, şoförleri ve tantunicileri edebiyattan ayrı düşünmüyoruz İzdiham olarak.Yunus Emre ve Jean Paul Sartre karşılaştırdığınız bölüme gerek var mıydı? Neden böyle bir karşılaştırmaya ihtiyacımız olsun ki…Dünyada yeri olan düşünür, şair ve yazarlar ile kendi topraklarımızın görüşlerini mukayese yapmak istedik. Karşılaştırmaları önemsiyorum çünkü masanın iki tarafında oturmadan birbirimizi anlamamız pek mümkün değil.'EVET İSKAN' ŞİİRİNDE İNŞAAT SARHOŞLUĞUNA İSYAN ETTİMİlk şiir kitabınız Sevgili Huzursuzluğum’dan sonra ikinci kitabınız Ricakeş de yayımlandı. Ricakeş ne demek? Huzursuzluğunuzla barıştınız mı?Elimde olsa bütün kitaplarımın adını Sevgili Huzursuzluğum koymak isterim. Bende geçmeyecek bu huzursuzluk biliyorum. Rica etmek acıklı bir durumdur aslında. Ricakeş kelimesi Türkçe’de hiç kullanılmamıştı bugüne kadar. Bizlerin görevi bazen de Türkçe’ye kelime kazandırmaktır ya da unutulmaya yüz tutmuş güzel bir kelimeyi gündelik hayata hatırlatmak. Kitaptaki bir şiirde de zaten “ricakeş” kelimesi geçiyor.Bazen sosyal medyada okurlarınızı şaşırtan tartışmalara giriyorsunuz. “Sen beni attığın yerleri bilmedin/ben düştüğüm rakımları/nasılsın...” dizesini yazan bir şairin okurlarıyla ‘bulaşık makinesi' tartışması yapması biraz tuhaf değil mi?Ne yaparsam içimden geliyor. Gelgitlerimiz, tutarsızlıklarımız biziz zaten. Bulaşık makinası konusunda yine aynı şeyi söylerim. Bir kadının sevdiği adamla yediği yemeklerin bulaşıklarını yıkamak istemesi bana büyük bir incelik geliyor.‘Evet, İskan’ şiiri İsmet Özel’in Evet İsyan şiirini hatırlatıyor. İskan için şu güzel ülkede neler neler talan ediliyor değil mi?Talan eden varsa talan edenlerin şiirini yazan da çıkar. Ben de Evet İskan şiirinde itiraz ettim bütün bu olan biten inşaat sarhoşluğuna. Ak Parti 12 yılda büyük hamleler, iyi işler başardı ama estetiğe, inşaata, sanata dair kötü hatıralar bıraktı. Ben şiir yazarak düzelteceğimize inanıyorum. Şiir yazarak kendi lisanımla itiraz ettim. Çünkü Bursa’nın girişinde TOKİ evlerini gördüğünde şaşkınlığımdan ve üzüntümden kendi evimin yolunu o akşam bulamadım.
8 Kasım 2014 Cumartesi
Çocuklar, Bakü’de tiyatro ile şendi
14 yılda Türkiye’nin 81 ilini 8 kez gezen ETİ Çocuk Tiyatrosu’nun Kıbrıs ve Üsküp’ten sonra yurtdışındaki üçüncü durağı Bakü oldu. 5 Kasım’da sahnelenen “Kral Çıplak” adlı oyunu, 600’den fazla Türkiyeli ve Azerbaycanlı çocuk izledi.ETİ Çocuk Tiyatrosu, bundan 14 yıl önce yollara düştü. Yollara düştü diyoruz çünkü bildiğimiz tiyatrolar gibi arada turneye çıkan yerleşik bir tiyatro değil o. Rakamlara dökecek olursak daha net anlaşılabilir: 14 yıl boyunca tüm Türkiye’yi 8 kez, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ise 