8 Ekim 2014 Çarşamba

Saf sanatın babası Maleviç’e armağan

Soyut sanat tarihinin en önemli tablosu Siyah Kare’yi sanatseverlere armağan eden 20. yüzyılın önemli sanatçılarından Rus ressam Kazimir Maleviç’in Londra’daki Tate Modern Müzesi’nde retrospektif sergisi açıldı. Maleviç için gökyüzü mavinin aksine beyazdır ve sonsuzluğun rengidir ve bu kapsamlı sergi, yeni bir soyut dil arayışına giren usta bir sanatçının tüm evrelerini ele veriyor.Bir müzede veya galeride önüne dikildiğimiz tabloya karşı boş bakışlarımızı, onları hayranlıkla izleyenlerden kaçırmak bizi biraz rahatlatır. Bu yüzden izleyicinin soyut sanata duruşu ya sevgi ya da nefret üzerine kuruludur. Fakat aradaki mesafeyi kısalttıkça, zevkli bir alışverişe girdiğimiz anlar da olur. Her tablo görsel bir metafor şölenine dönüşür, zihin tatlı yorgunluğuna teslim olur. Rus ressam Kazimir Maleviç’in (1879-1935) Londra’daki Tate Modern Müzesi’nde sergilenen soyut sanat tarihinin en önemli tablosu Siyah Kare önündeki kalabalıktan, hayranlık veya boşvermişliği okumak zor değil. Maleviç için yaklaşık 30 yıl aradan sonra açılan ilk retrospektif sergide 150’den fazla eserle birlikte yer alan bu tablo serginin en önemli eseri. Tate Modern’in 12 odasına yayılan “Maleviç: Rus Avangardının Devrimcisi” adlı sergi, yaşadığı dönemde yeni bir soyut dil arayışına giren usta sanatçının tüm evrelerini ele veriyor. Sergi dünyanın dört bir yanından çeşitli müze ve koleksiyonlardan derlenmiş. 14 çocuklu bir ailenin en büyüğü olarak Kiev’de doğan Maleviç’in çocukluğu, sanat dünyasına epey uzak bir yerde, şekerpancarı yetiştirilen köylerde geçer. Buradaki yaşantı sanatının başlangıcı olur. Babasının ölümünün ardından Moskova’da sanat eğitimi alan Maleviç, Rus avangart ressamlarının arasına girer. 1915’te 106 x 106 cm boyundaki siyah bir kareyi, bir ikon gibi serginin baş köşesine yerleştirdiği 0.10 adlı sergi, sanat tarihinde radikal bir olay olarak kayıtlara geçer; zira süprematizm adını verdiği bu yaklaşım, soyut geometriciliği benimseyen bir resim anlayışının manifestosu gibidir. Maleviç eleştirmenlerin ve halkın görmeye alıştıkları şeyi yerle bir etmiştir. Son derece yalın ve çarpıcı bir eserdir söz konusu olan. Tate Modern’deki sergide, dünyada dört tane olan Siyah Kare’lerden ikisi sergileniyor. 1915’teki ilk tablo halen Mosko-va’da ve buradan hiç ayrılmadı.Kendi dilini bulan sanatçıMaleviç’in Latince “en üst, en yüce” anlamına gelen “supreme” sözcüğünden türettiği süprematizm, ‘hiçbir şeyin’ ve ‘her şeyin’ iç içe geçtiği bir sanat. Başka deyişle, saf sanatı temsil eden bir yaklaşım. Tate Modern 0.10’dan yola çıkarak, bir odayı tıpkı o dönemde sergilenen haliyle düzenlemiş. Süprematizmi mimariye de uygulamak isteyen Maleviç’in çeşitli maketleri de sergileniyor. Ünlü mimar Zaha Hadid’in Maleviç tutkunu olduğunu hatırlarsak, Maleviç’in etkisi daha iyi anlaşılır.Malevich’in formları doğayı çağrıştırmaz, nesnelerin zihnimizdeki tanıdık görünümleri geçersizdir. Sergide yer alan Beyaz Üzerine Beyaz adlı bir başka önemli tablo, resmin en saf formu olarak değerlendiriliyor. Onun renk dünyasında gökyüzü mavinin aksine beyazdır ve sonsuzluğun rengidir. 1919’da yazdığı Nesnesiz Resim ve Süprematizm adlı manifestosunda sonsuzluğun hakiki sembolünün beyaza evrildiğinden söz eder ve ressamlara bir çağrıda bulunur: “Rengin sınırlarının mavi ışık gölgelerinden geçtim ve beyaza ulaştım. Beni izle yoldaş. Renkli gökyüzünün hatlarını altüst ettim, yıktım ve rengi sıkıca düğümlediğim bohçaya koydum. Beyaz, özgür derinlikte yüz, sonsuzluk önünde...”Sergide karalama ve eskizlerin yer aldığı 10. oda, sanatçının tüm sanat evresinin iz düşümü. Buradaki küçücük kâğıtlara yaptığı çizimlerin, o dönemde kağıdın pahalı olması sebebiyle, daha sonra tablolara dönüştüğünü sergideki eserlerden görebiliyorsunuz. Edebiyata ve operaya da ilgilidir Maleviç. Kitaplara çizdiği kapaklardan ve sahne tasarımını yaptığı Güneşe Karşı Zafer operasından eskizler de sergide yer alıyor. 1930’larda ise Maleviç yeniden figüre döner ve serginin son odasındaki portreler sanatçının bu dönüşümünü önümüze seriyor. Stalin rejiminin baskısından nasiplenen ve resimlerine el konulan Maleviç, 56 yaşındayken kanserden hayata veda eder. Ölürken yatağının başında Siyah Kare asılıdır. Mezarına da aynısından yerleştirilir. Tate Modern’deki Maleviç sergisi her sanatçının arzuladığı kendi anlatım biçimini, kendi dilini oluşturmanın zirve örneklerinden biri sayılabilir, zira saf bir sanatla kurulmuş bir dünya var karşımızda. Sergi 26 Ekim’e kadar açık.

