10 Şubat 2015 Salı
İngilizler Oscar’a yüz vermedi
İngiltere’nin geleneksel sinema ödülleri Bafta’nın sahipleri önceki gün Londra’daki tarihi kraliyet opera binasında düzenlenen törenle açıklandı.Oscar ödüllerinin habercisi olarak görülen Bafta’da bu yıl beklentilerin aksine sürpriz bir liste çıktı. Tahminler altüst olurken, Oscar’a göz kırpan filmler ana ödüllerden hiçbirini alamadı. En iyi film ve yönetmen ödülü, Richard Linklater’ın yönettiği ‘Boyhood’ filmine gitti. Oscar’ın en güçlü adayları arasında gösterilen ‘Birdman’ 10 dalda aday olduğu Bafta’da sadece görüntü ödülü alabildi. Sinema çevreleri bunun gerçek bir şok olduğunu ifade ediyor. Damien Chazelle’in yönettiği ‘Whiplash’ ise ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’, ‘Ses’ ve ‘Kurgu’ olmak üzere üç ödüle değer görüldü. 11 adaylığı bulunan ‘Büyük Budapeşte Oteli’ de ancak 5 yan ödül alabildi. Julianne Moore ‘Still Alice/Unutma Beni’ ile en iyi kadın oyuncu ‘Her Şeyin Teorisi’nde ünlü fizikçi Stephen Hawking’i canlandıran Eddie Redmayne ise en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı.2015 BAFTA ÖDÜLLERİEn iyi film: BoyhoodEn iyi İngiliz filmi:The Theory of Everything/ Her Şeyin TeorisiEn iyi erkek oyuncu:Eddie Redmayne(The Theory of Everything/ Her Şeyin Teorisi)Kadın oyuncu:Julianne Moore (Still Alice/ Unutma Beni)Yardımcı erkek oyuncu:JK Simmons (Whiplash)Yardımcı kadın oyuncu: Patricia Arquette(Boyhood)Yönetmen: RichardLinklater (Boyhood)Uyarlama senaryo:The Theory of Everything/ Her Şeyin Teorisi(Anthony McCarten)Orijinal senaryo:The Grand Budapest Hotel (Wes Anderson)Animasyon:The Lego MovieBelgesel: CitizenfourYabancı film: IdaGörüntü: Birdman(Emmanuel Lubezki)Kostüm tasarımı: The Grand Budapest HotelKurgu: Whiplash(Tom Cross)Makyaj ve saç: The Grand Budapest HotelMüzik: The GrandBudapest HotelProdüksiyon tasarımı: The Grand Budapest HotelSes: WhiplashGörsel efekt: Interstellarİngiliz kısa animasyon: The Bigger Pictureİngiliz kısa film: Boogaloo and Graham
9 Şubat 2015 Pazartesi
‘Şiir bir cüret meselesidir’
Ömer Erdem'in yeni şiir kitabı "Pas" Everest Yayınları'ndan çıktı. Ömer Erdem şiiri, Evvel'in (2006) ardından gelen Kireç (2010), Kör (2012) ve son Pas ile yeni bir mecrada akmaya başladı. Şair ile yeni sesler, imgeler ve duyuşlarla gelen Evvel'in sonrasını ve özellikle Pas'ı konuştuk.'Edebiyat üzerinden düşünmek' kurmuş olduğunuz şiirle ilişkilendirilebilir mi? Daha özele indirgersek, şiirlerinizde 'şiir üzerinden düşündüğünüzü' söyleyebilir miyiz?Burada tarihe bakıyoruz biz. Konuşup yazdığımız dilin yükü ve gücü bize bu imkanı veriyor. Eğer şiir özgür düşüncenin ufku olamıyorsa, şiddetin ve yokluğun iklimi kader oluyor. İnsan ve insanlık unutuluyor. Selçuklu tecrübesinin bile onca geriden bize ışıttığı hakikat bu. Türkler, Doğu, bütün Ortadoğu şiir üzerinden ancak bir kimlik ve kişilik inşa edebiliyorlar. Şairin ve şiirin koyulduğu yol bu değilse eriyip kaybolmak onun için de mukadder. İşte bakın, paramızı saymak, malı mülkü saklamak için değil kendimizi açıklamak için şiire dönüyoruz. Öyleyse şiir Türkiye'nin neresine dokunur, bunu unutmamak gerekiyor. Felsefe değil, analitik düşünce değil, daha ötesi bir şey, şiir üzerinden düşünmek. Varlığımızı ve bastığımız yeri tanımlama o. Bir toplumun gerçek karşılığı edebiyatındadır her zaman. Bu, gerçekliğin karşılığı olabilme meselesi.Son kitabınız Pas'ta, 21. yüzyıl küresel kapitalizmi ve Türkiye'deki yansımalarına karşı 'muhalif' tonun yükseldiğini görüyoruz. Bir şair olarak nelere kafa tutuyorsunuz?