22 Ekim 2014 Çarşamba

Sinemanın “Çiçekçi Kız”ı Selda Alkor’a Onur Ödülü!

Türkiye Sinemasının “Çiçekçi Kız”ı Selda Alkor, 5. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde Onur Ödülüne değer görüldüMalatya Valiliği’nin koordinasyonunda, Malatya Kayısı Araştırma-Geliştirme ve Tanıtma Vakfı tarafından; Kültür ve Turizm Bakanlığı, Başbakanlık Tanıtma Fonu, Malatya Büyükşehir Belediyesi ve İnönü Üniversitesi’nin destekleri ile düzenlenen 5. Malatya Uluslararası Film Festivali ilk yılından başlayarak her yıl, sinemamıza büyük hizmetlerde bulunmuş isimlere “Onur Ödülü” vermeye devam ediyor. Bu yıl 21-27 Kasım tarihleri arasında beşincisi düzenlenecek olan Malatya Uluslararası Film Festivali kapsamında verilecek olan “Onur Ödülünün” sahipleri belli olmaya başladı. Türkiye Sinemasının Yakışıklı Jönü İzzet Günay’ın ardından Türkiye Sinemasının “Çiçekçi Kız”ı Selda Alkor da ödüle değer görülen isim oldu. 1965 yılında Yeşilçam’a “merhaba” diyen Selda Alkor, Senede Bir Gün, Buzlar Çözülmeden, İlk ve Son, Erikler Çiçek Açtı gibi sinemanın klasikleri arasında yer alan pek çok filmde rol aldı. Bugün hâlen oyunculuğu ile üretmeye, sinemaya emek vermeye devam eden usta sanatçı Selda Alkor’a Onur Ödülü, 21 Kasım Cuma gecesi, Malatya Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenecek olan Festival Açılış Töreni’nde takdim edilecek.

21 Ekim 2014 Salı

Ortadoğu şarkıları

Azeri asıllı İranlı tenor Ramin Farhangniya ‘Ortadoğu Şarkıları'ndaki 12 parçayı barış ve kardeşlik için okudu. Çocukluğu İran-Irak Savaşı’nın ortasında geçen Farhangniya, “Dünya barışı ve göçe zorlanan insanlar için bu albüm yapıldı. Amacımız halkların kardeşliği. Bugün de bu değerlere çok ihtiyacımız var.” diyor.Ramin Farhangniya, geçtiğimiz cumartesi akşam Kuruçeşme Ada’da yeni çıkan ikinci albümü ‘Ortadoğu Şarkıları’nın (Ahenk Müzik) tanıtımı için küçük bir canlı performans gerçekleştirdi. Bu akşam ise Üsküdar Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde hem albümünü tanıtacak hem de ilk albümü Azerbaycan Aşk Şarkıları’ndan parçalar okuyacak. Ramin Farhangniya, tüm şarkılarını savaşın ve göçün savurduğu hayatlara ithaf ediyor, dünya barışı ve halkların kardeşliği için söylüyor.Bütün bu barış ve kardeşlik şarkılarının arkasında, sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı var. Çocukluğunu bu savaşın tam göbeğinde yaşayan Farhangniya, daha 8 yaşındayken bütün kentler bombalanmaya başlayınca ailesiyle birlikte güvenli bölge olan Mashad’e taşınır. Savaş tüm acımasızlığıyla devam etmektedir, göç etmişlerdir ve daha o günlerde gurbetle tanışır. Albümündeki 12 şarkının teması bu nedenle göç ve hasret. “Dünya barışı ve yerinden yurdundan edilen insanlar için bu albüm yapıldı. Bu projedeki amacımız halkların kardeşliği. Bugün de bu değerlere çok ihtiyacımız var. Göç, ayrılık, hasret şarkılarını bu nedenle seçtik ve seslendirdik.” diyen Farhangniya’nın albümünün aslında birkaç özelliği daha bulunuyor. Tüm eserler, ilk albümünde olduğu gibi Batı klasik tarzında piyano ile çalınıyor. Sadece üç parçada akordeon sesi duyuluyor. Mesela Karadeniz Bölgesi’nin çok sevilen şarkısı, Kazım Koyuncu’nun seslendirdiği Gelevera Deresi’ni piyanodan dinliyorsunuz. İkinci özelliği ise şarkıların yedi dilde okunması. Shekar E Ahoo, Farsça anonim bir eser. Hey Yar Hey Yar, İran’ın Mazenderan bölgesinden yine anonim bir eser. Sto Pa Ke Sto Yunanca, Bahar E Delkash Farsça, Ay Işığında Azerice, Sareri Hovin Mernem Ermenice, Sallana Sallana Kürtçe, Robabeh Jan şarkısı Mazenderan dilinde, Çalın Davulları Türkçe Selanik türküsü. Gelevera Deresi ve Kerkük Zindanları, o yörelerin şivesiyle söylenmiş albümdeki iki ayrı şarkı.Orkestrasında Estonya, İran, Azerbaycan, Irak, Rusya’dan sanatçılar yer alan Farhangniya’ya albümünde ülkemizin önemli müzisyenleri de enstrümanlarıyla katkıda bulunmuş. Erkan Oğur perdesiz gitarıyla, Türkan Kandıralı klarnetiyle, Baki Kemancı kemanıyla, Akın Eldes elektronik gitarıyla, Derya Türkan klasik kemençesiyle… “Müzik rüzgâr gibidir, göremezsiniz ama hissedersiniz.” diyen Farhangniya’nın konseri bu akşam saat 20.00’de Üsküdar Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde.Müziğe akordeon ile başladıDört beş yıldır İstanbul’a gidip gelen Azeri asıllı İranlı tenor Farhangniya, 16 aydır eş durumundan tamamen İstanbul’a yerleşti. Artık çalışmalarına burada devam edecek. Ramin Farhangniya, 1973 yılında İran’ın Artavil şehrinde doğdu. Müziğe on iki yaşında babasının hediye ettiği akordeonu kendi kendine icra ederek başladı. İran’ın önemli okullarından olan Ferhango Honer’de nota, solfej ve nazariyat eğitimi aldı. Akordeon virtüözü Ali Aghapur’dan ders alırken hocası onun sesini fark etti, ‘böyle güçlü bir tenor sesin çok az kişide olabileceğini ve bu yeteneğini geliştirmesi gerektiğini’ söyledi ve şan derslerine başladı. Daha sonra müzik eğitimine Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de devam etti. Bakü Konservatuvarı’nda üniversitenin dekan yardımcısı Prof. Dr. Rafiq Omrani ve Bakü Müzik Akademisi’nin hocası ve Azerbaycan’ın ünlü tiyatro şefi Prof. Dr. Ziya Bagirov ve çok değerli hocalarla müzik eğitimini Bakü’de tamamladı.

