8 Eylül 2014 Pazartesi

Joan Miró’nun evinden haberler

Sabancı Müzesi, 23 Eylül’de açılacak Joan Miró sergisi öncesinde, sanatçının Mallorca’da yaşadığı eve ve vakfının yer aldığı Barcelona’ya bir ziyaret düzenledi. Sanatçının torunu Joan Punyet Miró, savaşlar, darbeler ve diktatörler gören dedesinin demokrasiyi sürekli savunan bir sanatçı olduğunu söylüyor.Sanatçı evleri ve koleksiyonları biraz tehlikelidir. Ressamın sanat evreleri tüm sırlarıyla açığa çıkarken, geride bıraktığı izler ve hatıralar da onun dünyasına kolayca girmenin anahtarıdır. Sabancı Müzesi, 22 Eylül'de açılacak Miró sergisi öncesi, Katalan sanatçı Joan Miró'nun (1893-1983) İspanya'nın Mallorca adasında yaşadığı eve ve vakfının yer aldığı Barcelona'ya geçtiğimiz cuma günü sona eren dört günlük bir ziyaret düzenledi. Ziyaretin ilk durağı, sanatçının yaklaşık otuz yıl kadar yaşadığı ve hayatının son dönemlerini geçirdiği evi ve iki atölyesinin yer aldığı Mallorca'daki mekândı. Buradaki Pilar ve Joan Miró Vakfı'nın tüm yükünü kırk altı yaşındaki torun Joan Punyet Miró çekiyor. Torun Miró, neşeli ve hareketli üslubuyla hemen dedesini anlatmaya başlıyor: "Burası Miró için kendi kökleri, doğa, toprak, gökyüzü, şiir, mavi ve sessizlik gibi anlamlara sahipti. Haftada bir-iki gün kendisini burada görürdük. Hayatımda sadece bir kez dedemin atölyesine gittim o da seksen beş yaşındaydı. Merdivenden indiğimizde Mallarme ve Rimbaud'un kitapları yerde duruyordu ve bu şiir kitaplarından rastgele bölümler açarak ruhunu çalıştırdığını söylemişti.”Masmavi bir denize tepeden bakan, zeytin, palmiye ve badem ağaçlarının arasındaki böyle bir eve ve atölyeye sahip olmayı Miró uzun süre düşler. Aynı anda birkaç tabloyla çalışacak büyüklükte bir mekanın hayalini mimar Josep Lluis Sert -aynı zamanda Miró'nun yakın arkadaşıdır- gerçeğe dönüştürür. Koleksiyonun sergilendiği vakıf binası, sanatçının önemli figürlerinden yıldız şeklinde tasarlanır. Aynı mekanda Miró'nun diğer atölyesi olan tarihi Son Boter binasında ise Miró odalardan birinden çıkacakmış gibi duruyor. Fırça darbeleri, boyalar, duvarlardaki karalamalar, taslaklar ve boya izleri ilk günkü gibi taze ve canlı. Torun Miró, binanın halka açık olmayan kısımlarını da gezdirirken bir yandan da anlatıyor: “Benim ve kardeşimin topları, şapkaları ve kuklaları ortadan kaybolduktan seneler sonra, bir heykelin üzerine sıvanmış veya birleştirilmiş olarak görünürdü.” Torun Miró dedesinin sanatçı olmanın dışında, kendi dönemiyle iç içe bir hayat yaşadığını söylüyor: “Çocuğun çıplak gözle dünyayı gördüğü gibi dedemin de bakışı ve sanat anlayışı bu doğrultudaydı. Sanat hayatında ünü yakalamasına rağmen son yıllarına kadar üretti ve kendini sürekli yeniden keşfeden bir sanatçı olarak hayatını sürdürdü.”Miró'nun sanatın insanlar ve kültürler arasında köprü kurduğunu belirten Joan, savaşlar, darbeler ve diktatörler gören dedesinin yaşamı boyunca, demokrasiden yana biri olduğunu dile getirirken, Miró'nun kulağımızın arkasına saklanan rüyaları ve arzuları çekip önümüze bıraktığını anlatıyor. Kendisi de sanata düşkün olan torun Miró, para ve tabloların miras olarak kalabileceğini fakat yeteneğin devredilemeyeceğini söylüyor. Bunun yanı sıra, oldukça renkli gözüken tabloların ardında aslında yoğun ve saklı bir hüznün olduğunu belirtiyor. İspanyol ve Türk kültürünün birbirine çok yakın olduğunu söyleyen Joan, İstanbul'da açılacak serginin iki ülke insanını birbirine daha da yakınlaştıracağı kanısında. Sergide, Miró'nun evinden daha önce hiç çıkmamış tablolar ve seramikler de yer alacak.Miró'nun saklı hazinesiZiyaretin ikinci durağı ise 1975'te Barcelona'da yer alan Joan Miró Vakfı'ydı. Ziyaretçilerle bir hayli kalabalık bu mekana girer girmez, bu binanın da mimarı olan Sert'in Miró'ya bir mektubunda yazdığı gibi "vakıf yaşayan bir mekan olmalı" sözlerinin nasıl gerçekleştiğini görebiliyorsunuz. Her yıl yüz binlerce sanatseverin ziyaret ettiği vakıfta Miró'ya ait büyük bir koleksiyon var. Eserlerin pek çoğu Miró tarafından bağışlanmış. Vakıf, sanatçı adına her iki yılda bir düzenlenen bir ödül veriyor. Miró'nun dünya çapında daha da tanınması için çalıştıklarını ve farklı ülkelerde düzenledikleri Miró sergileriyle bunu gerçekleştirdiklerini dile getiren vakfın müdürü Rosa Maria Malet, Türkiyeli sanatseverlerin de Miró'nun renkli evrenini yakından tanıyacağını belirtiyor. Miró'nun kendinden sonraki sanatçılara da yol açıcı olduğunu söyleyen Malet, onun eserlerinin gerçek hayatla sıkı sıkıya bir bağlantısı olduğunu söylüyor. Serginin küratörü Jordi J. Klavero ise Miró'nun bir Rönesans sanatçısı olduğunu belirterek serginin Miró'nun sanat hayatının son kırk yılına odaklandığını dile getiriyor. Müze ekibi, Miró'nun çalışma metodunun izlerini bir bir ele veren on bine yakın desen ve eskizin yer aldığı mekanı da gezdirdi. Sadece Miró üzerine çalışan araştırmacılara açılan bu hazine niteliğindeki bölümde, düzenli oluşuyla nam salan sanatçının tüm sanat evreleri saklı.Sabancı Müzesi'nin gayretiSabancı Holding'in katkılarıyla açılacak "Joan Miró: Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar" adlı sergi için müze ekibi yaklaşık iki yıldır çalışıyor. Gezici bir sergiyi müze ekibine öneren Barcelona'daki Miró Vakfı'nın bu teklifini kabul etmeyen Nazan Ölçer'in yerinde kararıyla İstanbul sergisi için yeni bir seçki oluşturuldu. Ölçer’in, sanatçının hem Mallorca'daki evinden hem de Barcelona'daki vakıftan daha önce sergilenmemiş eserlerin yanı sıra vakfın senelerdir girişinde yer alan Miró'nun önemli bir heykelini bile yerinden söktürüp İstanbul'a getirmeyi başardığını belirtelim. Hem müze yetkililerinin hem de torun Joan'ın bu durumdan hiç şikayetçi olmadığı kesin.Sahte Miró vakasıHem Miró Vakfı hem de torun Joan Punyet Miró, İstanbul’da geçtiğimiz aralık ayında Tophane-i Amire’de sahte Miró eserlerinin sergilenmesinin ve ardından apar topar kapatılarak hukuki sürecin yaşandığı vakadan pek hoşnut değil. Bu duruma çok da şaşkın değiller zira dünyanın pek çok yerinde önemli sanatçılar için sahte eserlerin ustaca üretildiğinin farkındalar. Bu yüzden Paris’te titizlikle çalışarak sahte eserlerin peşine düşen ofis uzun süredir faaliyette. Müzayedelerde, kişisel koleksiyonlarda ya da açılan sergilerdeki sahte eserlere karşı bu uzman ekip sürekli tetikte. Bu tatsız vakadan sonra gerçek Miró ile karşılaşmak sanatseverler için değerli bir tecrübe olacak.