7 Ekim 2014 Salı

Söz yazar, Cem çizer, ‘doku’ tutar

Zaman’ın usta çizeri Cem Kızıltuğ’un ilk deneme kitabı Doku (Timaş Yayınları) yayımlandı. C’empati ve Alegorik Gri albümlerinde çizimlerini bir araya getiren Kızıltuğ’un denemeleri de çizgileri gibi bambaşka dünyaların kapısını aralıyor ve okurunu şaşırtıyor.Cem Kızıltuğ’un çizimlerine her baktığımızda aklımıza ilk gelen soru ‘Bu adamın acaba nasıl bir dünyası var?’ oluyor. Her çizimi, gösterime yeni giren bir film kadar merak uyandırıcı, bir roman kadar akıcı, bazen de tiyatro sahnesi kadar cesaret verici. Hepsi uzun uzun seyredilmeyi hak ediyor, çoğu, insanı iç dünyasına sürüklüyor, bazen de o çizgilerle aynı sahneye çıkıp hikâyenin bir parçası olmak istiyorsunuz. Kızıltuğ’un imgelerle dolu çizgi dünyasına artık metinler eşlik ediyor. Sanatçının ilk deneme kitabı Doku geçtiğimiz hafta yayımlandı. “Her Tebessüm Kısadır”, “Size Hoyrat Diyecekler”, “Küllerinizi Nasıl Taşırsınız?” başlığı altında üç bölümde toplanan 50 deneme, çizgi-yorum tadında. Ama Kızıltuğ, denemeleri çizimler için yazmadığını söylüyor, fakat birbirinden bağımsız olmadığını da ifade ediyor. Bir deneme, bir çizim şeklinde tasarlanan kitaptaki tüm öğeler iç içe geçmiş, ne birbiriyle bağımlı ne de bağımsız…Zaman’ın usta çizerlerinden biri olan Kızıltuğ’u çizimlerinden tanıyor, kitaplarındaki kısa özgeçmişinden mezun olduğu okul, aldığı ödüller, iş hayatını biliyoruz. Fakat sanki hakkında bilmediğimiz, belki de bilmememiz gereken çok şey varmış gibi hissediyoruz. Mesela mühendis bir babanın, diş doktoru bir annenin oğlu. Sanatçı kişiliğini biraz babasına borçlu, klarnet dışında tüm enstrümanları çalabilen bir babanın dizinin dibinde büyümüş. Çocukluğu İstanbul Kadıköy’de geçmiş, hayretle izlediğimiz çizgilerini o yıllarda inşaatlarda oynarken keşfetmiş. Arkadaşları ile mermerleri toplar, sonra kırmızı kiremitleri o mermerle ezer, kırmızı tozu ıslatıp mermer ve tuğlanın arasında sürtünce oluşan lekeleri uzun uzun incelermiş. Kendisinin ifadesiyle Kürsü sayfasında gördüğümüz, bir kısmı Doku’da yer alan çizgiler, işte o zaman gözünün önünde hep uçuşurmuş. Ortaokulda elinden bırakmadığı Aziz Nesin kitaplarından, kahramanı Marian Gold’a, Avni, Fırfır, Limon mizah dergilerine… Yaşadıklarının devamı var ama gerisi denemelerinde saklı.Doku’daki hikâyelerin kimi bir hastane bahçesinde geçiyor. Öğrencilik yıllarında bir yakınını ziyaret etmek için gittiği Zeytinburnu’ndaki Surp Pirgiç’in çok sevdiği havuzlu bahçesi Kızıltuğ’un hafızasından hiç çıkmamış. Kimi denemesinde bir şairin nar ile ilişkisini anlatıyor. Hangi şair olduğunu söylemeyelim, siz bulun. Bir yazısı var ki çok özel, kırkıncı yaş denemesi. Çoğu yazarın aksine Kızıltuğ, kalabalık hatta gürültülü ortamlarda yazmaktan çok hoşlandığını söylüyor: “Çizgiler sakin ortamda çıkıyor, yazmayı kalabalıkta sevdim. Hatta çok hoşuma gitti. Tramvayda, kafede, parkta... ”Peki neden Doku? Kitabın adı üzerine aslında çok düşünmüş Kızıltuğ, isimler üzerinde düşünmeyi seviyor. ‘Kabaca Siz’, ‘Resimli Aporya’ gibi soru işaretleriyle dolu isimler aklına gelse de Doku’da karar kılmış. “Ben çalışırken hep dokularla çalışıyorum. Bir klasörüm var, içinde dokularım var, gün boyu onlarla haşır neşirim, sonuçta hepimiz bir dokuyuz, bir resmin bir parçasıyız. Herhalde bunlardan çıktı Doku.” diyor. Cem Kızıltuğ takipçilerine güzel de bir haber verelim. Doku’nun yakında tiyatroya uyarlanması planlanıyor. İsmi ne mi olacak? Elbette Doku’dan türeyecek. Doku, d’yi eksilt oku, z kat dokuz ya da dokun…Denemelerden…“Toplum içinde uyumamalısınız, size hoyrat diyecekler, sizi garip sanacaklar, gözlem gözlem üstüne bir zayıflık bulup onu büyütecekler, uyumayın, mutsuzun en mutsuz anı uyandığı, mutlunun da en mutlu anı uyuduğu, ikisi de değilsiniz, koparılmayıp günbegün birikmiş saatli maarif takvimi yaprakları gibisiniz, öyle nötr, arada bir yerdesiniz, not, sizi koparmak istiyorlar, uyanık kalmalısınız…”

