2 Nisan 2015 Perşembe

"Yeraltı, aslında şu anda içinde bulunduğumuz dünya"

2011 yılında "Masumlar" romanıyla Sedat Semavi Ödülü'nü alan en genç yazar olan Burhan Sönmez, üçüncü romanı "İstanbul İstanbul" ile yeniden okurun karşısına çıktı. Yerin üç kat altında bir işkence hücresinde geçen romanda Küheylan Dayı, Öğrenci Demirtay, Doktor ve Berber Kamo acıya katlanabilmek için birbirlerine İstanbul'da geçen masallar, hikâyeler anlatıyor. Sönmez'le hayata tutunmak için hayal kuran bu kahramanları ve yeraltını konuştuk…

İstanbul'u çok tartıştığımız, çok konuştuğumuz bir dönemden geçiyoruz. Neden şimdi bir İstanbul romanı yazdınız?

Aslında bu benim dışarıdaki dünyaya göre karar verdiğim bir şey değil. Bu roman on yıldan fazla zaman önce zihnimde zaten netti, çalışmalarına başlamıştım, tasarlamıştım. Son dört beş yılımı da fiili yazma süreciyle geçirdim.

O halde neden İstanbul?

Özellikle bugün insanlığın fiziki olarak yarattığı en büyük dünya, mega-kentler. Mega-kent demek bir küçük dünya demek. Dünyanın her yerinde bulunan, doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde, geçmişte ve gelecekte olan her şeyi bugün tek bir mekânda toplama çabası aslında... Diğer yandan, kent, insanın yoktan var ettiği bir şey. İnsanlıktan önce böyle bir örnek yoktu doğada. İnsan geldi ve kendisi bunu geliştirerek var etti. İnsanlığın yaratımı kent kavramını ifade edecek birkaç yer var, İstanbul bunların başında gelir.

Peki, mega-kent diyorsunuz ama kitap yeraltında geçiyor. Mekân olarak yeraltını seçmenizin sebebi ne?

Roman için konu bulmak kolaydır, esas mesele, o konuyu hangi bakış açısından vereceğiz… Ben İstanbul üzerine düşünürken kente bakışım genelde zaman üzerinde odaklandı. Genelde edebiyatımız İstanbul'u ikiye bölerek düşünür: Bir yanda geçmiş zamanın yitik İstanbul'u, diğer yanda bugün içinde yaşam mücadelesi verdiğimiz, keşmekeşin, kargaşanın İstanbul'u. Oysa bu bakışın aşılması, iki zaman arasındaki çizginin kaldırılması ve zamanın tek merkezde toplanması gerekiyor. İstanbul'u zaman üzerinden değil mekân üzerinden bölmeyi tercih ettim. Geçmişin ve bugünün İstanbul'u değil, yukarıdaki ve aşağıdaki İstanbul diye böldüm kenti. Yer üstündeki İstanbul yeraltında acı çekenlerin gözünden nasıl görünür? Bunu anlatmaya çalıştım. O yüzden bir İstanbul değil, iki İstanbul var orada. Ama sonuçta iki İstanbul aynıdır, tektir.

Kitapta hiç yer üstüne çıkamıyoruz ve salt bir İstanbul güzellemesi de yok. Aksine insanların onu ne kadar tahrip ettiğini dile getiriyorsunuz, durmadan çoğalan gökdelenlere atıflarda bulunuyorsunuz. Günümüz İstanbul'unun pek de sevilecek bir yanı kalmadı mı?

Romandaki kahramanlar hikâyeleri hep bunun üstüne kurarlar. Onların düşüncesinde de ifade bulan şey bu; İstanbul tahammül edilmez bir kent ama insanın da kaçamayacağı, bir tür mahkûm olduğu yer. Burada iki bakış ortaya çıkıyor. Bir yanda, İstanbul artık güzelleştirilemez, güzel İstanbul geçmişte kaldı, diyen ve bu yüzden kenti istismar etmekte sakınca görmeyen bakış. Diğer yanda, İstanbul yeniden güzelliğini kazanabilir, bunun için mücadele etmeliyiz, diyen bakış. Bir güzellik mücadelesi. Politik gibi görünen bir tema ama aslında bütün mesele gelip İstanbul ve güzellik üzerine odaklanır. Güzellik artık estetik bir kavram değil, aynı zamanda politik ve etik bir kavram. Belki insanın hayata karşı kötülüğünü veya dürüstlüğünü ifade eden bir kavram.