20 Ekim 2014 Pazartesi

Altın Portakal’ın ‘Kuzu’su

Sansür kriziyle sönük bir başlangıç yapan 51. Altın Portakal, önceki akşam düzenlenen kapanış ve ödül töreniyle sona erdi.Kutluğ Ataman'ın yönettiği ‘Kuzu', En İyi Film dahil beş ödül alarak gecenin yıldızı oldu. Ödülü, festivalde Yaşamboyu Başarı Ödülü alan Abbas Kiyarüstemi'nin elinden alan Ataman, “Bir sanatçının kendi ülkesinde değer görmesi kadar büyük bir hediye yok. Siz bana bu hediyeyi verdiniz.” diyerek jüriye teşekkür etti. İtirazım Var filmiyle Onur Ünlü, En İyi Yönetmen seçilirken, En İyi İlk Film ödülü Annemin Şarkısı'na gitti. Hükümetin çevre politikalarını sert bir dille eleştiren ‘Oflu Hocayı Aramak' filmi Jüri Özel Ödülü aldı.Korhan Abay'ın sunduğu gecenin yıldızı ‘Kuzu' olsa da, törene Ertem Göreç'in başlattığı ‘Türkiye sineması' tartışması damga vurdu. FİLM-YÖN Ödülü'nü vermek için sahneye çıkan yılların sinemacısı Ertem Göreç, “1994'e kadarki sinemamıza 'Türk sineması' deniyor. Sonrasına ise 'Türkiye sineması' diyorlar. Türk sinemasına tecavüz etmeyin; onu rahat bırakın. Yoksa ananızı ….” sözleriyle salonda soğuk duş etkisine neden oldu. Göreç'in ardından ödül almak için sahneye çıkan Kaan Müjdeci ve Erol Mintaş gibi genç sinemacılar ise ısrarla Türkiye sineması diyerek tartışmayı sürdürdü.Törenden dört ödülle ayrılan Annemin Şarkısı filminin ekibi Kobani'ye destek mesajları gönderirken Behlül Dal Özel Yetenek Ödülü vermek için sahneye çıkan oyuncu Demet Evgar, Gezi olaylarında hayatını kaybedenleri andı. Onur Ünlü, yönetmenler olarak yaşadıkları sansür sürecini anlatan bir belgesel yapacaklarını ve bu konuda yapılacak iki akademik tezi finanse edeceklerini açıkladı.51. Altın Portakal ÖdülleriEn İyi Film: Kuzu (yanda) En İyi Yönetmen: Onur Ünlü (İtirazım Var) Jüri Özel Ödülü: Oflu Hocayı Aramak, Sivas En İyi İlk Film: Annemin Şarkısı En İyi Senaryo: Onur Ünlü (İtirazım Var) En İyi Müzik: Başar Ünder (Annemin Şarkısı) En İyi Kadın Oyuncu: Nesrin Cavadzade (Kuzu) En İyi Erkek Oyuncu: Serkan Keskin (İtirazım Var), Feyyaz Duman (Annemin Şarkısı) En İyi Görüntü Yönetmeni: Vedat Özdemir (Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku) En İyi Sanat Yönetmeni: Osman Özcan (Neden Tarkovski Olamıyorum) En İyi Kurgu: Yorgos Mavropsaridis (Sivas) En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Nursel Köse (Kuzu)En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Aziz Çapkurt (Annemin Şarkısı) Behlül Dal Özel Yetenek Ödülü: Doğan İzci (Sivas), Mert Taştan ve Sıla Lara Cantürk (Kuzu), Avni Tolunay Özel Ödülü: Oflu Hocayı Aramak FİLM-YÖN Ödülü: Ömer Uğur (Guruldayan Kalpler) SİYAD Ödülü: Kuzu Halk Ödülü: İyi BiriUluslararası YarışmaEn İyi Film: Test (Rusya) SİYAD Ödülü: Mahkeme (Hindistan) Halk Ödülü: Beyaz Tanrı (Macaristan)

