17 Şubat 2015 Salı
12 Eylül’ü ailemize yapılmış zannediyordum
Ece Temelkuran iki yıl aradan sonra okurlarının karşısına bir 80 dönemi romanıyla çıktı. Can Yayınları’ndan çıkan ‘Devir’, darbe günleri ve sonrasına henüz 8 yaşındaki iki çocuğun, Ayşe ile Ali’nin gözüyle bakıyor. Temelkuran ile bu iki ‘makul’ roman kahramanını ve yazarın 12 Eylül’ünü konuştuk…Anne-babanızdan devraldıklarınızı, bu kitabı yeğenlerinize adayarak bir nevi onlara devrettiniz. Kitaba ismini de veren bu ‘devir’ duygusu bir sorumluluktan mı kaynaklanıyor?Bu seçilmiş bir sorumluluk mu yoksa doğar doğmaz içine doğduğum ve yüklendiğim bir sorumluluk mu bilmiyorum ama evet bir sorumluluk duygusu var. Biz zaten bu sorumluluk duygusuyla büyütüldük. Eğer sol görüşlü bir aileden geliyorsanız hayatı öğrendiğiniz yer yemek yenen masalar oluyor. Ve o masalarda aslında bir tedrisattan geçiyorsunuz. Hem bir tür duyarlılık tedrisatı, hem tarih bilgisi, hem insanlık bilgisi, hayat bilgisi, ne derseniz ona, o masalarda hayatı öğreniyorsunuz. Ama sadece bu konuyla ilgili değil, Ermenilerle ilgili de çalışırken hep şunu düşünmüşümdür, devretmek doğru bir şey midir? Ya da nasıl devrediyoruz? Acıları devretmeyi insanlar neden isterler? Bu sorumluluk duygusunu biraz da öğretiyorlar insana. Çünkü eğer o hikâyenin anlattıkları o tarihin, o hikâyenin bir parçası olmazsan, sahipsiz, kimsesiz, yersiz yurtsuz, kalacağını biliyorsun.Peki, bu ağır sorumluluk neden çocuk dilinden aktarıldı?Çünkü dönem çok karmaşık, çok çılgın ve çok kutuplaşmış. Herhalde bu sıfatlar bugünü de anlatıyordur. Tıpkı bugün gibi, herhangi bir sözün hangi tarafça söylendiğine bakarak insanlar yargılıyorlar, anlamlandırıyorlar, sınıflandırıyorlar... O dönem de öyle. Kutuplaşma artık insanların birbirini sokaklarda gırtlaklamasına kadar varmış durumda. Bu kadar kutuplaşılan bir ülkede çocuk diline dönmek bana makul olanı anlatmanın tek yolu gibi geliyor. Ben mesela Gezi’nin de makul olana geri dönüş çağrısı olduğunu düşünüyorum. O kadar karmaşıklaştı ki her şey ve sözcükler o kadar sahiplerinin dışındaki insanlar tarafından çalındı, gasp edildi ki o sözcüklerin ve anlamların geri dönmesi için bir makule çağrıydı. Bu iki çocuğun anlatmasının nedeni o. O dönemdeki makul iki çift göz Ali ile Ayşe. O kadar karmaşayı yalınlaştırabilecek ve insanlığın temel değerlerinde deneyebilecek iki çift göz. O yüzden çocuk dili.Bu dili kullanmak riskli gelmedi mi size? Edebiyattaki örnekleri de çok yaygın değil, üstelik kurması, sürdürmesi de güç...Kurması çok zordu. Gerçekten. Çünkü çocuksu bir dili aramıyoruz, çocuk dilini arıyoruz. Çocuksu dil yaratmak çok kolay ama benim yapmaya çalıştığım şey çocuk şiirine, çocuğun şiirli kafasına geri dönmekti. Onun için de gerçekten hatırlamak gerekti. Herhangi bir nesneye baktığımda ne hissediyordum, ne görüyordum?.. En zoru da çocukluktaki boş zamanı hatırlamaktı. Kendi çocukluğumdaki boş zamana geri döndüm; hiçbir şey yapmadığım, hiçbir şey yaptırılmadığım, atıyorum, perdenin renklerine baktığım o zamana geri döndüm. Olayları hatırlayabilirsiniz ama aklınızdan geçenleri... Ancak böyle çocuk diline, şiirine dönebileceğimi düşündüm ve kendi arkeolojimi yaptım. Ve çocuklara bir şey yaptırmak istedim. Çünkü bizim çocukluğumuzda okuduğumuz çocuk kitaplarında çocuklar bir şey yapardı. Bayağı mücadele verirlerdi. Şimdiki çocuk kitaplarında çok az öyle şeyler görüyorum. Ben o ilk kitapların çocukların kaderlerini değiştirdiğini düşünürüm. Şimdi de benim çocuk karakterlerimin bizim okuduğumuz kitaplardaki çocuk karakterlere benzemesini istedim. Güçsüzlüğüne ve küçüklüğüne rağmen bir şeyler yapabilen çocuklar.80 darbesi olduğu sırada siz de Ali ve Ayşe’nin yaşlarındaydınız. Olan biteni onlar gibi mi algılıyordunuz?