14 Kasım 2014 Cuma
Türk edebiyatının yaşayan ustası Yaşar Kemal'e ‘fahri doktora'
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının usta kalemi, İnce Memed, Ağrıdağı Efsanesi, Yer Demir Gök Bakır, Yılanı Öldürseler gibi onlarca kitaba imza atan Yaşar Kemal'e İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından fahri doktor unvanı verildi.Üniversitede dün “Yaşar Kemal Onur Günü” etkinlikleri kapsamında gerçekleşen takdim törenine 91 yaşındaki Yaşar Kemal, sağlık sebepleri ile katılamadı. Yerine ödülü eşi Ayşe Semiha Baban aldı. Gün boyu pek çok akademisyen ve yazarın Yaşar Kemal'i ve eserlerini tartışıp konuştuğu sempozyumu nazara veren Baban, “Bir yazarın ve romanının böylesine kapsamlı bir programla, farklı disiplin ve bakış açılarından ele alınması bir ayrıcalık, akademik geleneğin canlılığının önemli bir örneğidir.” dedi. Baban ayrıca törene doktorları izin vermediği için katılamayan Yaşar Kemal'in teşekkür mesajını da okudu: “Bilgi Üniversitesi'ne çok teşekkür ederim, bana büyük bir mutluluk yaşatıyorsunuz. Buraya bugünümü paylaşmaya gelen tüm dostlarım, hepiniz sağ olasınız.” Baban, sözlerine usta yazarın mesajını okuyarak devam etti: “Bizim çağımızda romancıların başları beladadır. Çünkü insanları en çok yalana, zulme, bütün kötülüklere karşı roman uyarır. Bugün tüketim toplumu diye bir doyumsuzlar toplumu yaratılıyor. Tüketimciler topluma bütün değerlerini aşındıran bir yapay kültür benimsetmeye çalışıyorlar, insanları birer obur canavar haline getirmek istiyorlar. Roman, bu toplumu isteyenler için bir tehdittir. Onun için de romanı, ‘bestseller' denilen bir yapaylıkla boğmaya çalışıyorlar. Roman, böyle bir toplum isteyenler için bir tehlikedir, çünkü roman insanlara insan olduklarını söyler. Onca acıyı, zulmü, savaşı, doğa kırımını romanda yeniden yaratarak yaşayan insan, insan gibi yaşamayı özler, değerlerine sahip çıkar.” Ara Güler, Türkan Şoray, Ali Kırca, Altan Öymen gibi onlarca davetlinin katıldığı santralistanbul Kampüsü'ndeki tören Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Aydın Uğur'un açılış konuşmasıyla başladı. Uğur, Yaşar Kemal'e Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nün talebi ile başlayıp sonuca bağlanan süreci kısaca anlattıktan sonra usta yazara üniversitenin fahri doktor unvanı verme gerekçesini şöyle açıkladı: “Fahri doktor unvanı, İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından insanlığa, bilim, felsefe, düşünce, kültür ve sanat alanlarındaki eser veya çalışmaları ile eşine az rastlanır nitelikte katkıda bulunmuş, ülke ve dünya barışına yönelik istisnai çabaları olmuş, çalışmaları ile insan hakları ve demokrasinin yaygınlaşmasına öncülük etmiş kişilere, akademik kurul kararı ile takdim edilir. Yaşar Kemal'in hayatı ve eserleri, hem üniversitemizin genel misyonu hem de fahri doktora yönergesinde dile getirilen insanlık idealleri ile mükemmel bir uyum içindedir.” ‘Yaşar Kemal bizi ödüllendirdi' Tören Nebil Özgentürk'ün “Yaşar Kemal Efsanesi” adlı kısa portre filminin gösterimi ile devam etti. Ardında sahneye çıkan Doğan Hızlan, sözlerine Adalet Ağaoğlu'nun tebrik mesajını okuyarak başladı. Yaşar Kemal'in bütün ödüllerinde bulunduğunu ifade eden Hızlan, “Yaşar Kemal'le