1 Temmuz 2014 Salı

‘Romanın geçmişi geleceğini ipotek altına alamaz’

Edebiyatın hemen her türünde eserler veren Enis Batur, geçtiğimiz günlerde yeni romanı ‘Kitap Evi’ni yayımladı. Yazarından çokça izler taşıyan roman, kendisine miras olarak geniş bir arazi içinde cam bir binada binlerce kitabın bulunduğu bir kütüphane kalan kahramanın etrafında dönüyor. Romana kitap ve kütüphaneye dair bütün birikimini yansıtan Enis Batur ile Kitap Evi’ni konuştuk.Son romanınız Kitap Evi’nde anlatıcıya kitaplarını bırakan kahraman sadece Beyefendi adıyla karşımıza çıkıyor. Nasıl bir dış görünüme sahip olduğunu, iç dünyasını bilmiyoruz. Akla hemen yıllar önce Kütüphane: Bir Başka Labirent Öyküsü’nde “Bana kütüphanenizi gösterin: Size kim olduğunuzu değilse bile nasıl biri olduğunuzu söyleyeyim.” sözünüz geliyor. Kütüphanesi Beyefendi’yi tanımak için yeterli bir veri midir?Kapsamlıca bir kişisel kitaplık, sahibi hakkında epey ipucu verir düşüncesindeyim. Bir “insan”ı o yoldan tanıyabilir miyiz, ayrı: Bir “insan”ı belki kimse “tanı”yamaz, kendisi bile. Peki, kişinin özel kitaplığı neyi tahlil etmemizi sağlar? Karakterini mi? Zihin haritasını mı? Ufkunu, rakımlarını mı? Biraz hepsini.Metin Celal Kitap Evi bağlamında, “Enis Batur’un romanla garip bir ilişkisi var. Kurmaca edebiyata, anlatıya pek sıcak bakmıyor ama denemeden de edemiyor. Yüzlerce kitabı arasında sadece üç ‘roman denemesi’ vardı…” demişti. “Romanla garip ilişki” belirlemesini nasıl alımlıyorsunuz?Garip ilişki, yerinde bir yaklaşım. Çok olmadı, roman ya da roman denemesi, o alandaki ürünlerimi “katır”a benzetmiştim: Sanırım bundan, klasik tanımlara tam oturmayan şeyler yazdığım için iki arada bir derede kalanlar çoğunlukta, okurlar arasında. Yazın türleri kalıplara sığmak istemeyen yazı adamları için nicedir ayak bağı. Romanın geçmişi geleceğini ipotek altına alamaz. Şunu demek istiyorum: Godard, “bir dişçi genç bir kadına tutulur” diye tanıtılabilen filmlere içerliyor, ben de benzeri biçimde tanıtılabilen anlatılara kapalıyım; bir hikâye yetmez, düşünmek de gerekir.Aslında kitap hüzünlü bir şekilde sona eriyor çünkü romanın sonunda kitap tarihinin çok kıymetli yitik parçalarını anıyorsunuz. Yitik kitaplar, sanırım okumak eylemi sürdükçe bütün has okurların içini kanatacak bir yara olarak varlığını duyumsatacaktır. Ne dersiniz?Tarih boyunca, bütün coğrafyalarda dudak uçuklatıcı vandallıklar yaşanmış. Kaybolduğunu bildiğimiz yapıtların sayısı kaybolduklarını bile bilemediklerimizin yanında pek düşük. Bir yandan derin sızılar yaşatıyor bu insana, bir yandan da cılız bir umut ışığı kenarda duruyor: Biri ya da birkaçı yakında, bir kuytudan çıkagelebilir. Ama, işin kâbus yanı da bekliyor arkada: Birileri elyazmalarını yok etmek için yeni tasarılar geliştiriyor.Romandaki kitap evi, camdan yapılmış. Niçin camdan bir yapı, özel bir anlamı var mı?Cam yapının arkasında uzun bir mimari öykü var. Bir bölümünü metnin içinde deşifre ettiğim, bir bölümünü “Kitap Evi, arka hikâye”de yakında açmayı umduğum bir ilişki zinciri. Kaldı ki yazar, okura her şeyi anlatarak onun yolunu tıkamamalıdır!“Kitap, eninde sonunda, ne olursa olsun, gene de, her şeye karşın eril dünyanın nesnesidir.” diyorsunuz. Sizce dişil dünyanın özneleri bu sözünüzü nasıl algılar, dahası niçin ancak dört ilgeç, edat (eninde sonunda, ne olursa olsun, gene de, her şeye karşın) sonrasında bu yargıya varıyorsunuz?Daha önce başka bir bağlamda söylediğimi tekrarlayacağım: Yanlış anlaşılmamak elimizde değildir! Sizin de pek güzel değindiğiniz gibi, üstelik dört edatla kuşatılmış olmasına karşın, yargım tersten okunabildi işte. Nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, sözümün arkasındayım, çünkü tartımlı biçimde ifade edilmiştir –dikkati elden bırakmadan okuyana tabii! Beni orada “seksist” bir yaklaşıma bağlayanlar için “insaf” sözü yeterlidir.“Kurulu düzen onlara göre değildi çünkü hiçbir kadın bu sonsuz matbuat sevdasına, getireceği sefalete ve keşmekeşe dayanmazdı-tıpkı, hiçbirinin kitaptan daha yakıcı bir aşk ateşi yakmayacağı gibi.” diyorsunuz. Romanın ilerleyen bölümlerinde de kitap tutkusu, anlatıcı ile “can yoldaşı” arasındaki ilişkiyi bozacak kadar anlatıcının yaşamının merkezinde yer etmeye başlıyor. Kitabın başkalarıyla paylaşmaya çok da yanaşmadığı bir iktidar alanından söz edebilir miyiz?Kitap dahil bütün ağır tutkular bir iktidar alanı yaratır insan hayatında. Bu iktidar yanınızdakileri rahatsız etmekle kalmaz, bırakırsanız sizi de kendi ateşinde tutuşturabilir. Hatırlanırsa, Kediler Krallara Bakabilir’de aynı sözü aşk için de dile getirmiştim: İzan yoktur büyük tutkularda.Niteliksiz Adam romanda sağaltıcı bir varlık olarak karşımıza çıksa da aynı rafta yan yana duran Das Kapital ile Mein Kampf ile karşılaştığımızda ise Mein Kampf özelinde, kitabın aynı zamanda bir sayrı nesnesi sayılabileceğini düşünüyorum. Yanılıyor muyum?Yanılmıyorsunuz, kitap hem hastalıkları taşır ve bulaştırır hem de kendi hastalığını kusmanın bir aracına kolaylıkla dönüşebilir.Yazmak niçin hayatınızın bu denli odağında, merkezinde duruyor; öyle ki “Yazamadan, yaşamak bir an önce ölmeyi beklemekle bir, benim gözümde.” diyebiliyorsunuz…Bilmiyorum. Kırk beş yılın sonunda mı varılmış nokta, yoksa baştan beri mi böyleydi, bilmiyorum. Doğrusu, en iyisi budur demiyorum, benim durumum böyle. Yazmak, bana varoluşumu doğrulama yolu olarak göründü hep, onsuz kendimi başa çıkamadığım bir boşlukta süzülme durumunda hissettim.