6 Eylül 2014 Cumartesi

Erdoğan, düşünce suçundan hapse girdi şimdi hiçbir düşünceye tahammülü yok

Düşünce Suçları Müzesi fikrini online olarak hayata geçiren besteci, söz yazarı ve insan hakları savunucusu Şanar Yurdatapan'ın Üsküdar Fethipaşa Korusu'ndaki evine misafir olduk.Ömrü hapishanelerde geçen Said Nursi'den fikirleri nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan Nazım Hikmet'e, şiir okuduğu için hapse atılan Recep Tayyip Erdoğan'a kadar herkese müzesinde yer veren Yurdatapan, “Ben Cumhurbaşkanı ile aynı görüşte değilim, bu ayrı bir şeydir. Müzemizde düşüncesinden dolayı hapse giren herkese yer var. Fakat bir zamanlar şiir okuduğu için mahkûm edilen Erdoğan, şimdi hiçbir düşünceye tahammül edemiyor.” diyor. (www.dusuncesuclarimuzesi.net)Düşünce Suçları Müzesi, online bir müze. Yeni de kuruldu, fakat evveliyatı 1990'lı yıllara uzanıyor öyle değil mi?Evet, 1995'te Yaşar Kemal'in yargılandığı gün “Düşünce Suçuna Karşı Girişim” adı altında bir imza kampanyası başlattık. Düşüncesinden dolayı yargılanan kim olursa olsun destekleyecektik. O süreçte çeşitli mesleklerden çok ünlü insanlar da bize katıldı, binden fazla imza toplandı.Kampanya metnine ne yazdınız?Her kim ki başı düşüncesinden dolayı belaya girerse, onun düşüncelerine katılsak da katılmasak da imzamızı atalım ve kendimizi ihbar edelim diye yazdık.'MAHKEMELERDE OYUN TERSİNE DÖNMÜŞTÜ'Tam olarak ne yapıyordunuz?Kim olursa olsun, onun suçuna iştirak edip dava açtırıyorduk kendimize. Bir kitap basıldı, içine on makale konuldu. Bunlar düşünce suçlularının, yargılanan insanların makaleleriydi. Kampanyaya imza veren 1.040 kişi de kitabın yayıncısı olduk. Makaleleri tekrar yayınladığımız için kanuna göre biz de suçluyduk. İki üç günde bir savcıdan randevu alarak bizi yargılamalarını istiyorduk. Her gün kapısına ayrı bir grup diziliyordu. Bir gün yazarlar, bir gün gazeteciler, profesörler, sanatçılar... Bu olay Türkiye'de büyük sansasyon yarattı. Mahkemelerde oyun tersine dönmüştü, tazı kaçıyor, tavşan kovalıyordu. Ne kadar sürdü bu davalar?Mahkemeye bizi 30'ar kişi çağırıyorlardı. Bir hesap yaptık. Dava 60 yıl sürecekti neredeyse. Demek ki, kanunları değiştirmek için bu şekilde zorlayamayacaktık. Bu kez, bir iki yapraktan ibaret A5 kâğıdına bir kişinin suçunu yazıyoruz, en fazla beş kişi yayıncı olarak adını yazıyor. Bu yıllarca böyle devam etti. Devlet bizden kurtulmak için zaman zaman bir cümlelik kanunlar çıkarttı. ‘Basın yoluyla işlenen suçlar üç sene için ertelenmiştir, bir daha yaparsa ikisini birden çeker' gibi. Bu arada bir kişi var ki, onun tam beş kere suçuna iştirak ettik ve yargılandık. Kim olduğunu tahmin edersiniz…Kim?Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Şiir okuduğu için yargılanan Erdoğan'ın suçunu o dönemde beş kez biz de ortak olduk.Peki başka kimlerin suçlarına ortak oldunuz?15 yılda 80.000'den fazla kişi, 300'den fazla düşünce suçlusunun suç(?)larına katıldık. Necmettin Erbakan yargılanınca onun da suçuna iştirak ettik. Düşünce Suçları Müzesi aslında fiilen o zamanlar açılmıştı fakat adına müze denilemedi. Müze açmanın kanuni prosedürü çok uzun. O zaman yasak kitapları toplayalım ve Basın Müzesi'nde sergileyelim istedik. Fakat Kemalistler ağır bastı orada, her türlü suçlu var ya, işin içinde Kürt meselesi de var, vazgeçtiler kitapları Basın Müzesi'nde sergilemekten.Vazgeçmemişsinizdir siz...İzmirli bir grup avukat, İzmir'de bu müzeyi açalım dediler. İçlerinden birinin babadan kalma eski bir evi varmış. Orayı aralarında para topladılar, boyadılar, onardılar. 1997'de açıldı müze ama o yıl bela bir yıl. Devlet müdahalesi olmasın diye Hollandalı parlamenter Türkiye-Avrupa Birliği Ortak Komisyonu Başkanı Pete Dankert'i davet ettik açılışa. O gelince kimse bir şey diyemedi. Fakat hiç ummadığımız bir şey oldu. Cumhuriyet gazetesi bir saldırıya geçti.Neden?Çünkü yasaklı kitaplar arasında Nazım Hikmet'in eserleri de var, Necip Fazıl'ın eserleri de. Mızraklı İlmihal de. Yasaklanmış kıyafetler arasında başörtüsü de var, sarık da. Bu saldırının sonucunda avukatlar ikiye bölündü ve öylece kaldı orası. Böyle bir müzeyi Türkiye'de yapmak ayrı bir dert, savunmak ayrı bir dert. Bundan sonra aklıma bu müzeyi internette açmak geldi.MÜZEDE DÜŞÜNCESİNDEN DOLAYI BAŞI DERDE GİREN HERKES OLACAKDüşünce Suçları Müzesi'nde neler yapmayı düşünüyorsunuz?Müzede hiç ayrım yapılmaksızın ifade özgürlüğüne yapılan her türlü saldırı yer alacak. Her koridora sembolik olarak bir-iki oda koyduk. Nazım Hikmet ile Necip Fazıl Kısakürek'in odası yan yana. Düşüncesinden dolayı başı belaya giren insanlar müzemizde yerini alacaklar.Ömrü hapishanelerde geçen Said Nursi'den Nazım Hikmet'e, Cumhurbaşkanı'na kadar herkese yer vermişsiniz…Evet tabii, öyle olmak zorunda. Ben şahsen Erdoğan'ı desteklemem ama bu ayrı bir şey, müzede olması ayrı bir konu. Fakat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir zamanlar düşünce suçundan hapse girdi ama şimdi kendi hakkındaki karikatürlere bile dayanamıyor. Musa Kart hakkında dava açtırdı. Bazı davaları da kazanıyor. Türkiye'de yargının hali de apayrı bir durumdur.‘Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı' şu andaki Türkiye'nin ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?Yine ifade özgürlüğünün tehlikede olduğunu görüyorum. Tehlikenin şekli değişiyor. Bir zamanlar, öldürülmekti bu tehlike. Veya hapse atılıyordu insanlar. Şimdi bunlar pek olmuyor ama insanlar düşüncelerini söylediği için mesleklerinden oluyorlar, gazetelerinden atılıyorlar, devlet dairelerinde aynı şey devam ediyor. Maalesef iktidarı elinde tutan, kendi düşüncesinin tek hâkim olmasını istiyor. Acıklı tabii. Yapacak çok işimiz var ne yazık ki.