ilgili her konuşmamdan sonra yazarlık yaşamıma bir onur belgesi daha katmış olurum, edebiyata mensup olmanın mutluluğunu yaşarım.” dedi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Remzi Sanver ise Yaşar Kemal'in bir ödülü kabul etmesinin o ödülü veren kurum için onur olduğunu, kendisine ödül vererek onu taltif etmek düşüncesinde hiçbir zaman olmadıklarını belirtti. Bilgi Üniversitesi tarafından bugüne kadar yalnızca üç kişinin (Fransa Kültür Bakanı Jack Lang, Güney Afrika'nın ve insanlığın sembolü Nelson Mandela ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schultz) bu ödüle layık olduğunu ifade eden Sanver, “Yükseklerde tutmaya çalıştığımız bu ödülün, Torosların zirvesine kadar yükseleceğini belki düşünmemiştik, ama bugün o mertebeye çıktı.” dedi. ‘Al Gözüm Seyreyle' Yaşar Kemal Onur Günü, “Binbir Kültürün Elçisi Yaşar Kemal” başlıklı sempozyum ile başladı. Bugüne kadar roman, öykü, şiir, röportaj, deneme, derleme türlerinde kaleme aldığı elliye yakın eserle dünya edebiyatına eşsiz katkılarda bulunan yazar için düzenlenen “Yaşar Kemal Onur Günü” etkinlikleri iki farklı serginin açılışına da ev sahipliği yaptı. Sanatçı Güneş Karabuda'nın fotoğraflarından oluşan “Al Gözüm Seyreyle” adlı fotoğraf sergisi ile Yaşar Kemal'in kitaplarının ilk basımlarıyla birlikte farklı dillere çevrilen ve yazar hakkında yazılanlardan oluşan kitap sergileri de İstanbul Bilgi Üniversitesi Çağdaş Sanat Müzesi'nde açıldı.
13 Kasım 2014 Perşembe
Yazarak geçinmek daha da zorlaştı
Yayınevlerinin çok satan yazarlara odaklanması sadece yazarak geçinmeyi güçleştiriyor. Kanada Yayıncılar Birliği’nin son araştırması bu duruma dikkat çekerken, Man Booker Ödülü’nün bu yılki sahibi Richard Flanagan’ın “Ödülü almadan önce kömür madeninde çalışmaya hazırlanıyordum.” açıklaması da, yazarlıktan geçinmenin zorluğunu yeniden gündeme getirdi.İngiltere’nin en saygın edebiyat ödülü Man Booker’ın bu yılki sahibi, geçtiğimiz ay Avustralyalı yazar Richard Flanagan oldu. The Narrow Road to the Deep North isimli romanıyla bu ödüle layık görülen yazara 50 bin sterlin para ödülü verildi. Flanagan, bu yüksek miktardaki ödülü almadan önce, kömür madeninde çalışmaya hazırlandığını dile getirmiş ve yalnızca kitap yazarak geçinmenin gittikçe daha da zorlaştığı bir çağa girdiğimize dikkati çekmişti. Flanagan’ın bu açıklamasının ardından Kanada Yazarlar Birliği’nin yeni yayımladığı rakamlara göre ülkede bir yazarın yıllık kazancı 12 bin dolara kadar düşmüş durumda. Bu miktarla geçinmenin çok güç olduğuna değinen araştırma, yazarların başka işlere yöneldiğini belirtiyor.Kanadalı yazarlar, geçtiğimiz yıl Alice Munro’nun Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmasının ülkedeki edebi üretime bir nebze olsun dikkatleri çekse de bunun yeteri kadar faydalı olmadığını düşünüyor. İngiltere’nin önemli gazetelerinden Guardian ise geçtiğimiz aylarda yazarların yıllık kazancının son sekiz yılda yaklaşık % 30 gerilediğini belirterek, 20 bin dolara yaklaştığını dile getirmişti. Edebiyat dünyası bu gelişmelerden sonra, yazarak geçinmenin zorluğunu yeniden tartışmaya başladı. Yalnız Türkiye’de değil, dünyanın dört bir yanında sadece yazma eylemiyle uğraşan pek çok yazarın yüzleştiği