30 Haziran 2014 Pazartesi

Zincir müzeler dönemi

Avrupa ve Amerika’daki büyük sanat kurumlarının müze ihracı artıyor. New York’taki Guggenheim ve Paris’teki Louvre markalaşan müzelerin başını çekerken Londra, Guggenheim Müzesi ile işbirliği için çalışmalara başladı. Louvre Abu Dabi Müzesi ise Aralık 2015’te kapılarını açacak.Dünya mimarlık literatürüne ‘Bilbao Etkisi’ (Bilbao Effect) olarak geçen kavrama meraklısı aşinadır. Kısaca değinecek olursak, senelerce bir endüstri kenti olarak ömrünü devam ettiren İspanya’nın Bask bölgesindeki Bilbao, ekonomik krizler ve işsizlikle boğuşan kendi halinde bir şehir iken bir anda talihi döner. İspanyolların bile çok yüz vermediği, pek yolunun düşmediği Bilbao, 1997’de açılan Guggenheim Müzesi ile yeni bir çehreye kavuşur ve dünyanın dört bir yanından sanatseverlerin ziyaret ettiği bir kent haline gelir. New York’ta 1959’da kurulan Guggenheim Müzesi, elindeki dev koleksiyonu sergilemek için mekan sıkıntısı yaşarken Avrupa’da yeni bir mekan arayışına girince Bilbao’daki müze hayata geçirilir. Dünyaca ünlü mimar Frank Gehry, müzeyi kentin gecekondu mahallesine inşa eder, binanın ihtişamı da göz doldurur; öyle ki müze inşaat halindeyken bile günlerce konuşulur ve tartışılır. Açıldıktan sonra “modern zamanların en önemli binası” olarak tanımlanır ve kent bir anda sanatseverlerin ve turistlerin akınına uğramaya başlar. Müzenin hem mimari hem de turistik katkısı pek çok şehri kıskandırır; zira her yıl müzeyi ziyaret eden insan sayısı yaklaşık bir milyonu bulmaktadır.Bir kentin talihini bir anda değiştiren bu türden vakalara rastlamak çok kolay olmasa da her şehrin biraz Bilbao etkisi yaşamaya meraklı olduğu söylenebilir. Özellikle yerel yönetimler, kültür sanat kurumları, büyük şirketler, ‘marka’ müzeleri kendi şehirlerinde şube açmaya çağırırken, dünyada zincir müzeler gitgide çoğalıyor. Guggenheim ve Louvre bu markalaşan kurumların başını çekerken, “gelecek, zincir müzelerin mi olacak?” sorusu iyiden iyiye tartışılmaya durdu. Londra, geçtiğimiz günlerde Guggenheim Müzesi ile işbirliği için çalışmalara başladığını duyurdu. Londra’nın Türk kökenli Belediye Başkanı Boris Johnson, müzenin Londra’da açılmasıyla şehrin bir kültür merkezi olarak konumunu daha da artıracağını dile getirdi. Fakat, Bilbao etkisinin her şehre uyduğunu söyleyemeyiz, zira Berlin’de 1997-2013 arasında faaliyet gösteren Deutsche Guggenheim ve 2001-2008 arasında faaliyet gösteren Las Vegas Guggenheim Hermitage da bir başarısızlık örneği olarak değerlendiriliyor.SÜNNET DÜĞÜNÜ YAPILAN MÜZE!Pek çok şehir, Guggenheim markasını kentine çekmek için epey çaba harcıyor, fakat zincir müzelerin kültürel üretime katkısı konusu çetrefilli. Yakın zaman önce, Fransız hükümetiyle Abu Dabi şehri arasında imzalanan ve 30 yıl geçerli olacak anlaşma kapsamında inşa edilmesine karar verilen Louvre Abu Dabi Müzesi, Aralık 2015’te kapılarını açacağını duyurdu. Bu fikir 2007’de ilk kez paylaşıldığında dünyanın dört bir yanından arkeologlar, sanat tarihçileri ‘müzeler satılık değil’ sloganıyla eylem başlatmıştı. Guggenheim Abu Dabi de 2015’te açılmayı planlarken, daha inşaat halindeki müzeye karşı protestolar ve tartışmalar sürüyor. Uluslararası sanatçı grupları ve eylemciler Guggenheim’ı ‘52 Hafta’ adını verdikleri yeni bir kampanyayla boykot ederek, her hafta yeni işler üreteceklerini ve müzenin inşaatında çalışan göçmen işçilere karşı insanlık dışı uygulamalara dikkat çekeceklerini duyurdu.Avrupa ve Amerika’daki büyük sanat kurumlarının müze ihracaatı artıyor. Bu konuda şehirlere destek veren marka müzeler gerekli altyapıyı hazırlayarak destek oluyor. Bu gelişmelerin sonuncusu ise İngiltere’nin önemli müzelerinden Victoria & Albert’ın, Çin’in Shenzhen kentinde açılacak tasarım müzesi için masaya oturması. Ülkenin tasarım sanatını dünyaya tanıtmayı amaçlayan bu müzenin 2016’da açılması planlanıyor. Müzede Victoria & Albert için bir galeri ve sergi alanı da yer alacak.Dünyada yaşanan bu trende rağbet artarken ülkemizdeki hayli ironik duruma da değinmek gerek. Bir tarafta geçtiğimiz nisan ayında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi 2014 Yılı En İyi Müze Ödülü’ne Bayburt’un Bayraktar köyünde kurulu Baksı Müzesi layık görülürken, öte tarafta Eskişehir Eti Arkeoloji Müzesi’nde düzenlenen sünnet düğünü!... Müzelerin bazı bölümlerinin çeşitli faaliyetler için kullanılması Avrupa’da yaygın olsa da bu türden bir vaka pek bir kalıba sığmıyor. Fakat, dünyada artan bu zincir müzelerin kültürel üretime nasıl bir katkıda bulunacağını ise zaman gösterecek.