Romanda umut taşıyan tek şey karakterlerin hayal kurmaları. Acaba yeraltında bunca işkence görürken bile karakterlerinizi hayata sıkı sıkı bağlamak mı istediniz?

Acının içindeler ve ölümün kıyısındalar. İnsan acı ve ölümle bu kadar iç içeyken, onu hâlâ diri tutacak çok az şey vardır. Birincisi, herhalde mizahtır. Bu yüzden oradaki hikâyelerin büyük bir kısmı mizahi hikâyelerdir. Bir diğer nokta ise insanın kendi hayalleriyle o koşulları dönüştürme isteğini sürdürmesi, çünkü onların hayali sadece acıdan kaçış değil, o acıyı aşma ve o acının içinde yeni bir şey yaratma çabası.

Acıya dair de derin sorgulamalar da var kitapta. İşkence gördüğü halde acıya direnen, belki ona kafa tutan insanlar var. Sizi İstanbul ile acıyı birlikte düşünmeye iten sebep neydi?

Sadece aşkın gücüne veya sadece hayalin gücüne de dayanabilirdim. Ama acıya yaslanmak, anlatmak istediğim şeyi anlatmama imkân verecek temel dayanak olacaktı. İnsanı hayvandan ayıran temel nokta zekâ üzerine değil, acı üzerine gelişen çizgidir. Şöyle bir tasnif yapılabilir: Hayvanı bitkiden ayıran şey acıyı hissetmesidir, bitki acı hissetmez, hayvan ise acı hisseder. İnsan ise yalnızca kendi acısını değil başkasının acısını da hisseden canlıdır. Çünkü onun zihin dünyası ötekine ulaşma gücüne sahiptir. Eğer insanı bitkiden ve hayvandan ayıran çizgi acı karşısındaki varoluşuysa bugün bu dünyada ve İstanbul'da biz insanın bu varlığını sorgulayacak noktaya geldik. Yanınızda insanlar ölürken, insanlar yoksulluk içinde acı çekerken onların acısını hissetmeyen, hatta başkalarının acısıyla alay eden, dalga geçen, üstelik bundan nemalanan çok büyük bir kültür yetişiyor maalesef. İnsanlık, acıyla dalga geçen, acıya karşı duyarsızlık kabuğu ören bir kültür yetiştiriyor. Burada o zaman biz ister istemez şu soruyu sormak zorunda kalıyoruz: İnsanlık dediğimiz bu canlı türü toplumsal evriminin hangi aşamasında, hayvandan ne kadar uzağız? Düşünüyoruz, dilimiz var, kavramlar kullanıyoruz, ama bu bizi hayvandan ayırmaya yetmiyor. Yer altında birkaç insan acı çekerken yer üstündeki milyonların umarsızca yaşaması metafordur. Bugün çok sevdiğimiz ve habire duvarlara tablolarını astığımız İstanbul imha edilirken, tarihiyle beraber geleceği de mahvedilirken, buna gözümüzü kapayıp sabah işimize gidip akşam eve dönüyorsak o zaman acı karşısında bir hayvandan ne farkımız olduğu yine ciddi bir soru olarak ortaya çıkar.

Yeraltındayken sanki 90'ların işkence günleri, ama yerüstünde 2010'lardayız. Bizim bilmediğimiz yeraltında böyle acılar olmaya devam ediyor mu?

