3 Kasım 2014 Pazartesi

Tokat’ta ‘çarşı pazar’ komedi

Çekimleri Tokat Niksar’da devam eden ‘Çarşı Pazar’ son haftasına girdi. 3 Mart’ta gösterime girmesi planlanan film, samimi insanların yaşadığı ilçede bir müteahhidin tarihî çarşıyı yıkıp yerine alışveriş merkezi yapmak istemesiyle gelişen olayları komedi penceresinden anlatıyor. Küçük bir Anadolu kasabasında eski bir çarşı, bunu yıkmak isteyen bir müteahhit ve yıkıma karşı direnen esnaf... Günümüz Türkiye’sinde alışık olduğumuz bu manzaranın bir filme konu olduğunu düşünürsek, perdeye düşecek filmin ‘dram sosunda’ fazla bekletildiği önyargısı oluşabilir. Ancak yönetmen ve oyuncularının söylediklerine bakılırsa seyirci, gülmekten kırılmasa da salondan kendini iyi hissederek ayrılacak. Çekimleri Tokat/Niksar’da devam eden ‘Çarşı Pazar’ın setinde karşılaştığımız manzara da bunun ipuçlarını veriyor aslında. Daha senaryoyu ilk okuduğunda kafasında şimşekler çakan yönetmen Muharrem Gülmez’in, neden filmin ‘kötü adamı’ Tuncay’ı oynadığını da sonradan öğreniyoruz: Rol dağılımı yaparken tüm oyuncuların iyi olduğunu görünce, tek kötünün kendisi olduğuna karar vermiş! ‘Yakışmış mı?’ diye her önüne gelene sorduğu inceltilmiş bıyığına alışmaya çalışsa da, yönetmen koltuğuna oturduğunda disiplini elden bırakmıyor. Gülmenin çok güzel bir eylem olduğunu söyleyen Gülmez, seyircinin nasıl bir filmle karşılaşacağını bir cümleyle özetliyor: “Gülmekten kırıldık, karnımıza ağrılar girdi’nin yanı sıra istiyorum ki insanlara samimi, sıcak bir hikâye anlatalım.”Çekimlerin yapıldığı ‘Arasta’ çarşısı, hikâye anlatıcılarıyla dolu adeta. Her sokağında karşınıza, usta bir oyuncu çıkıyor. Kimi tellak, kimi eski bir hamamcı, kimi sünnetçi, kimi berber kimi mucit nalbur... Ustalarla gençlerden harmanlanmış tecrübeli bir oyuncu kadrosu var filmin. Tiyatroya 50 yılını veren ancak 11 yıldır oynadığı bir dizi yüzünden adı ‘Ömer Baba’ya çıkan Emin Olcay’ın yeni hali, yönetmenin zor bir işe kalkıştığının resmi. Gülmez, bu durumu bir meydan okuma gibi yorumluyor. Kimin galip geleceğine seyirci karar verse de Emin Olcay çoktan Bekir karakterine alışmış bile. Kalın camlı (dedesinden kalma orijinal) gözlükleri, bastonu ve evlenmekten başka hiçbir şey düşünmeyen 80 yaşlarında emekli bir hamamcı... “Seyirci çok şaşıracak...” demesi boşuna değil.Filmde ‘Mecburiyet Çarşısı’ olarak geçen setin meraklıları da yok değil. Niksarlılar, çarşıya gelmişken oyuncularla fotoğraf çektirmeyi ihmal etmiyor. ‘Tamam mı kızım. Bak bununla da çektir.’ Hiç kimseyi kırmayan Erdem Yener (Kahraman Tellak) çekimlerin son haftasına girildiği bilgisini vermeyi ihmal etmiyor. Esnaf komedisi olarak tanımladığı ‘Çarşı Pazar’ı; “Samimi insanların yaşadığı ilçede, kötü bir adam gelir (bu arada herkes yönetmene bakıyor) çarşıyı ellerinden almak ister ve mücadele başlar..” şeklinde özetliyor. Sünnetçi Tanju rolündeki Rana Cabbar’da ise ‘rolümü çalışırken pek konuşmayı sevmem’ halleri... Israrımıza daha fazla dayanamıyor: “Esnaftan biriyim.” Buna da şükür!Oyuncular demişken kimler yok ki kadroda; Ayhan Taş (Cemil Berber), Elif Nur Kerkük (Bahar), Doğa Konakoğlu (Hayri), Tarık Papuçcuoğlu (Kadir), İlker Aksum (İmam) ve Suzan Aksoy (Hasibe) gibi geniş bir kadro. Boyut Film tarafından çekilen ve bir hafta sonra bitecek Çarşı Pazar’ın, 3 Mart’ta gösterime girmesi planlanıyor.Tellak benim için fırsatEmin Olcay: “Benim için çok değişik bir rol. Her şeyden önce komedi. Tip olarak da farklı bir Emin Olcay izleyecek seyirci. Şaşıracaklar. Yıllarca oynadığım Ömer Baba’nın tam tersi yani. Komediye yatkın bir yönüm zaten vardı. Bu benim için bir fırsat oldu. Seyirci komedi yönümü de görsün istiyorum. Hollywood yıldızları için ‘yüz tane yüzü olan adam’ deniyor. Bizde yok mu? İşte isbatı ortada. Ben büyük konuşuyorum. Bu film çok beğenilecek.”