18 Ekim 2014 Cumartesi

Yönetmenler, sansürü delecek kadar zeki olmalı

Dünyaca ünlü yönetmen Abbas Kiyarüstemi, 51. Altın Portakal Film Festivali kapsamında dün ustalık dersi (masterclass) verdi.Alin Taşçıyan'ın moderatörlüğünde, yönetmen Faysal Soysal'ın Farsça çevirisiyle gerçekleştirilen söyleşide Kiyarüstemi, sansürden sanata bakışına, filmlerinin vazgeçilmezi yollardan zaman mefhumuna kadar sorulara içtenlikle cevap verdi. Hatta görüntü yönetmeni arkadaşı Seyfullah Samedyan'ın bir sorusu üzerine şair, fotoğrafçı, yönetmen, düşünür Kiyarüstemi'nin aynı zamanda mahir bir marangoz olduğunu da öğrendik. Samedyan, yıllara dayanan dostluğuna istinaden mikrofonu alıp “Bu kadar yeteneğiniz içinde hepsini kuşatacak şekilde hangisini yapmak isterdiniz?” sorusunu yöneltti Kiyarüstemi'ye. Usta yönetmenin cevabı ise “Ben hangi işi yapacaksam en iyisini yapmak isterim. Marangozluk ise sadece marangozluk, şiirse sadece şiir, yönetmenlikse sadece yönetmenlik. Ama sanat ve fikri işler insanın zihnini çok yoruyor. Marangozluk benim zihnimi dinlendiriyor.” Festivalin en yoğun katılımına sahne olan etkinlik olarak kayda geçen Abbas Kiyarüstemi masterclass'ı, yönetmenin 2006'da çektiği 30 dakikalık ‘Yollar' filminin gösterimiyle başladı. Dolayısıyla usta yönetmen ilk olarak yolların ve zamanın kendisi için öneminden, Doğu kültürü ve insan hayatı için de bir ‘tercih' anlamına geldiğinden bahsetti: “Hepimiz bir yolu tercih ederiz, ama bu tercih gerçekten bizim midir, yoksa başkalarının bize yaptırdığı tercihler midir, ona bakmak gerek.” İtalya ve Japonya'da çektiği son iki filmi hakkında, kendisi için önemli olanın o coğrafyalarda da kendi dertlerini anlatabilmek olduğunu söyledi. “Benim için her film bir tecrübedir” diyen Kiyarüstemi, dilini ve kültürünü bilmediği ülkelerde film çekmesinin, farklı kültürlere ve dillere rağmen insanlık dertlerinin aynı olduğunu göstermek amacı taşıdığını belirtti. “Sizin için kimlik nedir?” sorusuna ise “Kimlik, yönetmektir. Benim İran pasaportum var. Ama yönetmen olarak bununla yetinemem. Eğer kimlik ve sınırlar bu kadar önemli olsaydı, bugün burada bunları konuşamazdık. Nasıl ki işçiler dışarıda çalışıp akşam evine geliyor. Ben de öyleyim; filmimi çektikten sonra Tahran'daki evime dönüyorum. Başka bir yerde yaşayamam. Ama yurtdışında başkalarıyla çalışırken tecrübe ettim ki yabancılarla da çalışabilirim, hatta yaşayabilirim. Bize televizyonlarda insanların kültürlerinin, dillerinin ve dinlerinin farklı olduğu, hatta bazılarının düşman olduğu söylendi. Ama tecrübeyle gördüm ki kültürlerimiz çok farklı değil. Hatta dinler arasında bile çok fark yok. ” cevabını verdi. YENİ FİLMİNİ ÇİN'DE ÇEKECEK Söyleşide, Kiyarüstemi'nin İtalya'da çektiği ‘Aslı Gibidir' ve Japonya'da geçen ‘Aşık Biri Gibi / Like Someone in Love' filmlerinden sonra yeni filmini Çin'de çekeceğini de öğrendik. Hayatı boyunca iki filminin etkisinde kaldığını söyleyen Abbas Kiyarüstemi, filmleri çektikten sonra kendisinin de bir seyirci olduğunu ve onları eleştirdiğini belirtti. ‘Yakın Plan' (1990) ve ‘Şirin' (2008) filmlerinin kendisi için özel bir yeri olduğunu söyleyen usta yönetmen, “Yakın Plan ve Şirin, zaman geçtikçe derinliği artan iki film. Ama biliyorum ki, ben onları yaparken bu derinliğin farkında değildim. Bu iki filmi de defalarca izledim ve her izlediğimde yeni bir şey görüyorum.” dedi. Bir filmin iyi olup olmadığının seyirci beğenisine, gişe ya da ödül başarısına göre belirlenemeyeceğini düşünen Kiyarüstemi, bu konuda tek ölçütün filmin 30 yıl yaşaması olduğunu ifade etti. Abbas Kiyarüstemi, bir soru üzerine, galasına katıldığı Ulusal Uzun Metraj Yarışma filmlerinden Balık hakkında da değerlendirme yaptı. Balık'ın duygusal bir film olduğunu söyleyen Kiyarüstemi, “Her şeyi yönetmene vermek istemiyorum. Mekanlar ve görüntülerin etkisi de çok iyiydi. Bu açıdan, siz Türkler çok şanslısınız. Film çekmek için çok güzel mekanlara sahipsiniz.” Sansür konusunda konuşan İranlı yönetmen, filmlerinin 18 yıldır İran'da gösterilmediğini hatırlattı. “Benim filmlerim sansüre uğramadı, sadece gösterilmedi” diyerek ironik bir yaklaşım sergileyen yönetmen, sansürün bazı kötü yönetmenleri meşhur ettiğini düşünüyor. “Ben filmi makaslanıp da sonra bunun mağdur edebiyatını yaparak ünlenen yönetmenlerden değilim.” diyen Kiyarüstemi'ye sansürle mücadele konusunda yönetmelere de görev düşüyor: “Yönetmenler o kadar zeki olmalı ki, eğer bir sansür kurulu varsa, oradan geçebilecek filmler yapmalı. Sansürün ya da otoritenin onun film çekmesini engellemesine izin vermemeli. Bu, iktidara itiraz edilmesin demek değil; itirazın üslubu ve yöntemine dair. Eğer bir iktidarı, otoriterlik ya da diktatörlükle suçluyorsan ve ona diktatör diyen bir film yapıp sonra da bunu illa göstereceksin diyorsan bu çelişki değil mi? O zaman, iktidar mı otoriter oluyor sen mi?” Kiyarüstmi, sansürün yol açtığı ‘mağdur edebiyatının' İran sinemasını kötü etkilediğini savunuyor: “İran'da iktidar karşıtı söylemler kullanarak en iyi filmi yaptığını iddia eden o kadar kötü yönetmenler çıktı ki, bu İran sinemasını ve genç yönetmenleri de olumsuz yönde etkiledi. Ben 18 yıldır filmleri İran'da gösterilmeyen bir yönetmenim. Çok rahat ve zengin olduğumu düşünmeyin. Ama sansür de olsa, insanlara ulaşmak için öyle bir yöntem bulmalısınız ki, filmleriniz kutularda kalmasın, seyirciye ulaşsın.” Sinemanın geleceği hakkına umutlu olduğun söyleyen Abbas Kiyarüstemi, dijital kameraların yaygınlaşmasının sinemayı devlet elinden uzaklaştıracağını düşünüyor: “Yeni imkanlar, elbette yeni bir sinema doğuracaktır. Fakat önemli olan bunun nasıl bir sinema olacağı…”

17 Ekim 2014 Cuma

Kütahya’nın Sıtkı’sı, bir de türküleri...