Romanda anlatılan dönem, okurlarda farklı şekillerde algılanmış. Kimisi, 70'li yıllar, kimisi 80'li, 90'lı yıllar, kimisi de günümüz diye düşünmüş. Hepsi doğrudur. Son on yılda polis tarafından öldürülen çocukların sayısı 180. Bu gün sadece kadınların yaşadığı acıya baktığımızda Türkiye'de örgütlü, ciddi bir imha sürecinin yaşandığını görüyoruz. Bunun karşısında devletimizin önerdiği tek şey, kızlarımıza çığlık atmayı öğretmek. Esas soru şu, eğer insanlar kulaklarını tıkamışsa, duymak istemiyorsa, çığlığın faydası? İki ay önce Diyarbakır İHD bir rapor yayınladı. Sadece o bölgedeki illerde, hâlâ açılmamış toplu mezarlardaki ölü sayısı 4201. Çıkarılanlar hariç. Faili meçhuller hariç. Gezi olaylarına bakalım, ellerinde silah taşımayan 8 çocuk öldürüldü bir ay içinde. 8 bin kişi yaralandı, 4 bin kişi gözaltına alındı. Alın size Türkiye raporu. İnsan acıyı unutmak ister. Bu doğal bir güdüdür. Yoksa yaşam katlanılmaz hale gelir. Unutmak başka bir şey, acıyı küçümsemek, yok saymak başka bir şey.

Peki, sizce yer üstünün yeraltından ne farkı kaldı?

Zaten kahramanlar da biraz onu fark ediyorlar romanda. Baudrillard şöyle bir felsefi çerçeve kurar. Der ki, Los Angeles kentinin kenarına lunapark yaparlar. İnsanlar gider, lunaparkta eğlenir. Orası eğlence yeridir, sonra gerçek hayatımız bu kentte, diye hayatlarına dönerler. Oysa Los Angeles'ın kendisi bir lunapark, biz bunu fark etmeyelim diye yanına bir lunapark yaparlar. Cezaevi yaparlar, insanları koyarlar oraya, böylece dışarının bir cezaevi olduğunu fark etmeyelim isterler. Yeraltına hücre kazarlar, insanları koyarlar, böylece biz yerüstünün bütünüyle hücreye döndüğünü fark etmeyelim... İki ayrı gerçeklik varmış diye düşünelim isterler. İşte bu modern çağda iktidarın zihnimiz üzerinde, sadece siyasi iktidar değil, toplumsal her türlü iktidarın, aile de buna dâhildir, zihnimiz üzerinde yarattığı bu tahribat ya da yanılsama… İki ayrı gerçeklik yok, hepsi tektir. Bir erkek eğer bir kadını dövüp öldürüyorsa o kendi içindeki tek insani cevheri öldürmüş demektir. Birisi bir başkasına işkence yapıyorsa aslında o kendi içindeki insan olma potansiyelini yok ediyor demektir. Bugün eğer sokakta bir Suriyeli dilenirken başımızı çevirerek önünden geçiyorsak, o, orda kendimize bakmadığımız anlamına gelir. Böylece romanda da yeraltı ve yer üstü aynı şeye dönüşür. Yeraltı dediğimiz şey, aslında şu anda içinde bulunduğumuz dünya.

“Büyük günahlar işleyen bu kent neyi hak eder? Nasıl bir lanete bulaşır? Ya da lanete bulaştı da, biz şimdi onu mu yaşıyoruz?” diye soruyorsunuz. Biz de size soralım?

Evet, belki de İstanbul'un kurtarılmaya ihtiyacı var. Özellikle oradaki Küheylan Dayı'nın çok kullandığı bir tabir bu. İstanbul'u fethetmek istiyorum diyor. Ama onun fethi başkasından almak değil, onu yeniden güzelleştirme çabası, onu insana layık kılma çabası. Ama diğer yandan şunu görüyoruz, aslında insanlar kendileri İstanbul'a layık olmaya çalışıyorlar. Bugün temel sorun bizim açımızdan şudur: İstanbul'da yaşayan bizler bu kente layık insanlar mıyız? Bunun gereğini yerine getiriyor muyuz? Onun ağaçlarına parklarına sahip çıkabiliyor muyuz? Onun denizine, onun tarihine ve en önemlisi onun geleceğine sahip çıkabiliyor muyuz? Gerçek İstanbullu olup olmadığımız belki de bu sorular etrafında dönüyor.

1 Nisan 2015 Çarşamba

Afife’dir, tartışılır!