6 kez dolaşarak 2 bin 600’den fazla gösterim yapmışlar. Bugüne kadar 1,6 milyon çocuğa ulaşan tiyatro, bir sosyal sorumluluk projesi. Türkiye’nin 81 ilini gezen ETİ Çocuk Tiyatrosu, “artık kabına sığmadığını” fark ederek 2010 yılında rotasını Türk nüfusun, dolayısıyla da Türk çocuklarının yoğun olduğu ülkelere çevirme kararı almıştı. Bu kapsamda geçtiğimiz yıllarda önce Kıbrıs’ta daha sonra da Makedonya’nın başkenti Üsküp’te gösterimler yapan tiyatronun üçüncü yurtdışı durağı Azerbaycan’ın başkenti Bakü oldu. 5 Kasım’da Bakü’nün merkezindeki onlarca tiyatrodan biri olan Bakü Genç Temaşacılar Tiyatrosu’nda aynı gün iki kez sahnelenen “Kral Çıplak” adlı oyunu, 600’den fazla Türkiyeli ve Azerbaycanlı çocuk izledi. Gösterimlere Bakü Türk Anadolu Lisesi’nin ilkokul bölümünde ve 6 Sayılı Mektep’te öğrenim gören çocuklar öğretmenleri eşliğinde katıldı. Gösterim öncesi Bakü Hilton’da yapılan toplantıda basın mensuplarına bilgi veren ETİ Gıda Yönetim Kurulu Üyesi Gülden Kanatlı Derbil, tiyatronun 14 yıla neler sığdırdığını kısa istatistiklerle anlattıktan sonra her şeyi şu cümle ile özetledi: “Bundan 14 yıl önce henüz ilkokul sıralarındayken oyunlarımıza gelen çocuklar bugün artık birer yetişkin oldu.”ETİ Çocuk Tiyatrosu’nun yurtdışında bir sonraki durağı için Bakü’nün en uygun şehir olacağını düşündüklerini ifade eden Derbil, Bakü’de çocuklarla buluşan ‘Kral Çıplak’ oyunu ile Türkiye’nin 45 il ve ilçesinde yaklaşık 120 bin çocuğa ulaşmayı hedeflediklerini söyledi. Oyunun yönetmeni Tuncay Özkan ise sahnelenen oyunların seçiminden bahsetti. Dünya klasiklerini tercih etme nedenlerinin ‘çocuklara daha kolay ulaşmak’ olduğunu söyledi. Oyunları sadeleştirip daha da yumuşattıklarını belirten Özkan, “Çünkü pek çok masalda şiddet var. Adam öldürme, kesme, kavga… Özellikle şu günlerde iyiliğe daha çok ihtiyaç var. Biz de oyunlarla çocukları iyiliğe ve güzelliğe yönlendirmek amacındayız.” dedi. Özkan, Kral Çıplak oyunu ile Türkiye’de 120 bin çocuğa ulaşmak istediklerini fakat hiç tiyatro izlememiş daha fazla çocuk olduğunu söyledi.Sorularımızı cevaplayan ETİ Gıda İcra Kurulu Başkanı Hakan Polatoğlu, ETİ Çocuk Tiyatrosu ve diğer sosyal sorumluluk projeleri hakkında bilgi verdi. ETİ Çocuk Tiyatrosu’nu farklı ülkelerdeki Türk çocuklarına götürmeye devam edeceklerini belirtti. ETİ Yönetim Kurulu Başkanı Firuzhan Kanatlı ise oyun öncesi yaptığı konuşmada, “Doğup büyüdüğümüz ve içinde yaşadığımız topluma karşı sorumluluğumuzun Türkiye sınırları dışında yaşayan Türkler için de geçerli olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle bugün, kardeş ülkemiz Azerbaycan’ın başkenti Bakü’deyiz.” dedi.