1 Kasım 2014 Cumartesi

Şirin Neşat, Ortadoğu’da ilk sergisini açıyor

Geçtiğimiz ocak ayında Davos Zirvesi’nde kazandığı ödül ve yaptığı konuşmayla dikkatleri üzerine çeken sürgündeki İranlı sanatçı Şirin Neşat (Shirin Neshat), Körfez ülkesi Katar’ın başkenti Doha’da sergi açıyor.Doha’daki Arap modern sanatlar müzesi Mathaf (Müze), 9 Kasım’da başlayacak olan, küratörlüğünü Mathaf’ın müdürü Abdellah Karroum’un üstlendiği Afterwards (Bilahare) adlı sergisi, sanatçının Ortadoğu’daki ilk kişisel sergisi olma özelliğini taşıyor. Şirin Neşat’ın eski ve yeni eserlerini bir araya getiren sergi, Firdevsi’nin epik destanı Şehname’den esinlenilen 2012 tarihli “Kralların Kitabı” (The Book of Kings) isimli fotoğraf serisini ve sanatçının 30 yıl boyunca odaklandığı kültürel ve politik olayları yorumlandığı video çalışmalarından oluşuyor. Sergi hakkında bilgi veren Abdellah Karroum, “Şirin Neşat’ın antik mitolojiler ve günümüzün olayları arasındaki paralellikleri, özgün şiirsel anlatımı ve güçlü yorumuyla fotoğraf, kaligrafi, şiir ve filmle ifade ettiği çalışmalarının gerçek anlamının, kendimizi eserin içine yerleştirerek bulabileceğimizi düşünüyorum.” diyor.Bugüne kadar Seul, New York, Detroit, Yorkshire, Amsterdam, Münih, Mexico City, Londra, Şikago’da sergiler açan Neşat, 2009’daki Venedik Film Festivali’nde “Gümüş Aslan” ile 48. Venedik Bienali’nde verilen ilk uluslararası ödülün de sahibi. Sergi, 15 Şubat’a kadar açık kalacak. Katar ise 2015 yılını “Türkiye Kültür Yılı” ilan etmeye hazırlanıyor.Mathaf’ta 7 binden fazla eser varArapçada ‘müze’ anlamına gelen Mathaf, 2010 yılında koleksiyoner olan Şeyh Hassan bin Mohamed bin Ali Al Thani tarafından kuruldu. Arap coğrafyasına yayılan büyük modern sanat koleksiyonun kamuya açık bir alanda sergilenmesini sağlayan Mathaf, ağırlıklı olarak Arap dünyası ve tarihinin yorumlandığı, son 25 yılda üretilmiş 7 binden fazla sanat eserine ev sahipliği yapıyor. (www.mathaf.org.qa)