Bu yıl 19. kez verilecek olan Afife Tiyatro Ödülleri’nin adayları önceki akşam açıklandı ve artık bir gelenek haline gelen tartışmalar hemen başladı. Aday olamayanlar seslerini yükseltirken, ‘jüri üyeleri neden değişmiyor, bir üye yılda kaç oyun izliyor?’ gibi cevaplanması gereken sorular da dile getiriliyor.

Bu yıl 19.su verilecek olan Afife Tiyatro Ödülleri’nin adayları önceki gün Beşiktaş’taki Four Seasons Oteli’nde yapılan basın toplantısıyla açıklandı. 11 ayrı kategoride verilen ödüller, 27 Nisan Pazartesi akşamı Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek törenle sahiplerini bulacak. Aynı akşam, üç özel ödül de verilecek. Çalışmalarıyla Türk tiyatrosunun gelişmesine katkıda bulunan Prof. Dr. Zeliha Berksoy, Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü’nü, Şahika Tekand Yapı Kredi Özel Ödülü’nü, Firuze Engin ise bu yıl ilk kez sahnelenen oyunu Cambazın Cenazesi ile oyun yazarı Cevat Fehmi Başkurt ödülünü alacak.

Afife Tiyatro Ödülleri, Türkiye’nin en önemli ödüllerinden biri. Bu kadar önemli olunca aynı zamanda en çok tartışılan ödülü unvanını da taşıyor. Adaylar açıklandıktan sonra başlayan tartışmalar ödül gecesine, hatta sonrasına kadar devam ediyor. Geçen yıl komedi dalının çıkarılmasıyla alevlenen ve oyunlarda emeği bulunan bazı sanatçıların jüride yer almasıyla büyüyen tartışma, bu yıl hemen adayların belli olmasıyla yine başladı. Toplantı çıkışında kulislerde konuşulan ve sosyal medyaya yansıyan eleştiriler, genellikle şu sorular etrafında birleşiyordu:

“Geçtiğimiz mart ayından itibaren İstanbul’da 200’ün üzerinde yeni oyun sahnelenmeye başladı. 30 kişiden oluşan Afife jürisi bir yılda bu oyunların kaçını izledi? Her jüri üyesinin izlediği oyun sayısı açıklanamaz mı?” İki yüz oyun, 200 gün tiyatro salonuna gitmek demek. Bu aslında ciddi bir mesai istiyor. ‘Aday olamayan’ların bu soruya cevap araması normal karşılanabilir.

Ve sorular uzayıp gidiyor: “İki yüz oyun arasında sadece 24 oyunun 55 dalda aday gösterilmesi ne kadar adil? Jüri üyelerinin her yıl değişmesi daha doğru olmaz mı? Afife Tiyatro Ödülleri neden maddi olarak da tiyatroları ve oyuncuları desteklemiyor? Bu yıl aday olan kadın ve erkek oyuncuların çoğu, oyunculuk anlamında kendini kanıtlamış, televizyon dünyasının popüler yüzleri. Tiyatro tarihine ‘sahneye çıkan ilk kadın oyuncu’ olarak geçen Afife Jale adına verilen bu ödüllerin önemli bir görevi de yeni isimleri keşfetmek, yüreklendirmek değil mi?”

Basın toplantısında görüştüğümüz yeni jüri başkanı Doç. Dr. Merih Tangün, her jürinin en az 50 oyun izlediğini söylüyor ama Tangün’ün tartışmalarla ilgili diğer sorularımıza cevap vermemesi bu cevabını da belgelenmeye muhtaç kılıyor, diğer eleştirileri de haklı çıkarıyor.

Çizgilerle ‘sanat insanları’

Portre çiziminde özgün bir yeri olan karikatür sanatçısı Necati Abacı’nın (1958-2004) ‘Sanat İnsanları’ adlı sergisi 2 Nisan’da Karaköy’deki Schneidertempel Galerisi’nde açılıyor.