İkisi gibi de değil aslında. Benimki Ayşe kadar neşeli, Ali kadar da canlı bir 12 Eylül öncesi değildi. Çünkü Ali mücadelenin içinde büyüyor, onun için umutsuzluk yok mesela. Ya da acı, korku, tehlike var ama büyük bunalım diye bir şey yok. Ayşe’de ise hiçbir şey görmediği için tereddüt, korku var. Gerçek bir orta sınıf ile yoksul sınıf arasındaki fark, iki çocuğun arasındaki ilişkide görülüyor. Ben 12 Eylül’ü, bize yapılmış bir şey zannediyordum. Bizim ailemize. Olayı kişisel algıladım. Gerçekten, şimdi bakıyorum ki çok uzun yıllar öyle algılamışım. Bizim ailemiz çok mutsuzdu. Hâlbuki değil, bütün memleket mutsuzdu. Yıllar sonra bile öyle hissettiğimi fark ettim. Hâlbuki toplumsal bir bunaltı var, o dönemde bilemezdim. Şimdi bilincine vardım.Unutmamakla hatırlamanın farkına da dikkat çekiyorsunuz. Sizin o yıllardan unutmadıklarınız neler? Unutmadıklarımı zaten hayatım boyunca taşıdım, öyle gazetecilik yaptım, öyle yazı yazdım, öyle ilişki kurdum, yaşadım; dünyaya öyle baktım. Unutma denmedi ama unutmamam gereken şeyler hep önümdeydi. Deniz Gezmiş’lerin nasıl öldürüldüğü, evde en çok konuşulan Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, -kardeşimin ismi oradan geliyor. Hepimiz, üç aşağı beş yukarı gitmişlerin isimlerini sırtımıza alıp doğduk zaten. Bu ülkenin böyle bir tarihi var. Unutmadıklarımız böyle şeyler ama bir de hatırlamadığımız şeyler var. Bir orta sınıf çocuğu olarak o korkuyu, mücadeleyle kendini koruma arasındaki sürekli tereddüdü… Bunları hatırlamadığımı sonra fark ettim. Birçok şeyi sonradan bakınca hatırlıyorum ve aslında dönemin, benim, bir neslin ruhunu kuran da ‘unutma, unutma’ diye tekrar edilenler değil, hep üstünden geçilen o küçük hayat aralıkları, ayrıntılar, daha tereddütlü ruh halleri.Karşı görüşten neredeyse kimse yok romanda. Kitabı yazarken hiç o dönemi yaşamış, olaylara karışmış ülkücülerle, sağcılarla görüşme imkânı buldunuz mu? Onlar ne diyor?20 yıl gazetecilik yaptım, o yüzden her türden insanla çok derinlemesine konuşmuşluğum var. Ama bu kitap için, hayır. Dürüst olmak lazım, ben başka bir şey anlatmak için bu kitabı yazdım; bu ülkenin muhalefetinden ne devrediyor, insan doğasında her türlü unutturmaya karşı direnen bir öz var mıdır, dirence dair bir öz var mıdır? Ve daha birçok soruyla ilgili bir şey. Bunun içinde ne sağcılara ne de faşistlere, ülkücülere filan yer yoktu. Onlar kendi hikâyelerini yazmalılar bence. Ben onu yazmak istemedim, öyle bir ihtirasa kapılmak da istemedim doğrusu.BU DELİLİĞİN DE BİR AKLI VARKitapta Birgül’ün bir cümlesi var, çok dikkatimi çekti. Diyor ki: “Mahalleden eyleme, eylemden mahalleye derken... Buradaki insanlar ne yapıyor haberimiz yok. Normal insanlar. Gerçi normal insanların da bizden haberi yok ya! Acaba öfkelendiğimiz için mi görmek istemiyoruz onları Ali, ne diyorsun bu işe? Onlar bizi yok sayıyor diye mi biz de onları yok sayıyoruz?”Ben yeni muhabirliğe başladığımda Türkiye’de en büyük ölüm oruçları oldu. Açlık grevleri vs. bu politik tutukluların anneleri de Kızılay’da bir binada ölüm orucuna yattılar. O daireyi unutamam, içeride delirme halini... Tansu Çiller’le Mehmet Ağar onlara randevu bile vermiyor. 16 yaşında bir kız öldü içerde. Hepsini izliyorum orada. Korkunç bir şey. Ve her gün oradan çıkıyordum, sokakta başka bir hayat var. İndirim var, şu var, bu var. Diyorum ki, bu kadar nasıl farkında olmazlar? İçeridekiler, başka bir hayat yok gibi yaşıyorlar. Dışarıdakilerin olanlardan haberleri bile yok. Bu ikisi arasında gidip gelmek beni hasta ediyordu. Sadece orada yaşasam o kadar hasta olmam. Ama duymama, görmeme, hiç ilgilenmeme halini görünce delirecek gibi oluyordum.Şimdi de benzer bir görmezden gelme durumu var toplumun her kesimi için. Neden yapıyoruz bunu? Geçmişte bunun adı sağ–sol çatışmasıydı. Peki, şimdi ne bunun adı?İşler çok karıştı. Bir yandan çok yalınlaştı, bir yandan çok karıştı. Bir yandan çok yalın; iktidar var, iktidarın karşısında olanlar var. Öte yandan Kürt meselesi var, Alevi meselesi var, işte Gülen Hareketi ile ilgili bir mesele var. Bu çatışmaların ne kadar ilkesel düzeyde, ne kadar günün siyasi konjonktürüyle ilgili olduğuna dair bir kafa karışıklığı var. Durum çok karışık şimdi. Ad koymak gerekmiyor ama anlamaya çalışmak gerekiyor. Ben bu ülkeyi artık delilik yönetiyor diyorum ama bu deliliğin de bir aklı var. Hiç öyle gelişine vurmuyor topu. Bir hedefi var, bize delice gelebilir ama bir hayali de var. Ve o hayalde benim gibi insanlar yok, korkarım senin gibi insanlar da yok.