5 Eylül 2014 Cuma

‘Bizi dinleyenlerin’ istihbarat savaşı

Casusluk romanlarının ünlü İngiliz yazarı John Le Carré’nin aynı adlı eserinden uyarlanan ‘İnsan Avı’, 11 Eylül saldırıları sonrası farklı arayışlara giren istihbarat dünyasının değişmeyen yüzünü gösteriyor. Türün meraklılarını tam anlamıyla tatmin etmese de salondan eli boş göndermeyen film, atmosfer çalışması, mekân kullanımı, dozunda gerilimi ve diyaloglarıyla izlenmeyi hak ediyor.Gösterim tarihi birkaç kez ertelenen ‘İnsan Avı / A Most Wanted Man’, Türkiye’de sinemalara uğramak için daha iyi bir zaman bulamazdı. Karakterleri arasında Almanya’da yaşayan bir Türk ailenin de yer aldığı, Çeçen bir şüpheli ile onun peşindeki Alman ve Amerikalı istihbarat görevlilerinin ayak oyunlarını konu alan film, Der Spiegel’in arka arkaya haberleştirdiği dinleme skandalları gündemdeyken gösterime giriyor. ‘Skandal’ diyoruz ama nedense ‘Yeni Türkiye’nin dinleme konusunda bir hayli hassas olan yöneticileri -son 9 aydır ‘bizi dinlemişler’ diye belgesiz, delilsiz bir algı operasyonuyla toplumun bir kesimini hedef tahtasına oturtanlar-, nedense önce Almanya, ardından da ABD ve İngiltere’nin 2005’ten bu yana ‘her sözümüzü’ dinlemesini ‘doğal’ olarak değerlendirdi. Hatırlayalım, ‘Yeni Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı, Der Spiegel’in haberleri üzerine “İstihbaratı güçlü olan ülkeler diğerlerini dinler.” yorumunda bulunarak uluslararası diplomasi ve espiyonaj tarihine hoşgörü dolu naif bir katkı yapmıştı. Bizim için küçük, ama espiyonaj tarihi için büyük olan bu katkıyı test etmeyi yahut küçümsemeyi düşünenler varsa ‘İnsan Avı’ iyi bir fırsat.Casusluk romanlarının ünlü İngiliz yazarı John Le Carré’nin aynı adlı eserinden uyarlanan ‘İnsan Avı’, 11 Eylül saldırıları sonrası farklı arayışlara giren istihbarat dünyasının değişmeyen yüzünü gösteriyor. Rusya’da işkence görmüş Çeçen asıllı Rus vatandaşı Issa Karpov, Almanya’nın Hamburg şehrine giriş yaptığında takibe alınır. Burada ‘tanrı misafiri’ olarak bir Türk ailenin yanında kalan Karpov, onlar aracılığıyla Alman avukat Annabel’den Almanya’ya iltica etmek için yardım ister. Issa, Kızıl Ordu’nun subaylarından olan babasının bir Alman bankasında saklı olan parası üzerinde hak iddia edince banka müdürü Tommy Brue devreye girer. Issa’yı takip eden Alman anti-terör ekibinin başındaki istihbaratçı Günther Bachmann ise bu paranın, teröristlere aktarılan uluslararası kara para trafiğinin bir parçası olma ihtimali üzerinde durmakta ve ‘büyük balığı’ yakalamak için olanları kontrollü bir biçimde izlemeyi düşünmektedir. Ancak Alman istihbarat birimleri ve güvenlik güçleri arasındaki mücadeleye ‘haklı olarak’ ABD’nin de müdahil olmasıyla birçok insanın hayatını etkileyecek bir istihbarat savaşı başlar.SON KEZ PHILIP SEYMOUR HOFFMANSoğuk Savaş dönemindeki çetin istihbarat savaşlarına dair romanlarıyla bu alanda ustalaşan yazar John Le Carré, 2008’de yayımlanan ‘A Most Wanted Man’ ile bir nevi kendini de ‘güncellemiş’ oldu. İngiliz hariciyesinde ve MI6 istihbarat servisinde çalışan Le Carré, 60’lardaki ‘saha’ tecrübelerini romanlarına başarıyla yansıtırken 2001 sonrası istihbarat dünyasının değişimlerini de yakalamayı başarmıştı. Türkçeye 2011’de ‘Aranan Adam’ (Altın Kitaplar) ismiyle çevrilen kitapta yazar, teknoloji gelişse, yazılımlar her yanı sarsa da istihbaratın temel mantığının ve bu alandaki ‘ayak oyunları’nın değişmediğini anlatıyor. Belki kuşak farklılığından, belki de saha ‘sezgileri’ zayıfladığından, Le Carré’nin Soğuk Savaş döneminde geçen ‘Utanç Duvarında Casusluk / The Spy Who Came in from the Cold’ (1963) ya da Köstebek / Tinker, Tailor, Soldier, Spy’ (1974) romanlarındaki ustalık ‘Aranan Adam’da yok. Aynı şekilde, ‘Utanç Duvarında Casusluk’ (1965) filminin ve ‘Köstebek’ serisinin televizyon (1979) ve sinema uyarlamasındaki (2011) başarıyı ‘İnsan Avı’nda da göremiyoruz‘İnsan Avı’, türün meraklılarını tam anlamıyla tatmin etmese de salondan eli boş göndermiyor. İstihbarat dünyasının tekinsizliğini veren atmosfer çalışması, mekân kullanımı, dozunda gerilimi ve diyaloglarıyla takdiri hak ediyor. Fakat tek başına bir karakterin öne çıkmadığı ve yan karakterlerin çok önemli olduğu hikâyesinde karakterlerini geliştirmeyerek senaryo zafiyetine uğruyor. Bu açığı kapatan tek oyuncu ise geçtiğimiz şubat ayında hayatını kaybeden Philip Seymour Hoffman. ‘İnsan Avı’, Hoffman’ın ne kadar usta bir oyuncu olduğunu görmek için bir fırsat daha sunuyor. Özellikle, Alman aksanıyla konuştuğu İngilizcesi, kendini Amerikalılıktan soyutlaması ve finaldeki ‘kaybeden adam’ performansı görülmeye değer.