1982’den 2004’e kadar Yahya Kemal Beyatlı, Abidin Dino, Adalet Ağaoğlu, Salah Birsel, Adalet Cimcoz, Ahmet Rasim, Adnan Saygın, Atilla İlhan, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Can Yücel, Devrim Erbil, Edip Cansever, Enis Batur, Hilmi Yavuz, Neyzen Tevfik, Münir Özkul, Yıldız Kenter, Tomris Uyar, Suna Pekuysal, Suna Kan gibi kültür, sanat ve edebiyat alanlarının önde gelen isimlerinin portrelerini, grafik mizah diliyle çizen Abacı’nın sergisinde 33 çizgisi yer alacak. Abacı, aslında, 1982’de ‘Sanat İnsanları’, 1987’de ‘Sanat Kadınları’, 1994’te ‘Çizgi İnsanları’ ve 2004’te ‘Şiir İnsanları’ başlıkları altında 200 kadar portre çalışmıştı. Eserleri o yıllarda İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Bursa, Datça, Malkara’da sergilenmiş; yapıtların tümü sanat, kültür ve edebiyat dergilerinde yayımlanmıştı. On bir yıl önce vefat eden Abacı, sergi vesilesiyle yeniden hatırlanıyor. ‘Sanat İnsanları’, 17 Nisan’a kadar görülebilir. (www.necatiabaci.com) 0212 249 01 50

Can Yücel Hilmi Yavuz

Adalet Cimcoz Ahmet Rasim

31 Mart 2015 Salı

Ali Baba ve haramileri yine sahnede

Antalya Devlet Opera ve Balesi (ANTDOB) sanatçıları, bestesi Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Selman Ada’ya ait iki perdelik “Ali Baba ve 40” operasının ilk gösterimiyle Haşim İşcan Opera Sahnesi’nde sanatseverlerin karşısına çıktı.

Daha önce “Ali Baba ve 40 Haramiler” olarak sahneye konulan eser bu kez “Ali Baba ve 40” adıyla sahneye taşındı. Librettosunu Tarık Günersel’in yazdığı eserin yönetmenliğini Ankara Devlet Opera ve Balesi Başrejisörü Mehmet Yılmaz üstlendi. “Ali Baba ve 40” operası, 1991 yılından bu yana Türkiye’deki tüm operalar tarafından sahnelenen ve dünya opera evleri repertuvarına girmiş ilk Türk operası. Eserin orkestra şefliğini Caner Ruhselman, koro şefliğini Mahir Seyrek, dekor tasarımını İsmail Dede, kostüm tasarımını Sevtaç Demirer, koreografisini Kürşat Kılıç, ışık tasarımını ise Fuat Gök yaptı. Opera yarın, 4, 7, 9 ve 11 Nisan olmak üzere beş kez daha Haşim İşcan Opera Sahnesi’nde sahnelenecek.

30 Mart 2015 Pazartesi

Enis Batur, sergisiyle Bursa’da

Enis Batur’un edebiyatın içinden yürüyerek kat ettiği yol ve bu yola eşlik eden kavram dünyası Bursa’da bir sergide buluşuyor.

Şairin karşıt imgeler üzerine kurduğu şiiri ve yazı serüveni serginin ana eksenini oluşturuyor. Bursa Nilüfer Belediyesi’nin Nazım Hikmet Kültürevi’nin ev sahipliği yaptığı sergi, önceki gün şairin de katılımıyla açıldı. “Enis Batur: Labirentini Ören Şair” başlığını taşıyan sergi, yazıyı bir utku olarak değil, bir bozgun olarak gören ve kaosu düzene tercih eden şairin bağımsız dizelerden oluşan aynı zamanda sınırları zorlayan çerçevesiz şiirine bir gönderme olarak labirent formunu benimsiyor. Fotoğraflar, mektuplar, el yazıları, desenler, kitaplar, resimler, resimlemeler ve yazıya eşlik eden nesneler ise Enis Batur labirentinde pusula olmayı amaçlıyor. Enis Batur, ayrıca 2 Nisan Perşembe günü Nilüfer Belediyesi kütüphanelerinin düzenlediği bir söyleşiye konuk olacak. Edebiyat eleştirmeni, yazar Semih Gümüş’ün yöneteceği söyleşi saat 19.00’da başlayacak. Sergi, 26 Nisan’a kadar görülebilir.