Kütahya'nın Türk kültür hayatına en büyük iki armağanı, Sıtkı Olçar çinileri ile Hisarlı Ahmet türküleri, dün akşam Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda bir araya geldi. Sıtkı Olçar ve "Sıtkı II" markasıyla babasının geleneğini sürdüren Nida Olçar'ın eserlerinden oluşan sergi, 19 Ekim Pazar gününe kadar ziyaret edilebilir.Tarihi bin yılı aşan çini sanatının günümüzde bilinen en önemli ustası Sıtkı Olçar, 15 Kasım 2010'da Hakk'a yürüdüğünde arkasında kıymeti ölçülmez bir imza ve sayısız eser bıraktı. Öyle ki, çini ve seramik sanatına yaptığı hizmetlerden ötürü UNESCO, büyük ustaya sağlığında ‘Yaşayan İnsan Hazineleri' unvanını verdi. Eserleri dünyanın en önemli merkezlerinde sergilendi ve onlardan bazıları da özel koleksiyon ve müzelere katıldı. Olçar'ın vefatından bu yana artık eserleri satılmıyor, sergilenmek ve gelecek kuşaklarla buluşmak üzere kalıcı müzesini bekliyor. Şimdi Olçar'ı yeniden gündeme getirmemizin sebebi, onun eserlerinin İstanbul'a konuk olması. Cemal Reşit Rey Konser Salonu “Ustalar ve Yöreler” başlıklı kültür-sanat programı dizisinde Kütahya yöresini temsil eden bir sergi ve bir konser düzenledi. Sergi, tahmin edileceği üzere Sıtkı Olçar'ın eserlerini içeriyor. Fakat dün akşam açılan sergi bununla sınırlı değil, Olçar'ın ekolünü sürdüren ve babasının izinde eserlerini ‘Sıtkı II' olarak imzalayan, kızı Nida Olçar'ın eserleri de sergide yer alıyor."BABAMIN İSMİNİ ZİRVEDE TUTMAYA ÇALIŞIYORUM"Atlar, kuşlar, ördekler, balıklar; duvar süsleri ve biblolar... Çininin o büyülü dünyasında baba kızın hayal gücüyle yoğrulmuş, pişmiş, renklenmiş, ışıltısıyla göz dolduran tam 80 eser. Bunlardan 40 tanesi Sıtkı Usta'nın geçmişi 30 yıla uzanan eserleri, diğerleri de Nida Olçar'ın, nam-ı diğer ‘Sıtkı II'nin 7 yıla sığdırdığı eserler. “Ben şimdilik bayrağı yeni devraldığımı düşünüyorum. Kendimi asla bir sanatçı olarak değerlendirmiyorum. Sıtkı Usta'nın atölyesini ve ismini yaşatan ve bayrağını zirvede tutan kızı olarak yola devam ediyorum.” diyor Nida Olçar. “Geçmişten Günümüze Sıtkı Olçar ve Nida Olçar Çini Sergisi”nin önemi ise Olçar'ın vefatından sonra gerçekleştirilen -o yıl Çırağan Sarayı'nda düzenlenen Usta'nın yarım kalan projesi ‘Çeşmeler'i saymazsak- ilk sergi. Haftaya da Sıtkı Usta'nın Ayasofya'daki mozaiklerden birebir esinlenerek 10 yıl önce yapıp depoya kaldırdığı eserleri Kapadokya bölgesinde sergilenecek. O sergiden iki eser de CRR'de yer alıyor.HİSARLI AHMET TÜRKÜLERİDün akşam açılışı yapılan serginin ardından, saat 20.00'de, Kütahya'nın yetiştirdiği en önemli halk müziği ustalarından Hisarlı Ahmet'in (1908-1984) eserlerinden oluşan bir de konser gerçekleştirildi. “Elif Dedim Be Dedim”, “Kütahya'nın Pınarları”, “Ben Kendimi Gülün Dibinde Buldum” ve “Feracemin Ucu Sırma” gibi onlarca türküyle adeta Kütahya'nın ses varlığı olan Hisarlı Ahmet'in eserlerini Nursaç Doğanışık ve Celal Bakar seslendirdi. Nida Olçar: Kalıcı müze bürokratik engellere takıldı “Ben kendi imkânlarım dahilinde geçici bir müze yaptım. Bunda da bürokratik engellerle karşılaşıyorum. Örneğin karayolları müzenin tabelalarını kaldırmak istiyor ya da gelip müzenin önüne kocaman bir karayol tabelası asılıveriyor. 30 yıldır orada olmayan bir yol levhası müzenin önüne dikiliverdi bir anda. Babam vefat ettiğinde kalıcı müze için o zamanki Başbakanımız bir talimat vermişti yerel yöneticilere. Bir dönem önceki belediye başkanıyla bir protokol imzaladık. Bu yaz yerel seçimler yenilenince, başkanımız değişti ve bir anda öğrendik ki, Sıtkı Usta Müzesi satılığa çıkartılmış. Zaten üç yıldır bunun açılması için bekliyoruz. Eserler deşifre edildiği için, 3,5 yıldır hırsızlığa karşı önlem almak ve eserleri korumak için 4 ayrı ev kiralamak zorunda kaldım. Benim için büyük bir maddi külfet. Yazışmalar sonunda satıştan geri çektiler evi. Şimdi müzeyi tekrar açmamızı istiyorlar fakat belediye Kültür Bakanlığı'na müracaat yapmamış. Açılması en az 1,5 yıl sürer, benim artık buna maddi olarak dayanma gücüm yok.”