28 Haziran 2014 Cumartesi

Ne çok sesimiz var!

İstanbul Modern, kuruluşunun 10. yılında Türkiye’de görsel ve işitsel sanatlar arasındaki etkileşimin izlerini süren bir sergiyle kapılarını sanatseverlere açtı. Önceki akşam açılışı gerçekleştirilen “Çok Sesli” başlıklı sergi, 17 sanatçının eserlerinden oluşuyor.İstanbul Modern, 10. yılına özel “Çok Sesli: Türkiye’de Görsel Sanatlar ve Müzik” sergisiyle ilk kez görsel ve işitsel sanatlar arasındaki etkileşimin izini sürüyor. Önceki gün açılan serginin küratörlüğünü İstanbul Modern Direktörü Levent Çalıkoğlu ve İstanbul Modern Küratörü Çelenk Bafra üstleniyor ve sergide 17 sanatçının son dönem resim, video, heykel ve yerleştirmeleri bulunuyor.Disiplinlerarası projeler dizisinin devamı niteliğinde olan sergide etkileyici çalışmalar mevcut. Borga Kantürk geçmişin izinde bir düzenleme sunuyor örneğin. Kantürk’ün çalışması için ayrılan odada yerler kırmızı, yumuşak halıfleksle kaplanmış, duvarlar ise nostaljik kağıtlarla. Görüntüde sadece maddi değil, kültürel bir zenginliğin de hissedildiği bu sade, neredeyse eşyasız odada bir köşeye yerleştirilen pikaptan Türk müziği sanatçısı Müzehher Güyer’in sesi yükseliyor: Unutturamaz Seni Hiçbir Şey. Sonra anlıyoruz ki, bu şarkı 1940’lı yıllarda eşi Ekrem Güyer tarafından Müzehher Hanım’a ithafen yazılmış. Geçmişle günümüz arasında sakin bir geçiş yapılan odadan Vahit Tuna’nın dikkat çeken çalışmasına çıkılıyor. Yerde duran kum yığının üstünde bir erkek maskotu ve karşısında büyük boyutta bir hoparlör. “Sunshine” isimli bu çalışmada bireylerin gün doğumunun güzelliğini izlemek yerine iktidarın sesle kurduğu baskı altında nasıl ezildiği vurgulanıyor. Dikkat çeken bir diğer çalışma ise Ferhat Özgür’ün “I Can Sing” (Şarkı Söyleyebilirim) adlı videosu. Gelenek ile modernizm arasında sıkışıp kalmış insanların başkaldırısı olarak nitelendirilebilecek videoda başörtülü bir kadın, başka dilde bir şarkıyı özgürce söylüyor.27 Kasım’a kadar ziyarete açık kalacak olan sergi, İstanbul Modern Süreli Sergiler Salonu’nda yer alıyor. Sergide eserlerine yer verilen diğer sanatçılar ise “Session” (Üçlü Taksim) isimli video yerleştirmesiyle Nevin Aladağ, “Tinica” adlı videosuyla Fikret Atay, müzik üzerine yaptığı resimler ve aryasıyla Semiha Berksoy, kültür ve kimlik kavramlarını irdelediği “Üzgünüm Leyla” ve “Arzunun Yakınlığı’’ adlı sesli yerleştirmesiyle Hüseyin Çağlayan, “Quintet Without Borders” (Sınır Tanımayan Beşli) adlı video yerleştirmesiyle Ergin Çavuşoğlu, “Mavi Senfoni” ile Burhan Doğançay, “Sahil Sahnesi Sesi” ile Cevdet Erek, “To Die For” (Uğruna Ölmek) adlı video ile Servet Koçyiğit, “Prelüd” isimli yerleştirme ile Füsun Onur, “sessiz seslerin birlikteliğini” bir araya getiren çalışmasıyla Sarkis, “Bir Şiir İçin Performans” adlı videosuyla Erinç Seymen, “Underscene Project” ile Merve Şendil, “Deniz Üzerinde Balonlar” ile Hale Tenger ve duvara dokunan bir elin ses çıkarabilme ihtimalini duyumsatan bir video, “True Blue (Left)” ile :mentalKLINIK.Farklı bir ‘repertuar’Sergi salonunun girişine yerleştirilen “Repertuar” isimli çalışma ise Türkiye’de görsel sanatların müzikle kesişme noktalarına dair bir izlek taşıyor. Osmanlı dönemi hattatlarından Ahmet Karahisari’nin karalama çalışmasıyla açılan “Repertuar”, Batılılaşma ile birlikte gelen kültürel değişim ve dönüşümleri inceliyor. Osmanlı’nın son döneminden 80’li yıllara uzanan bu uzun süreci Hoca Ali Rıza, Osman Hamdi Bey, Abdülmecid Efendi, Müfide Kadri, Hamit Görele, Aliye Berger Mahmut Cüda, Nuri İyem, Cevat Dereli, Burhan Uygur, Fikret Mualla, Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Avni Arbaş, Erol Akyavaş, Yüksel Arslan, Ara Güler, Turhan Selçuk, Aşık Veysel, Neyzen Tevfik ve Barış Manço gibi isimleri anarak ülkenin sosyokültürel değişim tarihine bir ayna tutuyor.