Korsan oyunların peşine düştü

Özgecan Aslan’ın katledilişi ve benzeri kadına şiddet olayları, son bir ayda tiyatro sahnelerinde duyarlılığa vesile oldu. Özellikle genç tiyatrocular, oyunlarında güncel sorunları işleyen Nobel ödüllü İtalyan yazar Dairo Fo’nun oyunlarını keşfetti. Fakat, oyuncu Füsun Demirel’den hepsine itiraz geldi.

Dünya Tiyatro Günü kimi oyuncular için şarkılı türkülü, kimileri için de adliye önünde geçti. Oyuncu Füsun Demirel ise bu özel günde başka bir konunun gündeme taşınmasını istedi ve sosyal medya dostlarına “Dünya Tiyatro Günü’nde biraz da eser sahiplerinin haklarını, telif haklarını, korsan oynayan tiyatroları gündeme taşıyın.” diye seslendi. Her alanda olduğu gibi tiyatroda da telif hakları sorunu çıkabiliyor. Özellikle genç tiyatrocular bu konuda dikkatsiz, biraz da tecrübesizliklerinin kurbanı oluyorlar.

Geçtiğimiz şubat ayında Mersin’de bir cinayete kurban giden Özgecan Aslan olayı, genç sanatçılarda kadın oyunlarına yönelik bir hassasiyet oluşturdu. İlk keşfettikleri isim ise 1997 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan İtalyan yazar Dario Fo ve onun oyunları oldu. Genç tiyatrocular, eserlerinde yolsuzluk, organize suçlar, politik cinayetler, savaş gibi güncel olayları anlatan Fo’nun, eşi Franca Rame ile birlikte yazdığı ‘Kadın Oyunları’ adlı eseri sahneye taşımak istedi. Son bir ayda Antalya Kırmızı Kalem Tiyatrosu, Yalova Gri Sanat Tiyatrosu, İstanbul Cadılar Tiyatrosu iyi niyetlerle yola çıktıkları amaçlarına ulaştılar. Ankara Kent Sahnesi ile İstanbul Proje İmalat Merkezi’nin 23 Mart’ta ve 10 Nisan’da sahneleyeceğini duyurduğu oyunlar ise Füsun Demirel’in girişimiyle iptal edildi. Çünkü Demirel, Dario Fo ile Franca Rame’nin 27 oyununu İtalyancadan Türkçeye kazandıran, telif hakkına sahip ülkemizdeki tek isim. 1995’te eşiyle kurduğu, FN Ajans ve Açılım Yayınları çatısı altında 30 yılını bu işe verdi. Demirel, oyunlarla ilgili afişleri ve ilanları gördükçe sosyal medya hesabından gençlere şöyle seslendi: “Sevgili gençler tam 1983 yılında bu oyunlar birer birer Türkçeye kazandırıldı. 1985 yılında sevgili Deniz Türkali sahneye taşıdı ilk kez. Ama izinsiz, sorgusuz, sualsiz alıp korsanlık yapmak ne demek... Bir tiyatro oyununa karar verdiğinizde yapılacak ilk adım yazar iznidir. 30 sene mücadele ettik. FN Ajans küçük bir telif ajansıdır. Sadece Dario Fo ve Franca Rame’i temsil eder. Fikir sanat eserlerine tecavüz edilmez. Neredeyse 30 senemi verdiğim, beni benden almış olan emeklerimin böyle heba edilmesi, onlara gaddarca davranılmasına göz yummayacağım. Bilmiyordum, haberim yoktu demek çok ayıp oluyor, üzüyorsunuz, yoruyorsunuz, aramız açılıyor. ”

Farklı kültürel ve sosyal çevrede bulunan 5 kadının öyküsünü anlatan Kadın Oyunları, Fo ve Rame’in en ünlü oyunlarından biri. Fo’nun ayrıca ülkemizde Ödenmeyecek Ödemiyoruz, Sıradan Bir Gün, Klaksonlar, Borazanlar ve Bırtlar oyunları sahnelendi. 1990’lı yılların sonunda sahnelenen ve çok sevilen ‘Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü’nü İstanbul Devlet Tiyatrosu sekiz sezon sahneye taşıdı. Ankara Sanat Tiyatrosu ise Fo’nun ‘Tesadüfen Kadın Elizabeth’ adlı oyununu bu sezon sahneliyor.