Şiddet sokağa inmedi belki ama kutuplaşma tıpkı o zamanlardaki boyutuna ulaşmak üzere. Toplum dinamiklerini takip eden biri olarak bu gerilim sizce ne zaman sona erer? Ya da bunun için ihtiyacımız olan nedir?Ben bu kitabı bunun için yazdım. Yani amok koşucusu gibi, nereye gittiği belli olmayan, çılgınca bir koşu var. Herkes de görüyor, korkunç bir yere doğru gidiliyor. Ama kimse hiçbir şey yapamıyor. Böyle bir gaflet hali sanki. Bu yaşandı Türkiye’de, demek için yazdım. Şimdi mesela 80 gazetelerini okurken, “Nasıl bir şey yapmazlar, nasıl bir şey olamaz bir türlü! Nasıl cumhurbaşkanı bir türlü seçilemez? Darbe geliyorum diyor, karanlık bir şey geliyor insanların üstüne tıpkı bugünkü gibi, nasıl hiçbir şey olmaz!” diye düşünüyorum. Olmayabiliyor ve inisiyatif alınmazsa evet, işler daha kötüye gidebiliyor. İnsanların bazıları, daha kötüsü olamaz, diyor ama öyle değil, daha kötüsü oluyor ve eğer insanlar bir inisiyatif ortaya koymazlarsa daha kötüsü de olacak.
16 Şubat 2015 Pazartesi
Altın Ayı ‘Taksi’yle İran’a gitti
65. Berlin Film Festivali, önceki akşam yapılan kapanış ve ödül töreniyle sona erdi.5 Şubat’ta başlayan festivalde en iyi filme verilen Altın Ayı Ödülü’nü Cafer Panahi’nin yönettiği Taksi alırken, Pablo Larrain imzalı Kulüp, ikinci filme verilen Büyük Jüri Ödülü’nü kazandı. İngiliz yönetmen Andew Haigh’in yeni filmi 45 Yıl’ın başrol oyuncuları Charlotte Rampling ile Tom Courtenay’ın kadın ve erkek oyuncu ödüllerini alması da şaşırtıcı değildi. En iyi yönetmen ödülü ise bu tür A sınıfı festivallerde pek görülmeyen bir kararla iki isim arasında paylaştırıldı. Aferim! filmiyle Romen yönetmen Radu Jude ve Body filminin kadın yönetmeni Polonyalı Malgorzata Szumowska, En İyi Yönetmen ödülünü paylaştı.Genel olarak sinema ölçülerine göre şekillenen bu yılın ödül listesinde sadece Altın Ayı kararının ‘politik’ olduğu söylenebilir. Festival başkanı Dieter Kosslick de törende yaptığı konuşmada, festivalin ‘politik duruş’unu vurguladı. Darren Aronofsky başkanlığındaki jüri, iyi bir film olan ve yasaklı yönetmen Cafer Panahi’yi desteklemek amacıyla ödül listesine girmesi beklenen Taksi’yi en iyi film seçti. Bu kararın, ülkesinde film çekmesi yasaklanan bir yönetmene Altın Ayı takdim ederek, sinemanın gücünün bütün baskıların ve yasakların üzerinde olduğu mesajını vermek için alındığı açık. Panahi, daha önce Berlin’de Perde (2013) ile En İyi Senaryo, Offside (2006) ile de Büyük Jüri Ödülü almıştı. Büyük filmde, Cafer Panahi taksi şoförlüğü yapıyor ve arabaya yerleştirdiği kamera sayesinde müşterileri ile diyaloğa giriyor. Böylece, İran’ın sosyo-kültürel durumu perdeye yansımış oluyor. Yurtdışına çıkış yasağı bulunan Cafer Panahi’nin ailesi törene katıldı. Altın Ayı ödülünü ise Panahi’nin yeğeni Hana Saidi aldı. Sahneye gelen küçük Hana, “Bir şey söyleyemeyeceğim.” diyerek gözyaşlarını tutamadı.65. Berlin Film Festivali’nin ‘en iyi’leriFilm (Altın Ayı):Taksi (Cafer Panahi)Büyük Jüri Ödülü:Kulüp (Pablo Larrain)Yönetmen:Radu Jude (Aferim!), Malgorzata Szumowska (Body)Kadın oyuncu:Charlotte Rampling (45 Yıl)Erkek oyuncu:Tom Courtenay (45 Yıl)Senaryo:Patricio Guzman (İnci Tanesi / El Boton de Nacar)Alfred Bauer Özel Ödülü:Jayro Bustamante (Ixcanul)İlk film:600 Millas (Gabriel Ripstein)Kısa film (Altın Ayı): Hosanna (Na Young-kil)
"Suya Yön Veren Fotoğraflar" sergilenecek