Şiir, karşısında kötü olduğu zaman konuşmaz. Kötüyü önceden bilir. Uyanıklığı sonuca bağlı sebeplerden yürür hep. Her tür iktidar ve güç ilişkisine karşıyım ben. Muhalif olmak kafa tutmak için ontolojik bağlamda eşit olmak gerekiyor bir de. Benim derdim karşıtlıklarla değil. Seviye meselesi. Türkiye, kendi varlığını hangi düzlemde tanımlayacak? Şiir, bizim şiirimiz o asil tutumunu şu ölüp gidenler karşısında nasıl koruyacak? Yağmacılık tarihi bir zaaf bizde ve dinden sosyolojiye, tarihten coğrafyaya değin deşilmesi gerekiyor. Söz bir armağan ise varlığa, şair bu armağanı bütün cömertliği ile insana sunmakla ödevli. Her ama her şeyin sahibi olmaya çalışan bunun için her tür dili ve yolu mübah gören barbarlık karşısında, susacak mıyız? Ben 50 yaşına yaklaştım. Elimde ne varsa yokluğun armağanıdır. Küresel pençelerin ve yerel aktörlerin neden eteğinde durayım? Sözden ve Allah'tan niye kesileyim? Ama unutmayın, şiir kitapları 1000 adet basılır nihayet bu ülkede. Ama siz her bir nüshayı hakikatin etkin binlerce öznesi sayın.Şiirinizin benzer kaynakları paylaştığı Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu'nda muhafazakar değerler epik/destansı bir anlatıma kavuşmuştu. Sizin bugün yazdığınız şiirin muhafazakarların epiğiyle sürekli bir ilişkisi var mı, yoksa size/bugüne ait bir kırılma söz konusu mu?Ben kolayca bir kanadın gölgesine sığınıp da oradan ikbal devşireceklerden değilim. Böylesi tanımlamaları da kolaycılık olarak değerlendiriyorum. Dini bir mask hatta toplayıcı ayna gibi önümde de tutmaya hiç niyetli değilim. 21. yüzyıl, çetin tartışmalarını henüz tamamlamadı din açısından. İlahiyatın arazisine de hiç dalmam. Şiir açısından her şey yalın, açık ve yüksektir. Andığınız şairlere de haksızlık yapılıyor. Ardılları, siyasal ve sosyolojik aktörler, onları kendilerine göre yuvarlamanın yoluna gittiler. Benim ayrıştığım noktaya, gerçekçi yeni metafizik diyebiliriz. Derinliğini ve gücünü kavramdan, soyutlamalardan ve aktüel dini tartışma konularından almaz bu ayrışma. İdeolojik bir maske takmaz. Hakkım olan, kendi özgün tanımlamalarımı yapıyorum. Şiirin ve sözün enerjisi ile değil tam da yaşamanın kendisiyle dokunuyorum oralara.Pas'ta 'Tanrı' başlığını taşıyan özel bir bölüm var. Tanrı'nın yoksulhane'ye şeksiz ve şekilsiz gelip oturması, Cemal'in ağ olması gibi yeni duyuşlar var bu dizelerde...Bunun görülmesini, işte bunun duyulup yaşanmasını çok arzu ederim. Bizim Tanrımız, tam da yanımızda, yoksulhanemizde, işçilerin gözlerinde, çocukların kırık sözlerinde, şiddete maruz kalmış kadınların morluklarında, ışığın akkor aleminde. Duyup yaşadığımız her yerde. O bizim ve o kadar güçlü. Sesimizin buğusu ekmeğimiz kadar taze. Biz maddi bütün aletleri kuşanarak Tanrı'yı kuşatmaya karşıyız. Bir kuşun gagasındaki yarım damla sudur derdimiz.Pas'ta, Şems'in 'doğudan doğuya kaçış'ından söz ediyorsunuz. Bu, bize yaşadığımız günler için yeni bir Şark bilgisi veriyor sanki. Doğu'nun içinde bir başka Doğu var mı, kaçabileceğimiz?Doğu, kendi kendisini kutsallaştırmanın ve oraya mitik bir geri dönüş rüyası beslemenin artık bir yol olmadığını gözden geçirmek zorunda. Bakın bizde Osmanlı tarihçileri, İnalcık dahil, çokça torunlarına yatmadan önce kahramanlık hikâyeleri anlatan kimseler gibi konuşuyorlar. Eleştirel bir cümleleri yok. Uyku saati gelince dil ve anlatım işlevini yitiriyor. Hükümdarını ve vaizlerini alkışlamaya alışmış bir toplumda önce el değiştirmek