4 Eylül 2014 Perşembe

Hedef, 2 milyon seyirci

1 Ekim’de sahnelerini açacak Devlet Tiyatroları (DT), repertuvarında yine yerli oyunlara ağırlık veriyor. Bu sezon 2 milyon seyirciyi aşmayı hedefleyen DT’nin sahneleyeceği oyunlar arasında Neşet Ertaş’ın hayatını anlatan “Neşe, Dert, Aşk” ile Tarık Buğra’nın Osmancık’ı ve Necip Fazıl’ın Sabır Taşı dikkat çekiyor.Geçtiğimiz sezonda yerli oyun oranını yüzde 70’lere çıkaran Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü (DT), bu yıl da aynı oranı koruyarak 2 milyon izleyiciye ulaşmayı hedefliyor. Geçen sezon 110 oyunun yüzde 70’i yerli yazarların eserlerinden oluşuyordu. Bu sezon için toplamda 143 oyun seyirci ile buluşacak. Oyunların yerlilik oranı aynı şekilde korunacak. Geçen yıl 1 milyon 843 bin seyirciye ulaşan DT, bu yılki hedefini 2 milyonun üzeri olarak açıkladı. 1 Ekim’de perde açacak olan DT’de yeni sezonda Tarık Buğra’dan ‘Osmancık’, Necip Fazıl’dan ‘Sabır Taşı’, Neşet Ertaş’ı anlatan ‘Neşe, Dert, Aşk’ oyunlarının yanı sıra Yeşilçam, Nisan 1915, Kuaförde Bir Gün, Kurban Murtaza, Çalıkuşu, Selahaddin Eyyubi, Kösem Sultan, Nereye, Para, Teneke, Bizim Yunus, Ramiz ile Jülide, Nehir, Kerbela gibi oyunlar sahnelenecek.MOLIERE HAFTASI DÜZENLENECEKDevlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nden alınan bilgiye göre, bu yıl klasik eserler için de özel gösterimler tertip edilecek. Buna göre ‘Moliere Haftası’nda bu yıl ilk kez ünlü yazarın eserleri seyirci ile buluşturulacak. Klasik eserlerin gösterimi, geçtiğimiz yıl ‘Shakespeare Haftası’ ile başlamış ve izleyicilerden ilgi görmüştü. ‘Shakespeare Haftası’ bu yıl yeniden düzenlenecek. Geçtiğimiz yıl Bursa Uluslararası Balkan Ülkeleri Festivali’ni ve Konya Bin Nefes Bir Ses Uluslararası Türkçe Tiyatro Yapan Ülkeler Festivali’ni ilk kez düzenleyen ve olumlu sonuçlar alan Devlet Tiyatroları yeni sezon için İzmir’de de festival düzenlemeyi planlıyor. Kapsamı Akdeniz ülkeleri olarak belirlenen festivalin yeni sezonda bölgeye hareketlilik getirmesi hedefleniyor.Neşet Ertaş’ın hayatı sahnede25 Eylül 2012’de kaybettiğimiz ünlü halk ozanı Neşet Ertaş’ın hayatı, Devlet Tiyatroları tarafından bu yıl sahneye taşınıyor. Hayranları, sevenleri onu en güzel, “Onun adı Neşet Ertaş diye yazılır, neşe, dert, aşk diye okunur.” cümlesiyle ifade ettiği için oyunun adı da “Neşe, Dert, Aşk” olarak belirlendi. Şirin Aktemur tarafından kaleme alınan oyunun hangi sahnelerde, ne zaman oynanacağı henüz açıklanmazken sevenleri sahnede nasıl bir Neşet Ertaş portresi ile karşılaşacağını merak ediyor.

3 Eylül 2014 Çarşamba

#şiirsokakta olsun mu, olmasın mı?

