8 Kasım 2014 Cumartesi

Çocuklar, Bakü’de tiyatro ile şendi

14 yılda Türkiye’nin 81 ilini 8 kez gezen ETİ Çocuk Tiyatrosu’nun Kıbrıs ve Üsküp’ten sonra yurtdışındaki üçüncü durağı Bakü oldu. 5 Kasım’da sahnelenen “Kral Çıplak” adlı oyunu, 600’den fazla Türkiyeli ve Azerbaycanlı çocuk izledi.ETİ Çocuk Tiyatrosu, bundan 14 yıl önce yollara düştü. Yollara düştü diyoruz çünkü bildiğimiz tiyatrolar gibi arada turneye çıkan yerleşik bir tiyatro değil o. Rakamlara dökecek olursak daha net anlaşılabilir: 14 yıl boyunca tüm Türkiye’yi 8 kez, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ise 6 kez dolaşarak 2 bin 600’den fazla gösterim yapmışlar. Bugüne kadar 1,6 milyon çocuğa ulaşan tiyatro, bir sosyal sorumluluk projesi. Türkiye’nin 81 ilini gezen ETİ Çocuk Tiyatrosu, “artık kabına sığmadığını” fark ederek 2010 yılında rotasını Türk nüfusun, dolayısıyla da Türk çocuklarının yoğun olduğu ülkelere çevirme kararı almıştı. Bu kapsamda geçtiğimiz yıllarda önce Kıbrıs’ta daha sonra da Makedonya’nın başkenti Üsküp’te gösterimler yapan tiyatronun üçüncü yurtdışı durağı Azerbaycan’ın başkenti Bakü oldu. 5 Kasım’da Bakü’nün merkezindeki onlarca tiyatrodan biri olan Bakü Genç Temaşacılar Tiyatrosu’nda aynı gün iki kez sahnelenen “Kral Çıplak” adlı oyunu, 600’den fazla Türkiyeli ve Azerbaycanlı çocuk izledi. Gösterimlere Bakü Türk Anadolu Lisesi’nin ilkokul bölümünde ve 6 Sayılı Mektep’te öğrenim gören çocuklar öğretmenleri eşliğinde katıldı. Gösterim öncesi Bakü Hilton’da yapılan toplantıda basın mensuplarına bilgi veren ETİ Gıda Yönetim Kurulu Üyesi Gülden Kanatlı Derbil, tiyatronun 14 yıla neler sığdırdığını kısa istatistiklerle anlattıktan sonra her şeyi şu cümle ile özetledi: “Bundan 14 yıl önce henüz ilkokul sıralarındayken oyunlarımıza gelen çocuklar bugün artık birer yetişkin oldu.”ETİ Çocuk Tiyatrosu’nun yurtdışında bir sonraki durağı için Bakü’nün en uygun şehir olacağını düşündüklerini ifade eden Derbil, Bakü’de çocuklarla buluşan ‘Kral Çıplak’ oyunu ile Türkiye’nin 45 il ve ilçesinde yaklaşık 120 bin çocuğa ulaşmayı hedeflediklerini söyledi. Oyunun yönetmeni Tuncay Özkan ise sahnelenen oyunların seçiminden bahsetti. Dünya klasiklerini tercih etme nedenlerinin ‘çocuklara daha kolay ulaşmak’ olduğunu söyledi. Oyunları sadeleştirip daha da yumuşattıklarını belirten Özkan, “Çünkü pek çok masalda şiddet var. Adam öldürme, kesme, kavga… Özellikle şu günlerde iyiliğe daha çok ihtiyaç var. Biz de oyunlarla çocukları iyiliğe ve güzelliğe yönlendirmek amacındayız.” dedi. Özkan, Kral Çıplak oyunu ile Türkiye’de 120 bin çocuğa ulaşmak istediklerini fakat hiç tiyatro izlememiş daha fazla çocuk olduğunu söyledi.Sorularımızı cevaplayan ETİ Gıda İcra Kurulu Başkanı Hakan Polatoğlu, ETİ Çocuk Tiyatrosu ve diğer sosyal sorumluluk projeleri hakkında bilgi verdi. ETİ Çocuk Tiyatrosu’nu farklı ülkelerdeki Türk çocuklarına götürmeye devam edeceklerini belirtti. ETİ Yönetim Kurulu Başkanı Firuzhan Kanatlı ise oyun öncesi yaptığı konuşmada, “Doğup büyüdüğümüz ve içinde yaşadığımız topluma karşı sorumluluğumuzun Türkiye sınırları dışında yaşayan Türkler için de geçerli olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle bugün, kardeş ülkemiz Azerbaycan’ın başkenti Bakü’deyiz.” dedi.