7 Kasım 2014 Cuma
Yüreğinin götürdüğü yere git; Haftanın Filmleri ZamanTV'de
Christopher Nolan’ın ilk kez bilim-kurgu evrenine daldığı Yıldızlararası / Interstellar, temelde Kubrick’in klasik filmi 2001: Uzay Macerası’ndan beslense de farklı bir yol izliyor. Filmi IMAX haliyle izlemek, sinemaseverler için bulunmaz bir deneyim.2000 sonrası için söylersek, filmleriyle seyirciyi heyecanlandıran sayılı yönetmenlerden biri Christopher Nolan. Onun filmlerinde, oyuncu kadrosu veya hikâyeden ziyade Nolan ismi seyircide belli bir beklentiye yol açıyor artık. Henüz ‘Nolan sineması’ diyebileceğimiz bir külliyata ulaşmasa da kendine özgü bir anlatım dili olduğu şüphe götürmez. İllaki bir niteleme gerekirse, sinemanın gerektirdiği derinlik, katman ve felsefî unsurları ihmal etmeden ‘gişe canavarı’ (blockbuster) filmler çeken bir anlatım ustası denebilir Nolan için. Erken ve biraz da aleyhine işleyen bir şekilde Stanley Kubrick ile kıyaslanması ise onun talihsizliği. Bu olumsuz kıyaslama sebebiyle Hollywood’da açtığı alan, seyirciyi heyecanlandıran bir yönetmen olması, anaakım sinemaya getirdiği yeni soluk gibi çok önemli özellikleri göz ardı ediliyor. Yıldızlararası / Interstellar ile Christopher Nolan, ilk kez bilim-kurgu sularına yelken açıyor. Yakın bir gelecekte dünya üzerindeki hayat sona ermek üzeredir. Tarım alanları giderek yok olduğu için insanlar açlık tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu yüzden, bütün teknolojik yatırımlar durdurulur ve tarıma ağırlık verilir. Eski bir uzay pilotu olan Cooper (Matthew McConaughey) da bu sebeple devlet tarafından çiftçiliğe yönlendirilmiştir. Küçük kızı Murph’ün (Mackenzie Foy) odasındaki garip işaretlerin izini süren Cooper, gizli bir bilim üssü keşfeder. Burada, bir zamanlar birlikte çalıştığı Prof. Brand (Michael Caine) ile karşılaşır ve kamuoyundan gizlenen bir uzay projesinde yer alması için teklif alır. İnsanları taşımak için uzayın derinliklerinde yaşama uygun yeni gezegenler araştırılmaktadır. Cooper, ailesini kurtarmak için bu keşif gezisine pilot olarak katılmayı kabul eder ve yıldızlararası yolculuk başlar. CHRISTOPHER NOLAN’IN 2001’İ Yıldızlararası, açık bir şekilde Kubrick klasiği 2001: Uzay Macerası’nı temel alıyor, ondan besleniyor. Fakat bu bir taklit ya da özenti değil; Nolan kendi 2001’ini çekmeye soyunuyor. Bunu yaparken Kubrick’in azaltmaya, sağaltmaya çalıştığı ne varsa köpürtüyor, kabartıyor. 2001’in aksine, çok geveze bir film Yıldızlararası. Eh, 21. yüzyılın Uzay Macerası’ndan da bu beklenir! Kara deliğin içinden geçip başka bir galaksiye giderek orada yaşanabilir yeni bir dünya keşfetme fikrini seyirciye kabul ettirmek için o kadar çok ve mükerreren bilimsel argüman öne sürülüyor ki, artık bir noktadan sonra “Tamam, inandık!” demek zorunda kalıyorsunuz. Ne yazık ki bu teslimiyet, bir ikna değil, icbar hali. Halbuki Kubrick, daha Ay’a çıkılmamışken (1968), neredeyse hiçbir bilimsel açıklama yapmadan ama bilimsel gerçeklere uygun bir şekilde Ay’a gidileceğine, hatta bir karadelikten geçileceğine insanları inandırmıştı. Nolan’ın fazlaca kullandığı bir başka ‘tutkal’ ise sevgi. 