6 Ekim 2014 Pazartesi

Sanat dünyasında ‘Gezi’nin artçı sarsıntıları

Bugünlerde sinema, tiyatro ve modern sanat çevreleri Gezi Parkı olaylarının ‘art’çı sarsıntılarını yaşıyor. Bir haftadır devam eden 51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ndeki Gezi sansürü dün çözüldü! Fakat Venedik Mimarlık Bienali Türkiye sergisinden ve İBB Şehir Tiyatroları’ndan iki sansür haberi daha geldi.51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde bir haftadır devam eden sansür tartışmaları dün yeni bir boyut kazandı. Belgesel yarışma programından çıkarılan Reyan Tuvi’nin yönettiği ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ adlı Gezi belgeseli, ‘yeni versiyonu’ ile yarışmaya yeniden dahil edildi. Festivalin internet sayfasında dün yapılan açıklamada, ‘Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, Reyan Tuvi’nin ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ filminin yeniden gönderilen versiyonunu, yapılan değerlendirme sonucunda yarışmaya davet etmiştir’ denildi.Reyan Tuvi de Twitter adresinden bir açıklama yaptı. Tuvi, “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek 51’inci Antalya Altın Portakal Film Festivali, Ulusal Belgesel Yarışması’nda yarışacak. Bir haftaya yakın süredir devam etmekte olan ve sinema sektörüne topyekün çok önemsediğim bir tartışma başlatan bu durum, filmin İngilizce altyazısındaki bir küfür çevirisini kaldırmamla sona erdi. Belgeselimiz, İstanbul ve diğer festivallerde izleyici ile buluştuğu haliyle, kurgusuna dokunulmadan Antalya izleyicisi ile buluşacak. Sokaklarda, duvarlardan küfürleri boyayarak silen ve ‘küfürle değil, inatla diren’ diyen kadınları selamlıyorum. Bana destek veren, yanımda duran herkese, içtenlikle teşekkür ederim.” dedi. Peki ne olmuştu? Antalya Büyükşehir Belediyesi’nce bu yıl 10-18 Ekim tarihlerinde düzenlenecek festivalde ön jürinin yarışma için seçtiği Taksim Gezi Parkı olaylarını anlatan ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ adlı belgesel, Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) hakaret ve cumhurbaşkanına hakaret suçlarını düzenleyen 125’inci ve 299’uncu maddelere aykırı olduğu gerekçesiyle yarışmadan çıkartılmıştı. Belgesel yarışmasının ön jüri üyeleri Berke Baş, Ayşe Çetinbaş ve Seray Genç, kararı sansür olarak değerlendirmiş, Ulusal Belgesel Film Yarışması Ana Jüri Başkanı Can Candan da başkanlıktan çekildiğini duyurmuştu.Yazıcıoğlu, Gezi’yle ilgili ne demişti?Antalya’da bunlar olurken sansür tartışmalarına dün iki olay daha eklendi. İki ay önce İBB Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği’ne atanan Erhan Yazıcıoğlu, Hürriyet’e verdiği röportajda, “Yeni dönemde direkt olarak Gezi eylemlerini savunan veya cumhurbaşkanını ya da başbakanı direkt olarak eleştiren bir oyun elbette oynamayacağız... Ama dünya literatürüne geçmiş bir oyunda herhangi bir başbakanı eleştiren bir söz varsa, ucu bizim başbakanımıza da değer diye ben o sözü metinden çıkartmayacağım. Neticede Şehir Tiyatroları bir devlet kurumudur.” dedi. Yazıcıoğlu, Mayıs 2013’te başlayan Gezi Parkı olayları sırasında resmi Twitter hesabından “Gezi Parkı gerçekleşen bir ütopyadır, güneş ülkesidir. ‘HERKES’in kucaklaştığı, birbirini yeni tanıdığı, önyargıların yıkıldığı yerdir.” “Ağacımız için, toprağımız için, ifade özgürlüğümüz için, ‘ben varım, buradayım’ demek için tüm Türkiye’de #parklardaoturuyoruz” tweetleri atmıştı.Üçüncü sansür iddiası ise geçtiğimiz haziran ayında Venedik Mimarlık Bienali Türkiye Pavyonu’nda, mimar Murat Tabanlıoğlu küratörlüğünde açılan “Hafıza Mekanları” adlı sergisiyle ilgili. Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Celal Üster’in iddiasına göre Tabanlıoğlu, Gezi Parkı olayları sırasında AKM’nin dış cephesine asılan “Kes Sesini Tayyip” yazan afişe ağaçlar ekleyerek, afişin sadece “Kes” bölümünün görünmesini sağlayarak otosansür yaptığını ifade ediyor. Söz konusu afiş, Venedik’teki sergide, AKM’nin Gezi Parkı eylemlerine kadar uzanan evrimini anlatan bölümünde yer alıyor. Tabalıoğlu’nun konuyla ilgili açıklaması merakla bekleniyor.Samsun Sanat Tiyatrosu’nun (SST) hazırladığı “Diren” adlı oyun da, politik içeriği nedeniyle Edirne Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından salon verilmeyerek geçen haftalarda engellenmişti. Oyunlarını sokakta sahneleyen SST, aynı engelle Afyon Sandıklı’da da karşılaştı. Her şeye oyunlarını sokakta sahnelemeye kararlı olan Diren’in Anadolu yolculuğu devam ediyor: 13 Ekim-Sandıklı, 14 Ekim-Simav, 15 Ekim-Uşak, 16 Ekim-Bozöyük, 17 Ekim-Kütahya, 18 Ekim-Afyon, 24 Ekim-Kayseri, 25 Ekim-Kırşehir.