27 Haziran 2014 Cuma

Eski dost, düşman olmaz

Sinema macerası 2007’de başlayan Transformers serisinin en derli toplu filmi olan ‘Kayıp Çağ’da Optimus Prime liderliğindeki iyi uzaylı Autobotlar ile kötü uzaylı Decepticonların savaşı devam ediyor. Senaryo matematiği iyi işletilen filmde hikâyeye farklı bileşenler dahil oluyor.Her şey değişiyor; gişe canavarı (blockbuster) filmler de... Eleştirel sözlere ve dostça ikazlara “Ne yapayım, ben böyleyim.” cevabı geride kaldı; “Hayır ben senin bildiğin gibi değilim, başka biriyim.” çağındayız. İş başvurularında tevazu ve güven değil, içi boş da olsa özgüven, mesela “Beş yıl sonra kendimi senin yerinde görüyorum.” gibi uçarılıklar rağbet görüyor. Filmler neden geri kalsın ki!Bir dönemin bol patlamalı, içi boş ama bütçesi şişkin blockbuster’ları, ‘küçümsenmeye’ tahammül edemiyor artık. Ne kadar felsefi ve derin olduklarını göstermek için birbirleriyle yarışıyor. Kimi Wall Street’in göbeğine oturup kendince kapitalizm eleştirisine soyunuyor, kimi işi Hz. İsa’ya kadar vardırıyor. İşin temelinde izzet-i nefs meselesi olduğu kadar, gişenin kapsama alanını genişletmek için her tür seyirciye ‘yem atmak’ gibi ticari bir gerekçe yatıyor.‘PARALEL’ TRANSFORMERSLAR‘Transformers: Kayıp Çağ’, bu anlayışın son ürünü. Belki de bu yüzden, Transformers serisinin de en derli toplusu. Sinema macerası 2007’de başlayan serinin dördüncü adımında da Optimus Prime liderliğindeki iyi uzaylı Autobotlar ile kötü uzaylı Decepticonların savaşı devam ediyor. Fakat denkleme başka bileşenler giriyor. Yıllarca insanlık için savaşan Autobotlar, beş yıl önce Chicago’daki büyük savaştan sonra düşman ilan edilir. Memlekete hayırdan çok zarar verdiği düşünülen Autobotlar için ‘cadı avı’ başlatılır. Devlet içinde yuvalanan dar oligarşik bir yapı, Autobotların ‘inlerine’ girmeye kararlıdır. (Evet, filmin ana öykülerinden biri olan Autobotlara karşı başlatılan cadı avı, günümüz Türkiye’sindeki ‘paralel’ sakızının alegorisi olarak okunabilir.) Devlet, Autobotlarla uğraşırken, eskiden kalma, güçlü bir tehdit ortaya çıkar.Transformers, ‘Ayın Karanlık Yüzü’nde (2011), Soğuk Savaş’ın küllerinde eşelenmişti. ‘Kayıp Çağ’da ise uğramadığı mecra kalmıyor. Dinozorların yok olduğu tarih öncesinden başlayıp uzay gemisi maceralarına, westernden Hong-Kong aksiyonlarına, duygusal baba-kız klişesinden teknolojinin savaş endüstrisine katkısına ve hatta Tapınak Şövalyeleri’ne kadar birçok limana uğruyor. Dört ana damarda akan hikâyenin kesişim ve düğüm noktaları ise bir Michael Bay filminde rastlanamayacak ustalıkta kotarılıyor. Senaryo matematiğindeki başarı takdir edilesi; ancak filmi sabote edebilecek yoğunluktaki ana hikâyelerin kuyruğunu birbirine değdirmeden (değmesi gereken yerde de seyirciye hissettirmeden) harmanlayabilme ustalığını herhalde yapımcı Steven Spielberg’e mal etmek en doğrusu. Aksi halde, Michael Bay’in önceki Transformers’lardaki performansı ortada!REFERANS BOMBARDIMANI‘Kayıp Çağ’, önceki adımlardaki tüm dünyayı dışlayan Amerikan milliyetçiliği gibi kemikleşmiş arızalardan tümüyle kurtulamasa da (her plana bir ABD bayrağı uygulaması burada da devam ediyor) önemli ölçüde arınmış. Senaryoya yapılan dokunuşların yanı sıra bunun bir başka sebebi de filmi farklı okumalara açan zengin çağrışım dünyası. Dini, tarihi, mitolojik ve güncel referanslar, Hasbro’nun oyuncağı Transformersları âdeta ‘tarihselleştiriyor’. Autobotların cadı avı ile tasfiye edilmesi bu topraklardan bakınca bitmeyen ‘paralel’ gündemini çağrıştırsa da, Eski Ahit’teki ‘Ezekiel Kitabı’, senaryonun ana çatısını oluşturuyor. Önceki filmde gerçekleşen büyük savaşa vurgu yapan “Chicago’yu hatırla!” uyarısı Kudüs’ün yıkılmasını, Autobotların umudunu koruyarak Optimus Prime liderliğinde yeniden güçlenmesi ve düşmana karşı savaşması da Babil sürgünü ve sonrasındaki toparlanmayı yeniden üretiyor.Son yıllarda Hollywood’un gözde pazarı olan Uzakdoğu yine ihmal edilmiyor. Hikâye’nin finali Hong Kong’a verilmiş. Bu bölümde de Çin tarihine ve efsanelerine görsel ve tematik olarak gönderme yapılıyor. Neticede, ‘Kayıp Çağ’, “Aksiyonsa aksiyon, görsellikse görsellik, senaryoysa senaryo, duygusallıksa duygusallık, mizahsa mizah, eğlenceyse eğlence, tarih-din-mitoloji referansı... Hepsine varım.” diyerek son dönem blockbuster filmlerinin ‘matematiğini’ başarıyla işletiyor. Uzun süresi (166 dakika) ve metal gürültüsüne rağmen ‘Kayıp Çağ’, Transformers serisinin en iyisi.