16 Ekim 2014 Perşembe

Yönetmen Derviş Zaim: Sanat sineması, bindiği dalı kesti

Yönetmen Derviş Zaim'in insan ve doğa ilişkisini konu alan üçlemesinin ikinci filmi 'Balık' seyirciyle buluşmak için gün sayıyor. Adana Altın Koza Film Festivali'nde En İyi Senaryo ödülü alan film, bugün Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde görücüye çıkıyor. 17 Ekim'de gösterime girecek 'Balık'ı Derviş Zaim ile Bursa galası öncesi konuştuk. Zaim, 'Devir' filmi ile başladığı insan ve doğa ilişkisini neden seçtiğini, sanat sinemasının geleceğini, eleştirel film yapmanın zorluklarını ve en önemlisi filmleriyle nasıl konuştuğunu anlattı. Balık, insanın doğadan 'vermeden daha çok nasıl alırım?' sorusuna bir cevap. 'Devir' ile başlayan ve insan-doğa ilişkisi üzerine yeni bir üçleme mi? Birkaç film daha yapmak niyetim var. En azından bir film daha yapmayı düşünüyorum. Bu ikincisi... Üçüncü film de doğa ve insan üzerine mi olacak? Evet. Çünkü insan ve doğa ilişkisi bana göre şu an insanlığın çözmesi gereken en önemli sorunlardan bir tanesi. Belki de en önemlisi. İstihdam, büyüme paylaşım, işsizlik bütün bunlar gelip eninde sonunda doğayla olan ilişkimizin nasıl olacağı meselesine dayanan konular. Dolayısıyla insanlığın doğa ile olan ilişkisi sadece rasyonel olarak değil, kalbiyle de ele alınması gerekiyor. İşte film, bu noktada devreye girmeli. Film, bu kadar hoyrat olduğumuz bir konuda bize bazı sorular sorabilir. Benim yapmaya çalıştığım şey de bu... Sinemada bu tür özgün konuları senaryolaştırmak ciddi bir risk değil mi? Risk tabii ki. Ama kesinlikle çekilmesi gerekiyor. İnsanlığın en önemli problemi doğayla ilişkisinin nasıl olacağı. Bu tip meseleler gelişmesini tamamlamış ülkelerde gündeme gelir. Çünkü iş işten geçmiştir ve gelişme tamamlanmıştır. Çünkü kömürle olan ilişkilerini bitirmişlerdir. Petrolle olan ilişkilerini bitirmişlerdir. Doğayı kirletmiş ve katletmişlerdir. Ondan sonra akıl başa gelir ve ondan sonra da şapkalarını önüne alıp 'biz ne yaptık?' diye düşünmeye başlarlar. Oysa gelişmekte olan ülkelerde bu sorular lüks sorun olarak addedilir. Gelişmekte olan ülkelerin çevreci bakış geliştirmesi zor mu diyorsunuz? Şöyle ki; insanlar kendilerine önce bir karnımız doysun, sonra başka şeyleri düşünürüz derler. Ama karınları doyup da ortalıkta ormanların kesildiğini, madenlerin tükendiğini gördüklerinde, 'şimdi karnımız doydu, başımızı sokacak yerimiz de var ama biz ne yaptık doğaya?' diye sormaya başlarlar. İşte iş işten geçmeden, bu soruları sormak lazım. Bu yüzden bu filmler ve hatta 'Balık' filmi var. Üç-beş gün önce bir gazetede gördüğüm haberi söyleyeyim; ülkemizde de zehirle avlanma pek bilinmiyor. Ama yaygınlaşıyor ve maalesef var. Gazete haberinden bahsettiniz. Senaryoda ilham aldığınız herhangi bir olay var mı? Üç-beş hikâye var beni etkileyen. O hikâyelerin anekdotların, durumların, benim okumalarımın bir araya gelmesi sayesinde senaryo ortaya çıktı. Mekânın kendisini görünce daha evvel yazdığım senaryoları bir kenara bıraktım. Bursa /Gölyazı'da karar kıldım. Yine bir arkadaşımın yaşadığı olay beni etkiledi. Arkadaşım, oğlunun ölen balığının aynısını bulmak için kasaba kasaba Karadeniz'de dolaşmış. Bu ya da buna benzer hikâyeler benim bu senaryoyu bir araya getirmemi kolaylaştırdı. Bir değil, birçok kaynak var. Balık ölümleri doğayı katledişimiz.. Bunlar bana batıyordu.. Her şeyi içeriğe indirgemek istemiyorum. Biçimsel olarak da bir şey denemek istedim. Bu filmde de bir biçim arayışı, bir deneme var. Bir önceki filminiz Devir'de de doğa-insan ilişkisine odaklanmıştınız. Bu anlamda Balık nasıl bir tamamlayıcı oldu? Devir'de de benzer bir form anlamında biçim anlamında denediğim bir şey vardı, hem de slogan atmadan söylemeye çalıştığım bir şey vardı. O da şuydu; doğaya bir şey verirsen, sana cömert davranır... Bu filmde doğayla ilgili olarak insanlara bindiğin dalı kesmeye başladığın anda nelerin olabileceğini soruyoruz. Biçimsel arayış ve deneysel sinemadan bahsettiniz. Balık, bu arayışınıza yani filmoğrafinize ne kattı? Filmografimi şöyle görüyorum ben: Bir yere doğru giden kompartımanlar olduğunu söylemek mümkün. Bir trenin kompartımanları gibi, geleneksel sanatlara dayanarak yapmaya çalıştığım filmler, kompartımanlardan birini oluşturuyor. Şimdi ise sanki başka bir kompartımana geçtik gibi duruyor. Ama kompartımanın içindeki eşyalar birbirlerine benziyor. Masalar, döşemeler birbirine benziyor. Farklı kompartımanlarda devam eden bir şeyler var. Balık'ın kendisinden çok daha farklı tarzda bir şeyi işaret ettiğini söylemekle yetineyim... Gerisini meraklı olan seyirciye bırakayım.. İnsanın doğayı tahrip etmesi dediniz de; betonlaşma, yeşil alanların tahribatı, bunlar da bir katliam değil mi? İnsanlık, dediğim gibi hep doğadan bir şey almak, onu dönüştürmek ve daha farklı bir yere getirmek istiyor. Ama burada da bir paradoks var; ne kadar doğadan alıp sözüm ona uygarlığına taş üstüne taş koymaya kalkışırsan, bir şeyi eksiltiyorsun. Eksilen şeylerden bir tanesi de senin hayatın oluyor. İnsanların toplam hayat kalitesinde, eskiyle kıyaslandığında düşmelerin olduğunu düşünüyorum. Sizi bu düşünceye iten şey ne? Mesela, çok daha iyi olduğunu düşündükleri toplu konutlarda yaşıyorlar ama daha yaşlı kuşaklara bakıldığı zaman özellikle kırsal kesimlere geliyorsa 'romatizmalarım bu evlerde azdı. Kerpiç evler daha iyiydi' diyor. Ama kerpiç 5 bin senenin tecrübesiyle oluşturulmuş bir şey. Kerpiç, nemle ilgili sıcaklıkla ilgili senin daha önce deneyimlerinden süzülerek sana nefes alan bir yapı sunuyor. Sen onu bırakıp da toplu konuta çıktığında kafana naylon poşet yerleştirmiş gibi oluyorsun. Bu kaba bir örnek ama bizim doğayla ilişkimizdeki eski kadim bilgeliğimizi kaybettiğimizi sadece alma ilişkisi üzerine kurulan bir alışverişin eninde sonunda insanı duvara çarptıracağını söylemeye çalışıyorum... Söylemeyi görmeyi bilen birine doğa her zaman bir şeyler fısıldar. Meşrebince fısıldar. Vote gibi aydınlanma filozofları için bahçe ile uğraşmak doğaya bakmak kendi meşreplerince başka bir anlam ifade ediyor. Onlara göre aklı bulmak için bir vasıta bile oluyor doğa ve bahçe. Doğaya bakmak her insanın kendisinden bir şeyler bulabileceği hatta zamanla kendisini değiştirebileceği öylelikle dünyayı da dönüştürebileceği bir egzersize bir tefekküre de gidebilir. Ne güzel olurdu öyle