gerekiyor. Sürekli savunma lüksü yok artık Doğu'nun. Daha onu birileri eleştirmeden kendisine bakmanın hatta kendi stratejik eleştirisini yapmanın uyanıklığını ve ataklığını göstermeli. Öteki türlü bastığımız yeri ve artık geride kalmış eylemi kutsallaştırmaktan kurtulamaz, sonra da gerçekten kopma gibi travmatik bir duruma düşeriz. Benim önerim, Şems neden doğudan doğuya kaçtı, bunun cesurca sorulabilmesidir…Son olarak, şiir ve cesaret sözcüklerini aynı cümle içinde kullanmanızı istesem?Roman mümkünlük sanatı. Hikâye temkin. Şiir ise sadece cüret meselesi. Roman yazarken hayatın ve insanın bütün mümkünlüklerini araştırıp yazabilirsiniz. Öyküde temkinli olmak hem biçimsel bir zorunluluk hem de özle ilgili bir gerçeklik. Şiir ise duyuş ve ifade edişin cüretidir. Yoksa insan ve dil yükselemez.‘Kentli değiliz, kentin kendisiyiz’Nijinsky 'Günlük'ünde ''Bir sokakta oturmam ben, insanların içinde otururum'' diyor. Yazdığınız şiir giderek kentin ortasından sesleniyor. Şiirinizi, kentle ve kentliyle ilişkisi bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?Ben kentte sadece yaşamıyorum, onu hem bir yük hem de bir çıkış fırsatı olarak içimde taşıyorum. Modern Türk şiirinin vaktiyle kentle kurduğu karşıtlık yıkılmıştır artık. Sorgulamanın ötesine geçtik biz. Sorunun öznesiyiz. Kent bizim ne idealize ettiğimiz ne de eleştirmek için kullandığımız bir mask değil. Kentli değiliz, kentin kendisiyiz. Yaşadığımız zamanı o dolduruyor, ancak onu tanımlamak, görmek, göstermek ve ruhunu okumak boynumuzun borcu. Adımlarımızın yankılandığı, köşede öpüştüğümüz sokağın yabancısı gibi duramayız artık. Eleştirim bir kendilik amacına dayanıyor. Onu sahiplenici bir tutum bu. Salt lanetleyici değil, onun yerine başka bir önermede bulunuyor. Kötülüğün soyut karşılığı değil. Kötünün tam da kendisi gerektiğinde.
7 Şubat 2015 Cumartesi
Karagöz tasvirleri kelepir fiyatına Avrupa’ya satılıyor
Karagöz, UNESCO tarafından 2009’da kültürel miras listesine alındı. Peki ne oldu? Altı yılda müzesi bile kurulamadı. Daha da önemlisi, geçen yıl vefat eden ve yine UNESCO’nun ‘yaşayan insan hazinesi’ ilan ettiği Tacettin Diker’in yaklaşık 300 tasviri tanesi 1.000 TL’den satışa çıkarıldı. Bir diğer Karagöz ustası Ragıp Tuğtekin’in 150 parçalık koleksiyonu da geçtiğimiz günlerde Almanya Stuttgart Linden Museum’a satıldı.Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), Karagöz’ü 2009’da Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı. Aradan geçen 6 yılda Karagöz’e ait tüm değerlerin Türkiye’de korunup gelecek nesillere aktarılacağı bir müze kurulabilmiş değil. Bu nedenle önemli Karagöz ustalarından kalan tasvirleri Avrupalı koleksiyonerler ve müzeler topluyor. Yakın zamanda, Karagöz ustası Ragıp Tuğtekin yapımı 150 parçalık tasvir koleksiyonu Almanya Stuttgart Linden Museum’a satıldı. UNESCO tarafından ‘Yaşayan İnsan Hazinesi’ ilan edilen ve geçen yıl martta hayatını kaybeden Karagöz sanatçısı Tacettin Diker’in Karagöz tasvirlerinden oluşan 300 parçalık koleksiyonu ise ailesi tarafından tanesi 1.000 TL’ye satışa çıkarıldı.Karagöz müzesi kurulmaması Türkiye’deki koleksiyonerlerin elinde bulunan önemli Karagöz tasvirlerinin yurtdışına satılmasına yol açıyor. Son satış haberini koleksiyoner Dr. Murat Huten, birkaç gün önce sosyal medya hesabından duyurdu. Huten, Almanya Stuttgart Linden Museum’dan yetkililerin Karagöz sanatçısı Cengiz Özek ve kendisinden bazı bilgiler talep edip teklifler sunduğunu anlattı. Linden Museum’un bu