Geçen yıl bugün yani 3 Eylül 2013’te sosyal medyada açılan https://twitter.com/siirsokakta ile https://www.facebook.com/ikinciyeni hesaplarıyla #siirsokakta hareketi başlamıştı. Duvarlara, kaldırımlara, otobüslere, köprü altlarına sevdiği dizeleri yazanlar, yaptıkları eylemin fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaşarak harekete destek verdiler. En çok dizeleri paylaşılan şairler Turgut Uyar, Özdemir Asaf, İsmet Özel, Edip Cansever, Can Yücel, Cemal Süreya, Ahmet Arif, Didem Madak… Gençlerin çok sevdiği #şiirsokakta giderek büyüdü. Bir yıl içinde birçok benzer hesap açıldı. Hareketi başlatan kişi ise gerçek kimliğini açıklamak istemiyor. Serdal adıyla kendini tanıtıyor. Kısa bir süre önce ise bu hareket, şairler arasında tartışmaya neden oldu. “Bu ‘şiir sokakta’ saçmalığı nedir ya?!” cümlesi ile başlayan tartışmayı sayfamıza taşıdık ve hareketi destekleyen ve desteklemeyen şairlerle konuştuk.İhsan Deniz (Şair): “Esasen bir fanteziden ibarettir” “Hiç kuşkusuz şiir sokakta da olsun. Her yerde olsun. Bunun kime, ne zararı var? Ancak, günümüz ortamında sokağa açılacak şiir nasıl bir şiir olacaktır? Kısaca, sokaktaki şiir herhangi bir estetik ölçütü veya donanımı içerebilecek midir? Sözünü ettiğiniz maceranın çıkış noktası, esasen bir fanteziden ibarettir. Sosyal medya denilen ‘illet’, tüm insani değer, ölçüt ve yapıları iğdiş etmeyi, köreltmeyi sürdürüyor, sürdürecek. Şiir de bundan payını alıyor, alacak. Bunu başlatanlar nezdinde, merdivenleri boyamakla sağa-sola dize çiziktirmek arasında bir fark olduğunu sanmıyorum. Yani, örneğin bir ‘varoluş’ kaygusu, hayatın anlamına dair bir soru işareti taşımıyor. Adı üstünde, ‘fantezi’! Sahici bir çaba ve niyet değil. Bugün var, yarın yok. Bugün gözde, yarın gözden düşmüş... Emin olun, ucu soytarılığa kadar açılabilir. Evet, etik ve estetik değerler skalası dahilinde şiir sokağa çıksın, gezinsin, nefes alsın ve versin, sokaktaki insana bir his ve hassasiyet alanı açsın, sağlasın. Ne güzel! Yeter ki sosyal medya bu işe o koca burnunu sokmasın. Ha, bütün bunların dışında ve ötesinde, bana kalırsa şiir kitapta ve dergide güzel. Taş yerinde ağırdır!”İbrahim Tenekeci (Şair): “Şiirin kaldırımlarda, parklarda boy göstermesi doğrusu pek hoşuma gidiyor” Çok sık duyduğumuz şikâyet yahut sitemlerden biri de, şiirin halktan/halkın şiirden koptuğu yönündeydi. İnsanımız artık şiir okumuyor, şairlerimiz de bunu pek önemsemiyor gibi. Şiirin sokağa inmesi; duvarlarda, kaldırımlarda, parklarda boy göstermesi, doğrusu, pek hoşuma gidiyor. Hele beğendiğim dizeleri görünce, daha bir seviniyorum. Sosyal medya, birçok olumsuzluğun yanı sıra olumlu işlere de vesile oluyor. Bunlardan biri, hiç kuşkusuz, şiirin hızlı bir biçimde dolaşıma girmesi, daha fazla insana ulaşması. Belki, bunun sakıncalarından bahsedilebilir, vasat isimlerin önünün açıldığı vs. söylenebilir. Hayır diyeceğim, çünkü paylaşılan, ilgi uyandıran şiirlerin büyük bir kısmı, ortak kabul görmüş iyi şairlere ait. İsmet Özel’den Cemal Süreya’ya, Edip Cansever’den Turgut Uyar’a kadar. Öte yandan, isterim ki, evlerin, binaların duvarlarına şiirler yazılırken, daha dikkatli olunsun. Malum, kullanılan boya, kolaylıkla çıkmıyor. Bir evin yahut bahçenin duvarına ‘bir şey’ yazılmadan önce, sahibinden izin alınabilir mi? Keşke alınsa ve verilse. Bunu şunun için söylüyorum: Şiiri sevindirmeye çalışırken, birilerini üzmeyelim.Haydar Ergülen (Şair): “Şiir, sonunda işgalci yönünü de gösterdi” “Şiirsokakta, bir vurgu. Belli ki gerek duyulmuş bu vurguya. Hem zaten şiir nerede olacaktı ki? Şiir sokaktan başka nerede olabilirdi? Cemal Süreya “Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka” derken, neyi düşünmüş olabilir ki, akıp giden sokağa sevinip gelen şiirden başka? Şiirsokakta, evet, Nazım Hikmet’ten, Orhan Veli’lerden, İkinci Yeni’lerden, 60’lardan 70’lerden bu yana, sokak çocuklarıyla arkadaş olan şiir sonunda işgalci yönünü de gösterdi ve yurdu olan sokağa çıktı. İnsan buna, okur olsun, şair olsun ancak sevinir, çünkü bu şiirin yeniden sokağa, yani oyuna ve hayata çağrılması, çıkması demektir. Sokaklar, parklar, duvarlar, hepsi de şiirin yaprakları, sayfaları sayılırlar. Üstelik şiir her zaman şairden ilerde, ondan cesur ve daima öndedir, böylece şiir, şairini de sokağa davet edecektir.”Ercan Yılmaz (Şair): “Şiiri, slogana ve aforizmaya dönüştürüyorlar” ‘Şiir sokakta’ eyleminin (bunun bir eylem olduğundan şüpheliyim), modasının ne zaman ve hangi vesileyle başladığına dair bir bilgim yok. Ama bu ‘eylem’in doğası itibarıyla gelip geçici modaların, kaba ideolojilerin, retorik olanın çok ötesinde olduğunu düşündüğüm ‘şiir’i örseleyici bir yanı olduğunu düşünüyorum. Sosyal medyanın malûliyetlerinden biri de şiiri şiirsizleştirmesi, slogan ya da aforizmaya dönüştürmesinin yanında her bayağılığın ‘şiir’ olarak algılanması tehlikesini barındırmasıdır. Adorno’nun ‘Lirik Şiir ve Toplum’ makalesindeki şiirin o kendine özgü muhalefetinin lirik şiir yoluyla gerçekleşebileceğine ilişkin yorumu şiiri hayatın tam içinde konumlandırıyor zaten. Ama yüksek sesle bağırmak suretiyle değil. ‘Şiir sokakta’ eylemi şiirin bayağılaştırılmasını, ayağa düşürülmesini, itibarsızlaştırılmasını hızlandıran, niteliği değil niceliği öne çıkaran anlayışın ve kitsch’in tezahüründen başka bir şey değil kanaatimce. Tanpınar zevk hezimeti diyordu, çok haklıydı, estetik kaygılardan ziyade modaların egemen olduğu ve yönlendirdiği bir çağın şahidi olmak çok acı. Poetikasını Yahya Kemal’in ‘Mısra benim haysiyetimdir’ ifadesi üzerine kurmuş birinin böyle ‘hareket’lere teveccüh etmesi mümkün değil elbette. Latince deyişle ‘horribile dictu’ (korkunç şaka) olmalı bu!Vural Bahadır Bayrıl (Şair): “Şiir kimindir, şairin mi, okurun mu?” Hatırlayalım Il Postino’da şiirsever ve âşık ve en asil duyguların insanı postacı Mario, “Şiir onu yazana değil, ihtiyacı olana aittir” der Neruda’ya. Sıkı bir ders. Okur’un şiiri nasıl “alımlayacağı”, nasıl “tüketeceği”, nasıl “kullanacağı” konusu Şair’in tasarrufunda mıdır? Hiçbir çağda olmadı bu. Bugün de mümkün değil. Üstelik “telif hakları kanununa” rağmen. İyi