7 Kasım 2014 Cuma

Yüreğinin götürdüğü yere git; Haftanın Filmleri ZamanTV'de

Christopher Nolan’ın ilk kez bilim-kurgu evrenine daldığı Yıldızlararası / Interstellar, temelde Kubrick’in klasik filmi 2001: Uzay Macerası’ndan beslense de farklı bir yol izliyor. Filmi IMAX haliyle izlemek, sinemaseverler için bulunmaz bir deneyim.2000 sonrası için söylersek, filmleriyle seyirciyi heyecanlandıran sayılı yönetmenlerden biri Christopher Nolan. Onun filmlerinde, oyuncu kadrosu veya hikâyeden ziyade Nolan ismi seyircide belli bir beklentiye yol açıyor artık. Henüz ‘Nolan sineması’ diyebileceğimiz bir külliyata ulaşmasa da kendine özgü bir anlatım dili olduğu şüphe götürmez. İllaki bir niteleme gerekirse, sinemanın gerektirdiği derinlik, katman ve felsefî unsurları ihmal etmeden ‘gişe canavarı’ (blockbuster) filmler çeken bir anlatım ustası denebilir Nolan için. Erken ve biraz da aleyhine işleyen bir şekilde Stanley Kubrick ile kıyaslanması ise onun talihsizliği. Bu olumsuz kıyaslama sebebiyle Hollywood’da açtığı alan, seyirciyi heyecanlandıran bir yönetmen olması, anaakım sinemaya getirdiği yeni soluk gibi çok önemli özellikleri göz ardı ediliyor. Yıldızlararası / Interstellar ile Christopher Nolan, ilk kez bilim-kurgu sularına yelken açıyor. Yakın bir gelecekte dünya üzerindeki hayat sona ermek üzeredir. Tarım alanları giderek yok olduğu için insanlar açlık tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu yüzden, bütün teknolojik yatırımlar durdurulur ve tarıma ağırlık verilir. Eski bir uzay pilotu olan Cooper (Matthew McConaughey) da bu sebeple devlet tarafından çiftçiliğe yönlendirilmiştir. Küçük kızı Murph’ün (Mackenzie Foy) odasındaki garip işaretlerin izini süren Cooper, gizli bir bilim üssü keşfeder. Burada, bir zamanlar birlikte çalıştığı Prof. Brand (Michael Caine) ile karşılaşır ve kamuoyundan gizlenen bir uzay projesinde yer alması için teklif alır. İnsanları taşımak için uzayın derinliklerinde yaşama uygun yeni gezegenler araştırılmaktadır. Cooper, ailesini kurtarmak için bu keşif gezisine pilot olarak katılmayı kabul eder ve yıldızlararası yolculuk başlar. CHRISTOPHER NOLAN’IN 2001’İ Yıldızlararası, açık bir şekilde Kubrick klasiği 2001: Uzay Macerası’nı temel alıyor, ondan besleniyor. Fakat bu bir taklit ya da özenti değil; Nolan kendi 2001’ini çekmeye soyunuyor. Bunu yaparken Kubrick’in azaltmaya, sağaltmaya çalıştığı ne varsa köpürtüyor, kabartıyor. 2001’in aksine, çok geveze bir film Yıldızlararası. Eh, 21. yüzyılın Uzay Macerası’ndan da bu beklenir! Kara deliğin içinden geçip başka bir galaksiye giderek orada yaşanabilir yeni bir dünya keşfetme fikrini seyirciye kabul ettirmek için o kadar çok ve mükerreren bilimsel argüman öne sürülüyor ki, artık bir noktadan sonra “Tamam, inandık!” demek zorunda kalıyorsunuz. Ne yazık ki bu teslimiyet, bir ikna değil, icbar hali. Halbuki Kubrick, daha Ay’a çıkılmamışken (1968), neredeyse hiçbir bilimsel açıklama yapmadan ama bilimsel gerçeklere uygun bir şekilde Ay’a gidileceğine, hatta bir karadelikten geçileceğine insanları inandırmıştı. Nolan’ın fazlaca kullandığı bir başka ‘tutkal’ ise sevgi. 2001’de Kubrick’in bir sahne ile üzerinden geçip gittiği uzaydaki bilim adamının dünyadaki kızı ile görüşmesi, Yıldızlararası’nın ana malzemesi, hatta teması olup çıkıyor. Kubrick’in ısrarla uzak durduğu özdeşleşme, Nolan’ın vazgeçemediği bir yöntem. Film, baştan sona Cooper ile kızı Murph’ün duygusal bağına, oradan Amelia’nın (Anne Hathaway) sevdiği adamın peşinden gitmesine uzanıyor. Bilimde ne kadar ilerlesek, uzayın derinliklerini keşfedip karadeliklerden geçsek de bizi hayata bağlayan şeyin sevgi ve hayatta kalma içgüdüsü olduğunu salık veriyor film. Bu gözle bakınca, duygusal dozu ve Hollywood söylemine teslim olan yapısıyla Kubrick’ten ziyade Spielberg’in sinemasına daha yakın duruyor Yıldızlararası. Bu ‘fazlalıkları’ söylerken şunu da unutmamak gerek; Christopher Nolan’ı sevdiren ve onu aranan bir yönetmen yapan özellikler aslında bunlar. Memento’da bellek üzerine çetrefil bir bulmaca hazırlayan, Başlangıç’ta rüya üzerine bir evren kurup seyirciyi avucunda tutan, Insomnia’da akıl oyunlarına yönelen, Prestij’de illüzyon vasıtasıyla hipnoza girişen ve Batman üçlemesinde karaktere varoluşsal bir arıza ekleyip dünya konjonktürüne dair söylemler katan da aynı yönetmendi. Yıldızlararası’nda yaptığı da farklı değil: Paralel evren, zaman ve sevgi kavramlarını son kertesine kadar eğip büküyor, iç içe geçmiş bir yapbozun içine atıyor ve küçük ipuçlarıyla seyirciye çözdürüyor. Nolan filmografisi açısından Yıldızlararası, Başlangıç’ın gerisinde. Seyirciyi şaşırtmayı ve avucunda tutmayı seven Nolan’ın bu ‘zaafı’ filmi 2001’in uzağına düşürüyor. Diğer taraftan, 21. yüzyılın 2001’i de olsa olsa böyle olur. Alfonso Cuaron’un Yerçekimi de böyleydi; artık bilim-kurgudan ziyade; uzayda geçen, Hollywood söyleminin taşıyıcısı filmler izliyoruz. Sinema teknolojisinde bir eşik sayılan Avatar’ın bile bu türden olduğu düşünülürse sanırım artık insanlığa dair çetin soruları olan, düşündüren, felsefî bilim-kurguların devri geride kaldı. Artık, sadece bu zamanın insanına uygun bilim-kurgular var. Yıldızlararası da bunların göz alıcı, hipnotize edici bir örneği. Bütün bunların ötesinde, Yıldızlararası’nı -mümkünse- IMAX haliyle izlemek, sinemaseverler için bulunmaz bir deneyim olacaktır.