2001’de Kubrick’in bir sahne ile üzerinden geçip gittiği uzaydaki bilim adamının dünyadaki kızı ile görüşmesi, Yıldızlararası’nın ana malzemesi, hatta teması olup çıkıyor. Kubrick’in ısrarla uzak durduğu özdeşleşme, Nolan’ın vazgeçemediği bir yöntem. Film, baştan sona Cooper ile kızı Murph’ün duygusal bağına, oradan Amelia’nın (Anne Hathaway) sevdiği adamın peşinden gitmesine uzanıyor. Bilimde ne kadar ilerlesek, uzayın derinliklerini keşfedip karadeliklerden geçsek de bizi hayata bağlayan şeyin sevgi ve hayatta kalma içgüdüsü olduğunu salık veriyor film. Bu gözle bakınca, duygusal dozu ve Hollywood söylemine teslim olan yapısıyla Kubrick’ten ziyade Spielberg’in sinemasına daha yakın duruyor Yıldızlararası. Bu ‘fazlalıkları’ söylerken şunu da unutmamak gerek; Christopher Nolan’ı sevdiren ve onu aranan bir yönetmen yapan özellikler aslında bunlar. Memento’da bellek üzerine çetrefil bir bulmaca hazırlayan, Başlangıç’ta rüya üzerine bir evren kurup seyirciyi avucunda tutan, Insomnia’da akıl oyunlarına yönelen, Prestij’de illüzyon vasıtasıyla hipnoza girişen ve Batman üçlemesinde karaktere varoluşsal bir arıza ekleyip dünya konjonktürüne dair söylemler katan da aynı yönetmendi. Yıldızlararası’nda yaptığı da farklı değil: Paralel evren, zaman ve sevgi kavramlarını son kertesine kadar eğip büküyor, iç içe geçmiş bir yapbozun içine atıyor ve küçük ipuçlarıyla seyirciye çözdürüyor. Nolan filmografisi açısından Yıldızlararası, Başlangıç’ın gerisinde. Seyirciyi şaşırtmayı ve avucunda tutmayı seven Nolan’ın bu ‘zaafı’ filmi 2001’in uzağına düşürüyor. Diğer taraftan, 21. yüzyılın 2001’i de olsa olsa böyle olur. Alfonso Cuaron’un Yerçekimi de böyleydi; artık bilim-kurgudan ziyade; uzayda geçen, Hollywood söyleminin taşıyıcısı filmler izliyoruz. Sinema teknolojisinde bir eşik sayılan Avatar’ın bile bu türden olduğu düşünülürse sanırım artık insanlığa dair çetin soruları olan, düşündüren, felsefî bilim-kurguların devri geride kaldı. Artık, sadece bu zamanın insanına uygun bilim-kurgular var. Yıldızlararası da bunların göz alıcı, hipnotize edici bir örneği. Bütün bunların ötesinde, Yıldızlararası’nı -mümkünse- IMAX haliyle izlemek, sinemaseverler için bulunmaz bir deneyim olacaktır.
6 Kasım 2014 Perşembe
Yazarları kıskanan ressam
Çağdaş resim sanatının önemli isimlerinden Alman Anselm Kiefer’in Londra’daki Royal Akademi’de retrospektif sergisi açıldı. Eserlerinde Paul Celan ve Ingeborg Bachmann’ın şiirlerine sık sık göndermeler yapan Kiefer, Alman tarihinin karanlık yüzüne odaklanırken hafızayı yeniden konuşturuyor.Edebiyattan beslenen her sanat dalı izleyiciye sonsuz bir dünya vaat eder. Sevdiğiniz şairin, yazarın eserlerinin bir ressamın elinde başka hallere bürünmesi bir çeşit akrabalıktır. Çağdaş resim sanatının önemli isimlerinden Alman Anselm Kiefer’in Londra Royal Akademi’de açılan sergisi, bu sıcak ilişkinin bir göstergesi. Resim, heykel ve enstalasyonun yer aldığı sergi, kuşağının bu kışkırtıcı isminin kırk yıllık sanat hayatına odaklanıyor.Paul Celan ve Ingeborg Bachmann’ın şiirlerine sık sık göndermeler yapan Kiefer eserlerini balçık, kül, kurşun, bez, saç, saman ve kurumuş bitkiler gibi basit malzemelerle üretiyor. Celan ve Bachmann gibi şairlerin eserlerinden etkilenmesi resim diline lirik ve huzursuz bir ses katıyor. Alman tarihinin karanlık yüzü, mitoloji, felsefe, tarih, din ve mistisizmle hesaplaşan işler üreten Kiefer, bu kavramlarla sıkı bir yüzleşme içerisine giriyor. Kavrulmuş ve harap olmuş manzaraları üretmek için