26 Haziran 2014 Perşembe

90 yıldır aydın-iktidar ilişkisinde değişen bir şey yok

Orhan Kemal’in mühendis oğlu Işık Öğütçü kadar vefalı evlat sayısı azdır. Öğütçü’nün 2000’de Cihangir’de açtığı Orhan Kemal Müzesi başta olmak üzere, babasının eserlerinin diğer dillere çevrilmesi yönündeki çabaları, araştırma kitapları takdire şayandır.Öğütçü, epey zamandır dedesiyle ilgili eserler de yayınlıyor. Önce, evde bulduğu notları Abdülkadir Kemali Bey’in Anıları (Everest, 2009) adıyla kitaplaştırdı. Son eseri “Toksöz 1924”te ise dedesinin 1924’te Adana’da yayımlamaya başladığı gazetedeki muhalif makalelerini günümüz Türkçesine aktardı. Toksöz, o yıllarda hükümete karşı sert eleştiri yapan bir gazete. Kemali Bey de sivri dilli bir kalem sahibi. Yazılarından dolayı İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanıyor, hapse giriyor, 8,5 yıllık gönüllü sürgün dönemi yaşıyor. Işık Öğütçü ile dedesinin yazılarını ve dünden bugüne devlet-iktidar-aydın-yazar ilişkisini konuştuk.Toksöz gazetesi ne zaman yayınlanmaya başlıyor?30 Ağustos 1924’te. 27 Kasım 1924’e kadar Adana’da 78 sayı, 15-30 Aralık tarihleri arasında İstanbul’da 14 sayı çıkıyor. Dört sayfalık günlük bir gazete. Toplamda 92 sayı yayınlanmış ama ben hepsine ulaşamadım. Bir sayıyı Amerika’da buldum.Nasıl buldunuz?Sanıyorum Amerikalı bir görevli, memleketine dönünce bu sayıyı yanında götürmüş. Daha sonra evraklarını Illionis Üniversitesi’ne bağışlamış. 32. sayıyı bu şekilde buldum. Böylece 49 sayıya ulaştım. Ama hâlâ daha araştırıyorum. Acaba bir şey çıkar mı diye…Toksöz, Cumhuriyet’in kurulduğu ilk yıllarda hükümete karşı sert muhalefet yapan bir gazete. Manifestosu da “İktidar mevkii, rütbe ve sandalyelerde değil, ilerleyen ideallerdedir.” şeklinde. Dedeniz bu yazıları nasıl bir siyasi ortamda yazmış?1924 dönemi enteresan, Cumhuriyet kurulalı bir yıl olmuş, hükümete pek çok eleştiri yapılıyor. Dedem de o eleştirilerde rol almış. Yazılarından dolayı İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmış, hapse düşmüş. İlk mecliste Kastamonu milletvekili olarak görev yapıyor. Biliyorsunuz o mecliste Mustafa Kemal’i destekleyen birinci grup var, ona muhalif ikinci grup var. Dedem iki gruba da muhalif üçüncü grup olarak duruşunu sergiliyor!1923 milletvekili seçiminde yapılan teklifi geri çevirmiş. Atatürk’e hitaben Ahali gazetesinde yazdığı mektupta “Hakimiyet, bila kaydü şart milletindir, düsturunu muhitimin gençlerine öğretmeyi Ankara’da mebusluk yapmaya tercih ettiğim için açtığım mektepte muallimlik edeceğim.” diyor. Şimdi kimse böyle teklifi geri çevirmez herhalde.Bir kere atama ile bir yere gelmeyi istemiyor. Kanunu çok önemsiyor. Millet Meclisi’nin çıkardığı her kanunun uygulanması gerektiğini söylüyor. Derdi kişilerle değil. Her türlü yanlış uygulamada