6 Kasım 2014 Perşembe

Yazarları kıskanan ressam

Çağdaş resim sanatının önemli isimlerinden Alman Anselm Kiefer’in Londra’daki Royal Akademi’de retrospektif sergisi açıldı. Eserlerinde Paul Celan ve Ingeborg Bachmann’ın şiirlerine sık sık göndermeler yapan Kiefer, Alman tarihinin karanlık yüzüne odaklanırken hafızayı yeniden konuşturuyor.Edebiyattan beslenen her sanat dalı izleyiciye sonsuz bir dünya vaat eder. Sevdiğiniz şairin, yazarın eserlerinin bir ressamın elinde başka hallere bürünmesi bir çeşit akrabalıktır. Çağdaş resim sanatının önemli isimlerinden Alman Anselm Kiefer’in Londra Royal Akademi’de açılan sergisi, bu sıcak ilişkinin bir göstergesi. Resim, heykel ve enstalasyonun yer aldığı sergi, kuşağının bu kışkırtıcı isminin kırk yıllık sanat hayatına odaklanıyor.Paul Celan ve Ingeborg Bachmann’ın şiirlerine sık sık göndermeler yapan Kiefer eserlerini balçık, kül, kurşun, bez, saç, saman ve kurumuş bitkiler gibi basit malzemelerle üretiyor. Celan ve Bachmann gibi şairlerin eserlerinden etkilenmesi resim diline lirik ve huzursuz bir ses katıyor. Alman tarihinin karanlık yüzü, mitoloji, felsefe, tarih, din ve mistisizmle hesaplaşan işler üreten Kiefer, bu kavramlarla sıkı bir yüzleşme içerisine giriyor. Kavrulmuş ve harap olmuş manzaraları üretmek için boyayı katman katman kullanan sanatçı, bu yaklaşımla verdiği duyguyu derinleştiriyor. NAZİ DÖNEMİYLE YÜZLEŞME: KONUŞ HAFIZA!Kiefer 1945’te, kimi zaman bombaların yağdığı Almanya’nın güneyindeki Donaueschingen kentinde dünyaya gelir. Anne-babasının bombardıman gürültüsünü duymaması için kulaklarına balmumu tıkadığı sanatçı, savaşın neden olduğu yıkıntıların kuşattığı bir çocukluk geçirir. Üniversitede hukuk eğitimi alır ve daha sonra resim sanatına yönelir. Yaptığı kışkırtıcı işler nedeniyle sanat ve akademik dünya kendisini topa tutar. Çareyi, 70’li yıllarda sık sık görüştüğü bir başka muhalif Joseph Beuys’a sığınmakta bulur. Kiefer, Beuys’un sanatından etkilenir ve tıpkı onun gibi, sanat üretiminde pek çok farklı malzeme kullanır.“Benim özgeçmişim, Almanya’nın özgeçmişidir” diyen Kiefer’in eserlerindeki metafor yoğunluğu ve malzeme çeşitliliği arasında sıkı bir ilişki var. Karlar üzerindeki kırmızılar ve yanmış ayçiçekleri bunlardan biri. Kiefer’in sergisi, tarihî olayların detaylarına girerek, onları etkileyici bir anlatımla birleştiren Nabokov’un “Konuş Hafıza” adlı kitabını hatırlatıyor bir taraftan. Kiefer’in görsel malzemelerle konuşturduğu bu görsel hafıza, Nabokov’un aksine neşeli olmaktan öte sarsıcı bir dile sahip, zira bu yaklaşım Almanya’nın Nazi geçmişiyle hesaplaşma üzerine kurulu. Bu hafızayı konuşturma eylemi Kiefer’in sanat yaşamında önemli bir yer tutuyor. “Sanatın sorumluluk üstlenmesi ama sanat olmaktan da vazgeçmemesi gerektiğine inanıyorum.” diyen Kiefer’in kurşun levhalara olan düşkünlüğünden de söz etmek gerek. Bu basit malzeme onun elinde kitabın sayfalarına dönüşüyor, kimi zaman da resmi için bir tual oluyor. Galerinin hemen girişindeki üst üste yığılmış kurşun kitaplar ve kenarlarındaki kurşun kanatlar dikkat çekici bir eser. Kiefer’in serginin tek bir odasına yayılan ve bitmemiş tuvallerin üst üste yığılmasıyla, aralarına demir ayçiçeklerin yerleştirildiği Ages of the World (2014) isimli enstalasyonu da Nazi döneminde zarar verilen sanat eserlerine bir gönderme.Orhan Pamuk’un hayranlığıSon dönem işlerinde daha çok küçük ebatlı eserlere, defterlere ve çizimlere yönelmiş sanatçı. Yine kelimelere sığınan bir ressam olarak önümüze çıkıyor. Kiefer, kimi zaman şair ve yazarları kıskandığını dile getiriyor: “Sanatçı olarak bazen seçiminizi yaparken zorlanıyorsunuz. Diğer imkanlardan yararlanamıyorsunuz. O nedenle bazen yazarları kıskanıyorum; çünkü kalem-kâğıt dışında hiçbir şeye ihtiyaç duymuyor, istedikleri zaman ve mekanda üretebiliyorlar. Ben ise atölyeme, aletlerime ve diğer unsurlara ihtiyaç duyuyorum.” Kiefer’in devasa işlerinin yer aldığı sergiyi görünce, onun bu sözlerine hak vermemek elde değil.Türkiye’deki izleyicilerin Kiefer ile çeşitli karşılaşmaları var. Orhan Pamuk’un büyük bir hayranlıkla izlediği ve İletişim Yayınları’nın kimi dünya klasiklerinin editörlüğünü yaptığı dönemde bu seriden çıkan kitapların pek çoğunda Kiefer’in eserlerini görmek mümkün. Bunun yanı sıra, 30. İstanbul Film Festivali kapsamında eserlerinin üretim sürecini konu alan Çimler Örtsün Üzerinizi adlı belgesel gösterilmişti. İstanbul Modern’in de geçtiğimiz yıl bir Kiefer sergisi açacağı söylentileri duyulmuştu fakat henüz bir gelişme yaşanmış değil. Kiefer’in Britanya’daki bu ilk retrospektif sergisi 14 Aralık’a kadar sürecek.