boyayı katman katman kullanan sanatçı, bu yaklaşımla verdiği duyguyu derinleştiriyor. NAZİ DÖNEMİYLE YÜZLEŞME: KONUŞ HAFIZA!Kiefer 1945’te, kimi zaman bombaların yağdığı Almanya’nın güneyindeki Donaueschingen kentinde dünyaya gelir. Anne-babasının bombardıman gürültüsünü duymaması için kulaklarına balmumu tıkadığı sanatçı, savaşın neden olduğu yıkıntıların kuşattığı bir çocukluk geçirir. Üniversitede hukuk eğitimi alır ve daha sonra resim sanatına yönelir. Yaptığı kışkırtıcı işler nedeniyle sanat ve akademik dünya kendisini topa tutar. Çareyi, 70’li yıllarda sık sık görüştüğü bir başka muhalif Joseph Beuys’a sığınmakta bulur. Kiefer, Beuys’un sanatından etkilenir ve tıpkı onun gibi, sanat üretiminde pek çok farklı malzeme kullanır.“Benim özgeçmişim, Almanya’nın özgeçmişidir” diyen Kiefer’in eserlerindeki metafor yoğunluğu ve malzeme çeşitliliği arasında sıkı bir ilişki var. Karlar üzerindeki kırmızılar ve yanmış ayçiçekleri bunlardan biri. Kiefer’in sergisi, tarihî olayların detaylarına girerek, onları etkileyici bir anlatımla birleştiren Nabokov’un “Konuş Hafıza” adlı kitabını hatırlatıyor bir taraftan. Kiefer’in görsel malzemelerle konuşturduğu bu görsel hafıza, Nabokov’un aksine neşeli olmaktan öte sarsıcı bir dile sahip, zira bu yaklaşım Almanya’nın Nazi geçmişiyle hesaplaşma üzerine kurulu. Bu hafızayı konuşturma eylemi Kiefer’in sanat yaşamında önemli bir yer tutuyor. “Sanatın sorumluluk üstlenmesi ama sanat olmaktan da vazgeçmemesi gerektiğine inanıyorum.” diyen Kiefer’in kurşun levhalara olan düşkünlüğünden de söz etmek gerek. Bu basit malzeme onun elinde kitabın sayfalarına dönüşüyor, kimi zaman da resmi için bir tual oluyor. Galerinin hemen girişindeki üst üste yığılmış kurşun kitaplar ve kenarlarındaki kurşun kanatlar dikkat çekici bir eser. Kiefer’in serginin tek bir odasına yayılan ve bitmemiş tuvallerin üst üste yığılmasıyla, aralarına demir ayçiçeklerin yerleştirildiği Ages of the World (2014) isimli enstalasyonu da Nazi döneminde zarar verilen sanat eserlerine bir gönderme.Orhan Pamuk’un hayranlığıSon dönem işlerinde daha çok küçük ebatlı eserlere, defterlere ve çizimlere yönelmiş sanatçı. Yine kelimelere sığınan bir ressam olarak önümüze çıkıyor. Kiefer, kimi zaman şair ve yazarları kıskandığını dile getiriyor: “Sanatçı olarak bazen seçiminizi yaparken zorlanıyorsunuz. Diğer imkanlardan yararlanamıyorsunuz. O nedenle bazen yazarları kıskanıyorum; çünkü kalem-kâğıt dışında hiçbir şeye ihtiyaç duymuyor, istedikleri zaman ve mekanda üretebiliyorlar. Ben ise atölyeme, aletlerime ve diğer unsurlara ihtiyaç duyuyorum.” Kiefer’in devasa işlerinin yer aldığı sergiyi görünce, onun bu sözlerine hak vermemek elde değil.Türkiye’deki izleyicilerin Kiefer ile çeşitli karşılaşmaları var. Orhan Pamuk’un büyük bir hayranlıkla izlediği ve İletişim Yayınları’nın kimi dünya klasiklerinin editörlüğünü yaptığı dönemde bu seriden çıkan kitapların pek çoğunda Kiefer’in eserlerini görmek mümkün. Bunun yanı sıra, 30. İstanbul Film Festivali kapsamında eserlerinin üretim sürecini konu alan Çimler Örtsün Üzerinizi adlı belgesel gösterilmişti. İstanbul Modern’in de geçtiğimiz yıl bir Kiefer sergisi açacağı söylentileri duyulmuştu fakat henüz bir gelişme yaşanmış değil. Kiefer’in Britanya’daki bu ilk retrospektif sergisi 14 Aralık’a kadar sürecek.