31 Ekim 2014 Cuma

Unutursam hatırlat

İzleyicisini sık sık geçmişe götüren Çağan Irmak, yeni filmi Unutursam Fısılda’da bu kez 70’li yıllara yol alıyor. Dönemin müzikleri ve kıyafetlerinin perdeye yansıdığı filmin eses oğlanı nostalji. ‘Çağan Irmak seyircisi’nin beklentilerini tastamam karşılayacak filmden geriye kalan ise Farah Zeynep Abdullah’ın başarılı oyunculuğu.Yaşadığımız çağın hastalıklarından biri de nostalji. Evlerden uzak olsun, kanser varken nostalji hastalık bile sayılmayabilir belki. Fakat modadan müziğe, sinemadan edebiyata kadar bir nostaljidir gidiyor. Nereye yüzümüzü çevirsek bir retro hevesi, yaşadığı zamandan kaçma telaşı. Herkesin Altın Çağ’ı kendine tabii. Kimi çocukluğunun hayalinde, kimi 80’lere özlem duyar, kimi 70’lere... Woody Allen, Paris’te Geceyarısı filminde bu Altın Çağ sendromuna kendince bir reçete yazmıştı: Altın Çağ geride kaldı. Aslında o güzel günler de bugünden farklı değildi; hepsi birbirinden beter. Bundan gayrı herkes yaşadığı dönemde kendi altın çağını oluşturmaya bakmalı! Çağan Irmak, kendi zamanından kaçıp sıklıkla nostaljiye sığınan bir yönetmen. Bu zamanda geçen filmleri bile aslında bizim yaşadığımız zamanda değil, başka bir ‘paralel’ evrende geçer. 29 Ekim’de gösterime giren Unutursam Fısılda, bu kez 70’li yıllara götürüyor seyirciyi. Bir zamanların ünlü şarkıcısı Ayperi, muhasebecisinin bir oyunuyla elindeki her şeyi kaybeder ve yıllar önce terk ettiği memleketi Tire’ye geri döner. Tire’de ablasından başka kimse yoktur. Ablasıyla yıllar öncesine dayanan hesaplaşması çetin geçecektir. İki yaşlı kardeşin yüzleşmesi geçmişin hatıralarını da beraberinde getirir. Bu vesileyle 70’li yılların müzik dünyası, şarkıları ve şöhret yolculuğu da perdeye yansır. AH O 70’LER YOK MU... Unutursam Fısılda, Çağan Irmak’ın ‘kaçış’ sinemasından yeni bir örnek. Bu kez 70’lere kaçıyoruz hep beraber. Ege yine kadrajda fakat filmi ve karakterleri sempatik kılacak kadar değil. Çünkü bu filmin esas kızı 70’lerin ünlü şarkıcısı Ayperi olduğu gibi esas oğlanı da nostaljidir. Plastik özlemlerle örgülenen bir nostalji. “Ah o 70’ler yok mu, o zamanlar her şey mümkündü” nostaljisi. Esasen bütün film, memleketine dönen yaşlı Ayperi’nin hastalığı dolayısıyla hemen her şeyi unutmadan önce son bir kez hatırlaması üzerine kurulu. Ayperi, belki de son kez hayatını gözden geçirecek, bu yolda ablasıyla çetin bir hesaplaşmaya girecek ve ondan sonra unutuluş başlayacak. Fakat filmin hafıza yahut hafıza kaybıyla ilişkisi ışıltılı bir nostalji hevesinden öteye geçmiyor. Belki de Proust’un dediği gibi, sadece nesnelerin nostaljisi. Dolayısıyla kıyafetler de, müzik de, renkler ve ışıklar da kendini teslim etmeyen seyirciyi 70’lere götürmek için yeterli olmuyor. Dünden razı olanlara diyecek sözümüz yok. Unutursam Fısılda’nın gösterdiği bir başka şey, Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum sendromu. Dönüp dolaşıp o yola tekrar giriyor. Ne vakit genç Ayperi gibi çeperini yırtıp başka dünyalara açılsa, çok geçmeden yaşlı Ayperi gibi ‘memleketine’, yani Babam ve Oğlum’un dünyasına dönüyor. Irmak’ın ‘formül’ü Unutursam Fısılda için de geçerli: Hasta bir karakter yaz, onu en yakınındakiyle çatıştır, sonra ikisinin geçmişine git, nostaljik şarkılar ekle, plastik bir umut ışığı ve gözyaşı... Doğrusu, her zaman iş yapacak bir formül. Hele Unutursam Fısılda’da Hümeyra ve Işıl Yücesoy’un oyunculuklarıyla köpürecek iki ‘drama queen’ sayesinde meseleyi daha da garantiye alırsanız, endişelenecek bir şey kalmaz. Bu formülün iş yapıp yapmaması ayrı konu fakat Unutursam Fısılda, Çağan Irmak sineması için geri adımdır. Belki de bir yerinde sayma. Ama aynı zamanda, ‘Çağan Irmak seyircisi’nin beklentilerini tastamam karşılayacak, Farah Zeynep Abdullah’ın görülesi oyunculuğu ile hatırlanacak şurup şeker bir yapım.