5 Kasım 2014 Çarşamba

Gazetelerde aptalca eleştiriler görüyorum

Bir haftadır Türkiye’de olan Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Genel Sekreteri Dr. Michel Vais, İstanbul’da üç oyun izledi. Geçtiğimiz pazar günü Zorlu Center’da “Tiyatro Eleştirisinde Meslek Etiği”ni anlatan eleştirmenle, söyleşi sonrasında oyunlar hakkında konuştuk.Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (IATC) Genel Sekreteri Dr. Michel Vais ve Nasrettin Hoca üzerine araştırmalar yapan, masal anlatıcısı eşi Françoise Crete bir haftadır Türkiye’deydi. Dün Fransa’ya dönen çift, önce Kapadokya’yı gezdi, sonra İstanbul’da üç oyun izledi. Michel Vais, geçtiğimiz pazar günü ise Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi Şehir Sahnesi’nde “Tiyatro Eleştirisinde Meslek Etiği” başlıklı bir sunum yaptı. Söyleşi pazar sabahı saat 10.00-12.00 arasında olmasına rağmen Vais’i dinlemeye gelenler az değildi. Vais, konuşmasında iki hafta önce Çin’de yapılan ve kendisinin de katıldığı Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin son kongresinde konuşulanlardan, tüm dünyadan 30 bin üyesi bulunan birliğin işleyişinden bahsetti. Söyleşi bittikten sonra Vais’e izlediği üç oyun hakkındaki fikrini sorduk. Oyunlardan ilki Devlet Tiyatroları’nın beşinci sezonuna giren, başrollerinde Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler’in oynadığı Profesyonel. Diğerleri ise cumartesi akşamı Beyoğlu Şermola Performans’ta Kürtçe olarak ilk kez sahnelenen Samuel Beckett’in Krapp’ın Son Bandı ile Tiyatro Boyalı Kuş’un Melek oyunuydu.Geçtiğimiz hafta Çin’de birliğin uluslararası kongresi yapıldı. Orada neler konuşuldu?Çinli yeni bir başkan seçildi. 8. kez ben genel sekreter olarak tekrar seçildim. 10 üyeden oluşan yürütücü kurulumuzda ilk kez bir Afrikalı üye yer almış oldu. Bu Afrikalı delege Pekin’e gelemedi çünkü ona vize verilmemişti. Çin’e bu konuda bir uyarı mektubu yazıldı. Üye, bir sonraki toplantımıza davet edildi.Eleştirinin etiği konusunda öne çıkan fikir neydi kongrede?Tabii ki internet çağında tiyatro eleştirmenliğinin durumu üzerine konuşuldu. ‘yesilgazete.org’dan Kızıltan Yüceil’e de anlattım bunu: “İnternet hem tiyatroyu hem de tiyatro eleştirmenliğini değiştiriyor. Yazılı basının medya içindeki payı giderek azalırken, eleştirilerini internet mecrası üzerinden ifade edenler hızla artış gösteriyor. Bu kişilerin bir kısmı meslektaşlarımız olmakla birlikte, diğer bir kısmı eleştirmen gibi görünenler. Tam bir karmaşa ortamı oluşmaya başladı. Gerçek bir eleştirmen bu kalabalığın içinde ne tarafta kalıyor? Tiyatrolar değiştiği gibi tiyatro eleştirmenleri de değişmek zorundalar.”Bir metnin eleştiri olup olmadığını nasıl anlayabiliriz?Bunu belirlemek oldukça zor tabii. Bazen gazetelerde kendilerine eleştirmen diyenlerin son derece aptalca yazılar yazdığını görüyorum. Bazen