bir şey olsa. Geleneksel sanatlar, doğa insan ilişkisi... İnsanlara bir şeyler anlatmak derdindesiniz. Bir sinemacı olarak bu tür konuları gündeme getirmekteki temel amaç sadece bir arayışın eseri mi? Türk sinemasında Kıbrıs ile ilgili üç-beş filmden birkaçını ben yaptım. Doğayla ilgili üç-beş filmden birkaçını ben yaptım, yapacağım, yapıyorum. Allah'a şükür. Bunlar bana sadece ve sadece gurur verir. Bunları yapmak kolay oluyor mu, olmuyor. Bunları yapmak kan, gözyaşı, ter anlamına geliyor mu, geliyor. Ama bu da benim kendi seçimim. İnsanlar başlarına ne geliyorsa başka türlü şey gelemeyeceği için o hayatı yaşarlar. Bu da belki benim kaderim. Filmlerim bundan ibaret değil. Başka çeşit işler de yapacağımı biliyorum. Hayatın neleri getireceğini bilemeyiz. İnşallah ben de daha farklı işler yapma gücünü kendimde bulurum diye umut ediyorum. Deneysel, biçimsel derken nereye gidiyor Derviş Zaim sineması? Çokluk içindeki birliğe benziyor. O çokluğu, o karnaval havasını önemsiyorum. Bütün bu çokluk, renklilik içindeki birlik de, benim önemsediğim şeylerden bir tanesi. Bu sürecin kendisi, bu çokluluk, bu gittikçe açılan dönen dolaşan bezeme gibi devam eden duvarlar ve sütunlar boyunca giden bu örüntü benim hoşuma gidiyor. Örüntünün kendi içindeki değişik motifler, değişik renkler ve bu değişikliğin, ileride bana vaat ettikleri hoşuma gidiyor. Bu örüntünün peşinden gidiyorum, bu örüntünün bir ipini, ipliğin bir kenarından tutup sonunun nereye gideceğini ve beni nereye götüreceğini merak ediyorum. Süreç böyle devam ediyor, umarım böyle devam eder. Bu çokluk içindeki birlik size ve sinemanıza ne katıyor? İnsan değişir, dönüşebilir. İyi ki de böyledir. Muhtemelen beni de değiştiriyordur. Bir zamanlar yaptığım filmlere baktığım zaman ve onların seninle konuştuğunu görmek en büyük zevktir. Bazen filmler sizinle konuşmayı bitirir. Eski filmlerden bahsediyorum. Filmler sizinle ilişkilerini keserler. Küser size filmler. Siz de onlara küsebilirsiniz. Artık konuşacak bir şey kalmaz. Bitmiş bir ilişkiye dönüşür film. Eğer devam ediyorsa ya da bitmiş bir ilişki yeniden başlayabilir. Öyle işler yapıyor olursanız, sizden daha mutlusu yoktur. Bu ne anlama geliyor? Siz değiştiniz dönüştünüz yada hayat bir şeyleri değiştirdi sizinle ilgili siz bir zamanlar düşünmediğiniz şeyleri filmlerinizde görmeye başladınız demektir... Siz filmle başka bir platformda tekrar ilişkiye geçtiniz demektir. Bu da insanı besler. Bir zamanlar yaptığın ve bir süre beğenmediğin filmi artık beğenmeye başlarsın. Bir zamanlar yaptığın beğendiğini de artık hiç beğenemiyorsun. Bunlar güzel şeyler. Çünkü hayat değişir. O olmakta olan oluş hali binim hoşuma gidiyor. Filmlerimi okurken de böyle bir oluş halinin olması hoşuma gidiyor.. Yarı amatörlerin yaptıkları, maymun iştahlılıklardan bahsetmiyorum, iş biter memnunsunuzdur ama karşılaşmalarınız hayata bakışınız, hayatı görüşünüz yaşadıklarınız nedeniyle değişebilir dönüşebilir. Bu nedenle oluşan o çoğul okumadan bahsediyorum. Filmlere ilişkin çoğunluktan bahsediyorum. Filmlerim beni yaratır, ben de filmlerimi yaratırım. Bu karşılıklı birbirini çizen iki el. Derviş Zaim sineması bir dil oluşturdu. Bu dilin halkta, kitlelerde karşılık bulduğunu düşünüyor musunuz? Tabutta Rövaşata ile başlayan süreç çok farklı yerlere giderek devam ediyor. Çok farklı duraklarda duruyor. Bu da beni mutlu ediyor. İnsanlar kimileri benim filanca dönemimi daha çok sevecektir, kimileri daha farklısını seveceklerdir. Bunlar zenginlik. Elbette bu dönemler arasında bir bel kemiği omurga olacaktır. Arayan, bulmak isteyen bu omurgayı bulur. İnsanların da kendi meşreplerince filmlerimden bir şeyler aldıklarını görmek beni mutlu ediyor. Bazı yönetmenler vardır, hayatları boyunca hep aynı filmleri yaparlar. Bunun kimseye bir zararı yoktur. Yönetmene de millete hatta gazetecilere de faydası vardır. Çünkü bilirler ki bu yönetmen bir film yaptıysa teması şudur, stili budur, onun hakkında yazmak da çok kolaydır. Adam iletişimsizlik üzerine yazar stili milimalisttir, şehirlerde çeker, şöyle yapısı vardır, böyle yapısı vardır. Ama kötü yapmıştır iyi yapmıştır gibilerden şeyler onun hakkında düşünürler yazarlar. Bu da bir kolaylıktır. Ben böyle değilim. Ben her defasında yürüdüğüm yolu, şu ya da bu şekilde farklı patikalardan geçerek zenginleştirmekten hoşlanıyorum. Farklı yerlerden gidiyorum ama yaptıklarımı birbiriyle hiç alakası olduğunu söylemiyorum. Gene birbirlerini tamamlayan bir kimyasal bağ, tutkal elbette var. İşte bu birlik içindeki farklılık, önemsediğim şeylerden biri. Bu form arayışı ve de içerikle birleştirilebilen form arayışı, benim filmografimde hoşlandığım şey. Tabutta Rövaşata ile Filler ve Çimenler, politik sinemaya iyi örneklerdendi. Peki günümüzde politik sinemayı nerede görüyorsunuz? Şu an için benzer filmler çekilebilir mi? Çok protez tarafı olan film yapmak o kadar kolay değildir. Çünkü protez tarafı olan filmleri yapabilmek için gerekli bağımsız finansmanı, kaynakları bulmak, bunları yeterli oranda bulmak o kadar kolay değildir. Bağımsız finansmanı bulduğunuzu varsayın, hacmi ve büyüklüğünün yeterli miktarda olup olmadığı sorusu ortaya çıkıyor. Bağımsız finansman bulamadığınız zaman kendinizi muhtemel kısıtlamalardan nasıl koruyacağınız sorusu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla ayakları yere basan ama özgür olan bir protez film, alternatif film ve hatta eleştirel filmi yapmak günden güne zorlaşıyor. Bağımsız, eleştirel sinemayı yaşatmak için ne yapmak gerekiyor? Şöyle yapmak daha akıllıca; milletin daha kolay kabul edebileceği paradigmaları seçip, onlar içinde kalarak protez film yapabilirsiniz. Mesela Kürt hareketi var. Kürt haraketinin bir bireyisiniz. Bu hareketin içinden geliyorsunuz, Kürt hareketiyle ilgili, onun geçirdiği deneyimlerle ilgili film yapmak istiyorsunuz. Kaynaklarınız muhtemelen tali ya da kısmî Kürt kaynaklı işler olacaktır. Eğer bütünüyle Kürt paradigmasından bakan bir iş yapmak istiyorsanız. Aynı şeyi İslamcılar için de söylemek gerekir. Aynı şeyi solcular için de söylemek gerekir. Tabii gerçekte bu saydığım noktaların arasında yaşayan yani gri bölgelerde yüzen çok sayıda insan var. Yani devletten kısmen para bulup bunu kısmen metaforlarla, sembollerle gizleyip eleştirel bir film yapabilirsiniz. Belli bir kamp da size yardım eder, onun da desteğiyle