GRİ SANAT TİYATROSU

Genç tiyatroculara çok kızdım, çünkü...

“Dario Fo’nun eserlerini orijinal dilinden ben çevirdim, daha önce Almancadan yapılmış çeviriler vardı ve onlar oynanıyordu. Ama onlar da korsan ve izinsizdi. 1983’te İtalya’dan döndükten sonra Dario Fo ve eşiyle görüşmeye devam ettik. Konuşmalarımızın birinde bana, ‘Oyunlarım en çok üç ülkede kaçak oynanıyor, Çin, Rusya ve Türkiye.’ demişlerdi. Ta o yıllarda bu sorun vardı. Aslında tabii ki bu çevirileri, gençler, amatörler ve genç profesyoneller oynasın diye de yaptım. Hatta ‘Kadın Oyunları’nın önsözünde ‘Amatörler için el kitabı’ diye yazar. Öncelikle hedefimiz bu gençler ancak bunların karşılıklı diyalogla, izinle olması gerekiyor. Hangi şehirde, kim oynuyor bu oyunu bilmek istiyoruz. Bunca yıl geçti, telif kültürü ülkemizde oturur diye umutlandım ama tam tersi oldu. Herkes izinsiz oynadığında, profesyonel tiyatrolar oyunu sahnelemek istediklerinde sorun olabiliyor. Gençlerden zaten çok fazla telif istemiyoruz. Tiyatronun durumuna göre değerlendiriyorum bunu. Eğer bakanlıktan destek almamışsa, gişesi yoksa, zaten bir şey almıyoruz.”

27 Mart 2015 Cuma

Müze Haftası’nı Twitter’da kutlayın!

Twitter, 23-29 Mart günleri arasında dünyadaki tüm müzeleri Müze Haftası’nı kutlamaya davet etti.

7 gün boyunca müzeler, 7 farklı temada hashtag ile Twitter üzerinden takipçileriyle etkinliğe katılacak. Etkinliğin ilk gününde Paris’te bir müze devasa bir #MuseumWeek hashtag’ini kapısının önünde sergilemeye başladı ve katılımcılardan onu bulup nerede olduğunu tweet’lemesini istedi. Güney Kore’deki Doosan Art Merkezi duvarlarından birine şekerle #MuseumWeek yazdı. Etkinliğe Türkiye’den de Pera Müzesi ile Oyuncak Müzesi katılıyor. Geçen sene ilki yapılan bu kutlama oldukça ilgi çekmiş ve 20 ülkede 630 etkinlik yapılmış, müzelerle ilgili 260 bin tweet atılmıştı. Bu sene ise 44 ülkeden 1.000’den fazla müze bir hafta sürecek kutlamaya kaydoldu. Bunların arasında dünyanın en büyük müzeleri sayılan British Museum (@britishmuseum) ve Cathédrale NotreDame (@notredame2paris) da var.

Müze Haftası’nda Twitter her gün müzeler ve müze fan’larının tweet atabilecekleri farklı temalar belirledi. Bugünkü hashtag #İlhamMW / #InspirationMW (İnsanlardan müzelerle ilgili olan ve insanların kendilerine ait eşyalarını paylaşmalarını isteyin). Yarınki tema: #AileMW / FamilyMW (Müzenizin aile dostu yönlerini takipçilerinizle paylaşın.) 28 Mart Cumartesi: #FavoriMW / #FavMW (Takipçilerinizin müzeniz hakkındaki favorilerini paylaşacakları bir gün). 29 Mart Pazar: #PozverMW / #PoseMW (Takipçilerinizden müzenizde selfie’ler veya aile fotoğrafları çekmelerini isteyin.)

Sosyal medya ve müze uzmanı, @CultureThemes projesinin ev sahibi Mar Dixon “Geçen seneki #MüzeHaftası büyük ses getirmişti ve bu sene de aynı derecede popüler olacağa benziyor. Etkinliğin İngiltere’yi ve Avrupa’yı aşıp tüm dünyaya yayılması oldukça heyecan verici. Twitter müze ve galerilere koleksiyonları ve uzmanlık alanlarını dünya üzerindeki kullanıcılarla paylaşmaları için benzersiz bir fırsat sunuyor.” dedi.