internette bloglar da yazan kişilerin görüşlerini okuduğumda yüzeysel ve gereksiz olduğunu düşünüyorum ama bazen de yararlı ve bilgilendirici olduğunu görüyorum.Kime eleştirmen diyebiliriz, sizin kriteriniz ne?Bir eleştirmenin muhakkak bir eğitimi bir formasyonu olması gerekiyor. Kendimi bir örnek olarak göstermek istemiyorum ama ben 17 yaşında tiyatro ile ilgilenmeye başladım, hiç tiyatro izlemeden sahneye çıktım ve 6 yıl boyunca oyunculuk yaptım. ‘Bir Tiyatro Eleştirmeninin Yolu’ adlı bir kitabım var. Tiyatro üzerine eğitim aldım ve daha sonra tiyatro üzerine yazılar yazmaya başladım. Çok büyük tereddütlerle ancak yavaş yavaş eleştiriler yazmaya başladım ve çok büyük bir tereddütle kendime eleştirmen demeye başladım.“Melek hakkında yazmazdım”“Kızıltan Yüceil’e anlatmıştım: Oyuncu (Yeşim Koçak) hızlı geçişlere sahipti ve oldukça zengin bir palette performans sergiledi. Bu açıdan etkileyiciydi. Oyunun akışı metinden ziyade oyunculuk, mizansen gibi daha kolay takip edebileceğim unsurlardan besleniyorsa, izlediğim performansa dair duygusal reaksiyonlar vermem daha mümkün olabiliyor. Bu nedenle, bir eleştirmen olarak (Melek hakkında) yazmayı çok uygun bulmazdım. Elbette, bunda ne oyun yazarının ne de oyuncunun bir kusuru yok, sadece dil engeli (oyunu Türkçe izledi) benim için çok yüksekti. Gözlemlerim somut bir yargı oluşturabilmem için yeterli gelmezdi.”“Başrolü çok beğendim”“Daha önce tabii ki bildiğim bir oyundu. Sanırım üç kez gördüm. İlki 25 yıl önceydi. Oyunu çok iyi tanıyorum, zaten doktoramı Beckett üzerine yaptım. Ayrıca birkaç oyununun da yönetmenliğini yaptım. Emre Erdem’in yönettiği Krapp’ın Son Bandı’nda beni şaşırtan, oyunun sahneye konma biçimiydi. Dekorun ve kostümün plastikten olması şaşırtıcıydı. Naylon kostüm, başroldeki karakter, astronot, kozmonot gibi fütüristik bir kişilikmiş gibi izlenim oluşturdu bende. Bir hayli tuhaftı. Olumsuz olan nokta, önümdeki plastik perdeydi. İngilizce altyazıları bu nedenle okumakta zorlandım. Başroldeki oyuncu çok içten bir oyunculuk sergiledi, çok beğendim ve oyunu izlerken ona bağlandığımı hissettim. Biraz müzik fazlaydı. Volümü yüksekti, ayrıca çok sert ve militer bir müzikti. Açıkçası neden bu müzik seçildi diye merak ediyorum. Krapp son derece dağınık, düzensiz yaşayan, kaotik bir karakterdir. Ama öte yandan çok titizdir. Küçük küçük kasetleri kutulara koymuş, onları arıyor, 30 yıl önceki kaseti buluyor. İki ucu olan bir karakter. Bu yüzden kutudaki sahneleri düşürmesi gerekmeyebilirdi.”“Oyundan çok etkilendim”“Oyunculuklar harikaydı. İkisinin de (Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler) oyunculuk gücü mükemmeldi. Daha önce bu metinden bahsedildiğini duymuştum ama okumamıştım metni. Oyundan çok etkilendim. Tek eleştirim; biraz fazla komediye kaçılmasıydı. Halbuki çok acı ve derin bir oyun.