yaz büyük bir sergi ile ‘dünya gölge tiyatrosu kuklaları’nı görücüye çıkaracağını hatırlatan Huten, şu bilgiyi paylaştı: “[Linden Museum] yazın açacakları serginin ‘Türk Karagözü’ bölümündeki eksiklikten rahatsızdı. Aralık 2014 tarihi itibarıyla Prof. Dr. Metin And’ın Ragıp Tuğtekin yapımı olan 150 parçalık koleksiyonunu uzun süren pazarlıklarla İstanbul’dan almış olduklarını dün (4 Şubat) itibarıyla tarafımıza bildirdiler.”Türkiye’deki kurumlara ‘bu koleksiyonu alın’ önerisinde bulunacakken satış haberinin geldiğini ifade eden Huten, “Bizdeki kurumların organizasyon kabiliyetsizliği ve ne yapacağına karar vermesi yılları bulduğu için teklifi kime ve nasıl sunacağımızı bulamadık. Meğer zaten atı alan Üsküdar’ı geçmiş.” sözleriyle üzüntüsünü ifade etti. Böylece Türkiye’de kurulması planlanan Karagöz müzesinin alabileceği son kalemlerden birinin Almanya’ya satıldığını belirten Huten, son aylarda Türkiye’den bazı yerel yönetim ve kurumların ‘Karagöz Müzesi’ kurmak üzere Karagöz sanatçısı Cengiz Özek ve kendisiyle bağlantı kurduğunu ancak geç kalındığını söyledi.TACETTİN DİKER’İN KOLEKSİYONU DA SATIŞTAKaragöz ve kukla sanatına 65 yıl hizmet eden Karagöz ustası Tacettin Diker, geçen yıl 31 Mart’ta vefat etti. Aradan geçen 11 ayda Diker’in 300 parçalık koleksiyonuyla ilgilenen olmadı. Ustanın kızı Gülderen Diker, babasından yadigâr kalan Karagöz tasviri koleksiyonunu geçtiğimiz hafta satışa çıkardı. Gülderen Diker, tasvirleri almak için Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan kimsenin aramadığını belirtiyor. Diker’in yardımcılığını yapan Enis Ergün, ustanın mirasının kurulacak bir Karagöz müzesinde sergilenmesi gerektiğini belirtiyor. Tacettin Diker’i tanıyan bir koleksiyonerin bu mirası satın almak istediğini anlatan Ergün, “Bunlar bireysel bir koleksiyona girdiği zaman koleksiyonerlerin elinde kalmış olur. İnsanlar, ancak onlar sergilerse görebilir. Tek tek veya grup grup da satmak istemiyoruz. Koleksiyonun tamamını bir kuruma ya da bir koleksiyonere vermeyi düşünüyoruz.” dedi.MÜZE OLMADIĞI İÇİN TASVİRLER BAKANLIKTA BEKLİYORBütün bunlar olup biterken, Milletlerarası Kukla ve Gölge Oyunu Birliği (UNIMA) Türkiye Milli Merkezi Başkanı Vural Arısoy, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın UNESCO’ya verdiği Karagöz müzesi kurma taahhüdünü henüz yerine getirmediğini belirtti. Karagöz kültür mirasının sergilendiği ulusal düzeyde bir müze bulunmadığını hatırlatan Arısoy, “UNIMA olarak her bakan döneminde Karagöz müzesi kurulması konusunda kendilerine talebimizi iletiyoruz. Henüz bir bina bile tespit edilemedi.” diyor. Bakanlığın arşivinde çok eski ve önemli Karagöz tasvirleri bulunduğunu söyleyen Arısoy, bu tasvirlerin sergilenmek yerine bakanlık binasında tutulduğunu belirtiyor.Tuğtekin’in tasvirleri yerli ve yabancı koleksiyonlara dağılmışDr. Murat Huten’in verdiği bilgilere göre, Ragıp Tuğtekin’in eserleri, Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi’nde (183 parça), Kültür Bakanlığı Halk Kültürleri Dokümantasyon Arşivi’nde (150 parça), İsviçre’de Kimyager Ernst Köhler’de (122 parça), Paris’te Sherif Khaznadar’da (27 parça), ilaç devi Bristol Myers’te (167 parça), altı Alman koleksiyonerinde (ikisi vakıf olarak yaklaşık 900 parça), Akbank Kültür-Sanat Arşivi’nde (124 parça), Murat Huten koleksiyonunda (32 parça), Musée d’Orsay Paris’te (47 parça) bulunuyor. Ayrıca sayısı bilinmemekle birlikte parçalı olarak pek çok küçük koleksiyonda Tuğtekin’in eserleri yer alıyor.