işinizi bitirir, protez damar içinde yerinizi alırsınız. Genelde Türkiye'de yapılan işler böyle oluyor. Böyle yapılarak bazen etliye sütlüye karışılabiliniyor. Her zaman sanatın şaşırtıcı olan tarafı da bu. Hiçbir zaman bir artı bir eşittir iki gibi bir formülü yok sanatın. Bazen garanti dediğiniz şeyden çok berbat şeyler çıkıyor. Olmayacak dediğiniz şeylerden güzel şeyler çıkıyor. İşin doğasında böyle bir hoşluk var. BASKI ORTAMI, YARATICILIĞI KIŞKIRTIR Sanatın ülkemizde özgür olduğunu düşünüyor musunuz? Kendini ifade etmek isteyen adam, her yerde her zaman ifade eder. Ben ona inanıyorum. İspanyol sinemasının en güzel yapıtları Marco dönemindeki sansürde ortaya çıktı... Sovyet sineması o baskı ortamı içinde en güzel, en olağanüstü yapıtları üretti. Türkiye'deki ifade özğürlüğünün oranının ne olduğu başka bir tartışmanın konusu. Elbette bununla bağlantılıdır ama başka bir platformun tartışmasıdır. Çünkü ben şahsen kısıtlamalarda yaratıcılığı kışkırtan bir şey olduğuna inanırım. Eğer bir yerde sınırlama varsa orada yaratıcılık kışkırtılabiliyor... Sinemaya bir şeyler öğrenmek için değil, eğlenmek için giden bir ülkede yaşıyoruz. Bu anlamda sanat sinemasının işi zor diyebilir miyiz? Yaptığım filmlerin içeriğine bakarsanız bir seyirci gözetme tavrı olduğunu göreceksiniz. Tek plan olarak çektiğim Nokta filminde bile, bir seyirciye gel otur şu filmi izle, sıkılmadan çıkacaksın tavrı vardır. Halbuki izlenmesi en zor filmim olarak görülmesine rağmen. Tek plan olduğu için Nokta örneğini seçtim. Dolayısıyla yaptığım filmleri, sadece ahkâm kesen, ders veren filmlerden ibaret olarak görmek istemem. Görülmesini de istemem. Çünkü, haz vermek, millete keyif vermek, sıkılmadan izlenmesi önemli bir boyuttur filmlerimde. Bunu gözetirim ve bunu bir düstur olarak kabul edip buna göre inşa etmeye gayret ederim. Filmler çok fazla gişe yaparlar yapmazlar o ayrı bir şey. Böyle bir tavrım vardır. Bir şeyi seyirciyle paylaşmak. Onları bir yerlere çağırmak, her zaman sıkıcı olmak anlamına gelmemelidir. Aksi takdirde seyircinizi kaybedersiniz. Türk sinemasının önemli handikaplarından biri, seyirciyle iletişim kurmakta zorlanmasıdır. Özellikle Türk sanat sinemasının. Seyirci kaybı sanat sinemasını nasıl etkiliyor? Seyirciyi kaybettiğinizde bir sonraki filminizi yapmak için ya bakanlığa gideceksiniz ya da olmadık duaya amin deyip sponsor aramaya başlayacaksınız. Halbuki kendi seyircinizi yaratmaya başladığınızda kendi seyirciniz sizin filmlerinize gelmeye başladığında ortaya daha farklı bir şey çıkacaktır. Siz kendi seyircinizi oluşturmuş, dolayısıyla kendi seyircisiyle film yapmaya devam edecek adam konumuna ulaşırsınız. Bu da sizi yarı bağımlı halden çıkarır. Daha özgür bir adam haline getirir. Ben seyirciyle ilişkimin, bir barış ilişkisi içinde olması gerektiğini söylüyorum. Ama bu barış ilişkisi çadır tiyatrosu yapalım anlamına gelmiyor. Seyirciye gel yanıma otur şöyle, sana bir şey anlatacağım diyeceksin, onu sıkmadan anlatacaksın. Anlatmaya çalıştığın şey de çayın şekeri gibi görünmez olacak. Çayını içecek, içindeki şekeri hissedecek ama o şeker görünmez kıldığın için çok daha kolay içilebilecek. Fark edilmeden seyirciye verilen şey en iyi şeydir. Peki sanat sinemasının seyirci sorunu yaşamasında suç kimin? Benim filmlerimde yapmaya çalıştığım budur. Gerek form arayışı gerekse biçim arayışı gerekse bunların birleşmesi söz konusu ediliyor ya bunların peksemet gibi değil, bir şerbet gibi seyirciye verilmesi gerektiğini blirim. Aksi takdirde sinemacı olarak bindiğimiz dalı keseriz ve ne yazık ki Türk sanat sinemasının başına bu geldi. Türk sanat sineması bindiği dalı kesti, seyirci günden güne eridi, 20 binlerden 3-4 binlere düştü. Bütün bu sürecin böyle olmasında tek tek hepimizin suçu var. Halbuki sinamanın seyirciyle barışık olmasının yollarını araması lazım. Seyirci her şey değildir ama seyirciyle barışık olmayı da başarmak gerekir. Kesilen bilet sayısıyla yaşayanlar elbette olacaktır. Onlar önemlidir. Kemal Sunal bu yüzden önemlidir. Cem Yılmaz bu yüzden önemlidir. FKM'nin yaptığı işler bu yüzden önemlidir. Bunun yanı sıra, her şeyi kesilen bilet ile de ölçmemek lazım. Türk sineması bu farklı yönelimleri, bu farklı sinemaları bir arada tutabilirse çok sağlıklı bir iş yapmış olacaktır. Sizin kriteriniz, çıtanız var mı? Filmden filme değişebilir. Bazen öyle bir film yaparsınız ki bu anca anlayana sivrisinek sazdır, bazen daha farklı iş yaparsınız buna seyirci gelir dersiniz. Bunun gişesi olur dersiniz. Standart bir şey söylemek mümkün değil. Ama şunu söyleyim; hepimizin tüm Türk sineması, kombine bilet alırsınız ya maçlara, Ali filmini çıkaracak, Veli filmini çıkaracak bilecek ki 40 bin seyircisi var. Hüseyin filmini çıkardığında 35 bin diyecek. Üstüne gelirse ne âlâ. Böyle bir şey yaratsak olağanüstü bir şey olacak. Ama bu bindiğin dalı kesmekle ile olmaz. Bindiğin dalı keser, seyirciyi küstürürsen, bir zamanlar 20-30 bin gelen seyirci gelmez. Sen seyirciyi küstürmezsen aynı seyirci tüm filmlere gideyim, bunu da beğenirim belki diyerek 40-50 bin seyirci gelirse ne âlâ. Borçlarını ödersin, yola devam eder bir sonraki filmini daha kolay çekersin. Siz gelenekten besleniyorsunuz ama toplum hızla değişiyor. Yeni jenerasyona gelenekseli nasıl sevdireceksiniz? Bir teoriye göre gelenekle ilgili yapılacak şeyler yapıldı bitti. Karagöz'ü Ramazan'dan Ramazan'a hatırlıyorlar. Bunun dışında Karagöz'ün esamesi okunmuyor. Ben, 'Gölgeler ve Suretler'de Karagöz'ün esamesini farklı bir bağlamda okumaya çalıştım. Gelenek bana bu çağda nasıl seslenebilir sorusu önemlidir. "Geleneğin bazı yapılarını alıp nasıl dönüşüme uğratabilirim sorusu önemlidir. Benim gelenekle kurduğum ilişki bu çağa bağlı kalmında nasıl tevarüs edebilirim ilişkisi. Yapmaya çalıştığım şey de budur. Bu çağın silahlarıyla eskiye bakmaya çalışırım. Benim yapmaya çalıştığım bu. Geleneği bir şekilde yeniden yorumlamaya gayret ediyorum. İlk çıktığında filmler değişik nedenlerden dolayı bir patlama biçiminde çıkmıyorlar. Ama o patlamalar uzun zamana yayılarak benim filmimde devam ediyorlar. DVD'si sürekli satan insanlardan biriyim. Sürekli keşfederler ve yeni keşfederler. Tekrar keşfederler. Bir anda milyonlarca seyirci olmayabilir ama benim filmlerin yavaş yavaş gelir. O film kendisine çağrır zaten. Ne diyelim korsanın gözü kör olsun...