30 Ekim 2014 Perşembe

Ayvazovski'nin İstanbul'una ses veriyor

Piyanist ve besteci Anjelika Akbar, Boyut Yayın Grubu Genel Müdürü Bülent Özükan ve Kazakistan Astana Milli Müzesi Müdürü Darhan Mınbay, geçtiğimiz hafta Astana'da buluşup bir anlaşma imzaladı. Akbar, Boyut Yayın Grubu ile birlikte ünlü Rus ressam Ayvazovski'nin eserlerinin dijital ortama aktarılıp seslendirileceği bir proje yürütüyor. Proje kapsamında dünyadaki 60 müzeden, ressamın, başta İstanbul olmak üzere Türkiye ve Osmanlı konulu 300 resmine ulaşıldı. Anjelika Akbar'ın ‘Çok heyecanlıyım.' dediği sergi için bestelediği 'Ayvazosvki Rapsodisi' ile ressamın eserleri adeta yeniden doğacak. Geçen hafta Kazakistan Astana Milli Müzesi'nde bir anlaşma imzaladınız. Bu proje nasıl ortaya çıktı?Evet, Boyut'un Genel Yayın Yönetmeni Bülent Özükan ile Astana'da idik. Cumhurbaşkanı Nazarbayev'in yeni yarattığı ve çok önem verdiği tarih ve sanat müzesinin genel müdürü ile Ayvazovski projemizi konuştuk. Hikaye aslında 1 sene önce başladı. Boyut Grubu ile bir kitabımın yayınlanması konusunda bir araya gelmiştim. Boyut Yayın Grubu'nun Genel Sanat Yönetmeni Murat Öneş bana Ayvazovski ile büyük bir koleksiyon kitabını yayına hazırladıklarından bahsetti. Kitabın yanı sıra Ayvazovski'nin muhteşem tablolarının hareketlendirileceği ‘dijital bir sergi' düzenleyeceklerini söyledi. Yani Ayvazovski'nin tabloları duvara yansıtılacak ve canlandırılacak. Sergide tablolardaki mekan ve ortam sesleri de mi kullanılacak? Evet öyle. Tabloda dalga varsa hareket edecek, ateş varsa çıtırtısı işitilecek. Dalga sesi, kuş sesi, insanların konuşma sesleri… Örneğin Ortaköy Camii tablosunun canlandırmasında ezan sesi; Dokuzuncu Dalga tablosunda ise fırtına ve gök gürültüsü efektleri olacak. Bu haber beni inanılmaz heyecanlandırdı. Ayrıntıları nedir sizi heyecanlandıran bu projenin? Projenin genel adı “Ayvazovski'nin İstanbul'u”. Açılım olarak ‘Ayvazovski'nin şehirleri ve denizleri'. Ayvazovski İstanbul'a 8 kez geldi ve bu gelişler geniş bir zaman dilimine yayılmıştı. O sürede üç Osmanlı padişahı değişti. Ressamın üçü ile de yakın dostluğu vardı. Ayrıca Osmanlı hanedanı tarafından kendisine verilmiş nişanlar söz konusu. İstanbul, Ayvazovski'ye ve onun tablolarına, Ayvazovski ise İstanbul'a hayran kalmıştı. Tüm dünyayı karış karış gezen bu ressam, dünyanın en güzel şehirlerinin İstanbul'un gölgesinde kaldığını anlatıyor Rus arkadaşlarına. Ayvazovski'nin kaç eseri var ve ne kadarı İstanbul'la ilgili? Kayıt altında 1000 tablosu olduğu biliniyor. Ama aslında 6 bin civarında tablosu bulunuyor. En güzel ve aynı zamanda en pahalı tabloları İstanbul ile ilgilidir. En son uluslararası müzayedede İstanbul konulu tablolarından birinin 5 milyon Paunda satıldığını biliyorum. İş böyle olunca projenin İstanbul'dan dünyaya açılması kadar doğal ve heyecan verici olamaz. Sergide ressamın 300 resmi olacak. 300 resim tamamen İstanbul'la ilgili mi? Hayır, 300 tablodan yaklaşık 20-25 tablo doğrudan İstanbul ile ilgili, büyük kısım Türkiye ve Osmanlı topraklarına ait. Ayrıca Ayvazovski'nin denizleri ve şehirleri olunca birçok şehir ve denizler yer alıyor. Kendisinin İstanbul ile ilgili toplam 100 kadar tablosu var ki, çoğu özel koleksiyonlarda ve kendilerini açıklamayan kişilerde. Bu isimlerin büyük kısmı Amerika'da yaşıyor. Bugüne kadar hangi müzelerle bağlantı kurdunuz? Sadece Rusya'da iletişim kurduğum müzenin sayısı 45'tir. Bunun içinde Peterhof Sarayı, Rus Müzesi, Tretyakov Galerisi, St-Petersburg Askeri Deniz Müzesi Ayvazovski'nin dünyadaki en geniş koleksiyonlarına sahip olan kurumlardır. Rusya Kültür Bakanlığı da işin içinde. Bunun yanı sıra tüm dünyada toplam yaklaşık 60 müze ile iletişimdeyiz. Türkiye'de de yaklaşık 50 tablosu var, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği de bu proje için yüksek çözünürlüklü fotoğraflarını bize verdi. Müzisyen olarak resim projesinde sizi görmek elbette şaşırtıcı değil ama merak uyandırıcı. Projede tam olarak rolünüz nedir? Murat Öneş'in bana bu projeden bahsetmesi tam da müzisyen olduğum için anlam kazanıyor. Çünkü dijital sergi demek, müzik demektir. Yani insanlar bir mekanda kocaman duvarlarda canlandırılmış yüzlerce Ayvazovski tablolarını "yaşarken", buna eşlik edecek ve duyguları daha da yoğunlaştıracak müzikler gerekecekti. Ve ben, besteci olarak Rusya'da doğup, çocukluktan beri Ayvazovski'nin tablolarını bilen, İstanbul'a bir sebeple gelip buraya aşık olan bir insan olarak bu duyguları yansıtmam öyle bir denk geldi ki, projeyi duyunca heyecandan konuşamadım bile. Projede resim ve müzik ilişkisi nasıl ilerliyor? Ben tabloların canlandırmasına göre hem beste yapacağım, hem de o dönemin Rus ve Türk müziğinden örnekler sunacağım. Ayvazovski'nin Türkiye'ye geldiği zamanlardaki Türk müziğinin atmosferini de yansıtacağım besteler üzerine çalışıyorum. Aynı zamanda projenin aktif yöneticilerinden biriyim. Besteleri hazırlarken Ayvazovski'ye dair keşfettiğiniz yeni bir şey oldu mu? Olmaz mı! Rus klasik müziğinin babası sayılan M. Glinka ile ilişkileri büyük bir sürprizdi. Ayvazovski sadece bir ressam