6 Şubat 2015 Cuma
Yürüdükçe özgürleşeceksiniz
Siyahî Amerikan vatandaşlarının 1965 yılında Martin Luther King öncülüğünde gerçekleştirdiği protesto yürüyüşlerini konu alan ‘Özgürlük Yürüyüşü / Selma’, iyi yönetilmiş, çok iyi oynanmış dürüst ve tutarlı bir politik film.22 Şubat’ta sahiplerini bulacak 87. Oscar ödüllerinin adayları açıklandığında kopan fırtınayı hatırlayalım. Aday listesinde olmaması şaşkınlığa sebep olan birçok oyuncu vardı: Amy Adams (İri Gözler), Jake Gyllenhaal (Gece Vurgunu), Timothy Spall (Bay Turner), Ralph Fiennes (Büyük Budapeşte Oteli) ve Jessica Chastain (En Şiddetli Sene)... Animasyon dalında Lego Filmi, Yabancı Dilde En İyi Film dalında da İsveç yapımı Turist’in aday gösterilmemesi Akademi üyelerinin tercihlerini tartışmaya açmıştı. Ancak esas fırtına başka bir film üzerinden koptu. Yönetmen, senaryo ve erkek oyuncu dallarında da Oscar’a aday olması beklenen Selma filmi, sadece En İyi Film ile Orijinal Şarkı dallarında adaylığa layık görülerek ‘ırkçılık’ tartışmalarının fitilini ateşledi.Ülkemizde Özgürlük Yürüyüşü adıyla gösterime giren Selma, siyahilerin sivil haklar mücadelesinin kritik bir dönemini anlatıyor. 1965 yılında ABD’de ırkçılığın yoğun olarak görüldüğü güney eyaletlerinden Alabama’nın Selma şehrinden eyaletin başkenti Montgomery’ye giden 87 kilometrelik yolda, tarihe geçen üç protesto yürüyüşü yapıldı. Siyahilerin özgürlük mücadelesinin unutulmaz lideri Martin Luther King öncülüğünde gerçekleşen bu yürüyüşler Amerikan kamuoyunda konuya karşı bir hassasiyet geliştirdi ve dönemin Başkanı Lyndon B. Johnson’u Oy Hakkı Kanunu’nu çıkarmaya mecbur bıraktı.BİR HAYALİM VAR...Geçtiğimiz yıl En İyi Film dâhil, üç dalda Oscar alan 12 Yıllık Esaret, siyahilerin mücadelesine antropolojik bir açıdan yaklaşmış, köle-efendi ilişkisinden hareketle ‘beden’in özgürlük mücadelesindeki rolü ve kullanımı üzerine yoğunlaşmıştı. Ava DuVernay’ın yönettiği Selma, meselenin felsefî-antropolojik boyutundan ziyade direniş ayağına odaklanıyor.Selma, her şeyden önce bir biyografi filmi. Politik tavrını net bir şekilde ortaya koyarken, biçimci anlatımdan taviz vermiyor. Yönetmen Ava DuVernay, tarihi karakterleri konu alan biyografi filmlerinin sıradanlığından kurtulmak için FBI’ın fişlemeleri eşliğinde anlatıyor yaşananları. J. Edgar Hoover’ın yönetimindeki FBI, Müslüman lider Malcolm X’i izlediği gibi, siyahi vatandaşların bir başka umudu Hıristiyan vaiz Martin Luther King’i de adım adım takip etmektedir. ‘Kudretli’ J. Edgar ile Başkan Lyndon B. Johnson arasındaki kısa diyalogda Amerikan tarihine ve devlet yönetimine dair önemli detaylar var. Yönetmen DuVernay, Martin Luther King ile Başkan Johnson arasındaki müzakerelere yoğunlaştığı kadar Beyaz Saray, FBI ve Alabama Valisi arasındaki pazarlıkları da öykünün akışına dâhil ederek ‘özgürlük yürüyüşü’nün cephesini genişletiyor.DİRENİŞ, AMA NASIL?Martin Luther King, 1968’de bir suikast sonucu hayatını kaybedene kadar mücadelesinde şiddete karşı mesafe almış, tıpkı Gandhi gibi pasif direnişi seçmiş bir lider. Bu yüzden bazı siyahi gruplar tarafından sert bir şekilde eleştirilmiş. Selma, King’i çelişkileri ile birlikte gerçek bir karakter olarak ele alırken, siyahilerin kendi aralarındaki üslup ve yöntem tartışmasını da filmin ağırlık merkezlerinden biri haline getiriyor. Ateşli bir hatip olan King’in “kamuoyu oluşturmak için drama gerekir” anlayışından, eylemcilere zarar gelir endişesiyle protesto yürüyüşünden vazgeçmesine evrilmesinin çelişki mi yoksa değişim mi olduğu seyirciye bırakılıyor. Ailesiyle yaşadığı sorunlar ve iç dünyasındaki çatışmalar ile pekiştirilen gerçekçi King portresi, David Oyelowo’nun sade ama etkili performansıyla birleşince filmin gücünü artırıyor.Selma’nın esas gücü ise 1960’lardaki sivil haklar mücadelesini anlatırken Ferguson’un yanı sıra dünyanın bütün otoriter yönetimlerindeki direnişlerle kurduğu bağda gizli. Filmi izlerken, Türkiye’nin yakın tarihi kadar günümüz atmosferi de zihinlerde beliriyor. Hele, filmdeki ilk protesto yürüyüşünde yerel halk ile polisin işbirliği içinde göstericilere saldırıp ara sokaklarda ve kafelerde göstericileri ‘el yapımı silahlar’ ile dövmesi, dahası öldürmesi çok tanıdık.Selma, iyi yönetilmiş, çok iyi oynanmış, yerinde üslubu ve biçimci anlatımıyla dürüst ve tutarlı bir politik film. Etkisini uzun süre kaybetmeyen Selma, 87. Oscar ödüllerinin mevcut aday listesinde yönetmen, erkek oyuncu ve senaryo dallarında da yer almayı hak eden bir yapım. Sadece iki adaylıkta kalmasında ırkçılıktan ziyade, 12 Yıllık Esaret ile kota aşımına uğrayan siyahi haklar mücadelesi kontenjanının payı var gibi...