Wilo 3. Ulusal Fotoğraf Yarışması’na katılan eserlerin yer aldığı “Su, Dünyanın Her Karesinde-Suya Yön Verenler” sergisi 1-30 Kasım tarihleri arasında Beyoğlu İFSAK sergi salonunda bir ay boyunca izlenebilecek.Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen yarışma, hayatın kaynağı olan suya ve dünyada azalan su kaynaklarının verimli kullanılmasına dikkat çekmek amacıyla düzenleniyor. Suya yön veren anların kaydedildiği 26 fotoğraf karesinden oluşan serginin açılışında yarışmada dereceye giren eserlerin sahiplerine ödülleri, İFSAK sergi salonunda yapılacak törenle takdim edilecek. Fotoğraf yarışması ve sergi hakkında görüş bildiren Wilo Pompa Sistemleri A.Ş. Genel Müdürü Ercüment Yalçın, “Geleneksel hale getirmeyi amaçladığımız ‘Wilo Ulusal Fotoğraf Yarışması’nın, her geçen yıl daha çok ilgi görmesi bizleri çok mutlu ediyor. Yaşamın vazgeçilmezi olan suyun verimli kullanılması ve temiz kalmasına dikkat çekmek için başlattığımız fotoğraf yarışmanın geldiği nokta bizler için olduğu kadar fotoğraf sanatı ile ilgilenenler için de gurur verici” dedi.“Su, Dünyanın Her Karesinde-Suya Yön Verenler” konulu yarışmaya, 348 fotoğrafçı, 1.258 eserle katıldı. Fotoğraf Sanatçısı Ali Rıza Akalın, Fotoğraf Sanatçısı İzzet Keribar (EFIAP), Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) Fotoğraf Bölümü’nden Nadir Ede, İFSAK Yönetim Kurulu Başkanı Serkan Turaç ve Wilo Türkiye Pazarlama Müdürü Melis Öner’den oluşan jüri, dereceye girenleri belirledi.Nurten Öztürk - 2014 İkincisiHayrullah Germeç - 2014 ÜçünsücüDereceye girenler: Birincilik Ödülü: Cihan Karaca (Aydın), İkincilik Ödülü: Nurten Öztürk (İstanbul), Üçüncülük Ödülü: Hayrullah Germeç (Çorum), Mansiyonlar: Nurten Öztürk (İstanbul), Hakan Yayla (İstanbul), Farhad Ghaffari (İstanbul).Sergilemeler: Ahmet Turan Kural (Kocaeli), Alev Kırca (Kocaeli), Cemal Sepici (Çanakkale), Deniz Ener (Mersin), Devrim Özgür Ünlü (İstanbul), Doğuhan Ertem (Kocaeli), Feyzullah Tunç (Karaman), Gökalp Bilici (Konya), Hakan Tokuç (Edirne), Hasan İçel (Sakarya), Nuri Çorbacıoğlu (Kayseri), Olay Salcan (Ankara), Sefa Candemir (İstanbul), Serkan Kalınomuz (Aydın), Seyit Konyalı (Konya), Şükrü Ağbal (Çorum), Tacettin Yüksel (İstanbul), Tuğba Kırallı (İstanbul), Veli Dölek (Mersin).
14 Şubat 2015 Cumartesi
En sade haliyle İstanbul
On yıldır İstanbul’da yaşayan ve günümüz İstanbul’unu en doğal haliyle resimleyen İran Azerilerinden Javad Soleimanpour’un pastel resim sergisi bugün Kadıköy’deki Seven Sanat Galerisi’nde açılıyor. Soleimanpour’u üç şekilde tanımlayabiliriz: Işık ressamı, portre ressamı, ‘saray’ ressamı. Peki hangisi geçer akçe?Eminönü’nün kaosu, Haliç’ten kar manzaraları, Ayasofya Müzesi’nin yoğun ziyaretçileri, Kadıköy vapurunun düdüğünü duyduğunuz peyzajlar, Sultanahmet’ten günbatımı, yalnız dağlar, ağaçlar ve sessiz bir İstanbul sabahı… Javad Soleimanpour, günümüz İstanbul’unu en doğal ve en güzel anlatan ressamlardan biri. Fakat kendisi ülkemizde 2013’te o zaman cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ün yağlıboya tablosunu yapınca tanındı. Şimdi ise köşk ressamlığından ‘saray’ ressamlığına geçmiş durumda. Kadıköy Moda Caddesi’ndeki Seven Sanat Galerisi’nde bugün açılan ve 7 Mart’a kadar devam edecek olan pastel resim sergisinden sonra aynı cadde üzerindeki atölyesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın resmini yapmaya başlayacak. Kendisiyle geçtiğimiz haftalarda ‘dillere destan saray’ında görüşmüşler. ‘Ben özgür bir sanatçıyım’Javad Soleimanpour’u (Türkçede adı Cevat Süleymanoğlu fakat kendisi böyle anılmak istiyor) üç şekilde tanımlayabiliriz: Işık ressamı, portre ressamı, saray ressamı. O bir ışık ressamı çünkü, Ayasofya Müzesi’nin yüksek pencerelerinden içeri sızan güneş ışıklarını, balık ekmek teknelerinin Eminönü’ne kattığı ışık oyunları, kapkaranlık ve uzun Galata Köprüsü’nü aydınlatan küçük lambalar etkisi sizi öyle yakalıyor ki, uzunca bir süre bakmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Sanatçı zaten, resimde ışık ve gölgenin sanatı için çok önemli olduğunu söylüyor. 