değil, gezgindi. Sanatın her dalına ilgi duyuyordu. Mesela keman çalardı. En iyi arkadaşlarından biri de Glinka idi. Ayvazovski doğduğu Kırım'da (Feodosya) öğrendiği melodileri Glinka'ya çalıyor, o da bu müzikten etkilenip bazılarını dünyaca ünlü Ruslan ve Ludmila operalarında ‘doğu motifleri' olarak kullanıyordu. Biz o melodileri Glinka'ya ait olarak biliyoruz, aslında onlar bu şekilde “Ayvazovski kaynaklı” oluyor! Bu bilgilere ulaştığımda şaşırmıştım, daha önce hiçbir yerde okumadığım bir detaydı. Dolayısı ile müzik üzerinde çalışırken Ayvazovski'nin içinde taşıdığı müzik "tablosuna" ulaşmaya çalışıyorum. Bestelerinize Ayvazoski'nin dünyasından neler yansıyor? Ayvazovski'nin içinde doğduğu Rus ve Kırım Tatar müzikleri, Kafkasya'dan bolca dinlediği Gürcü ve Ermeni tınıları, Avrupa'da iç içe olduğu İtalyan, Fransız, İngiliz klasik müzik ekolleri, Osmanlı topraklarında dinlediği türküler, ilahiler, saray müzikleri... Tüm bu tınıların benim özgün müziklerim kucaklaşınca “Ayvazovski Rapsodisi” ortaya çıktı. Bu rapsodi sergide 30 dakika sürecek ve kesintisiz olarak serginin açık olduğu saatlerde tekrar edilecek. Açılışlarda ve özel günlerde ben de canlı performans ile sahnede olacağım. Aktif yönetici olarak bir yıldır neler yaptınız? Rusya ile Türkiye arasında yıllardır gönüllü ‘kültür ataşeliği' yapıyorum biliyorsunuz. İki ülke ile hem gönül bağı hem de bağlantılarım olduğu için, özellikle Rusya'daki akademik çevreleri ve Kültür Bakanlığı cephelerine bu projeyi tanıtmak adına hızla adımlar atmaya başladım. Babamdan dolayı hem Moskova hem de St-Petersburg'da bağlantılarım vardı, herkesi aradım ve çok kısa zamanda birçok kişi bize heyecan ile destek vermeye başladılar. Destek verenler arasında önemli isimler var sanırım. Evet… Rusya'nın en önemli Ayvazovski uzmanı Sergey Levandovski, heyecanla ve şevkle projemizin danışmanı ve kitabın yazarlarından biri oldu. Ayvazovski'nin okuduğu ve sonra da profesör olduğu St-Petersburg Resim Akademisi'nin (daha çarlık zamanında kurulmuş dünyanın en önemli resim ekollerinden biri) Resim Bölümü Başkanı dakitabımız için araştırma yapıyor, yazı hazırlıyor. Yazarlar arasında Türkiye'den de önemli isimlere yer verilecek. Peki resme olan sevginizin, ilginizin özel bir hikayesi, nedeni var mı? Görsel sanatlara olan ilgim çok küçükken ortaya çıktı. Öncelikle mutlak kulak özelliğim keşfedilmişti; fakat benim için daha önemli olan şey; seslerin renklerini gördüğümü fark etmemdi. Hatta bunun çok doğal bir şey olduğunu, herkesin öyle algıladığını zannetmiştim ilk başta. Müzisyen olan annem ve babamın nota duyduklarında bir rengi görmediklerini öğrenince çok şaşırdım, çünkü bu benim için çok doğaldı. (Artık bu tür olayların bir bilimsel terimi var: "sinestezi" ve birçok üniversite kürsüsünde araştırılıyor, ama o yıllarda böyle bir araştırma yapılmamıştı ve ben kimseye bunu yıllardır söylemedim bile). İş öyle olunca seslerin renklerini gördüğüm gibi, tabloların içindeki renklere baktığımda her biri benim için bir ses anlamına geliyordu. Tabloları "dinliyordum" ve sesleri "görüyordum". Bu yüzden resim sanatı benim için daima çok önemli idi. Ayvazovski ile özellikle çocukluğumda başlayan çok özel bir ilişkimiz var. Anlatmanızı istesek? Benim küçüklüğümden beri astımım var, bu yüzden Rusya'daki nem oranı yüksek deniz beldelerine gitmem yasaktı, doktorlar izin vermiyordu. Annem gidiyordu, ben de onun getirdiği fotoğraflara imrene imrene bakıyordum. Evimizde bir sanat ansiklopedisi vardı, hâlâ kütüphanemde duruyor, sıklıkla oradaki resimlere bakardım, ilk gördüğüm deniz manzarası siyah beyazdı. Denizin ne olduğunu da bilmiyordum, 2 yaşında filan olmalıyım; bir gün annem geldi dedi ki: “Bu deniz, onu çizen ise Ayvazovski adlı bir ressam.” Adını ilk defa o zaman duydum. Küçükken suluboya çok resim yapardım, sürekli olarak kullandığım renkler siyah ve yeşildi, çünkü resimlerimi Ayvazovski'ninkilere benzetmeye çalışırdım, benim için deniz Ayvazovski oldu. Bütün tablolarında adeta içine girip yüzüyordum. 21 yaşımda Türkiye'de, Marmaris'te ilk defa denize girdiğimde düşündüğüm Ayvazovski resimlerinin içinde olduğumdu. Benim için deniz eşittir Ayvazovski. Proje ne zaman hayata geçecek, izleyiciye hangi platformda ve ne zaman sunulacak? Bülent Özükan ile beraber Astana Milli Müzesi'ne gitmemizin sebebi, sergilerden birini, hatta belki dünya prömiyerini Cumhurbaşkanlığı Müzesi'nde yapma fikri idi. Müzenin bölümlerinden biri, dijital sergilere uygun bir şekilde inşa edildiğinden, müze yönetimi projenin dünya prömiyerinin o müzede yapılmasını çok arzu etti. Kazakistan'da deniz yok ve Ayvazovski ile birlikte oraya ‘deniz' getirilebilir. Ama aynı şekilde dünya prömiyeri İstanbul'da, Ayvazovski'nin doğum yeri olan Feodosya'da ya da yaşadığı, okuduğu ve kariyerinin büyük bölümünü oluşturduğu St-Petersburg'da da olabilir. Şu anda bunun için karar verme aşamasındayız. Sergi teknik olarak ocak sonunda hazır olacak. Serginin başladığı yer elbette önemli, ama biliyoruz ki, tek bir şehir veya ülke ile değil, birçok ülke ve şehri ile ilerleyecek bir projedir Ayvazovski projesi.