4 Şubat 2015 Çarşamba
İstanbul Müzik Festivali Çanakkale bestesiyle açılacak
31 Mayıs-29 Haziran arasında düzenlenecek 43. İstanbul Müzik Festivali’nin ana teması “Kültürel Manzaralar”. Yuri Bashment, Kim Kaskashian, Boris Berezovsky, Fazıl Say, Gülsin Onay ve Yuja Wang gibi dünyaca ünlü sanatçıların katılacağı festival, Hasan Niyazi Tura'nın sipariş üzerine yaptığı Çanakkale bestesiyle açılacak.Bu yıl 31 Mayıs-29 Haziran günleri arasında 43. kez gerçekleşecek İstanbul Müzik Festivali’nin programı dün Martı İstanbul Otel’de yapılan basın toplantısıyla açıklandı. “Kültürel Manzaralar” temalı festivalde Onur Ödülü bu yıl müziğe değerli katkıları sebebiyle Prof. Filiz Ali’ye veriliyor. Her yıl dünyaca tanınmış başarılı bestecilere eser siparişleri veren İstanbul Müzik Festivali, bu yıl da iki önemli besteci; Hasan Niyazi Tura ve Tigran Mansurian’ın festival siparişi eserlerinin dünya prömiyerlerine ev sahipliği yapacak. Besteci, keman virtüözü ve şef Hasan Niyazi Tura’ya, Çanakkale Savaşı’nın 100. Yılı sebebiyle sipariş edilen senfonik şiirin dünya prömiyeri, 31 Mayıs Pazar akşamı Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’ndaki açılış konserinde yapılacak. Eseri Sascha Goetzel yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası seslendirecek. Ermenistan’ın çağımızdaki en büyük bestecilerinden biri olan Tigran Mansurian’ın festivalin siparişi üzerine viyola ve piyano için bestelediği eserini ise viyola virtüözü Kim Kashkashian, piyanist Peter Nagy eşliğinde icra edecek. Eserin dünya prömiyeri, 10 Haziran Çarşamba akşamı Surp Vortvots Vorodman Kilisesi’nde gerçekleştirilecek. 600 sanatçı, ünlü orkestralar 27 konserin yer alacağı festivalde 600’e yakın yerli ve yabancı sanatçı ağırlanacak. Festivalin açılış konserini Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası, son zamanlarda adını sıkça duyar olduğumuz, 18 yaşındaki genç piyanist Can Çakmur’un solistliğinde verecek. Modern zamanların en iyi viyolacıları arasında gösterilen Yuri Bashment ve Kim Kaskashian, Rus piyanist Boris Berezovsky, Fazıl Say, Gülsin Onay ve Yuja Wang, şef Emmanuelle Haïm gibi dünyaca ünlü isimlerin yanında Franz Liszt Oda Orkestrası, Kremerata Baltica, Lozan Oda Orkestrası ve Berlin Filarmoni Orkestrası’nın 12 çellisti de konser vermeye hazırlanan topluluklardan. 29 Haziran’da gerçekleşecek kapanış konseri ise İKSV’nin sürekli orkestrası BİFO tarafından Yuja Wang eşliğinde verilecek. Festival sponsoru Borusan adına Kocabıyık Vakfı Genel Sekreteri Canan Ercan Çelik, festival temasını şu cümlelerle anlattı: “İstanbul Müzik Festivali’nin önemli bir misyonu da toplumun gündemine damga vuran olayları sanatın ışığıyla ele almak. Her yıl bu doğrultuda seçilen festival teması bu yıl için ‘Kültürel Manzaralar’ olarak belirlendi. Müziğin farklı kültürleri huzur ve barış içinde yaşatacak, sınır tanımayan birleştirici bir gücü olduğuna inanıyoruz. Çok kültürlü bir ülkede yaşayan, doğal dinamiği olan duyarlılık ve hoşgörüye sahip çıkmamız gerektiğini hatırlatarak...” İstanbul Müzik Festivali Direktörü Yeşim Gürer Oymak ise bu yılki temayı belirlerken farklı kültürlerin müziklerindeki yerel ve folklorik özelliklerin altının çizildiği, kültürel kimlikle özdeşleşmiş müzikal değerlerin ön plana çıktığı bir program oluşturmaya gayret ettiklerini anlattı. Onur Ödülü Filiz Ali’ye verilecek Bu yıl Onur Ödülü, piyanist, müzikolog ve müzik eleştirmeni bir yazar olarak ülkemizde çok sesli Batı müziğinin yaygınlaşmasına yönelik çalışmaları ve 50 yılı aşan eğitimcilik hayatında pek çok müzisyen ve müzikoloğun yetişmesindeki katkılarından dolayı Filiz Ali’ye veriliyor. Ödül, 31 Mayıs’taki açılış gecesinde Filiz Ali’ye takdim edilecek. Yaşam Boyu Başarı Ödülü ise günümüzde hâlâ mevcudiyetini sürdüren en eski yaylı çalgılar dörtlüsü (yakın zamanda 70. yıllarını kutladılar) Borodin Quartet’e, 4 Haziran Perşembe akşamı, Aya İrini Müzesi’ndeki konserlerinden önce verilecek. (müzik.iksv.org) Çanakkale gazisi dedesinden esinlendi Ödüllü besteci Hasan Niyazi Tura, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi keman bölümü mezunu. Besteci, müzikolog ve teorisyen babası Yalçın Tura ve Hasan Uçar’la kompozisyon, ardından da Hacettepe Üniversitesi’nde şef Rengim Gökmen’le çalıştı. 8 yıldır Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda keman çalan ve Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası’nda yardımcı şef olan Tura’nın dedesi de bir Çanakkale gazisi. Tura Çanakkale’nin 100. Yılı için besteleyeceği eserini tamamen onun hatırası ve yaşadıkları üzerine kurmayı planlıyor ve “Mehmet Akif Ersoy’un ‘Çanakkale Şehitlerine’ şiirinde onları Bedir’in aslanlarına benzetiyor. Onlardan biri de büyükbabamın olması bu işi gerçekten özel kılıyor.” diyor.