5 Kasım 2014 Çarşamba
Gazetelerde aptalca eleştiriler görüyorum
Bir haftadır Türkiye’de olan Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Genel Sekreteri Dr. Michel Vais, İstanbul’da üç oyun izledi. Geçtiğimiz pazar günü Zorlu Center’da “Tiyatro Eleştirisinde Meslek Etiği”ni anlatan eleştirmenle, söyleşi sonrasında oyunlar hakkında konuştuk.Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (IATC) Genel Sekreteri Dr. Michel Vais ve Nasrettin Hoca üzerine araştırmalar yapan, masal anlatıcısı eşi Françoise Crete bir haftadır Türkiye’deydi. Dün Fransa’ya dönen çift, önce Kapadokya’yı gezdi, sonra İstanbul’da üç oyun izledi. Michel Vais, geçtiğimiz pazar günü ise Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi Şehir Sahnesi’nde “Tiyatro Eleştirisinde Meslek Etiği” başlıklı bir sunum yaptı. Söyleşi pazar sabahı saat 10.00-12.00 arasında olmasına rağmen Vais’i dinlemeye gelenler az değildi. Vais, konuşmasında iki hafta önce Çin’de yapılan ve kendisinin de katıldığı Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin son kongresinde konuşulanlardan, tüm dünyadan 30 bin üyesi bulunan birliğin işleyişinden bahsetti. Söyleşi bittikten sonra Vais’e izlediği üç oyun hakkındaki fikrini sorduk. Oyunlardan ilki Devlet Tiyatroları’nın beşinci sezonuna giren, başrollerinde Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler’in oynadığı Profesyonel. Diğerleri ise cumartesi akşamı Beyoğlu Şermola Performans’ta Kürtçe olarak ilk kez sahnelenen Samuel Beckett’in Krapp’ın Son Bandı ile Tiyatro Boyalı Kuş’un Melek oyunuydu.Geçtiğimiz hafta Çin’de birliğin uluslararası kongresi yapıldı. Orada neler konuşuldu?Çinli yeni bir başkan seçildi. 8. kez ben genel sekreter olarak tekrar seçildim. 10 üyeden oluşan yürütücü kurulumuzda ilk kez bir Afrikalı üye yer almış oldu. Bu Afrikalı delege Pekin’e gelemedi çünkü ona vize verilmemişti. Çin’e bu konuda bir uyarı mektubu yazıldı. Üye, bir sonraki toplantımıza davet edildi.Eleştirinin etiği konusunda öne çıkan fikir neydi kongrede?Tabii ki internet çağında tiyatro eleştirmenliğinin durumu üzerine konuşuldu. ‘yesilgazete.org’dan Kızıltan Yüceil’e de anlattım bunu: “İnternet hem tiyatroyu hem de tiyatro eleştirmenliğini değiştiriyor. Yazılı basının medya içindeki payı giderek azalırken, eleştirilerini internet mecrası üzerinden ifade edenler hızla artış gösteriyor. Bu kişilerin bir kısmı meslektaşlarımız olmakla birlikte, diğer bir kısmı eleştirmen gibi görünenler. Tam bir karmaşa ortamı oluşmaya başladı. Gerçek bir eleştirmen bu kalabalığın içinde ne tarafta kalıyor? Tiyatrolar değiştiği gibi tiyatro eleştirmenleri de değişmek zorundalar.”Bir metnin eleştiri olup olmadığını nasıl anlayabiliriz?Bunu belirlemek oldukça zor tabii. Bazen gazetelerde kendilerine eleştirmen diyenlerin son derece aptalca yazılar yazdığını görüyorum. Bazen internette bloglar da yazan kişilerin görüşlerini okuduğumda yüzeysel ve gereksiz olduğunu düşünüyorum ama bazen de yararlı ve bilgilendirici olduğunu görüyorum.Kime eleştirmen diyebiliriz, sizin kriteriniz ne?Bir eleştirmenin muhakkak bir eğitimi bir formasyonu olması gerekiyor. Kendimi bir örnek olarak göstermek istemiyorum ama ben 17 yaşında tiyatro ile ilgilenmeye başladım, hiç tiyatro izlemeden sahneye çıktım ve 6 yıl boyunca oyunculuk yaptım. ‘Bir Tiyatro Eleştirmeninin Yolu’ adlı bir kitabım var. Tiyatro üzerine eğitim aldım ve daha sonra tiyatro üzerine yazılar yazmaya başladım. Çok büyük tereddütlerle ancak yavaş yavaş eleştiriler yazmaya başladım ve çok büyük bir tereddütle kendime eleştirmen demeye başladım.