2009 yılında American Pastel Journal dergisi tarafından düzenlenen uluslararası yarışmanın peyzaj kategorisinde 11 bin eser arasından birinciliği kazanması iki unsuru resminde ne kadar iyi kullandığını gösteriyor. O resim de elbette İstanbul’dan bir manzara... Haydarpaşa Garı’nın karşısındaki fenerin yer aldığı resmin arka fonunda Sultanahmet’i ve batan güneş ışıklarının denizle dansını izliyoruz.Soleimanpour bize göre aslında bir portre ressamı. Çocukluğunda yaşadığı şu hikâye bunu doğrulamıyor mu? İlkokula başladığında öğretmenleri dört adet vesikalık fotoğraf ister, onda üç tane vardır. Akşam evde oturur, vesikalık fotoğraf boyutunda bir kâğıt keser, biraz kalınca olan kâğıda otoportresini çizer. Farkında olmadan belki de ilk otoportresini yapar. Ertesi gün okula dört adet fotoğrafını teslim eder. Kimse vesikalıklarından birinin resim olduğunu fark etmez. Aradan iki-üç ay geçer. Küçük Javad’ı hocaları, öğretmenler odasına çağırır. O anı şöyle ifade ediyor ressam: “Odaya girdim, baktım ki, fotoğraflar masanın üzerinde duruyor. Ayaklarım titredi, korktum, bana kızacaklar sandım. Sonra öğretmenlerden biri gülümseyince rahatladım. Evde çizdiğim o küçük resmin üzerine damga vurunca mürekkep dağılmış, öyle anlamışlar farklı olduğunu.” Son sergisinde yer alan masum çocuklar ve şempanzelerle ilgili yaptığı araştırmalarla filmlere ve kitaplara konu olan İngiliz antropolog Jean Godall’ın portresi gibi gerçek hikâyelerin gizlendiği hayatlar da onun portre çalışmalarını güçlendiriyor.Javad Soleimanpour’un ‘saray ressam’lığına geçişi bu güçlü portrelerinden kaynaklanıyor. Önce Rahmi Koç’un portresini çalışmış, bire bir kendisiyle. Koç’un Nakkaştepe’deki ofisinde 45 dakika karşısında oturup çizmiş, sonra Sabri Ülker, Murat Ülker ve Aziz Yıldırım portreleri takip etmiş, nihayetinde de siyasilere kadar uzanmış iş. Peki hangisi geçer akçe? Osmanlı’da saray ressamlığı önemli bir kurumdu. Ressamlar dolayısıyla sanatçılar değer görüyordu. Soleimanpour’a, halkın yüzde 50’sinin sevmediği, yüzde 50’sinin ise sevdiği ama sanatçıların yüzde 80’i ile hiç geçinemeyen, hatta kendisini övmeyen, eleştiren sanatçılara tahammül edemeyen bir lideri çizmenin sanatını nasıl etkilediğini sorunca, verdiği cevap neyin makbul olduğunu anlatıyor: “Ben özgür bir insanım, bir yere bağlı olmak istemiyorum. Allah bana bir yetenek vermiş, nasıl ki yazarlar yazıyla tarih yazıyor, ben de resmimle tarihi çiziyorum. Siyaset hiç benim işim değil. Sevmiyorum, beni ilgilendirmiyor. Bunlar geçici.”
13 Şubat 2015 Cuma
İstanbul’da Kafka ile iki gün
İstanbul 8-9 Mart’ta Franz Kafka ile ilgili önemli bir konferansa evsahipliği yapacak. Konferansın konuşmacılarından Prof. Kathi Diamant, Kafka’nın 1933’te kaybolan ve bazıları yeni bulunan metinlerini anlatacak.Ölümünün üzerinden doksan yıl geçmesine rağmen bütün dünyada her daim edebiyatın gündeminde olan Avusturyalı yazar Franz Kafka, (1883–1924) bu kez iki günlük bir etkinlikte İstanbul’daki okurlarıyla buluşuyor. Düşülke Yayıncılık ve Beylikdüzü Belediyesi işbirliği ile 8-9 Mart’ta uluslararası bir Franz Kafka konferansı düzenleniyor. ‘2015 Uluslararası Kafka Konferansı’ adlı etkinliğin kendisi bile oldukça heyecan verici bir proje iken, Düşülke Genel Yayın Yönetmeni Janset Karavin’den öğrendiğimize göre, önemli bir eser de yayınevi tarafından konferans çerçevesinde yayımlanacak. İlk kez 2004’te İngiltere ve Amerika’da yayımlanan, ardından İspanyolca, Fransızca, Rusça, Almanca ve Çince olmak üzere pek çok dile çevrilen, Prof. Kathi Diamant’ın “Kafka’nın Son Aşkı: Dora Diamant’ adlı eseri, Türkçede okurla buluşacak. Diamant’ın kitabı önemli bir eser; çünkü Kafka’nın son yıllarını geçirdiği sevgilisi Dora ile aralarındaki konuşmaların yer aldığı roman diliyle yazılmış akademik bir çalışma.Kathi Diamant, öğrenciyken adını tesadüfen duyduğu Dora Diamant hakkında uzun yıllar boyunca gerek Dora’nın günlüklerinden gerekse Alman arşivlerinden elde ettiği bilgilerle yazmış “Kafka’s Last Love: The Mystery of Dora Diamant” adlı eseri. Kitap, Kafka’nın yaşamının son bir yılında birlikte olduğu Dora Diamant’ın hayatı ve Franz Kafka ile birlikteliklerine dair okuyucuyu bilgilendirirken aynı zamanda da savaş yıllarını anlatıyor. Kafka son yıllarını Berlin’de Dora ile birlikte geçiriyor ve beraber Filistin topraklarına yerleşme planı yapıyorlar. Fakat bu, Kafka’nın