4 Ekim 2014 Cumartesi

İş Sanat’ta kemancılar yılı

Her yıl düzenlediği önemli konserlerle dünyanın önde gelen müzisyenlerini ağırlayan İş Sanat, kasım ayında 15. sezonunu açıyor. Klasik müzikten caza, dünya müziğinden Türk müziğine onlarca konserin yer aldığı sezonda Vadim Repin, Sarah Chang ve Giuliano Carmignola gibi dünyanın en ünlü keman sanatçıları müzikseverlerle buluşacak.Her yıl klasik müziğin ve cazın tanınmış isimlerini müzikseverlerle buluşturan İş Sanat, 15. yılını kutladığı 2014-2015 sezonunda da önemli sanatçıları ağırlıyor. Klasik müzik ve caz ustalarının yanında iki yeni çocuk oyunu (Keloğlan ve Sahne Denilen Büyülü Kutu), ücretsiz şiir ve hikâye dinletileri, sergiler ve dünya müziğinden sanatçılarla dolu bir program ile sezonu açıyor. Geride kalan 14 yılda, 1200 etkinlikle 1 milyon izleyiciye ulaşan İş Sanat'ın açılış konserini, geçtiğimiz yıllarda da olduğu gibi Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası verecek. 1 Kasım Cumartesi akşamı Alpaslan Ertüngealp'ın yöneteceği bu konserin solisti piyanist Hüseyin Sermet.ÜNLÜ KEMANCILAR, BÜYüK ORKESTRALARİş Sanat'taki klasik müzik konserlerinde dikkat çeken bir ayrıntı ise bu yıl ünlü keman sanatçılarının varlığı. Daha önce 2005 ve 2011 yıllarında ülkemizde konser veren Vadim Repin onlardan biri. 5 yaşında müziğe başlayan ve 6 ay sonra da ilk konserini veren 43 yaşındaki Rus keman virtüözü, bu yılki konserinde İngiliz şef James Judd yönetimindeki Wiener Concert-Verein ile 14 Kasım akşamı sahneye çıkacak. Kemanın bir diğer başarılı ismi ise Güney Kore asıllı Sarah Chang. Daha 4 yaşında ilk konserine çıkan Chang'in eşlik edeceği topluluk ise İspanya'nın en tanınan oda orkestralarından Filarmónia de Cámara de Valencia. İş Sanat'ın iddialı konserlerinden biri de kuşkusuz İtalyan keman sanatçısı Giuliano Carmignola'nın solist ve şef olarak katılacağı konser. 5 Aralık Cuma akşamı sahneye, kendisine bir vakıf tarafından kalıcı olarak ödünç verilen 1732 yılına ait Stradivarius'uyla çıkıp çıkmayacağı bilinmez ama Carmignola'nın I Sonatori topluluğu ile vereceği konser dikkate değer.Münih Oda Orkestrası ve Johann Strauss Orkestrası -Rainer Hersch yönetiminde mizah dolu bir şova hazırlanıyor. Basel ve Berlin Oda Orkestrası gibi toplulukları da ağırlamaya hazırlanan İş Sanat'ta bu sezon dünyanın en köklü iki orkestrası da sahne alacak. Bunlardan ilki Londra Filarmoni Orkestrası. 3 Mart Salı akşamı Christoph Eschenbach yönetiminde sahneye çıkacak orkestranın solisti keman virtüözü Ray Chen. 5 Mayıs akşamı konser vermeye hazırlanan diğer topluluk ise 78 yıllık Rusya Devlet Akademi Senfoni Orkestrası. Özbek piyanist Behzod Abduraimov'un solistliğindeki konserin yönetimi Vladimir Jurowski'ye emanet.OLMAZSA OLMAZ, CAZ VE DÜNYA MÜZİĞİKlasik müzikte dünyaca ünlü isimleri sanatseverlerle buluşturan İş Sanat, caz müziğinin de önemli isimlerine yer veriyor. Fransız şanson geleneği ile caz müziğini kendi zarif üslubunda bir araya getiren Stacey Kent, serbest cazın kurucularından 74 yaşındaki saksafon sanatçısı Pharoah Sanders, Anthony Strong, John Coltrane'ın oğlu Ravi Coltrane ve caz trompetinin önemli isimlerinden Tom Harrell bu yıl konser verecek isimler. Dünya müziği serisine baktığımızda da İş Sanat'ta sahne alacak birbirinden renkli isimlerle karşılaşıyoruz. Neşeli Günler filminin yeni nesil sesleri The von Trapps 12 Kasım Çarşamba akşamı Türkiye'deki ilk konserini verecek. Flamenko gitaristi Paco Pena, İtalyan sanatçı Ornella Vanoni, 21. yüzyılın Bob Marley'i olarak tanımlanan Aşa (Asha) ve Tunuslu ud sanatçısı Zafer Yusuf (Dhaffer Youssef) izleyicilerle buluşacak diğer isimler. Bütün bunların yanında, Yalın, halk müziği sanatçısı Mercan Erzincan, Sinema Senfoni Orkestrası eşliğinde Halit Ergenç, Can Bonomo, Fatma Turgut ve Ozan Musluoğlu'nun “All My Friends Are Vocalists” isimli projesinde 10'dan fazla sanatçının bir araya geldiği konserler de gerçekleştirilecek.Gelenekselleşen şiir dinletilerinin bu yılki konukları da Türk edebiyatının önemli isimleri. Nazım Hikmet'in şiirleriyle başlayacak seride Ümit Yaşar Oğuzcan ve bu yıl 100. doğum gününü kutladığımız Orhan Veli şiirleri yer alacak. Sait Faik hikâyeleri sezon boyunca sanatçılar tarafından seslendirilecek. (Bilgi için: issanat.com.tr)