Yazarından satılık roman kahramanı

Aralarında Julian Barnes, Ian McEwan, Margaret Atwood ve Zadie Smith gibi dünyaca ünlü isimlerin bulunduğu 17 yazar, yeni romanlarında yer vermek üzere, bir karakter ismini satılığa çıkardı. Barnes’ın öncülüğünde 20 Kasım’da yapılacak açık artırmadan elde edilecek gelir, şiddete karşı faaliyetler düzenleyen bir vakfa bağışlanacak.Edebiyatçıların eserlerindeki karakterlere nasıl isim verdikleri okurlar için merak uyandırıcı bir sorudur. Jorge Luis Borges'e “Karakterlerinize isim bulurken belli bir yönteminiz var mı?” diye sorulduğunda, usta yazar şöyle cevap verir: "İki yöntemim var. Birincisi dedelerimin, onların babalarının adlarını kullanmak. Diğeri ise bir şekilde dikkati­mi çekmiş adları kullanmak. Örneğin, bir öykümde sürekli ora­dan oraya gidip gelen bir karaktere Yarmolinski dedim, çünkü isim ilgimi çekmişti – garip bir sözcük, değil mi? Diğer bir karakterin adı da Red Scharlach'tı çünkü Scharlach Almancada kızıl demektir ve karakter bir katildi; kıpkızıl yani, değil mi? Red Scharlach, Kızıl Kırmızı."İçimizdeki edebi üretimi dışarı çıkarmaya gücümüz yetmese de sevdiğimiz bir yazarın kitabında karakter ismi olarak yer almak heyecan verecektir şüphesiz. Fakat bu edebi girişimin bedeli öyle çok kolay değil. Julian Barnes, Ian McEwan, Margaret Atwood ve Zadie Smith gibi ünlü isimlerin aralarında bulunduğu on yedi yazar, yeni romanlarında yer vermek üzere, bir karakter ismini satılığa çıkardı. Julian Barnes'ın öncülüğünde düzenlenen açık artırmadan elde edilecek gelir, şiddete karşı faaliyetler düzenlenen Fredom From Torture adlı vakfa bağışlanacak.Açık artırma için yazarlardan yayımlayacakları kitaptan bir karakteri bağışta bulunmaları istenirken, açık artırmada en yüksek fiyatı veren, yazarın kitabında bir karakter ismi olarak yer alacak. Atwood, Shakespeare'in Fırtına adlı eserini yeniden yazdığı kitabın karakterlerden birini bağışlayacağı açık artırmanın ilgi görmesi bekleniyor. Kurmaca karakterlerin açık artırmada satılması yeni değil. 2005'te online satış sitesi ebay'in öncülüğünde, Stephen King, Dave Eggers ve Michael Chabon gibi yazarların yer aldığı bir başka bağış müzayedesi düzenlenmişti. Kings'in romanında bir karakter ismi olmayı kazanan kişi 25 bin dolar ödemişti. Karakter ismini bağışta bulunan yazarların listesi şöyle: Julian Barnes, Margaret Atwood, Ian McEwan, Alan Hollinghurst, Joanna Trollope, Martina Cole, Sebastian Faulks, Rober, Harris, Zadie Smith, Hanif Kureishi, Ken Follett, Will Self, Kathy Lette, Adam Mars-Jones, Adam Foulds, Pat Barker ve Tracy Chevalier. Açık artırma 20 Kasım'da Royal Institution of Great Britain'da düzenlecek. Artırmaya katılamayanlar online olarak 5 Kasım'dan itibaren tekliflerini verebilecek. (www.freedomfromtorture.org)