ki de öyle. Zira, eserine bu tür bir tasarruf tarzı, kapitalizmin sanatı ve sanatçısı olan romancılar ve kültür endüstrisinin mütemmim cüz’ü, bir meta olarak roman için geçerlidir. Şair, yazar ve şiirini yeryüzüne bırakır. Sözünü terk eder. Kimin ona ihtiyacı varsa, kim ona ulaşıyor ve sahip çıkıyorsa, o söz artık onundur. Şiir sokağa da çıkabilir göğe de ağabilir. Ağaç kabuğuna da yazılabilir, duvarlara, banklara, metrolara, aklımıza gelen her yere de ... Elbet her şeyde olduğu gibi şiirsokakta’nın da içerdiği bir sürü olumsuz yön var; iyi şairlerin olduğu kadar kötü dizelerin de yayılmasına neden olabiliyor. Ne yapalım? Vitrinler kırılıyor diye gösteri yürüyüşlerini mi yasaklayalım? Ayrıca bir vitrin camını indirmenin, ruha nasıl iyi geldiğini, böyle bir tecrübeden geçmeyenlere anlatmak ne kadar zordur! En iyisi ustamızın ustasına, gönül adamı, o lirik derviş Necatigil’e kulak verelim: “Ve şairler boyuna kimlere yazarlar? / Yıkılmış köprülerin başında/ Ürkmüş boşluktan biri inliyorsa/ ve şairler onlara geldimlere yazarlar”.KUTUSerdal/#şiirsokakta hareketini başlatan ve müstear isim kullanan kişi: Şiir Sokakta, ifade olarak çok eskidir aslında. Geçmişi Fransa 68'e kadar uzanır. O dönemin sloganlarından biridir. Özgürlüğün sokakla ve sokakta gerçekleşeceğini işaret eden bir slogan. Bizler bu slogana, 40 küsur sene sonra tarihin tekerrürü gibi 2013 Gezi direnişinde rastladık, Fransız Kültür'ün ahşap kapısına ve Fransızca olarak. Daha sonra aynı slogana Taksim civarında bir duvarda rastlandı. Bu sefer şöyle yazılmıştı: Defteri kapat... Şiir Sokakta!. Ve altında Ece Ayhan'ın bir şirinden alıntı yapılmıştı. ''Düzayak çivit badanalı bir kent...'' Başka yerlerde de rastladık sonra bu slogana ''Şiir Sokaklardadır'' diye yazılmıştı mesela. Bu söylediklerimin hepsi sadece bir sloganın sokaklarda dolaşımını içeriyor. Etkinlik ismini buradan alır, fakat içeriği bambaşkadır, işi edebiyat ve şiirledir. Gezi sürecince sokaklara slogan ve esprili cümleler dışında şiir dizeleri, hatta çoğunlukla İkinci Yeni şiir dizeleri yazıldı. Sprey boya ile ya da fırça ile yapıldı bu ve ayırt etmeksizin her yere yapılabildi. Gezi ile beraber bizim etkinliği başlattığımız tarih olan eylül başına doğru artık her şey dinmişti, şiir bile. İlk ilhamımız bu duvar yazısından gelmiştir (Defteri kapat... Şiir Sokakta! Düzayak çivit badanalı bir kent). Gezi öncesi sokaklara, banklara, telefon kulübelerine tek tük işlenen ve ilgi alanımıza girmesi sebebiyle dikkatimizi çeken ve sayfada paylaştığımız fotoğraflar vardı. Yöntem ve teknik olarak ise kendini ifade ediş tarzını çok daha önceye dayanan işlerden alır. Çünkü bizler etkinliği başlatırken sadece kalemler sokağa çıkmak istedik ve insanlara kalemle sokağa çıkmalarının daha doğru olacağını söyledik. Çünkü edebiyat şiir herkesi kucaklamalıydı, kimsenin malına zarar vermemeli ve özel alanlarına girmemeliydi insanların. Ve her yere yapılmamalıydı şiir sokakta. Seçici olunmalıydı zarar vermemek ve herkesi kucaklamak adına. Şiirsel naifliği muhafaza edecek yerlere zarar vermeden ve kirletmeden, küçük harflerle, deftere yazar gibi ve sadece ama sadece kalemle yapılmalıydı. Etkinliğin duyurusunu yaptık sayfamızdan. Küçük bir manifesto yazdık. Ve insanları sokakları şiirlemeye davet ettik. Amacımız insanların mutluluk kaynağı olmak, gülümsetmek ansızın, sokakları şiirle güzelleştirmek ve böylece şiiri de havalandırmak, mutlu etmek belki.Etkinliği başlattıktan bir hafta sonra plan dahilinde kendimizi geri çektik fakat o kadar abuk sabuk sayfa ve hesaplar türedi ki etkinliğin üstüne çöreklenmek isteyen, biz buradayız demek zorunda kaldık daha sonra. Ve insanlara anlatmak gerekliliği doğdu böylece.3 Eylül 2013 tarihinde sayfamızdan başlatmış olduğumuz şiir sokakta etkinliğinin üzerinden epey zaman geçti. Bu süreçte büyüdük, çoğaldık, sokaklara ve insanlara şiirlerle ulaştık. Kitap ve defterlere sıkışmış şiiri insanların arasına kattık. Nefes aldık ve aldırdık şiire. Şiir kurtaracaktı, şiir değiştirecekti, şiir mutlu edecekti, şiir iyi edecekti, şiir bizi insan edecekti. Buna inandık/inandınız ve sokaklara taşıdınız şiiri. Birden bire bütün grileri mavi yaptınız. Bütün denizler gidildi böylece, bütün dağlar eğildi, bütün çocuklar güldü, akıyordu durdu kan. Ülkemizin dört bir köşesinden, onlarca şehirden katılım oldu Şiir Sokakta etkinliğine. Birçok şairin etkinliğimizden haberdar olduğunu ve desteklediğini biliyoruz. Kısacası; büyümeye ve bu sevdayı büyütmeye devam ediyoruz, elden ele, aşkla. Ve geldiğimiz noktada, her zaman vurguladığımız gibi, gururla şunu diyebiliyoruz; Şiir Sokakta etkinliği, şiiri ve sokağı özgürleştirme hareketidir. Bir zümreye veya gruba ait değildir. Ardında kişiler değil, sokaklar var, sizler varsınız.#siirsokakta hashtag’i, etiketi çok önemli işlev görmüştür, yaygınlaşma ve iletişimi sağlamak anlamında. Bu hashtag’i etkinlik duyurusunu yapmamızla beraber ilk biz kullandık. Ve insanların bu hashtag ile sokağa çıkmalarını, yazdıkları dizeleri fotoğraflayarak sosyal medyada aynı hashtag ile paylaşmalarını söyledik. Tek çatı altında toplandı böylece.O kadar fazla şiir sokakta temalı hesap ve sayfa açıldı ki, takip edemiyorum artık. Çoğu da şiir algısı çok zayıf ya da olmayan kişilerin idare ettiği sayfalar, çoğu tek derdi takipçi sayısı olan hesaplar, verdiği reklamlarla işi maddi kazanca dönüştüren hesaplar bile mevcut. Şiirin yaygınlaşması için iyi niyetlerle paylaşımlarda bulunanlar da var tabii. Şiir Sokakta'ya dahil olmak için insanların bizi takip etmesine gerek yok. Onun için bize gönderilenlerden çok #siirsokakta etiketi ile kaç paylaşım yapıldığı önemli günde. Ama her yerden, ufacık bir Anadolu kasabasından, köyünden bile şiir fotoğrafları geliyor. Etkinliği anlatırken kullandığımız cümlelerden biridir: ''Şiire çay içiriyoruz.'' Nasıl ki Orhan Veli ve arkadaşları şiiri sokağa çıkarmış, kasket giydirmişti şiire, bizler de şiire çay içiriyoruz.Haydar Ergülen, Bejan Matur, Sunay Akın, Yılmaz Odabaşı ve birçok genç şairin etkinliği desteklediğini biliyorum. Olumsuz tepkiler de gelmiyor değil.