3 Ekim 2014 Cuma

Sinema, bir şenliktir

Cem Yılmaz’ın yeni filmi ‘Pek Yakında’, ailesini yeniden bir araya getirebilmek için film çeken bir adamın öyküsünü anlatıyor. Türk sinemasının 100. yılına yaraşır naiflikteki film, aynı zamanda Yeşilçam’a saygı ve sevgilerini sunuyor. Kimyası yüksek oyunculuklar da filmin hediyesi...Bir Cem Yılmaz filminin en belirgin alamet-i farikası komedisi, gişe potansiyeli veya vaat ettiği eğlenceden ziyade, işçilik kalitesidir. Cem Yılmaz, Türk sinemasında Nuri Bilge Ceylan yahut Zeki Demirkubuz filmlerinde görülebilecek titiz bir işçilikle çekiyor filmlerini. Komedyen yönü ağır bastığından olsa gerek, Yılmaz’ın bu yönü hep göz ardı edilir; ama kendi ifadesiyle söylersek onu ‘filmci’ yapan en önemli yanı da bu titizliğidir. Aksi halde, mukayese edildiği diğer komedyenlerin kolaycılığına kapılıp sinemaya salt ‘para makinesi’ gibi yaklaşabilirdi. Nitekim G.O.R.A. ve A.R.O.G.’u bu türden kabul edebiliriz, fakat onlarda bile belli bir kalitenin altına düşmedi. Cem Yılmaz’ın bu titizliği sinema sevgisinden, sinemaya olan tutkusundan ileri geliyor. Bu açıdan bakınca ‘Pek Yakında’, ünlü komedyenin sinemaya tutkudan öte, saygıyla bağlı olduğunu açıkça gösteriyor. Film içinde film çekilen filmlerden biri Pek Yakında. Daha ‘kitabi’ söylenişiyle sinemaya içeriden bir bakış. Dünya sinemasında birçok örneği bulunan bu tür filmlerin bizdeki en yetkin ve ‘hazin’ örneği hiç şüphesiz ‘Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’dir. Cem Yılmaz da doğru bir tercih ile bu Yavuz Turgul klasiğinin izinde ilerliyor. ‘Pek Yakında’, ailesini yeniden bir araya getirebilmek için sinemaya sarılan bir adamın öyküsünü anlatıyor. Vaktiyle önemli filmlerde figüranlık yapmış Zafer, günümüzde korsan DVD satarak hayatını sürdürmektedir. Kanunsuz işlerinden dolayı karısı ondan boşanmak isteyince “korsana hayır” diyerek tövbe eder. Ancak Zafer, hatırlı patronunun “son bir iş yap, öyle bırak” teklifine hayır diyemez. Sonra işler sarpa sarar ve olaylar Zafer’i bir sinema filminin yapımcısı haline getirir. Ailesini geri kazanmak isteyen Zafer, eski filmci tanıdıklarından oluşan bir ekiple 1970’lerden beri çekilememiş fantastik proje ‘Şahikalar: Kötülüğün Sonu’nu çekmeye başlar. AH BU FİLMLERİN GÖZÜ KÖR OLSUN Türk sinemasının 100. yılına yaraşır naiflikteki ‘Pek Yakında’, aynı zamanda Yeşilçam’a saygı ve sevgilerini sunuyor. Üstelik sadece göndermeler, dokundurmalar ve espriler ile sınırlı değil; filmin hikâyesi, karakterleri ve bütüne yayılan naifliği de bu saygı duruşuna katkı yapıyor. Film, adından başlayarak, jenerikte ‘yönetmen’ yerine ‘rejisör’ü tercih etmesine kadar bir an olsun saygıda kusur etmiyor. Yavuz Turgul sineması başta olmak üzere Ertem Eğilmez sineması, Sadri Alışık, günümüz sanat sineması ve fantastik/avantür sinemamız bu sevgi dolu saygı geçidinde bol bol selamlanıyor. Yeşilçam’ın yanı sıra özellikle senaryodaki düğümler atılırken (‘son bir iş’ teması gibi) Hollywood da devreye giriyor. Bazı diyaloglarda ise doğrudan Hollywood filmlerine selam gönderiliyor (polis arabasındaki diyaloglar gibi). Cem Yılmaz’ın sivri dili ve keskin zekâsı sadece naif bir Yeşilçam güzellemesiyle yetinmiyor elbette. Kimi zaman sektöre (oyuncular, yönetmenler, televizyoncular, yapımcılar, sanat sineması, festival filmleri) eleştirel bir bakışla yaklaşıp bir nevi eleştirmenliğe de soyunuyor. ‘Pek Yakında’ ile birlikte Cem Yılmaz sinemasını ikiye ayırmanın vakti geldi de geçiyor. İkisi de aynı sinemacıya ait tabii ki fakat bir tarafta komedyen Cem Yılmaz’ın ağırlığı ve seyircinin ondan beklentileri ön plana çıkarken; diğer tarafta Cem Yılmaz’ın sinemacı, onun ifadesiyle ‘filmci’ yönü ağır basıyor. G.O.R.A., A.R.O.G. ve Yahşi Batı komedyen tarafında yer alırken; Her Şey Çok Güzel Olacak’ı da dahil edebileceğimiz sinemacı tarafta Hokkabaz ile Pek Yakında’yı sayabiliriz. Bu yönüyle kendi açımdan, belki ileride daha da kıymetlenecek Hokkabaz, açık ara Cem Yılmaz’ın en iyi filmi. Sonuç itibarıyla ‘Pek Yakında’, hikâyesinin sınırlarına göre süresini biraz uzun tutsa da sıkı esprileri, zekice göndermeleri, eğlenceli karakterleri, Yeşilçam’a saygısı ve sevgisiyle seyir zevki veren bir film. Kimyası yüksek oyunculuklar da filmin hediyesi…