3 Şubat 2015 Salı
Devlet romancısı!
Devlet şairi unvanından sonra edebiyat dünyası, devlet romancısını da gördü. Man Booker Ödülü sahibi Anne Enright, bu unvanı alan ilk kadın yazar. James Joyce'un ülkesi İrlanda'nın verdiği bu yeni unvan, günümüz dünyasında popülerliği artan romanın devlet nezdinde de kabul gördüğünün alameti! Romanın günümüz dünyasında taşıdığı anlam ve işlev gitgide derinleşirken bu edebi tür, hem şiir hem de öykü ile arayı iyice açtı. Her yıl yayımlanan roman sayısının yanı sıra dünya dillerine çevrilen edebi türlerin başında olan romana geniş bir ilgi olduğunu söylemek zor değil. Okurdan bu rağbeti gören romanın, otorite nezdinde de itibar kazandığını söyleyebiliriz, zira James Joyce'un ülkesi İrlanda, geçtiğimiz hafta devlet romancısı ‘fiction laureate' adlı yeni bir edebi unvanı başlattığını duyurdu. ‘Devlet romancısı' makamına değer görülen yazar Anne Enright, üç yıllık bu unvana karşılık her yıl için 50 bin Euro para ödülü alacak. Ayrıca hem İrlanda hem de Amerika'da çeşitli üniversitelerde yazarlık dersleri vererek, ülkenin romancı yüzünü temsil edecek. Dünyanın pek çok ülkesinde yaygın olan devlet şairliğinden sonra devlet romancısı unvanı, tartışmaları beraberinde getirirken bu yeni statü, devlet kanadında da romanın kabul görmesi olarak değerlendiriliyor. Edebiyat dünyasının şiirde Amerika, Almanya, Yeni Zelanda ve Güney Kore gibi ülkelerden aşina olduğu bu mevki, Britanya'da 17. yüzyıldan bu yana devam ediyor. Bu unvana karşılık şairin devlet törenleri ve yaşanan önemli vakalar için şiir yazması bekleniyor. Kraliçe tarafından atanan şair, ömrünün sonuna kadar bu unvanı taşıyor.İrlanda'da kimin devlet romancısı olacağı, ülkedeki uzun bir değerlendirme sonrasında gerçekleşti. 114 adayın arasından kütüphanelerde, kitapçılarda ve kitap kulüplerinde edebiyatseverlerin seçimiyle liste 34 kişiye düşürüldü. Jüri, daha sonra aralarında John Banville, William Trevor, Edna O'Brien, Emma Donoghue, Roddy Doyle, Sebastian Barry ve Eimear McBride gibi güçlü İrlandalı yazarların yer aldığı bir listeden Anne Enright'ı bu unvana layık gördü. 1962'de Dublin'de doğan ve romanlarının yanı sıra öyküler de kaleme alan yazarın Türkçede, Toplantı (Kyrhos Yayınları, Çev: Deniz Taşdemir, 2013) adıyla yayımlanan bir kitabı bulunuyor. Roman 2007 Man Booker Ödülü'ne layık görülürken, “Güçlü, rahatsız edici ve hatta öfkeli” olarak nitelendirilen Enright, eğlenceli bir şeyler okumak isteyenlerin kitabını almaması gerektiğini söylemişti.Enright'ın devlet romancısı unvanını alması iktidar ve sanatçı arasındaki ilişkiyi yeniden tartışmaya açtı. Özellikle Britanya'da devlet şairliğinin gereksiz bir unvan olduğunu dile getiren pek çok eleştirmen ve edebiyatçı var. Fakat, bu geleneğin öyle kolayca terk edileceğini söylemek zor. Wendy Cope, 2009'da İngiltere'de devlet şairi olarak seçilecek güçlü isimler arasında yer alırken kaleme aldığı bir yazıda, bu unvanın iyi şairleri kötü şiirler yazmaya ittiğini dile getirmişti. Devlet şairi unvanının kaldırılması gerektiğini düşünen yazarlar arasında olan Cope, her ne kadar saray ya da hükümetin devlet şairinden bir şey yazmasını talep etmese bile basının ve halkın bunu istediğini belirtmişti. Öte tarafta sanatçının devlet ile olan ilişkisini tartışmaya açan bu yeni uygulama örneğinde olduğu gibi, entelektüel üretimin devlet kanadına yaslandığı anda nasıl bir tehlike ile karşı karşıya kaldığını, eleştirmen Sabit Kemal Bayıldıran şu sözlerle açıklar: “Büyük şairler, sayıca daha azdırlar; bu sanatın genel karakterinden kaynaklanmaktadır. Çünkü sanatta ortalamaya