2 Eylül 2014 Salı

Fatih Akın, eleştirmenlerden ‘kesik’ yedi

27 Ağustos'ta başlayan 71. Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan için yarışan Fatih Akın'ın son filmi 'Kesik / The Cut', eleştirmenler tarafından pek beğenilmedi. Ancak 1915 Olayları sırasında ailesini kaybeden Ermeni bir demircinin hikâyesini anlatan film, cesur ve dürüst olarak nitelendirildi.71. Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan için yarışan Fatih Akın'ın son filmi ‘Kesik/The Cut', önceki gün izleyiciyle buluştu. Mardin'de 1915 Olayları sırasında ailesini kaybeden Ermeni demircinin hikâyesini anlatan ‘Kesik', eleştirmenler tarafından pek beğenilmedi. Gala öncesi film ekibiyle birlikte basının karşısına çıkan Fatih Akın, geçtiğimiz gün New York Times'a verdiği söyleşide, filmden dolayı tehditler aldığını söylemişti. Akın, bu yöndeki bir soruya "Sanat için ölmeye değer." sözleriyle cevap verdi.“Sanat için ölmeye değer”Akın'ın son filmi ‘Kesik'; ‘Duvara Karşı' ve ‘Cennetin Kıyısında' ile başlayan ‘Aşk, Ölüm ve Şeytan' üçlemesinin son filmi. 1915'teki Ermeni tehciri sonrası iki kızıyla bağlarını koparan Ermeni bir demirci ustasının, Nazaret'in kızlarını bulmak için çıktığı yolculuğu anlatan filmin gösterimi öncesi yönetmen Fatih Akın, senarist Mardik Martin ve filmin oyuncuları Tahar Rahim, Lara Heller, Simon Abkarian, Hindi Zahra ile Makram Khoury soruları cevapladı. Türkiye'de Agos gazetesine yaptığı açıklamaların ardından aldığı tehditler ile ilgili olarak Akın, "Sanat için ölmeye değer. Filmin yol açacağı tüm bu polemiklere hazır olmak için 7-8 yılımı verdim ve şimdi buna hazırım. Sadece şunu söyleyebilirim: Şimdiden tehditler aldım, ama bu konuya ağırlık vermek istemiyorum." dedi.5 ülkede, 21 milyon dolarlık bir bütçeyle çekilen filmde 1915 olayları ile Amerikan yerlilerinin yaşadıklarını nasıl harmanladığı sorulan Akın, "Ben Türklerin, bir Ermeni kahraman hakkındaki bir filmi sindiremeyeceğini çok iyi biliyorum. Bu nedenle onlarla bir empati kurulması için yerlilerin yaşadıklarını da ekledim." dedi. Cezayir asıllı Fransız oyuncu Tahar Rahim'in canlandırdığı, iki kızını bulmak için Halep'ten Havana'ya, Kuzey Dakota'ya yollara düşen Nazaret karakterini de değerlendiren Akın, "Sadece ülkelerarası fiziki bir yolculuk değil, karakterin ruhunda gezintiyi de sevdim. Tahar Rahim'in canlandırdığı karakter, yavaş yavaş inancını kaybediyor, ama sonra başka tür bir maneviyat keşfediyor. Ben de kendi hayatımda inanç keşfine çıktım ve bu arayış beni Nazaret karakterini yaratmaya itti." dedi.Fatih Akın, eleştirmenlerin de ‘büyük bir sorun' olarak dile getirdiği ve Cannes Film Festivali'ne katılmama nedeni olarak gösterilen, filmini İngilizce çekme tercihiyle ilgili olarak da şöyle konuştu: "İngilizce tercihi pazarlama amacıyla yapılmadı. Oyuncularımı yönettiğimde, bir dil koçunun gidip onların aksanlarını düzeltmesini istemiyorum. Bertolucci ‘Son İmparator'u ve Polanski de ‘Pianist'i İngilizce çekti. Teknik bir problem de var. Doğu Ermenicesi ile Batı çok farklı. Batı'yı kullandığımızda doğru aktörleri bulmakta zorlandık. Ben kesinlikle Tahar Rahim'i istiyordum ve bu nedenle filmi İngilizce çektik."Fatih Akın'la birlikte senaryoyu kaleme alan, ‘Arka Sokaklar' ve ‘Kızgın Boğa' gibi Martin Scorsese filmlerinin ünlü senaristi Mardik Martin ise, "Bir hikâyeyi yazarken gerçekten yola çıkarsınız, ama sonra bu değişir. Fatih tam bir dâhi. Benim fikirlerimle kendininkileri harmanlayarak bu filmi yaptı." dedi. Ermeni aktör Simon Abkarian ise ‘Kesik'in, Ermenilerin beklediği bir film olduğunu dile getirdi.Eleştirmenler ‘İngilizce’yi sorun ettiPeter Bradshaw (The Guardian)"Tartışmalara yol açacak iddialı bir film; fakat sinema kısmı biraz ihmal edilmiş. Akın, hikâyesine karakterlerine merhametle yaklaşıyor ancak film Akın'ın İngilizce olmayan önceki işlerindeki zekâ ve incelikten yoksun. (Yine de) ‘The Cut' güçlü, dikkate değer bir film; Fatih Akın'dan cesur ve dürüst bir jest."Jay Weissberg (Varieyty)"Fatih Akın'ın Ermeni soykırımı hakkındaki draması, senaryo ve mizansen konusunda duraksayan bir film. İlk iki filmde bu kavramları, onların nüanslarını ve karakterler üzerindeki psikolojik duygu yoğunluğunu başarılı bir şekilde vermişti. Ancak ‘The Cut'ta yönetmen, tarihi epik film formatına dalarak kendini kaybetmiş. Klasik Hollywood tarzında ilerlemeye çalışıyor. Akın hayranlarının önemli bir kısmının kafası karışabilir.Boyd van Hoeij (The Hollywood Reporter)Böyle bir hikâyeyi Türk kökenli bir yönetmenin anlatması dikkat çekici. Fakat hikâye, bir halkın yaşadıklarını, genel bir arama ve hayatta kalma öyküsünün arka planında bastırıyor. Akın, açıkça Chaplin'in yumuşak ve melodramik dokunuşları ile birlikte David Lean ve Elia Kazan tarzı epik bir hikâye anlatmayı amaçlıyor. Ancak İngilizce tercihi önemli bir problem. Filmdeki Osmanlılar, Araplar ve Kübalılar hepsi kendi dillerini konuşurken bütün Ermeni karakterlerin İngilizce konuşması sorun teşkil ediyor.Jessica Kiang (Indiewire)‘The Cut', Cannes'da yarışacaktı ancak son anda Fatih Akın "kişisel sebeplerle" filmi çektiğini söyledi. Sonrasında bazı söylentiler çıktı; politik sebeplerle ya da kışkırtıcı olduğu için vs. diye. Birçok ihtimal var ama bence biri mantıklı: Çok iyi bir film olmadığı için! Akın'ın önceki filmleri enerjik, sert ve şaşırtıcıydı. Ama bu öyle değil, iyi bir film değil; hatta felakete yakın bir film. Diyaloglar korkunç kötü, yapmacık ve kuru.