bu acı gerçek, özellikle son dönemlerde daha da sorunlu bir hal almış durumda. Bu gelişmeleri kimi eleştirmenler yazarın ölümü olarak tanımlarken, entelektüel üretimin günlük hayatın maddi telaşıyla imtihana girdiği görüşünde.Bir tarafta çok satan listelerine girmenin zorlu yarışı, öte tarafta geleneksel yayıncılığın yerini alan e-kitap ve sesli kitap endüstrisi, yayın dünyasında tutunmayı güçleştiriyor. Dünyada en çok satan yazarlardan biri olan Stephen King’in para ile yazmak arasındaki ilişki sorusuna cevabı, yayın dünyasındaki bu işleyişi kısaca açıklar nitelikte: “Bence yaptığınız işin karşılığını almalısınız. Her sabah çalar saatimle uyanıp bacak egzersizleri yapıyorum ve sonra bilgisayarın başına oturuyorum. Öğle zamanı sırtım ağrıyor ve yorulmuş oluyorum. Hâlâ eskisi kadar, hatta eskisinden daha çok çalışıyorum, onun için karşılığını almak isterim. Ancak temelde bu geldiğim noktada aldığım para bu işin heyecanı. Artık yapmayı hiç istemediğim tek şey ise müthiş avanslar almak. Böyle birkaç avans almıştım. Bu büyük avanslar bir bakıma yazarın, ‘bütün parayı baştan alırım, eğer kitap satılmaz raflarda kalırsa bir kuruş bile geri vermem’ demesi gibi bir şeydir.” “Hayat pek çok yazar için zor”Büyük yayınevlerinin yeni yazarlara vakit ayırmaktan öte, para getirecek lokomotif yazarlara odaklanması yazarların gündelik hayatını sürdürebilmeleri için başka işlerle uğraşmasına neden oluyor. Üniversitedeki yazarlık bölümlerinde dersler vermeye yönelenler, reklam işine girenler, üniversite öğrencilerine tezlerine yazmada rehberlik edenler ve daha pek çok farklı iş, yazarların rağbet ettiği ek işler arasında. Geçinecek kadar para kazanmakta zorlanan yazarın, hayatını idame ettirmesi için sürekli çeşitli mecralarda yazması da metinlerin kalitesini tartışmaya açıyor öte taraftan. Gelecek endişesi ile kuşatılmış bu yazarların tüm enerjisini yazma işine verememesinin yanı sıra bunun karşılığını hemen aldıklarını söylemek zor, Flanagan’ın ödüle değer görülen romanına son halini vermeden önce beş farklı metni yaktığını hatırlatalım.Yazarlığın günümüzde para kazanmak için zor bir uğraş haline geldiğini söylemek zor değil. Pek çok ödülün sahibi İngiliz yazar Rupert Thomson (60), geçtiğimiz günlerde bu yaşına rağmen haftanın yedi günü geçimini sağlamak için yazı masasının başına gömülmek zorunda kaldığını dile getirmişti. Kafka ve Ballard gibi yazarlarla kıyaslanan Thomson, günümüz edebiyat dünyasında kendini maddi güvende hissetmediğini de eklemişti. Pek çok isim Thomson gibi bir yazar olarak hayatta kalmanın yolunu arıyor günümüzde.Dünyadaki pek çok örneğin yanı sıra Türkiye’de de sadece yazarak geçinen pek çok isim var. Orhan Pamuk, Adalet Ağaoğlu, Yaşar Kemal, Selim İleri, Füruzan, Latife Tekin, Murathan Mungan, Ahmet Ümit, Lale Müldür, Elif Şafak, Ayfer Tunç, Küçük İskender, Ayşe Kulin ve Buket Uzuner bu isimler arasında sayılabilir. Bunun yanı sıra reklam işine girip bir yandan da yazı hayatını devam ettiren şairlerimiz de var Haydar Ergülen ve Vural Bahadır Bayrıl gibi... Yazarlara bu yoğun emek gerektiren işlerinin karşılığını hakkıyla aldıklarını söylemek mümkün değil, Flanagan’ın ödül konuşması dediği gibi “Hayat pek çok yazar için zor” galiba...