kendini sorumlu hissederek muhalefet ediyor. Dedeme göre Cumhuriyet tek başına bir şey ifade etmiyor, demokratik Cumhuriyeti savunuyor -ki bunu 1924’te seslendiriyor-. Dönemine göre ileri düşünen bir aydın. Kaygısı ülkemiz daha iyi olsun.Bazı makalelerinde askeri yapılanmaya karşı olduğunu söylüyor. Üstüne basa basa birkaç kez hem de…Etrafımız düşmanla çevriliyken, askerlerin meclis ve hükümette görev almasını doğru bulmuyor. ‘Senin görevin bizi korumak kollamak, ne işin var mecliste? Ayrıca siz bir kere emir vermeye alışıksınız, oysa demokrasilerde hep soru sorulur. Niçin, neden derler, eleştirirler. Siz eleştiri yapılınca katlanamıyorsunuz. Görev yeriniz meclis değil’ diyor askerlere hitaben. Anı kitabında etkili bir saptaması vardır: “İnanıyorum ki, Türkiye’de olan olayların arkasında her zaman askerin parmağı vardır.” Yüzyıl önce söylüyor dedem bunu. Onlar gören, olayları yaşayan insanlar. Muhalifliği koltuk sevdasından değil.Nasıl tepkiler almış bu fikirlerine?Atatürk’ün yakın çevresi idam edilmesini istiyor ama Atatürk buna karşı çıkıyor. Dedem Mustafa Kemal’i takdir ettiğini yazılarında söyler. Fakat biliyorsunuz liderlerin etraflarında birtakım kişiler vardır. Bu kişiler liderlerin doğru insanlarla görüşmesini engeller.Dedeniz muhalefet konusunda tek başına mı?Hayır, dönemin diğer gazetelerinde de muhalif insanlar var. Bir kısmı gazeteci. Ama dedemin birkaç kimliği birden bulunuyor. Hem ilk mecliste kurucu isimlerden. Kanun teklifleri sunuyor. Oradaki işleyişi biliyor. Hukukçu. Hukukun ne olduğunu biliyor. Aslında Adana’da çok aranan bir avukatken, iyi bir mesleğe sahipken muhalif kimlikle ortaya çıkıyor. Hep vatan millet sevgisi yüzünden.Dünden bugüne devletin aydın ile münasebeti arasında değişen bir şey var mı?90 yılda hiçbir şey değişmediğini görüyoruz. İbret alınsaydı eğer tarih tekerrür eder miydi? Eleştirmek, muhalif olmak, cesaret isteyen, büyük mücadele gerektiren şeyler. Diğeri kolay, övgüler, methiyeler düzersiniz, baş tacı edilirsiniz. İktidarlar devamlı övülmek istiyor tabii. Ama yanlışa yanlış diyenler o gün de vardı, bugün de var. Fakat kimse onları dinlemiyor. Önerilerde bulunanları bugün de dinleyen yok. Hükümetler lehinde yazıyorsan bir anda kahraman oluyorsun. Oysa gerçekler, eleştirilerdedir. Yazar ve aydınlar kimsenin kulu kölesi değil, doğruların savunucusu olmalıdır. Ancak bu şekilde demokrasi yolculuğumuz doğru hedefe varır. Dedemin makaleleri satır satır incelenerek üzerinde düşünülmelidir.Muhalefet edenlerin hepsi kötü mü, yanlış şeyler mi söylüyor?Asıl hükümetler için en büyük tehlike övgüdür. Bir iktidar ne kadar övülüyorlarsa durup düşünmeli, kendisinden şüphe etmeli, ‘yanlış mı yapıyoruz’ diye. Kişisel bir mesele değil bu, hakaretle de ilgisi yok. Göklere çıkarma işi tehlikelidir.