4 Kasım 2014 Salı

Türkiye, sanat yarışında sahnenin dışında

Dünyaca ünlü iki müzisyen, piyanist besteci Hüseyin Sermet ve şef Alpaslan Ertüngealp geçtiğimiz cumartesi akşamı İş Sanat'ın 15. Sezon açılış konserini Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrasıyla birlikte verdiler. Öncesinde konseri, ülkemizde klasik müzik ortamını ve Türkiye'nin sanat politikalarını konuştuk.Dünyaca ünlü iki isim, piyanist Hüseyin Sermet ve orkestra şefi Alpaslan Ertüngealp... Sermet, Harika Çocuk Yasası'yla küçük yaşlarda Fransa'da eğitime gönderildi. Dünyanın en önemli klasik müzik sanatçılarıyla çalıştı, önemli salonlarda konserler verdi ve 59 yıllık hayatına sayısız ödül sığdırdı. Ertüngealp'in de müzik yolculuğu 7 yaşında piyano çalmasıyla başladı. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı, ardından Budapeşte ve son olarak şimdiki ismiyle, Franz Liszt Müzik Üniversitesi'nde aldığı eğitimlerle kariyerine orkestra şefi olarak devam etti. Dünyanın önde gelen orkestralarını yönetti, 2002 yılında kendi oda orkestrasını kurdu, 2011'den bu yana ise Berlin Filarmoni Orkestrası'nın asistan şefliğini yürütüyor. Bu iki ustayı bir araya getiren ise İş Sanat'ın 15. yıl açılış konseriydi. Konserde iki dev eser icra edildi. İlki Beethoven'ın “Günün birinde içimizden birinin çıkıp da bu seviyede bir konçerto yazabileceğini hiç tahmin etmiyorum” dediği, Mozart'ın 30 dakikalık 24. Piyano Konçertosu, diğeri Avusturyalı besteci Gustav Mahler'in bir buçuk saate yakın süren son eseri, 9. Senfoni. 9. Senfoni'nin ilginç de bir hikâyesi var. Klasik müzikte 9 sayısının uğursuzluğuna inanılıyor, bunun sebebi de Ludwig van Beethoven, Antonín Dvořák, Franz Schubert ve Anton Bruckner gibi büyük bestecilerin 9. Senfonilerini yazdıktan sonra vefat etmeleri. Mahler de deyiş yerindeyse bu büyüyü bozmak için sekizden sonra bestelediği esere “Das Lied von Der Erde” ('Yeryüzünün Şarkısı' olarak çevrilebilir) ismini veriyor. Daha sonra 4 bölümden oluşan ve ölümü anlattığı eserini besteliyor (1. Bölüm aşkın, sevginin, güzelliğin ölümü, 2. Bölüm saflığın ve sadeliğin ölümü, 3. Bölüm toplumun, sosyal yapının ölümü ve 4. Bölüm hayattan ve sevdiğimiz her şeyden vazgeçmek) ve bu eserini, yani 9. Senfonisini, bir kez bile dinleyemeden vefat ediyor. Ertüngealp bu senfoniyle ilgili “Biz bu eseri her şeyin sonu gibi algılasak da, her son bir başlangıcın habercisi ve besteci ümitsiz değil bunu yaparken, inançlı biri çünkü. Eserin sonu biz müzisyenlerin bile bugüne kadar ulaşamadığımız bir ruh halinde. Sanki bizim için öbür dünyanın kapılarını açmış ve bizim başımızı şöyle bir sokmamızı sağlamış.” diyor. TÜRKİYE'DE VASATLIK HÂKİM Sermet ve Ertüngealp davet edildikçe gelip Türkiye'de konser veriyorlar. Sermet bu noktada bir sitemini dile getiriyor: “Özel teşebbüsler olmasa biz gelemiyoruz Türkiye'ye.” Ertüngealp de söze giriyor, “Türkiye'nin en büyük zaafı, kalifiye müzisyen, hoca, mesleğine saygısı olan, özellikle de bestecisine, çok az Türkiye'de. Varlar ama onlara da fırsat verilmediğini görüyorum.” diyor. Sebeplerini sorduğumuzda ise her alanda karşılaşmanın mümkün olduğu bir yapıdan söz ediyor şef. Ona göre, her meslekte olduğu gibi bu meslekte de belli bir seviyeyi aşamamış insanlar var, onların bir yere gelmesi kolay değil, ama bir kere gelince de vahşi bir şekilde pozisyonlarını koruyorlar. Bu grup kalabalıklaştıkça ve birbirini kollar hale geldikçe aradan kimse sivrilemiyor ve vasatlık hâkim oluyor. Bu noktada söz ülkenin sanatçı yetiştirememe sorununa da geliyor. Sermet, dünyadaki rekabetin artık prestij kavgasıyla, yani spor ve sanatta elde edilen başarılarla devam ettirildiğini anlatıyor. “Söz gelimi Bolşoy Çaykovski'nin Fındıkkıran'ını dört dörtlük sahneliyor, Amerika da mesela, ‘West Side Story' ile buna karşılık veriyor.” Türkiye ise sahnenin tamamen dışında sanatçıya göre. Bu konuda ciddi bir reform yapılması gerek, “Ancak reform yapacak insanların da bu çapta olması lazım. Ben sanat politikasını tayin etmek için getirilen kişilerin sanatla nasıl bir ilişki içinde olduklarını çok merak ediyorum.” Görüşmemizin bir yerinde iki ustaya ülkedeki klasik müzik izleyicisini soruyoruz. Hüseyin Sermet dikkat çekici bir tespitte bulunuyor. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'yla katıldığı konserlerde salonların yarısının boş olduğunu, ama özel kurumlar için verdiği konserlerde üç ay önceden biletlerin satıldığını anlatıyor. Sermet'e göre, “Seyircinin züppe olduğunu, yahut bir kesimin züppeleşmekte olduğunu müşahede ediyoruz. Diğer taraftan aynı insanların içinde hakikaten müzik meraklısı ve izleyenler varsa, İstanbul Devlet Senfoni'nin konserlerine neden gitmediğini araştırmak ve sebeplerini bulmak gerekiyor.” Ertüngealp de üç yıl önce Küçükçekmece'de verdikleri bir konseri anlatıyor. “Bu kadar heyecanlı, bu kadar sevecen ve mutlu bir halkı İstanbul'un belli merkezlerinde göremezsiniz.” diyor ve ekliyor: “Bizim buralarda, merkezi yerlerde konser yapmamız, uzak bölgelerde oturanlar için, aslında faydadan çok zarar. Çünkü belli bir seyircimiz oluyor ve o çekirdekte hiçbir yenilenme olmuyor. En acıklı tarafı bu.” Nerede, ne zaman? Hüseyin Sermet, 20 Kasım'da Akdeniz Üniversitesi Atatürk Konferans Salonu'nda ve 24 Kasım'da 15. Uluslararası Antalya Piyano Festivali'nde, ayrıca 4-5 Aralık'ta Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) Konser Salonu'nda sahneye çıkacak. Alpaslan Ertüngealp ise 15-16 Ocak'ta CSO'daki konserleri yönetecek ve 19 Ocak'ta Adana'da Orkestra Şefliği Kursu verecek.