15 Ekim 2014 Çarşamba

Maddî destek edebiyata zararlı mı?

Kültür ve Turizm Bakanlığı eserlerine ilk kez teşvik verdiği 40 yazarın ismini sır gibi saklarken, 2015 başvuruları bugün sona eriyor. Nobel Edebiyat Ödülü’nün seçici kurulundan Horace Engdahl’ın geçtiğimiz hafta, yazarlara verilen maddî desteğin edebiyatı olumsuz etkilediğini söylemesi, teşvikleri yeniden hatıra getirdi.Entelektüel üretimin maddi kaygılardan arınmış olması pek çok yazarın hayali. Yazarlığın profesyonel bir uğraş olarak görüldüğü çağımızda, bu arzuyu gerçekleştirmek için kalem erbabının türlü türlü yollar aradığını görmek çok da zor değil. William Faulkner'a yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı olup olmadığı sorulduğunda, usta yazar ‘hayır' diye başlayarak devam eder: "Yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı yok. Tek ihtiya­cı olan şey kâğıt ve kalemdir. Para karşılığı yazılmış iyi bir şeye rastlamadım hiç. Bir yazarın kurumlarla uğraşmaya hiç vakti yoktur. Her zaman bir şey yazmakla meşguldür. Eğer birinci sınıf bir yazar değilse, zamanı veya ekonomik özgürlüğü olma­dığı gibi özürlerin arkasına sığınır. İyi bir sanat eseri hırsızlar, kaçakçılar veya at bakıcılarından da çıkabilir. İnsanlar gerçekte zorluğa ve yoksulluğa ne kadar dayanabileceklerini keşfetmek­ten korkarlar. Ne kadar güçlü olduklarını keşfetmekten korkar­lar. Hiçbir şey iyi bir yazarı yok edemez. İyi bir yazarı değiştire­cek tek şey ölümdür. İyi yazarların başarıyla veya zengin olmak­la uğraşacak zamanları yoktur." Faulkner'ın yazarın para ile ilişkisinin sınırları üzerine, bu bir hayli açık ve kararlı cümlesini bir kenara yazalım zira, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ‘Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik' kapsamında destek verdiği 40 yazar, hâlâ sır gibi saklanıyor. Bakanlık, söz konusu destekten hangi yazarların, hangi eserleriyle ne kadar yararlandıklarını açıklamazken, 2015 başvuruları da bugün sona eriyor. Nobel Edebiyat Ödülü'nün açıklanmasının hemen öncesinde ise İsveç Akademisi üyelerinden edebiyat tarihçisi ve eleştirmen Horace Engdahl'ın ​​6 Ekim'de Fransız La Croix gazetesinde çıkan söyleşisinde yazarlara verilen maddi desteğin edebiyata olumsuz etkisi olduğunu söylemesi ‘teşvik' konusunu yeniden akla getirdi. Nobel Edebiyat Ödülü'nün kime verileceğine karar veren akademinin 18 üyesinden biri olan Engdahl'ın bu görüşü bir taraftan haklı görülürken öte yandan, yazarın entelektüel etkinliklerini sürdürmesi için maddi telaştan uzak kalması karşı görüşünü yükseltti.Halktan kopan yazarlarMaddi güvencenin yazarı kimi endişelerden alıkoyduğu bir gerçek, fakat işin ipucunu kaçıran yazarın rehavete kapılması da tanıdık hikâyelerden biri. Engdahl'ın dikkat çektiği, devlet kurumlarının ve özel kurumların desteğinin, kitaplardan kazanılanların yazarı maddi bir rehavete sokup toplumdan kopardığı. Bir başka deyişle günlük, sıradan hayattan ayrı düşürdüğü. Özellikle devletle girişilen ‘maddi destek' sözleşmesi türünden bir girişimin, sağlıksız bir ilişki doğurduğuna işaret eden Engdahl, Samuel Beckett ve daha pek çok yazarın taksi şoförlüğü, kâtiplik ve garsonluk gibi işlerde çalıştığını hatırlatıyor. Böyle bir hayatın zorluğunu da dile getiren Engdahl, bu türden mesleklerin yazarları edebi olarak beslediği gerekçesini öne sürerken, yazarı baştan çıkarmaya yetecek maddi rehavetin edebiyata zarar verdiğini savunuyor. Engdahl, Batı edebiyatının bu maddi desteklerle gittikçe fakirleştiğine dikkat çekiyor.Truman Capote'ye bir söyleşisinde maddi güvencenin iyi yazmak için belirleyici bir rolü olup olmadığı sorulur. Şöyle cevap verir yazar: “Maddi rahatlığa genç yaşta ulaştıysanız ve yaşamayı işinizi sevdiğiniz kadar seviyorsanız, ipin ucunu kaçırmamak için sağ­lam karakterli olmak lazım. Ancak yazmak en ağır günahınız ve en büyük zevkiniz olmuşsa tek engel ölümdür. Maddi güvence yazarı endişelerden kurtardığı için çok işe yarar tabii. Endişe, yazma yeteneğini yok eder. Sağlık sorunları da endişeye yol açar, bu da bilinçaltınızı rahatsız eder ve zihinsel birikimlerini­zi eritir.”Bir taraftan yazara verilen maddi desteğin entelektüel özgürlük için tehlike oluşturduğu görüşü, öte yanda ise yazarın her türden ekonomik sıkıntıdan uzak kalması gerektiği fikri… Üretimin merkezinde olan yazarı vicdanıyla baş başa bırakan bu zorlu süreç, öyle kolayca içinden çıkılacak bir duruma benzemiyor, Faulkner'ın dediği gibi yazarın “tek ihtiya­cı olan şey kâğıt ve kalemdir” belki de.