2 Ekim 2014 Perşembe

Şehir Tiyatroları, 16 oyunu repertuardan çıkardı

İBB Şehir Tiyatroları, yeni sezon programını dün açıkladı. İki ay önce genel sanat yönetmenliğine atanan Erhan Yazıcıoğlu, 16 oyunu repertuardan kaldırıp yerine şimdilik 5 oyun koydu. Provaları devam edenler var. Yazıcıoğlu, “Yetersiz bulduğum, beğenmediğim ve gişe başarısı düşük olduğu için bazı oyunları kaldırdık. Bunun hesabını herkese vermek zorunda değilim.” dedi.Sevinç Özarslan istanbul-İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, 2014-2015 sezonu repertuarını dün Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde düzenlediği basın toplantısıyla açıkladı. Şehir Tiyatroları Müdürü Salih Efiloğlu, Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu, genel sanat yönetmen yardımcıları ve yönetim kurulu üyesi oyuncu Perihan Savaş'ın katıldığı toplantıda, yeni oyunlar ve 100. yıl kutlamaları hakkında bilgiler verildi. İBB Şehir Tiyatroları 8 Ekim'den itibaren 5'i yeni, 30 oyunla perde açacak. 19. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde prömiyeri yapılan Engin Alkan'ın yönettiği Çürük Temel ile Orhan Alkaya'nın yönettiği Lillian, yeni sezonda izleyicinin karşısına çıkacak. Sezonun yenileri arasında iki müzikal de bulunuyor. Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından beş yıldır oynanan Kerbela, Cibali Karakolu ve Reginald Rose'un yazdığı, sinema filmi de çekilen On İki Öfkeli Adam ekim ayı içinde ilk kez perde açacak. Şehir Tiyatroları, Avrupalı tiyatro yönetmenleriyle de işbirliği içinde. 2014-2015 sezonunda Makedon yönetmen Aleksandar Poposvki, Alman yönetmen Roberto Julie'nin oyunları izleyicilerle buluşacak. 100. yıl projeleri devam ediyor2014, Şehir Tiyatroları'nın yüzüncü yılı fakat Ocak 2014'ten bu yana -AVM'lerde açılan sergileri saymazsak- elle tutulur, gözle görülür pek bir şey yapılmadı. Erhan Yazıcıoğlu, 100. yıl kutlamalarının ve projelerinin devam edeceğini söylüyor. 17 Kasım'da 100. yıl kutlamaları özel bir geceyle başlayacak ve şu etkinlikler ve projenler gerçekleştirilecek: Şehir Tiyatroları'nın Sözlü Tarihi başlıklı sempozyum yapılacak. Laçin Ceylan'ın yöneteceği Darülbedayi'nin iki önemli kadın oyuncusu Bedia Muvahhit ve Afife Jale'nin hayatını anlatan İki Kadın oyunu sahnelenecek. Hüseyin Köroğlu'nun hazırladığı bir aktörün gözünden Darülbedayi'nin tarihini anlatan Düş Oyuncakları da bu kapsamda perde açacak. Alternatif tiyatrolarla, Şehir Tiyatroları'nı buluşturan bir festival yapılacak. Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi, 100. Yıl Darülbedayi Atölyesi adı altında eğitim merkezi haline getirilecek. Kasım ayında hayata geçecek bu okula herkes katılabilecek ve burada çağdaş gösteri merkezi ve çocuk eğitim birimi aynı çatı altında buluşacak. 100. Yıl Müzesi'nin kurulma çalışmaları devam ediyor. Muhsin Ertuğrul'un reji notlarından yola çıkılarak bir kitap hazırlanacak. Bunların dışında 9 adet tiyatro kitabı yayımlanacak. Beş açıkhava tiyatrosu İstanbullularla buluşacak. Yazıcıoğlu, bu sahnelerin yerlerini henüz belirlemediklerini ama belediye başkanı ve kültür müdürleriyle İstanbul'un müsait yerlerini helikopterle görmeye çıkacaklarını söylüyor. Bostancı Hali ise iki ayrı sahneye dönüştürülecek. Repertuardan kalkan oyunların kostüm ve aksesuarları de amatör tiyatrolarla paylaşılacak.“Az ve öz oyun sahneleyeceğiz”Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu'nun repertuarda yaptığı değişiklik, sanat çevrelerinde sessiz bir tepkiye neden olmuştu. Mesela geçen sezonda provası başlayan Mehmet Baydur'un yazdığı Kadın İstasyonu’nun akıbeti henüz belli değil. Şark Dişçisi de repertuardan çıkarılmıştı fakat, yeniden dahil edildi. Yazıcıoğlu, “Yetersiz bulduğum, beğenmediğim, seyirciden tepki alan ve gişe başarısı düşük olan oyunları kaldırdık. Bunun hesabını herkese vermek zorunda değilim. Çok oyun çıkardık. Bu hakka sahibim. Az ve öz oyun sahneleyeceğiz. Beş oyuna yapacağımız masrafı tek oyuna indireceğiz.” diyor.Yeni oyunlar: Çürük Temel (Engin Alkan), Lillian (Orhan Alkaya), Kerbela (Ayşe Emel Mestçi), Cibali Karakolu (Nedret Denizhan), On İki Öfkeli Adam (Arif Akkaya). Provaları ve hazırlıkları devam edenler: Terzi (Sławomir Mrozek), Komşum Hitler (Tolga Yeter), Tenesa Williams'ın ünlü oyunu Sırça Hayvan Koleksiyonu (Yıldırım Fikret Ura), İki Kadın (Laçin Ceylan), Ölü Ordunun Generali (Nurullah Tuncer), Samuel Beckett'ın Ders (Emre Koyuncuoğlu), Shakespeare'den Bir Yaz Gecesi (Makedon Aleksandar Popovski), Düğün Evi Oyun Evi (Nurhan Karadağ), Kısasa Kısas (Zişan Uğurlu). Çocuk ve genç oyunları: Fırtına, Cimri, Balon, Patlamış Mısır, Kırtık ve Kaybolan Ayakkabı.Repertuardan çıkarılanlar: Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Lysistrata, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Kösem Sultan, Meraklısı İçin Öyle Bir Hikâye, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum, Toros Canavarı, Kes ve Kaç, Yuvaya Dönmek, Perşembenin Hanımları, Yüzleşme, Dar Ayakkabıyla Yaşamak, İsimsiz, Buluşma Yeri, Büyünün Gözleri.