3 Kasım 2014 Pazartesi

Tokat’ta ‘çarşı pazar’ komedi

Çekimleri Tokat Niksar’da devam eden ‘Çarşı Pazar’ son haftasına girdi. 3 Mart’ta gösterime girmesi planlanan film, samimi insanların yaşadığı ilçede bir müteahhidin tarihî çarşıyı yıkıp yerine alışveriş merkezi yapmak istemesiyle gelişen olayları komedi penceresinden anlatıyor. Küçük bir Anadolu kasabasında eski bir çarşı, bunu yıkmak isteyen bir müteahhit ve yıkıma karşı direnen esnaf... Günümüz Türkiye’sinde alışık olduğumuz bu manzaranın bir filme konu olduğunu düşünürsek, perdeye düşecek filmin ‘dram sosunda’ fazla bekletildiği önyargısı oluşabilir. Ancak yönetmen ve oyuncularının söylediklerine bakılırsa seyirci, gülmekten kırılmasa da salondan kendini iyi hissederek ayrılacak. Çekimleri Tokat/Niksar’da devam eden ‘Çarşı Pazar’ın setinde karşılaştığımız manzara da bunun ipuçlarını veriyor aslında. Daha senaryoyu ilk okuduğunda kafasında şimşekler çakan yönetmen Muharrem Gülmez’in, neden filmin ‘kötü adamı’ Tuncay’ı oynadığını da sonradan öğreniyoruz: Rol dağılımı yaparken tüm oyuncuların iyi olduğunu görünce, tek kötünün kendisi olduğuna karar vermiş! ‘Yakışmış mı?’ diye her önüne gelene sorduğu inceltilmiş bıyığına alışmaya çalışsa da, yönetmen koltuğuna oturduğunda disiplini elden bırakmıyor. Gülmenin çok güzel bir eylem olduğunu söyleyen Gülmez, seyircinin nasıl bir filmle karşılaşacağını bir cümleyle özetliyor: “Gülmekten kırıldık, karnımıza ağrılar girdi’nin yanı sıra istiyorum ki insanlara samimi, sıcak bir hikâye anlatalım.”Çekimlerin yapıldığı ‘Arasta’ çarşısı, hikâye anlatıcılarıyla dolu adeta. Her sokağında karşınıza, usta bir oyuncu çıkıyor. Kimi tellak, kimi eski bir hamamcı, kimi sünnetçi, kimi berber kimi mucit nalbur... Ustalarla gençlerden harmanlanmış tecrübeli bir oyuncu kadrosu var filmin. Tiyatroya 50 yılını veren ancak 11 yıldır oynadığı bir dizi yüzünden adı ‘Ömer Baba’ya çıkan Emin Olcay’ın yeni hali, yönetmenin zor bir işe kalkıştığının resmi. Gülmez, bu durumu bir meydan okuma gibi yorumluyor. Kimin galip geleceğine seyirci karar verse de Emin Olcay çoktan Bekir karakterine alışmış bile. Kalın camlı (dedesinden kalma orijinal) gözlükleri, bastonu ve evlenmekten başka hiçbir şey düşünmeyen 80 yaşlarında emekli bir hamamcı... “Seyirci çok şaşıracak...” demesi boşuna değil.Filmde ‘Mecburiyet Çarşısı’ olarak geçen setin meraklıları da yok değil. Niksarlılar, çarşıya gelmişken oyuncularla fotoğraf çektirmeyi ihmal etmiyor. ‘Tamam mı kızım. Bak bununla da çektir.’ Hiç kimseyi kırmayan Erdem Yener (Kahraman Tellak) çekimlerin son haftasına girildiği bilgisini vermeyi ihmal etmiyor. Esnaf komedisi olarak tanımladığı ‘Çarşı Pazar’ı; “Samimi insanların yaşadığı ilçede, kötü bir adam gelir (bu arada herkes yönetmene bakıyor) çarşıyı ellerinden almak ister ve mücadele başlar..” şeklinde özetliyor. Sünnetçi Tanju rolündeki Rana Cabbar’da ise ‘rolümü çalışırken pek konuşmayı sevmem’ halleri... Israrımıza daha fazla dayanamıyor: “Esnaftan biriyim.” Buna da şükür!Oyuncular demişken kimler yok ki kadroda; Ayhan Taş (Cemil Berber), Elif Nur Kerkük (Bahar), Doğa Konakoğlu (Hayri), Tarık Papuçcuoğlu (Kadir), İlker Aksum (İmam) ve Suzan Aksoy (Hasibe) gibi geniş bir kadro. Boyut Film tarafından çekilen ve bir hafta sonra bitecek Çarşı Pazar’ın, 3 Mart’ta gösterime girmesi planlanıyor.Tellak benim için fırsatEmin Olcay: “Benim için çok değişik bir rol. Her şeyden önce komedi. Tip olarak da farklı bir Emin Olcay izleyecek seyirci. Şaşıracaklar. Yıllarca oynadığım Ömer Baba’nın tam tersi yani. Komediye yatkın bir yönüm zaten vardı. Bu benim için bir fırsat oldu. Seyirci komedi yönümü de görsün istiyorum. Hollywood yıldızları için ‘yüz tane yüzü olan adam’ deniyor. Bizde yok mu? İşte isbatı ortada. Ben büyük konuşuyorum. Bu film çok beğenilecek.”