1 Eylül 2014 Pazartesi

Türkiye’de sanat izleyicisinin yaşı 28, Avrupa ve Amerika’da 58

Ray Cullom, Broadway müzikallerini Türkiye’ye getiren Nederlander Worldwide Entertainment (NWE) şirketinde on yıldan beri çalışıyor. Bir yıldır ise Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nin (PSM) genel müdürü. PSM’nin etkinlikleri geçtiğimiz yıl oldukça ilgi gördü, bu nedenle yeni sezonda 365 günün 300’ünde gösteri olacak. İstanbul’un kültür sanat hayatını değerlendiren Ray Cullom, Avrupa, Amerika ve Türk izleyicisini karşılaştırdı.Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi bir yıl önce açıldı. Bu sürede İstanbul’un kültür sanat hayatına nasıl bir katkısı oldu?İstanbul izleyici açısından potansiyeli yüksek bir şehir. Böyle olmasına rağmen, PSM gibi bir gösteri merkezinin şimdiye kadar açılmamış olması çok ilginç. Gelişmekte olan ülkeler denildiği zaman aklımıza Brezilya, Çin, Ortadoğu ülkeleri geliyor. Ama diğerleriyle karşılaştırıldığında İstanbul kadar sofistike bir şehrin böyle bir yere sahip olmaması şaşırtıcıydı.Türkiye’yi gelişmekte olan ülke kategorisinde mi değerlendiriyorsunuz?Evet ama bunu pozitif anlamda söylüyorum. Özellikle sanatta yükselen değerleri olan bir ülke. Türkiye’deki diğer sahneleri düşündüğümüz zaman bakıyorsunuz bir gün bir araba fuarı oluyor, diğer gün kongre, başka bir gün tiyatro vs… PSM’de her zaman sanat var, tiyatro, konser vs.Salonları doldurup dolduramayacağınız konusunda bir endişe yaşadınız mı?PSM’yi açarken bir hedefimiz vardı. Buraya getirmek istediğimiz sanatçıları belirlemiştik. İlk 2-3 ay istediğimiz hedeflere ulaşıp ulaşamayacağımız konusunda çok endişeliydik ama senenin sonunda istediğimiz rakamlara ulaştık. Cats ve Notre Dame de Paris çok ilgi gördü. Jersey Boys, ilk gösterimizdi. O yüzden onun izleyici sayısı azdı.PSM’nin operatörlüğünü Broadway şovlarını hazırlayan ve pazarlayan Amerikalı Nederlander Worldwide Entertainment (NWE) yapıyor. Nederlander’ı kim kurdu?Nederlander, 102 yıllık bir aile şirketi. Ben bu şirkette 10 yıldır çalışıyorum. Şu anki patronumun dedesi, Robert Nederlander kurucusudur. Merkezi New York’ta. Broadway’de 9 tane büyük tiyatroları var. Tüm büyük şovlar bu tiyatrolarda sahneleniyor. Şikago, Detroit, San Francisco, Houstan’ın yanı sıra Çin ve Londra’da da merkezleri bulunuyor.Broadway, müzikal konusunda nasıl marka oldu?Broadway, opera, dans, tiyatro gibi sanat dallarının en iyi şekilde temsil edildiği bir merkez. Burada en güzel şarkıyı duyarsınız, en inanılmaz oyunculuğu izlersiniz ve hiç kimsenin yapamadığı dansla karşılaşırsınız. Aynı zamanda çok büyük gösteriler düzenliyoruz, bu da insanları etkiliyor. Yeni sezonda sahnelenecek olan The Phantom of the Opera’nın ekibi 29 TIR ile İstanbul’a gelecek.İstanbul’un sanat izleyicisi hakkında ne düşünüyorsunuz?İstanbul’un sanat izleyicisine daha farklı yaklaşmamız gerektiğinin farkındayız. Çünkü Londra’daki izleyici kitlemizin ortalama yaşı 58 iken, Türkiye’de bu rakam 28. Daha bilgilendirici bir pazarlama stratejisi izlememiz gerekiyor.Amerika’daki izleyicinizin yaşı kaç peki?Batı Avrupa ve Amerika’nın yaş ortalamasının aynı olduğunu söyleyebilirim. Mesela siz röportaja gelmeden önce bir toplantım vardı ve beni gerçekten şok eden bir rakamla daha karşılaştım. İstanbul’daki sanat izleyicisinin ortalama yaşı 28, PSM’den bilet alanların ise daha çok 36 yaşındaki kadınlar olduğu ortaya çıktı. Amerika’daki sahnelerimizde ise 62 yaşındaki erkekler bilet alıyor. Bu yüzden daha önceki stratejilerimizi burada tamamen değiştirmek zorunda kalıyoruz.Bu kadar gencin olduğu bir şehirde, tiyatro yapmak ya da gösteri hazırlamak isteyenlere salonlarınızı ücretsiz açmak gibi bir planınız var mı?Aslında böyle bir imkanı çoktan sunduk. Yaz mevsiminde dışarıda, kışın ise içeride bulunan küçük bir sahnemiz var. Öğrenciler 45 dakikalık randevular alarak bu sahneleri ücretsiz kullanabiliyorlar.PSM sonuçta AVM’nin içine kurulmuş bir gösteri merkezi. Alışverişe gelenlerin yüzde kaçı, gişelerinizden herhangi bir etkinliğe bilet alıyor. Böyle bir araştırmanız oldu mu?Daha 10 aylık bir kuruluş olduğumuz için bununla ilgili bir araştırmamız yok. Yalnız şunu söylemeliyim ki sanat ve ticaret arasında her zaman yakın bir ilişki oldu, bunu kabul etmek gerekiyor. Shakespeare para kazanmak için tiyatro yazdı, Mozart para kazanmak için beste yaptı.Kültür-sanat diye tarif ettiğimiz şey, aslında eğlence endüstrisi olarak görülüyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?Kesinlikle buna katılmıyorum. Kültür, sanat ve eğlence aslında birbirinden ayrılmaz parçalardır. Shakespeare ve Mozart’ı izlemeye, dinlemeye gelenler, bir peni ödeyerek, çoğu zaman sanatçıların karşısında bir şeyler yiyip içerek eğlenmişlerdir. Hatta oyunu beğenmediklerinde ellerindeki ekmeği sahneye fırlatarak eğlenmişlerdir. Kültür-sanat ve eğlence birbirlerinden ayrı şeyler olarak ortaya çıkmadı. Şu anda insanlar yakalarını ilikleyerek, ciddi bir şekilde opera, tiyatro vs. izliyorlar ama aslında bu böyle değildi. Shakespeare’i bize smokiniyle tanıttılar ama bu bir diktedir. Shakespeare her zaman smokiniyle dolaşmıyordu. O günün dünyasına, insanına hitap eden popüler, eğlenceli şeyler yazıyordu.O zaman Batı’da neden bu kadar büyütülüyor Shakespeare, dokunulmazlığı var adeta..Bence insanların Shakespeare’i böyle göstermesi sanata zarar verdi. Çünkü o aslında bizden/halktan uzak değil, halka çok yakın bir insan ve onu böyle büyütmek sanatı öldüren bir tavırdır.