yer yoktur; ya büyük sanatçısınız ya da sanat dışısınız. Dünyadan milyonlarca şair gelip geçmiş olduğu halde, bir şiirseverin dünya edebiyatında sayacağı şair sayısı yirmiyi geçmez. Bu nedenle modern Türk şiirinde yarına üç şair kalsa bu büyük bir zenginliktir. Yayımladığı kitaplarla, okulların müfredatıyla, törenlerle, anma günleriyle devletin desteklediği şairlerden hiçbiri yarına kalmayacaktır; bu şimdiden görülmeye başlanmıştır.”Romanın yükselen bir tür olarak rağbet görmesinin devlet cenahında da onaylandığının bir göstergesi olan ‘devlet romancısı' unvanı, önümüzdeki günlerde ‘devlet şairliği'ne getirilen eleştirilerden nasibini alacaktır. Zira sanatçıdan iktidar ile el ele edebi üretim içinde olması beklenemez. Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülmesinin ardından ‘devletçi' eleştirilerine maruz kalan Çinli yazar Mo Yan'ın da geçtiğimiz aylarda, “Kitaplarımda parti yöneticilerini eleştirdiğimde, siyasi düşüncelerimle çelişmiş olmuyorum. Parti için değil, halk için yazdığımı defalarca söyledim. Yozlaşmış idarecilerden tiksiniyorum.” sözleriyle kendini savunduğunu anımsatalım.
2 Şubat 2015 Pazartesi
Anadolu’nun antik tiyatroları
Binlerce yıldır birçok uygarlığa ev sahipliği yapan Anadolu’nun antik kentlerinde kurulan tiyatrolar “Ancient Theaters of Anatolia” adıyla kitaplaştırıldı. İngilizce olarak hazırlanan eserde, 100’ü aşkın tiyatro fotoğraflarıyla ayrıntılı anlatılıyor.Araştırmacılar tarafından en çok merak edilen ve fotoğraflanan tarihi mekanların başında antik tiyatrolar geliyor. Anadolu’da sayıları yaklaşık 150 civarında olan bu tiyatrolar, 15 sene içinde üç kez kitaplaştırıldı. İlk çalışma, 2000 yılında hava fotoğrafçılığı konusunda uzman olan Fatma-Orhan Durgut çifti ile gazeteci Özgen Acar tarafından gerçekleştirildi. Durgut çifti, ‘Anadolu Antik Tiyatroları’ (Celsus Yayınları) adlı kitap için 135 antik tiyatronun fotoğrafını havadan çekti, Özgen Acar da tiyatrolarla ilgili bilgileri, gravürleri, planları topladı. İkinci çalışmayı 2009’da YEM Yayınevi yayınladı. Yine aynı adı taşıyan kitap için Yaşar Yılmaz, 115 antik kent ve 119 tiyatroyu gezerek 41 bin km yol kat etmişti. Üçüncüsü ise, tüm kitaplarını İngilizce olarak yayımlayan Kocabıyık&Ertuğ Yayınları’nın hazırladığı “Ancient Theaters of Anatolia”.174 renkli levhanın yer aldığı 208 sayfa, büyük boy basılan eser, Oxford Üniversitesi’nde Klasik Arkeoloji profesörü ve Türkiye’deki Aphrodisias kazılarının başkanı olan R.R.R. Smith’in metinleri ve yüksek mimar Ahmet Ertuğ’un fotoğraflarından oluşuyor. Eserde yer alan fotoğraflar, tiyatroları detaylarıyla gösteriyor. Kitap antik dönemde tiyatroya dair bir girişle açılıyor ve sonra sırasıyla bugüne kadar korunabilmiş bu olağanüstü yapıları tanıtıyor. Tiyatroları süsleyen heykeller ve freskler de eserde ayrı bir yere sahip.Bugün Türkiye’de 150’ye yakın antik tiyatro bulunuyor. Çoğu Ege ve güney sahillerindeki kentlerde yer alan bu tiyatroların en iyi durumda olanlarına genellikle Asya ve Likya-Pamphylia yörelerinde. Kentlerdeki en büyük ve çevreye en hâkim yapılar olan tiyatroların kapasiteleri ise 2 bin kişi ile 20 bin kişi arasında değişiyor. Büyük bir kısmının kent silüeti içinde son derece görünür anıtsal büyüklükte sahne arkası yapıları var. Dış yüzeyde ağırbaşlı taş süslemeler, iç mekânda sıralar halinde ihtişamlı sütunlar dikkat çekiyor. Antik tiyatrolar, Roma döneminde, Anadolu’nun zengin kentleri başta olmak üzere doğu yörelerinin en parlak kurumları olmuş. Acaba günümüzde neden değil, keşke olsa…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)