1 Kasım 2014 Cumartesi

Şirin Neşat, Ortadoğu’da ilk sergisini açıyor

Geçtiğimiz ocak ayında Davos Zirvesi’nde kazandığı ödül ve yaptığı konuşmayla dikkatleri üzerine çeken sürgündeki İranlı sanatçı Şirin Neşat (Shirin Neshat), Körfez ülkesi Katar’ın başkenti Doha’da sergi açıyor.Doha’daki Arap modern sanatlar müzesi Mathaf (Müze), 9 Kasım’da başlayacak olan, küratörlüğünü Mathaf’ın müdürü Abdellah Karroum’un üstlendiği Afterwards (Bilahare) adlı sergisi, sanatçının Ortadoğu’daki ilk kişisel sergisi olma özelliğini taşıyor. Şirin Neşat’ın eski ve yeni eserlerini bir araya getiren sergi, Firdevsi’nin epik destanı Şehname’den esinlenilen 2012 tarihli “Kralların Kitabı” (The Book of Kings) isimli fotoğraf serisini ve sanatçının 30 yıl boyunca odaklandığı kültürel ve politik olayları yorumlandığı video çalışmalarından oluşuyor. Sergi hakkında bilgi veren Abdellah Karroum, “Şirin Neşat’ın antik mitolojiler ve günümüzün olayları arasındaki paralellikleri, özgün şiirsel anlatımı ve güçlü yorumuyla fotoğraf, kaligrafi, şiir ve filmle ifade ettiği çalışmalarının gerçek anlamının, kendimizi eserin içine yerleştirerek bulabileceğimizi düşünüyorum.” diyor.Bugüne kadar Seul, New York, Detroit, Yorkshire, Amsterdam, Münih, Mexico City, Londra, Şikago’da sergiler açan Neşat, 2009’daki Venedik Film Festivali’nde “Gümüş Aslan” ile 48. Venedik Bienali’nde verilen ilk uluslararası ödülün de sahibi. Sergi, 15 Şubat’a kadar açık kalacak. Katar ise 2015 yılını “Türkiye Kültür Yılı” ilan etmeye hazırlanıyor.Mathaf’ta 7 binden fazla eser varArapçada ‘müze’ anlamına gelen Mathaf, 2010 yılında koleksiyoner olan Şeyh Hassan bin Mohamed bin Ali Al Thani tarafından kuruldu. Arap coğrafyasına yayılan büyük modern sanat koleksiyonun kamuya açık bir alanda sergilenmesini sağlayan Mathaf, ağırlıklı olarak Arap dünyası ve tarihinin yorumlandığı, son 25 yılda üretilmiş 7 binden fazla sanat eserine ev sahipliği yapıyor. (www.mathaf.org.qa)