rahatsızlığı nedeniyle hiçbir zaman gerçekleşemiyor. Kathi Diamant, aynı zamanda Kafka’nın 1933 yılında el konulan kayıp metinlerinin bulunabilmesi amacıyla 1998’de oluşturulan Kafka Project’in (Kafka Projesi) kurucusu ve başkanı. Kafka Project halen Doğu Avrupa’da Prag, Viyana ve Berlin’de araştırmalar yapıyor (birçok elyazmasının Nazi subaylarının eline geçmiş olma ihtimali var) Magical Mystery Literary History Tour adıyla edebiyat gezileri düzenliyor. İstanbul’daki konferansın ikinci gününde konuşacak olan Kathi Diamant’ın, bugüne kadar hiç yayımlanmamış metinlerden bahsetmesi ve bunları göstermesi bekleniyor.Ana başlığı ‘Kafka, Aşk ve İktidar, Şiddet Toplumu ve Militarizm’ olan konferansın Kathi Diamont dışında uluslararası başka bir katılımcısı maalesef yok. Mesela dünyanın sayılı Kafka uzmanlarından, 15 Mayıs 2013’te İstanbul’a küçük bir toplantı için gelen Alman yazar Reiner Stach, Columbia Üniversitesi’nden Kafka uzmanı Mark Anderson ve Kafka Project için araştırmalar yapan Çek gazeteci Judita Matyášová’yı da bu konferansta dinlemek isterdik fakat programları uymadığı için katılamayacaklarını bildirmişler. Konferansta dinleyebileceğiniz Türkiye’den isimler ise şöyle: Fransız Kültür Merkezi Çeviri ve Yayın Destek Programı Yöneticisi yazar ve çevirmen Ahmet Soysal, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Akay, yazar Aslı Erdoğan; yazar, şair, pantomim ve ipli kukla sanatçısı, Alengirli Mecmua ve Düşülke Genel Yayın Yönetmeni Janset Karavin. İki gün sürecek konferanstaki oturumlara Ezel Akay, Haldun Çubukçu, Eraslan Sağlam, Nur Yazgan, Nedim Gürsel, Zeliha Demirel, Latife Tekin, Öykü Didem Aydın, Altay Öktem, Hakan Akdoğan, Funda Önkol, Halil Emrah Macit ve Derya Alabora da konuk olacak.Janset Karavin, Uluslararası Edebiyat Konferansları Dizisi Projesi kapsamında gerçekleştirilecek Kafka, Dostoyevski ve Proust konferansları ile amaçlarının Türkçede kaynak yaratmak olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Yayınlarımız ve önümüzdeki senelerde Dostoyevski ve Proust ile sürecek uluslararası etkinliklerle Türkiye’nin yeni bir edebiyat odağı olmasına katkıda bulunmak istiyoruz. Bununla beraber edebiyatın, sanatın kapsam ve etki alanının da genişlemesini, halkla buluşmasını önemsiyoruz. Halka erişmeyen sanatın, yazı eyleminin, edebiyatın amacına erişemediğini, hedef şaşırdığını, anlam kaybına uğradığını savunuyoruz.” Konferans için Taksim, Kadıköy ve Bakırköy’den servisler kaldırılacak. (www.dusulke.com)
12 Şubat 2015 Perşembe
Kötülüğün kaynağı yaşadığımız toplumun içinde
15 Şubat’ta sona erecek olan Berlin Film Festivali’nde Türkiye’den üç film yer alıyor. Festivalin ‘Forum’ bölümünde En İyi İlk Film için yarışan Emine Emel Balcı’nın ‘Nefesim Kesilene Kadar’ filminin gösterimi 6 Şubat’ta yapıldı. Balcı ile filmini konuştuk.65. Berlin Film Festivali’nde Türkiye’den iki uzun ve bir kısa metraj film var. Forum bölümünde yer alan ve festivalde En İyi İlk Film için yarışan Nefesim Kesilene Kadar, Emine Emel Balcı’nın ilk uzun metraj filmi. Tekstil atölyesinde çalışan Serap adlı bir genç kızın hikâyesini anlatan film, sinemamızın en güçlü kadın karakterlerinden birine sahip. Festival Başkanı Dietter Kosslick’in “Bu yıl daha çok kadın filmi olacak.” dediği Berlinale’de Nefesim Kesilen Kadar, iyilik ve kötülük arasında gidip gelen güçlü ana karakteri ile dikkatleri çekti. Dardenne Kardeşler’in Rosetta (1999) filmiyle uzak akrabalığından dolayı eleştirmenler tarafından “Dardenne-esque” olarak nitelendirilen filmin yönetmeni Emine Emel Balcı, Dardenne’leri sevdiğini söylese de, birilerine öykünmek gibi bir niyetinin olmadığını belirtiyor. Esas derdinin, iyilik ve kötülük arasındaki ahlaki zeminin ne kadar kayganlaşabileceğini sorgulamak olduğunu ifade eden genç yönetmen, “Hiçbirimiz sandığımız kadar iyi ve saf değiliz.” diyor.Berlin seyircisinden nasıl tepkiler aldı film?Seyircinin etkileşiminden memnun kaldım genel olarak. Salonların doluluk oranı ve soru-cevaba kalan seyirci sayısı