1 Ekim 2014 Çarşamba

Siirt'in Paris köyüne bir Eyfel lazım

Siirt'in Eruh ilçesine bağlı ünlü Paris köyü, bir sergiye konu oldu. Sanatçı Fikret Atay, Taksim Pilot Galeri'de açılan ‘Paris Köyü' adlı video sergisinde, yaklaşık yüz kişinin yaşadığı köydeki gençlerle yaşlılar arasında diyalog kurmayı hedefliyor. Avusturya'da yaşayan ünlü Kürt müzisyeni, keman virtuözü Dilşad Said'in 'Sorani Badhinan' bestesinin eşlik ettiği 'Paris Köyü sergisi', 25 Ekim'e kadar görülebilir.Taksim Sıraselviler'deki Pilot Galeri'ye girdiğinizde, karşınıza çıkan ilk videoda Siirt'in Paris köyü ile tanışıyorsunuz. Şenlikli bir köye giriş sahnesi… Beş metre boyutundaki Eyfel Kulesi'ni traktöre yükleyen gençleri, köyün kadınları neşe, sevinç, heyecan içinde karşılıyorlar. Ama o da ne! Kulenin en tepesinde iki hoparlör, onun üstünde de alem. 6.20 saniye süren video, Charli Chaplin filmleri gibi siyah-beyaz, sessiz ve hareketli. Videolarında, Doğu-Batı, gelenek ve modernite, sivil ve askerî alanlar arasındaki gerilim noktalarını işaret eden Fikret Atay'ın, beş yıl aradan sonra açtığı 'Paris Köyü sergisi', yaklaşık yüz kişinin yaşadığı köydeki gençlerle yaşlılar arasında diyalog kurmayı hedefliyor. Geçtiğimiz yıllarda Tate Modern ve New Museum ile Lyon, İskenderiye, İstanbul ve Sidney bienalleri gibi birçok müze, kurum ve etkinlikte sergilere katılan ve Tate Modern, Mudam, Frac, VKV gibi koleksiyonlarda çalışmaları bulunan sanatçının sergide, Paris Köyü dışında iki videosu daha bulunuyor. “Yürüyen Anılar”, “Devlerin Aşkı” ve “Paris Köyü” isimli üç ayrı hikâye, üç ayrı yol, aynı düzlemde kesişiyor. Serinin başlangıç noktası olan “Yürüyen Anılar”, boşaltılmış bir köyün kadınlarının geri dönüş filmi. Serinin ikinci filmi “Devlerin Aşkı”, şehirli kız, köylü oğlan, imkânsız aşk imgeleri çerçevesinde gelenekselci olmayan bir noktadan modernlik eleştirisi sunuyor. Absürt bir kara-komedi olarak tanımlanabilecek olan Paris köyü ise Siirt/Eruh arasında gerçekten var olan bir köyden yola çıkarak kurgulanıyor. Önce köyün adına uygun bir sembol, Eyfel Kulesi hazırlanıp köye getiriliyor. Ardından çıkan tartışmada, köyün ileri gelenlerinin kuleyi istemedikleri görülüyor. Yaşlılar ile gençler arasında ortak yol bulunmaya çalışılıyor ve sonunda, kuleye takılan hoparlör ve alem ile minareye benzeyen bir yapı üretiliyor. Fikret Atay filmde, Paris'in renkli atmosferinin aksine renksiz bir alan oluşturmak istediğini söylüyor. Her şey yalın ve basit… Peki tüm bu hikâye tamamen kurgu mu? Değil elbette. Kurgu olan hikâye gerçeğe dönüşüyor. Köyün yaşlıları, gerçekten minareleri olmadığı için çekimler bittikten sonra Fikret Atay'dan minareyi köylerine hediye etmesini istemiş. Henüz teslimat tamamlanmamış ama olacak. 