“Melek hakkında yazmazdım”“Kızıltan Yüceil’e anlatmıştım: Oyuncu (Yeşim Koçak) hızlı geçişlere sahipti ve oldukça zengin bir palette performans sergiledi. Bu açıdan etkileyiciydi. Oyunun akışı metinden ziyade oyunculuk, mizansen gibi daha kolay takip edebileceğim unsurlardan besleniyorsa, izlediğim performansa dair duygusal reaksiyonlar vermem daha mümkün olabiliyor. Bu nedenle, bir eleştirmen olarak (Melek hakkında) yazmayı çok uygun bulmazdım. Elbette, bunda ne oyun yazarının ne de oyuncunun bir kusuru yok, sadece dil engeli (oyunu Türkçe izledi) benim için çok yüksekti. Gözlemlerim somut bir yargı oluşturabilmem için yeterli gelmezdi.”“Başrolü çok beğendim”“Daha önce tabii ki bildiğim bir oyundu. Sanırım üç kez gördüm. İlki 25 yıl önceydi. Oyunu çok iyi tanıyorum, zaten doktoramı Beckett üzerine yaptım. Ayrıca birkaç oyununun da yönetmenliğini yaptım. Emre Erdem’in yönettiği Krapp’ın Son Bandı’nda beni şaşırtan, oyunun sahneye konma biçimiydi. Dekorun ve kostümün plastikten olması şaşırtıcıydı. Naylon kostüm, başroldeki karakter, astronot, kozmonot gibi fütüristik bir kişilikmiş gibi izlenim oluşturdu bende. Bir hayli tuhaftı. Olumsuz olan nokta, önümdeki plastik perdeydi. İngilizce altyazıları bu nedenle okumakta zorlandım. Başroldeki oyuncu çok içten bir oyunculuk sergiledi, çok beğendim ve oyunu izlerken ona bağlandığımı hissettim. Biraz müzik fazlaydı. Volümü yüksekti, ayrıca çok sert ve militer bir müzikti. Açıkçası neden bu müzik seçildi diye merak ediyorum. Krapp son derece dağınık, düzensiz yaşayan, kaotik bir karakterdir. Ama öte yandan çok titizdir. Küçük küçük kasetleri kutulara koymuş, onları arıyor, 30 yıl önceki kaseti buluyor. İki ucu olan bir karakter. Bu yüzden kutudaki sahneleri düşürmesi gerekmeyebilirdi.”“Oyundan çok etkilendim”“Oyunculuklar harikaydı. İkisinin de (Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler) oyunculuk gücü mükemmeldi. Daha önce bu metinden bahsedildiğini duymuştum ama okumamıştım metni. Oyundan çok etkilendim. Tek eleştirim; biraz fazla komediye kaçılmasıydı. Halbuki çok acı ve derin bir oyun.
4 Kasım 2014 Salı
Türkiye, sanat yarışında sahnenin dışında
Dünyaca ünlü iki müzisyen, piyanist besteci Hüseyin Sermet ve şef Alpaslan Ertüngealp geçtiğimiz cumartesi akşamı İş Sanat'ın 15. Sezon açılış konserini Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrasıyla birlikte verdiler. Öncesinde konseri, ülkemizde klasik müzik ortamını ve Türkiye'nin sanat politikalarını konuştuk.Dünyaca ünlü iki isim, piyanist Hüseyin Sermet ve orkestra şefi Alpaslan Ertüngealp... Sermet, Harika Çocuk Yasası'yla küçük yaşlarda Fransa'da eğitime gönderildi. Dünyanın en önemli klasik müzik sanatçılarıyla çalıştı, önemli salonlarda konserler verdi ve 59 yıllık hayatına sayısız ödül sığdırdı. Ertüngealp'in de müzik yolculuğu 7 yaşında piyano çalmasıyla başladı. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı, ardından Budapeşte ve son olarak şimdiki ismiyle, Franz Liszt Müzik Üniversitesi'nde aldığı eğitimlerle kariyerine orkestra şefi olarak devam etti. Dünyanın önde gelen orkestralarını yönetti, 2002 yılında kendi oda orkestrasını kurdu, 2011'den bu yana ise Berlin Filarmoni Orkestrası'nın asistan şefliğini yürütüyor. Bu iki ustayı bir araya getiren ise İş Sanat'ın 15. yıl açılış konseriydi. Konserde iki dev eser icra edildi. İlki Beethoven'ın “Günün birinde içimizden birinin çıkıp da bu seviyede bir konçerto yazabileceğini hiç tahmin etmiyorum” dediği, Mozart'ın 30 dakikalık 24. Piyano Konçertosu, diğeri Avusturyalı besteci Gustav Mahler'in bir buçuk saate yakın süren son eseri, 9. Senfoni. 