fazlaydı.Sinemamızın güçlü kadın karakterleri arasına girmeye aday Serap karakteri ve hikâye nasıl ortaya çıktı?Tekstil atölyelerinin görsel ve işitsel dünyasına eskiden beri ilgiliydim. Çok sinematografik buluyordum. Ama çalışması zor alanlar olduğu için, çoğu da illegal işletildiğinden oralara gidip gelmek zordu. Acaba oralarda bir belgesel çekebilir miyim diye düşünüyordum. Sonrasında genç bir kadını atölye dünyasına yerleştirme fikrinden Serap karakteri ortaya çıktı. Fikir olarak evveliyatı 6 yıl öncesine kadar gider ama olay örgüsü ve yan karakterler çok değişse de Serap aynı kaldı. Dolayısıyla o sinematografiye biraz kapılarak bir kurgu karakterin peşinden gittim.‘KADIN FİLMİNİ KADINLAR ÇEKER ALGISI YANLIŞ’Sinemamızda kadın karakterlerin belirli kalıplara sıkışmasını düşünürsek, senaryo aşamasından başlayarak, Serap karakterini çizerken nelere dikkat ettiniz?Sinemacı olarak baktığımda, çok içimizden insanların bile cinsiyetçi, belki bilerek ya da bilmeyerek ayrımcı bir tavır içine girdiğini düşünüyorum. Ama bunun tek sorumlusu sinemacının kendisi değil, öyle bir dünyada yaşıyor, öyle kodlarla büyütülüyoruz. Bunlar ister istemez bize sirayet ediyor, kadın yönetmene de erkek yönetmene de. Çok erkekleşmiş, maço bir yerden bakan kadın yönetmenler var. Bundan sıyrılmanın tek yolu, sürekli kendini kontrol etmek. Önce kendi hayatımda sonra da sinemacı olarak senaryonun içinde acaba bunlar var mı yok mu diye kendini kontrol etmek durumundaydım. Ayrıca, film kadın karakterlerden oluşuyor diye kadın filmi yapmış olmuyorsunuz. Ya da kadın yönetmensiniz diye kadın filmi yapıyormuşsunuz gibi algılanması da yanlış.Filmi izlerken ilk elde Erdem Tepegöz’ün Zerre’si ile Dardenne’lerin Rosetta’sı akla geliyor. Esin kaynaklarınız nelerdi ve filminizi benzer yapımlardan farklılaştırmak adına neler yaptınız?Senaryo aşamasında da bu tür geri dönüşler aldık. Dardenne’ler sevdiğim yönetmenler, Rosetta sevdiğim bir film. Onun ötesinde Bresson’un Mouchette (1967) filminden fazla ilham aldığımı söyleyebilirim. İşçi sınıfından genç bir kadını anlatıyorsanız bunlara benzetilmek kaçınılmaz. Her film bir sonrakini beslemiştir. Ama benim bunlarla hiçbir zaman derdim olmadı. Senaryo aşamasında da şunlara benziyor, başka bir şey yapayım ya da falancaya öykündüğümü zannederler başka bir yoldan gideyim demedim. Benim derdim daha başkaydı. Serap da az önce bahsi geçen filmlerdeki karakterler gibi hayatta kalmaya çalışan biri. Diğerlerinden farklı olarak ne yaptınız derseniz, ahlaki yönden meseleyi çok daha fazla ileri götürmek istedim. Dardenne’lerin ahlakçı bir yapısı var mesela. Ben ahlakî zemini mümkün olduğunca kayganlaştırmak istedim. Böylece Türkiye ekseninde kendimize birçok soru sordurabiliriz diye düşündüm.‘HİÇBİRİMİZ, SANDIĞIMIZ KADAR İYİ VE SAF DEĞLİZ’Başlarda iyi bir karakter olarak görünen Serap’ın içindeki kötülük daha sonra ortaya çıkıyor. Hatta seyirciye “Sıradaki kurban kim?” dedirtiyor. Serap’ın sınırlarından kuşkulanıyoruz; bu ahlaki zemini kayganlaştırırken sizin sınırlarınız neydi?Karakteri çizerken tarafsız olmaya dikkat ettim. Serap’ı kutsamak, cinsel obje yapmak ya da onun sıradan bir insan olmasını istemedim. Eğrisi ve doğrusuyla bir kadın karakter olsun istedim. Kötülüğün kaynağı, yaşadığımız toplumun içinde. Serap’ı bir insan kalabalığına yerleştirmemin amacı da buydu; çevrenin etkisi var. Ama tek sebep toplum değil. Bizim içimizde de iyilik ve kötülük var. İstediğimiz zaman onları oyuna sokabiliyoruz. Serap da saf bir insan değil zaten. Çünkü hiçbirimiz, sandığımız kadar ya da olmak istediğimiz kadar iyi ya da saf değiliz. En başta bunu kabul ederek yola çıktığım için Serap bu şekilde oldu.Berlin’den sonra festival yolculuğuna devam edecek misiniz?Davet aldığımız yerler var. Yapımcılarla birlikte karar verip bir takvim belirleyeceğiz. İstanbul Film Festivali de planlarımız arasında var, ama netleşmiş bir şey yok tabii ki. Vizyon tarihi olarak da Türkiye’de bir festivalde gösterildikten sonra düşünüyoruz.