29 Ekim 2014 Çarşamba

‘Suya Yön Fotoğraflar” sergilenecek

Wilo 3. Ulusal Fotoğraf Yarışması’na katılan eserlerin yer aldığı “Su, Dünyanın Her Karesinde-Suya Yön Verenler” sergisi 1-30 Kasım tarihleri arasında Beyoğlu İFSAK sergi salonunda bir ay boyunca izlenebilecek.Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen yarışma, hayatın kaynağı olan suya ve dünyada azalan su kaynaklarının verimli kullanılmasına dikkat çekmek amacıyla düzenleniyor. Suya yön veren anların kaydedildiği 26 fotoğraf karesinden oluşan serginin açılışında yarışmada dereceye giren eserlerin sahiplerine ödülleri, İFSAK sergi salonunda yapılacak törenle takdim edilecek. Fotoğraf yarışması ve sergi hakkında görüş bildiren Wilo Pompa Sistemleri A.Ş. Genel Müdürü Ercüment Yalçın, “Geleneksel hale getirmeyi amaçladığımız ‘Wilo Ulusal Fotoğraf Yarışması’nın, her geçen yıl daha çok ilgi görmesi bizleri çok mutlu ediyor. Yaşamın vazgeçilmezi olan suyun verimli kullanılması ve temiz kalmasına dikkat çekmek için başlattığımız fotoğraf yarışmanın geldiği nokta bizler için olduğu kadar fotoğraf sanatı ile ilgilenenler için de gurur verici” dedi.“Su, Dünyanın Her Karesinde-Suya Yön Verenler” konulu yarışmaya, 348 fotoğrafçı, 1.258 eserle katıldı. Fotoğraf Sanatçısı Ali Rıza Akalın, Fotoğraf Sanatçısı İzzet Keribar (EFIAP), Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) Fotoğraf Bölümü’nden Nadir Ede, İFSAK Yönetim Kurulu Başkanı Serkan Turaç ve Wilo Türkiye Pazarlama Müdürü Melis Öner’den oluşan jüri, dereceye girenleri belirledi.Nurten Öztürk - 2014 İkincisiHayrullah Germeç - 2014 ÜçünsücüDereceye girenler: Birincilik Ödülü: Cihan Karaca (Aydın), İkincilik Ödülü: Nurten Öztürk (İstanbul), Üçüncülük Ödülü: Hayrullah Germeç (Çorum), Mansiyonlar: Nurten Öztürk (İstanbul), Hakan Yayla (İstanbul), Farhad Ghaffari (İstanbul). Sergilemeler: Ahmet Turan Kural (Kocaeli), Alev Kırca (Kocaeli), Cemal Sepici (Çanakkale), Deniz Ener (Mersin), Devrim Özgür Ünlü (İstanbul), Doğuhan Ertem (Kocaeli), Feyzullah Tunç (Karaman), Gökalp Bilici (Konya), Hakan Tokuç (Edirne), Hasan İçel (Sakarya), Nuri Çorbacıoğlu (Kayseri), Olay Salcan (Ankara), Sefa Candemir (İstanbul), Serkan Kalınomuz (Aydın), Seyit Konyalı (Konya), Şükrü Ağbal (Çorum), Tacettin Yüksel (İstanbul), Tuğba Kırallı (İstanbul), Veli Dölek (Mersin).

27 Ekim 2014 Pazartesi

Uluslararası Yayıncılar Birliği: Türkiye ifade özgürlüğünün kısıtlandığı bir ülke

Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin Ekim 2013-Ekim 2014 raporu geçtiğimiz hafta yayınlandı. Türkiye, raporda ifade özgürlüklerinin kısıtlandığı bir ülke olarak anılırken, hükümetin ifade ve yayınlama özgürlüğünü güvence altına almaktaki başarısızlığına dikkat çekiliyor.Sansüre karşı mücadele eden, telif hakları, okur-yazarlık ile yayınlama özgürlüğünü dünya çapında destekleyen ve merkezi İsviçre’de olan Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin (The International Publishers Association - IPA) Ekim 2013-Ekim 2014 raporu geçtiğimiz hafta yayınlandı. Türkiye, raporda ifade özgürlüklerinin kısıtlandığı bir ülke olarak anılırken, hükümetin ifade ve yayınlama özgürlüğünü güvence altına almaktaki başarısızlığına değiniliyor. Kırk ülkenin yer aldığı raporda, dünyadaki yayıncılık sektörünün son bir yılına dair çeşitli değerlendirmeler de var. Raporda, “Türkiye’de hükümetin sansür konusundaki tavrına duyulan endişeye karşılık, Uluslararası Yayıncılar Birliği Yayınlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı Ola Wallin, geçtiğimiz yıl ekim ayında, İstanbul ziyaretinde Türk hukuk sisteminde acil reform çağrısı yaparak, yayıncı İrfan Sancı ve çevirmen İsmail Yerguz’un hapis istemiyle yargılandığı 17 Ekim’deki duruşmasına katıldı.” ifadelerine yer veriliyor.Raporda, iki yılı aşkın tutuklu bulunan ve daha sonra serbest bırakılan Deniz Zarakolu davasına da Birlik olarak dikkat çektikleri belirtiliyor. Birliğin raporunda ayrıca, “Uluslararası Yayıncılar Birliği olarak Çin, Belarus, Kamboçya, Suudi Arabistan, Tunus, Rusya, Fransa ve Türkiye’nin aralarında bulunduğu ülkelerdeki ifade ve yayınlanma özgürlüğü için çeşitli raporlar hazırladık ve gelişmeleri yakından takip ettik.” deniliyor. Geleneksel yayıncılığın yerini alan dijital teknolojinin endüstriyi dünya genelinde şekillendirdiğini belirten rapor, dijital çağda telif hakları, e-kitap yayıncılığı ve sansür gibi çeşitli konular üzerine analizlere eğiliyor.Yayınlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı Wallin, geçtiğimiz yıl Türkiye ziyareti sırasında şu sözleriyle ülkemizdeki durumu eleştirmişti: “Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri, bu yazar ve yayıncılara görüşlerini özgürce ifade etme ve hapsedilme veya eziyet görme korkusu taşımadan yazma ve yayınlama haklarını vermektedir. Yazmak ve yayınlamak toplumun politik ve kültürel hayatına tüm seslerin katılması için barışçıl ve demokratik yollardır. Uluslararası insan hakları yasası hükümetleri vatandaşların yazma, yayınlama veya okumayla ilgili seçimlerine saygı duymakla yükümlü kılar. Demokrasi, kültürel çeşitlilik ve toplumsal ilerleme için açık bir tartışma ortamı gereklidir. Görüşlerin çeşitliliğini ifade eden yazarlar ve yayıncılar bu diyalog için esastır. Uluslararası Yayıncılar Birliği Türkiye’de ifade ve yayınlama özgürlüğü için sürdürülen mücadeleyi desteklemekte kararlıdır.”Uluslararası Yayıncılar Birliği raporunun sevindirici tarafı ise Türkiye’nin Brezilya, Çin, Kore ve Meksika ile birlikte dünya yayıncılık piyasasında gelecek vaat eden pazar arasında değerlendirilmesi. Raporda, kitaba ilgi gösteren yeni küresel orta sınıfın bu ülkelerde gittikçe daha da genişlediğine dikkat çekiliyor. Türkiye’ye ayrılan bir başka bölüm ise geçtiğimiz mart ayında getirilen Twitter yasağı ile ilgili oldu. Türkiye Yayıncılar Birliği ve Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin Twitter’ı engelleme girişimini özgürlüğe müdahale edildiği şeklinde ortaklaşa kınadıklarına yer veriliyor.Dünyanın kitap cenneti BritanyaRaporda dikkat çeken bir önemli nokta ise Britanya’nın dünyada kişi başına en çok kitap yayımlayan ülkesi olması. Ülke genelinde her bir saatte yaklaşık yirmi yeni başlıkta kitap basılıyor. 2013 rakamlarına göre ülkede 184 bin yeni ve tekrar baskısı yayımlanan kitap var. Bu rakamın 60 binini ise dijital kitaplar oluşturuyor. Bu rakamlara göre her bir milyon kişiye 2.873 farklı kitap başlığı düşmekte. Britanya’nın hemen ardında ikinci sırada ikinci sırasında Tayvan ve Slovenya yer alırken, Avusturya bu listenin sonunda.Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin raporu, İngiliz yayıncıları ve yazarları ikiye böldü ve yeni bir tartışmayı doğurdu. Bir tarafta yayımlanan kitapların kültürel bir canlılık olduğu öte tarafta ise bu gelişmenin bir yayıncılık intiharı olarak değerlendirilmesi. Kimi yayıncılar yılda gereğinden fazla kitap bastıklarını kabul ederek, bunun önüne geçilmesinin şart olduğunu söylüyor. Basılan kitabın kalitesinin tartışılmaya açık olduğunu ifade eden yayıncılar fazla kitap basımının yayıncılık endüstrisine de olumsuz etkisi olduğu kanaatinde. Bu görüşün karşısında ise bu kitapların toplumun kültürünün gelişmesine katkı sağladığı ve bu sürecin devam etmesi gerektiği yer alıyor.