9. Senfoni'nin ilginç de bir hikâyesi var. Klasik müzikte 9 sayısının uğursuzluğuna inanılıyor, bunun sebebi de Ludwig van Beethoven, Antonín Dvořák, Franz Schubert ve Anton Bruckner gibi büyük bestecilerin 9. Senfonilerini yazdıktan sonra vefat etmeleri. Mahler de deyiş yerindeyse bu büyüyü bozmak için sekizden sonra bestelediği esere “Das Lied von Der Erde” ('Yeryüzünün Şarkısı' olarak çevrilebilir) ismini veriyor. Daha sonra 4 bölümden oluşan ve ölümü anlattığı eserini besteliyor (1. Bölüm aşkın, sevginin, güzelliğin ölümü, 2. Bölüm saflığın ve sadeliğin ölümü, 3. Bölüm toplumun, sosyal yapının ölümü ve 4. Bölüm hayattan ve sevdiğimiz her şeyden vazgeçmek) ve bu eserini, yani 9. Senfonisini, bir kez bile dinleyemeden vefat ediyor. Ertüngealp bu senfoniyle ilgili “Biz bu eseri her şeyin sonu gibi algılasak da, her son bir başlangıcın habercisi ve besteci ümitsiz değil bunu yaparken, inançlı biri çünkü. Eserin sonu biz müzisyenlerin bile bugüne kadar ulaşamadığımız bir ruh halinde. Sanki bizim için öbür dünyanın kapılarını açmış ve bizim başımızı şöyle bir sokmamızı sağlamış.” diyor. TÜRKİYE'DE VASATLIK HÂKİM Sermet ve Ertüngealp davet edildikçe gelip Türkiye'de konser veriyorlar. Sermet bu noktada bir sitemini dile getiriyor: “Özel teşebbüsler olmasa biz gelemiyoruz Türkiye'ye.” Ertüngealp de söze giriyor, “Türkiye'nin en büyük zaafı, kalifiye müzisyen, hoca, mesleğine saygısı olan, özellikle de bestecisine, çok az Türkiye'de. Varlar ama onlara da fırsat verilmediğini görüyorum.” diyor. Sebeplerini sorduğumuzda ise her alanda karşılaşmanın mümkün olduğu bir yapıdan söz ediyor şef. Ona göre, her meslekte olduğu gibi bu meslekte de belli bir seviyeyi aşamamış insanlar var, onların bir yere gelmesi kolay değil, ama bir kere gelince de vahşi bir şekilde pozisyonlarını koruyorlar. Bu grup kalabalıklaştıkça ve birbirini kollar hale geldikçe aradan kimse sivrilemiyor ve vasatlık hâkim oluyor. Bu noktada söz ülkenin sanatçı yetiştirememe sorununa da geliyor. Sermet, dünyadaki rekabetin artık prestij kavgasıyla, yani spor ve sanatta elde edilen başarılarla devam ettirildiğini anlatıyor. “Söz gelimi Bolşoy Çaykovski'nin Fındıkkıran'ını dört dörtlük sahneliyor, Amerika da mesela, ‘West Side Story' ile buna karşılık veriyor.” Türkiye ise sahnenin tamamen dışında sanatçıya göre. Bu konuda ciddi bir reform yapılması gerek, “Ancak reform yapacak insanların da bu çapta olması lazım. Ben sanat politikasını tayin etmek için getirilen kişilerin sanatla nasıl bir ilişki içinde olduklarını çok merak ediyorum.” Görüşmemizin bir yerinde iki ustaya ülkedeki klasik müzik izleyicisini soruyoruz. Hüseyin Sermet dikkat çekici bir tespitte bulunuyor. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'yla katıldığı konserlerde salonların yarısının boş olduğunu, ama özel kurumlar için verdiği konserlerde üç ay önceden biletlerin satıldığını anlatıyor. Sermet'e göre, “Seyircinin züppe olduğunu, yahut bir kesimin züppeleşmekte olduğunu müşahede ediyoruz. Diğer taraftan aynı insanların içinde hakikaten müzik meraklısı ve izleyenler varsa, İstanbul Devlet Senfoni'nin konserlerine neden gitmediğini araştırmak ve sebeplerini bulmak gerekiyor.” Ertüngealp de üç yıl önce Küçükçekmece'de verdikleri bir konseri anlatıyor. “Bu kadar heyecanlı, bu kadar sevecen ve mutlu bir halkı İstanbul'un belli merkezlerinde göremezsiniz.” diyor ve ekliyor: “Bizim buralarda, merkezi yerlerde konser yapmamız, uzak bölgelerde oturanlar için, aslında faydadan çok zarar. Çünkü belli bir seyircimiz oluyor ve o çekirdekte hiçbir yenilenme olmuyor. En acıklı tarafı bu.” Nerede, ne zaman? Hüseyin Sermet, 20 Kasım'da Akdeniz Üniversitesi Atatürk Konferans Salonu'nda ve 24 Kasım'da 15. Uluslararası Antalya Piyano Festivali'nde, ayrıca 4-5 Aralık'ta Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) Konser Salonu'nda sahneye çıkacak. Alpaslan Ertüngealp ise 15-16 Ocak'ta CSO'daki konserleri yönetecek ve 19 Ocak'ta Adana'da Orkestra Şefliği Kursu verecek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)