25 Haziran 2014 Çarşamba

Dur yolcu! Çanakkale’de sanat var

Eylül ayında dördüncü kez düzenlenecek olan Uluslararası Çanakkale Bienali'nin teması, 1. Dünya Savaşı'nın 100. yılı nedeniyle 'Savaşın Sonunu Yalnız Ölüler Görür' olarak açıklandı. 27 Eylül-2 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan bienalde, savaşa katılan ülkelerin sanatçıları, savaş karşıtı işleriyle Çanakkale'de buluşacak.Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcından bu yana 100 sene geçti. Savaşa tüm ülkelerden yaklaşık 65 milyon asker katıldı, 8 milyon insan öldü, 21 milyon kişi yaralandı, 7 milyon kişi ise kayboldu. Gelin görün ki, dünyada ne değişti? Hâlâ masum insanlar ölüyor, insanlar savaşın yıkıcılığından kurtulmak için evlerini, ülkelerini terk etmek zorunda kalıyor. Bu yıl 27 Eylül-2 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 4. Uluslararası Çanakkale Bienali’nin kavramsal çerçevesi bu nedenle 1. Dünya Savaşı’nın 100. yılı üstüne yapılandırıldı ve bienalin üst başlığı dün İstanbul’da düzenlenen basın toplantısında “Savaşın Sonunu Yalnız Ölüler Görür!” olarak açıklandı. Bienalde, geçmişte savaşmak üzere karşı karşıya gelen ülkelerin sanatçıları ve onların eserleri bir araya gelip, Çanakkale’den tüm dünyaya barış mesajı gönderecekler. 1. Dünya Savaşı’nın günümüze kadar gelen siyasal, toplumsal, kültürel etkilerini irdelemeyi ve yorumlamayı amaçlayan bienal, düzenlendiği sergilerle bunu kentin tarihsel, kültürel ve doğal özellikleriyle de birleştirecek. Sergiler, 1914’teki siyasal travmaya, insan trajedisine ve sonuçlarına olduğu kadar, yüzyıl boyunca savaşların yarattığı temel değişimlere görsel sanatlar yoluyla odaklanacak. Galatasaray’daki toplantıda konuşan bienalin Genel Sanat Yönetmeni Beral Madra, bienalde irdelenecek konuları şöyle anlattı: “Yeni sınırlar ve göç hareketleri, Osmanlı ve Rus coğrafyasındaki kültürlerin birbirinden kopuşu ve bu kültürlerin yeni süreçle dönüşümleri, yeni ekonomik sistemlerin ve modernizmlerin ortaya çıkışı, Avrupa’nın ve Sovyetler’in kültür kolonizasyonu, bu savaşla başlayan sürecin doğurduğu iki kutuplu dünyadan, küresel dünyaya geçişteki kopuşlar ve oluşumlar.” Madra ayrıca, temmuzda Berlin’de yapılacak Bienaller Vakfı toplantısına katılacaklarını ve burada Çanakkale Bienali’nin geniş çapta tanıtımını yapacakları söyledi ve sözlerine şöyle devam etti: “Özellikle de Türkiye’nin kuzey ve güneyindeki bölgesel kanlı savaşların gündeminde bu bienali yapıyor olmamız yeterli bir ilgi konusudur.” Toplantıda Bienal’e hangi sanatçıların katılacağı açıklanmadı fakat savaşa katılan ve savaşın sonucundan etkilenen bütün ülkelerde etkinlikler yapılacağı belirtildi. Savaş mı, zafer şehri mi?Toplantıda konuşan Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan, Çanakkale’nin Troya’dan 1. Dünya Savaşı’na kadar uzanan süreçte savaşlarla anılan bir kent olduğunu anlattı ve “Biz bunu değiştirip barışın ve özgürlüklerin kenti olmak istiyoruz. ‘Barış kültürümüz olsun’ vizyonunu ulusal ve uluslararası bağlamlarda görünür ve duyulur kılmayı hedefliyoruz.” dedi. 18 Mart 1915’te Çanakkale’de 1. Dünya Savaşı’nın en zor çarpışması yaşandı. Türk, Kürt, Ermeni, İngiliz, Yeni Zelandalı binlerce genç öldü. Savaşın yıkıcılığı, ölümler, kayıplar elbette kutsanamaz ama kentin adıyla ‘savaş’tan daha çok bütünleşen Çanakkale ‘zafer’inin bienalde nasıl konumlandırılacağı da merak konusu.Uluslararası Çanakkale Bienali, önceki yıllarda olduğu gibi Eski Ermeni Kilisesi, Korfmann Kütüphanesi, Er Hamamı (Seramik Müzesi), Çinemlik Kalesi, Arkeoloji Müzesi, Yahudi (Palamut) Depoları gibi kentin tarihî ve anlamlı mekânlarının yanı sıra çarşı caddesi, kordon ve iskele bölgesi, halk bahçesi gibi kamusal alanlara da yayılacak. Çanakkale Belediyesi’nin ana destekçi olduğu bienal, Çanakkale Bienali İnisiyatifi Sivil Toplum Girişimi (CABININ) tarafından düzenleniyor. Bienal’in Genel Sanat Yönetmenliğini Beral Madra, Genel Direktörlüğünü Seyhan Boztepe üstleniyor. CABININ’in Yönetici Küratörü ise Deniz Erbaş.

24 Haziran 2014 Salı

Hilmi Yavuz’dan şiirler dinleyeceksiniz!