11 Şubat 2015 Çarşamba
Türkiye’den Venedik’e bir nefes
Bu yıl 9 Mayıs-22 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek Venedik Bienali 56. Uluslararası Sanat Sergisi’nde Türkiye Pavyonu ünlü sanatçı Sarkis’in ‘nefes’ başlıklı yerleştirmesine ev sahipliği yapacak. Dün düzenlenen toplantıda serginin hikâyesini ve ‘nefes’i anlatan Sarkis, “Tarih içindeki belirli anlara sabitlenmek yerine bugünün ve uzak geçmişin güncelliğine aynı anda sahip çıkacağız. ” dedi.Geçtiğimiz yıl ağustos ayında, Venedik Bienali 56. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu’nda uzun yıllardır Fransa’da yaşayan Sarkis’in eserlerinin yer alacağı açıklanmış ve bu haber büyük bir ilgiyle karşılanmıştı. Dün, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından bu vesileyle düzenlenen toplantıda Sarkis, 50 yılı aşkın sanat hayatında (sanatçı 500’ün üzerinde sergi yaptı), ilk kez bir basın toplantısına katıldı ve serginin hikâyesini tüm detaylarıyla anlattı. Biz de Sarkis’in ifade ettiği gibi, ‘detaylar önemlidir’ diyerek, üzerinde özenle durduğu bütün detayları aktaralım...Geçen mayıs ayının sonlarına doğru bir gün, Sarkis’in telefonu çalar. Yoğun bir dönemdir bu, çünkü sanatçının güney Fransa’da bir sergisi vardır o sıralarda. Telefondaki ses, İKSV’nin genel müdürü Görgün Taner’e aittir ve bienal için kendisini düşündüklerini söylüyordur. O sıra zaten bir kalabalığın ortasında olan Sarkis, birden kavrayamaz gelen teklifi. “2015 için mi?” diye sorar. Sonra diyor Sarkis, “Niçin bu yıl beni çağırıyorlar diye kafama takıldı. 86’dan itibaren çok sergi açtım, niye bu yıl?” Birkaç gün sonra İKSV Başkanı Bülent Eczacıbaşı kendisini arar kutlamak için. Halbuki Sarkis, henüz net bir karar vermiş değildir.TÜRKİYE SERGİSİNDE GÖKKUŞAĞISarkis’i bienale katılmaya tam anlamıyla ikna eden, ekipten birileriyle görüşüp onlarla kurduğu göz teması olur. Sonraki aşamada küratör belirlenir. Başlarda birlikte çalışabileceğini düşündüğü 3-4 küratör varken, aklında tek bir isim belirir sanatçının: Defne Ayas. Benzer bir düşünme sistemine sahip ve sürekli Türkiye’ye gelerek buradan beslenen biri olduğu için, gönül rahatlığıyla Ayas’ın ismini verir. Bienalin yapılacağı Arsenale’deki Sale d’Armi ziyaret edilir. Tarihî ve çok eski duvarları olduğu için binanın duvarlarına herhangi bir müdahale yapılamayacaktır. Bu yüzden, hakiki vitray tekniğiyle yapılmış 36 vitray, küpe gibi tavana asılacak şekilde hazırlanır.Sarkis, “Zamanların başlangıcına, ilk gökkuşağına, diğer bir deyişle ışığın ilk kırılma anına gideceğiz. Tarih içindeki belirli anlara sabitlenmek yerine bugünün ve uzak geçmişin güncelliğine aynı anda sahip çıkacağız. Durağanlığa karşı dönüşmeye, dönüştürmeye, nefes almaya, hissettirmeye devam edeceğiz.” diyerek, tasarladığı iki gökkuşağını anlatıyor. Bu iki gökkuşağı, farklı desenlere sahip olacak ve Sarkis’in nefes alışveriş ritminde nefes alacaklar. Proje zaten buradan hareketle, İtalyancada “nefes” anlamına gelen “Respiro” adını taşıyor. Bir aynayla ikiye bölünecek mekânda nerede durulursa durulsun, gökkuşağının görülmesi de sağlanacak.Küratör Defne Ayas, farklı sanat, tarih, din ve felsefeleri hafıza ve mekânla ilişkilendirmesiyle de tanınan sanatçı için “Sarkis’in sanatı kullanışı, ona olan inancı, işinin zamansızlığı ve zamanlılığı, aynı zamanda eşzamanlılığa sahip çıkışı çok önemli. Bütün sinyalleri, kodları tığ gibi işliyor. İnsanlık tarihine bakmak için bir şansımız olacak.” diyor. Binlerce yıl önce, buz devrinden kalma bir kadın figürünün de işlendiği yerleştirmede hiçbir isim, tarih, yazı ya da damga bulunmayacak. Böylece herhangi bir yazının eserler arasındaki serenadı bozmasına izin verilmeyecek. Bunun yerine metinlerini Ruben Arevshatyan, Karin Karaşlı, David Kazanjian gibi isimlerin yazacağı bir kitap yayımlanacak.Bienal için özel besteSarkis, “Respiro” (Nefes) için Jacobo Baboni-Schilingi’den de bir beste sipariş etti. Gökkuşağının kırılma noktaları, 7 rengi, bu renklerin sıcaklığı, ılıklığı ve soğukluğundan yola çıkarak 48 dakika uzunluğunda bir eser ortaya çıktı ve bu eser, bienal bitene kadar mekânda 24 saat boyunca çalmaya devam edecek. 7 Mayıs 2015 tarihinde de eşzamanlı olarak Türkiye ve Cenevre’de paralel iki yerleştirme yapılarak Türkiye Pavyonu’nda devam eden sergiyle bir bağ kurulacak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)