2003'ten beri Paris'teki dünyaca ünlü Galeri Chantal Crousel ile çalışmaya devam eden Fikret Atay (1976), son üç yıldır memleketinde yaşıyor ve işlerini burada da üretmeyi sürdürüyor. Avusturya'da yaşayan ünlü Kürt müzisyeni, keman virtuözü Dilşad Said'in 'Sorani Badhinan' bestesinin eşlik ettiği 'Paris Köyü’ video sergisi, 25 Ekim'e kadar görülebilir. Fikret Atay: Köyü, Paris yapmak istedim “Birkaç yıl Paris'te yaşadığım için bu köyün adını ilk duyduğumda dikkatimi çekti. Kürtçede bostanlara 'paréz' deniyor. Zamanla Paris olmuş bu kelime. Köyün girişine Paris yazmışlar, sonra kaldırılmış. Merak edip köye gittiğimde yolun kenarında adı Cafe de Paris olan küçük bir bakkal vardı sadece. Başka bir özelliği yoktu, Siirt ile Eruh arasında ona benzer pek çok köy var ama çoğu boşaltılmış. Tabii, Paris köyü, Paris değildi. Burayı Paris yapmak istedim, bir hikâye yazdım. Mademki Paris burası, Eyfel Kulesi neden yok? Tabii ki bir çatışma alanında yapmam gerekiyordu. Yaşlıları işin içine kattım. Yaşlılar da 'Köyümüzün camisi var ama minaresi yok.' dediler. Köye Eyfel Kulesi kurmak isteyen gençlerle, minare isteyen yaşlılar arasında bir diyalog kurmaya çalıştım. Gençler, Eyfel Kulesi'ni yapıp kuleye hoparlör ve tepesine de alem takıyorlar. Bu şekilde ortak bir yaşam alanı oluşturuyorlar.İşlerini üç yıldır Batman’da üretiyorFikret Atay 1976 yılında Batman’da doğdu. Dicle Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar eğitimi gördü. 2010’da Viktor Pinchuk Vakfı tarafından iki yılda bir verilen Future Generation Art Prize’a aday gösterildi. Viafarini Docva (Milano, 2010), Bonner Kunstverein (Almanya, 2008), Site Gallery (İngiltere, 2007), UCLA Hammer Museum (Los Angeles, 2006), FRAC Ile-de-France-Le Plateau (Paris, 2006), Maison de l’Architecture (Paris, 2005) ve Museo de Arte Contemporáneo di León (İspanya, 2005) gibi mekanlarda kişisel sergileri oldu. Yurtiçi ve yurtdışında, İstanbul Modern, New Museum ve Tate Modern gibi çağdaş sanat müze ve kurumlarında birçok grup sergiye katıldı.Son dönem katıldığı grup sergileri arasında “Çok Sesli”, Istanbul Modern, Türkiye (2014), “Destini/Storie/ Vite”CaMec, İtalya(2014), “Manifesta - Unloop Kino”, St Petersburg, Rusya(2014), “Attention Economy”, Kunsthalle Wien, Avusturya(2014),“Lines Made by Walking”, Haifa Museum of Art, İsrail (2011), “Future Generation Art Prize@Venice”, Palazzo Papadopoli, Venedik (2011) ve “Starter, Vehbi Koç Vakfı Çağdaş Sanat Koleksiyonundan İşler”, ARTER, İstanbul (2010) bulunuyor. Atay’ın eserleri 10.Lyon Bienali (2009), İskenderiye Bienali (2009), 10. ve 8.İstanbul Bienalleri (2007, 2003) ile Sidney Bienali (2006) kapsamında gösterildi. Fikret Atay Batman’da yaşıyor ve çalışıyor.