Hilmi Yavuz’un kendi şiirlerini seslendirdiği iki CD’lik albüm, Aşina Kitaplar’dan çıktı. 70’ten fazla şiiri içeren “Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize” adlı albüm, Yavuz’un toplu şiirlerinin yer aldığı “Büyü’sün Yaz”ın özeti niteliğinde. Kendi şiirlerini ve sevdiği başka şiirleri sesli okumaktan hoşlandığını söyleyen Hilmi Yavuz, albümün hikâyesini ve kendisi için ne ifade ettiğini anlattı.Şiir okumak sizde eski bir alışkanlık, ta lise yıllarından, şiir matinelerinden, öyle değil mi?Evet, öyle! 1950’li yıllarının başlarında ben henüz Kabataş Erkek Lisesi’nde öğrenciyken, liseler arası edebiyat matinelerinde şiir okuduğumu hatırlıyorum. Bu matineler arasında belleğimde yer edeni, 7 Nisan 1954’te [bakın, tarihini de hatırlıyorum!] Çamlıca Kız Lisesi ile Kabataş Erkek Lisesi öğrencilerinin Çamlıca Kız Lisesi’nde yaptıkları edebiyat matinesidir. O matinede ben, Dünya Gazetesi Sanat Eki’nde yayımlanan ‘Hatırlayış’ adlı şiirimi ve Jacques Prévert’den çevirdiğim [daha doğrusu, ‘Türkçe söylediğim’!] ‘Sütlükahve’ şiirini -ki, okulda Behçet Necatigil’in yönetiminde çıkardığımız ‘Dönüm’ dergisinde yayımlanmıştı-, bir de Edip Cansever’in ‘Masa da Masaymış Ha’ şiirini okumuştum. Bu matinenin ayrıntılarını, Can Bahadır Yüce’yle yaptığımız ‘Şiirim Gibi Yaşadım’ başlıklı nehir söyleşimizde anlatmıştım. Okuma tarzım konusunda Hoca’dan nasıl fırça yediğimi de…Kendi şiirlerinizi okumayı seviyorsunuz…Sadece kendi şiirlerimi değil, sevdiğim başka şiirleri de!Peki şiir sesli okunmak için midir, sessiz yani gözle okunmak için mi?Ben kendi şiirim adına konuşayım: Bazı şiirlerim yüksek sesle okunmalıdır, diye düşünürüm;- bazı şiirlerim de alçak sesle…Daha önce okuduğunuz şiirler vardı. Belgesellerde de yer aldı. Fakat bu kapsamda bir albüm hazırlama fikri nasıl oluştu, siz mi istediniz?‘Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize’ düşüncesi, Ankara’lı çok sevgili dostlarım Nihal ve Ali Kemaloğlu’na ait. 2004 yılından başlayarak Ankara’da ‘Arjantin Felsefe Grubu’nda yaptığım seminerler, Kemaloğlu’larla yakınlığımızı pekiştirdi. Dolayısıyla, bir sohbetimizde, benim sesimle şiirlerimden oluşan bir CD yapma düşüncesi onlardan geldi.Ne kadar zamanda hazırlandı albüm, kaç şiir okudunuz ve şiirleri neye göre seçtiniz: ses mi, anlam mı, hatıra mı?...Albümün hazırlanması epey bir zaman aldı. Şiirlerin banda kaydedilmesi, uzun sayılabilecek aralıklarla mümkün olabildi. Doğallıkla şiirlere arkaplan müziklerin seçimi, izinler ve tahmin edebileceğiniz bazı teknik sebepler yüzünden, bir hayli de gecikti… Aslına bakarsanız, şiirlerin seçiminde herhangi bir kriter uyguladığımı söyleyemem. Saymadım ama sanırın 70’e yakın şiirim var bu albümde… Bu şiirlerin tamamının belli bir kritere göre seçilmesi de söz konusu olamazdı elbet…Müzikler kimin seçimi? Yaz Şiirleri’nde Sultanîyegâh Peşrevi, Gizemli Şiirler’de Beyâti Peşrevi… Niye Batılı müzikler kullanılmadı mesela?Müzikleri, benim tercihlerim doğrultusunda sevgili Mehmet Kemaloğlu seçti. Mehmet, Nihal ve Ali Kemaloğlu’nun oğulları. Ciddi bir müzik eğitimi almış olan mükemmel bir bir ses mühendisi… Şiirlerim, klasik Türk musıkısinin arkaplanı üzerine okumak istedim;-nedense!Bu iki CD’lik albüm, adeta “Büyü’sün Yaz”ın özeti… Hilmi Yavuz külliyatı içerisinde bu albümün yeri ne olacak?Çok doğru bir tespit. ‘Büyü’sün Yaz!’ın [Toplu Şiirler] bir özeti gibi. Bu albümün, ‘Hilmi Yavuz Külliyatı’ içinde, şiirlerimden sevgili Gönül Paçacı’nın bestelediği, İnci Çayırlı hanımefendinin okudukları ‘Sevda Derinlerdedir’ CD’siyle birlikte, ayrı bir yeri olacaktır, diye düşünüyorum. ‘Sevda Derinlerdedir’, yayımlanalı neredeyse 20 yıl oldu. O CD’de de, bestelenen şiirleri ben okumuştum… Gönül Paçacı kardeşim, ‘Sevda Derinlerdedir’den sonra da benden birkaç şiir besteledi. Yeni bir basım için arayış içindeyiz.Sesli şiirin, toplumda şiirin sevilip yaygınlaşmasına katkısı olur mu?Olur, ya da daha doğrusu, oluyor, diye düşünüyorum. Nazım Hikmet’in, Orhan Veli’nin, Oktay Rifat’ın, Behçet Necatigil’in ve başkalarının kendi seslerinden şiir albümlerine ciddi talep olduğuna göre…Kimin için bu albüm: Hilmi Yavuz’un kendi için mi, okurlar için mi, herkes için mi?Şiirlerimi nitelikli okurlar için yazıyorum. CD ise herkes için…Kendi şiirini güzel okuyabilen şairlerin az olduğu söylenir; siz kendinizden başka, kimi veya kimleri beğenirsiniz kendi şiirini okuyanlardan?Öteden beri profesyonel tiyatro sanatçıları da dahil, şiirlerimin başkaları tarafından okunmalarından hiç hazzetmemişimdir. Sanki benim sesimden başka bir ses, şiirimdeki incelikleri kavrayıp ona göre okuyamazmış gibi gelir bana hep… Tiyatro sanatçıları, şiirin okunmak için değil, oynanmak için yazıldığını sanıyorlar çoğu kez…Mesela Nazım şiirlerini çok kötü okuyor;-genellikle kelimelerin ikinci hecesine vurgu yapıyor,-ki fevkalâde yanlış! Yahya Kemal’in Rumeli ağzıyla okuduğu o güzelim şiirler berbad oluyor! Yahya Kemal’in, o müstesna güzellikteki ‘Erenköyü’nde Bahar’ şiirindeki ‘Hülya gibi hoş geçen zamanda’ dizesini ‘Ulya gibi oj geçen zemanda’ diye okuyuşu! Tahammülfersâ!Attila İlhan’ın kendi şiirlerini iyi okuduğunu söyleyebilirim.