12 Kasım 2014 Çarşamba
Çağdaş sanat fuarından müzayedecilere sitem
Çağdaş sanat fuarı 9. Contemporary İstanbul (CI), yarın başlıyor. Fuarın yönetim kurulu başkanı Ali Güreli, dünkü basın toplantısında, hafta sonu yapılacak iki çağdaş sanat müzayedesinin sahibine sitem etti. “Birlikte yol almalıyız. Birbirimize rağmen değil. Sotheby’s bile bize destek veriyor.” dedi.Sevinç Özarslan iSTANBUL-İstanbul’un, çağdaş sanat dünyasının takvimine girmesine önemli katkıları bulunan 9. Contemporary İstanbul (CI), yarın Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde başlıyor. Dört gün sürecek olan fuara 23 ülkeden 108 çağdaş sanat galerisi katılıyor. 300 üzerinde koleksiyoner, on yedi ülkeden 36 gazeteci de CI’yi görmeye geliyor. Hafta sonu ise yani fuarın son iki gününe denk gelen cumartesi, pazar İstanbul’da iki çağdaş sanat müzayedesi yapılacak. Biri Antik AŞ’nin 283. müzayedesi, diğeri Beyaz Müzayede’nin düzenlediği 29. çağdaş ve modern sanat müzayedesi. Contemporary İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli, dün fuar mekânında yapılan basın toplantısında önce fuarla ilgili bilgi verdi, sonra iki müzayedeyi düzenleyen şirketlerin sahipleri sırasıyla Turgay Artam ve Aziz Karadeniz’e sitem etti. Güreli, “Türkiye’de bir çağdaş sanat pazarı var, biz bu pazarı devamlı büyütmeye çalışıyoruz ama ne kadar büyütürsek büyütelim pazar belli. Bu müzayedelerin yapılmasındaki amaç, o pazarın fuara ayrılan kısmından pay kapmak. ‘Oraya harcama bana harca’ mesajı var. CI bütün dünyadaki sanat haritasında ve takviminde yerini aldı. VİP koleksiyoner programımızı önceden ilan etmemize rağmen son bir ayda katılım için ciddi talep geldi. Aslında bu doğal. Yıllardır büyük bir enerjiyle tüm zamanımızı CI’ya ayırıyoruz. Fakat fuarın son iki gününde iki müzayede yapılmasını üzülerek karşılıyoruz. Gala gecemizin sponsoru İngiltere’nin ünlü müzayede evi Sotheby’s. Düşünün dünyanın en ünlü müzayede evi bize destek veriyor. Tüm çağdaş sanat programlarını bir masanın etrafına oturarak birlikte planlamalıyız. Üst üste gelmemeli, çakışmamalı. ‘İstanbul’da bu pazarı daha fazla nasıl büyütebiliriz?’ diye düşünmeliyiz. Birlikte yol almamız lazım. Birbirimize rağmen değil. Ancak böylelikle marka bir şehir ve ülke olabiliriz.” diyor.Fuarda 520 sanatçının eserleri yer alıyor. Bunlar arasında en dikkat çeken eser, merkezi Paris’te olan ve 11 ülkede galerisi bulunan Opera Gallery’nin getirdiği Fransız sanatçı Gerard Rancinan’ın Press Power (Basın Güç) adlı fotoğraf çalışması. Eski bir gazeteci olan 1953 doğumlu Rancinan’ın işleri Paris Match, Life Magazine, Stern and the Sunday Times Magazine’e kapak olmuştu. İstanbul’da üç yıl yaşayan, bankacılık yapan ve aynı zamanda koleksiyoner olan galerinin menajeri Sylvain P.Gaillard, son bir yıldır Türkiye’deki basının durumunu bildiği için böyle bir eseri sergilemek istediklerini söylüyor. www.contemporaryistanbul.comCI’da neler var?Sotheby’s Yönetim Kurulu başkanı konuşacakFuarın ‘CI Dialogues’ adlı konferans programı bu akşam Mehmet Güleryüz ve Levent Çalıkoğlu ile Li Xin ve Philippe Piguet’nin açılış konuşmaları ile başlıyor. Öne çıkan konuşmacılar arasında Sotheby’s Yönetim Kurulu Başkanı Robin Woodhead var. Woodhead’in konuşması, 14 Kasım Cuma günü saat 13.00’te fuar alanında başlayacak.‘Yeni medya’ sergileriMedya sanatı deyince akla video sanat işleri geliyor. CI kapsamında bu yıl ikincisi yapılan Plugin İstanbul Yeni Medya Bölümü’ndeki sergilerde, sadece video art işleri değil, ses ve ışık enstalasyonları, etkileşimli ve jeneratif sanat işleri, iç mekân mapping projeleri, robotik tasarımlar yer alıyor. Bu bölümün küratörü Ceren Arkman, bu dönemin sanatının yeni medyalarla üretilen işler olduğunu söylüyor.90 dakikada sanat şovFuarda üç küratöryal sergi düzenleniyor. Bunlardan biri Hasan Bülent Kahraman’ın hazırladığı Nuri Bilge Ceylan fotoğraf sergisi. Paul McMillen’ın küratörlüğündeki iCI Editions adlı ikinci sergide, 12 galeriden 17 sanatçı CI’ya özel 30 eser üretti. Üçüncüsü ise CI 90 Minute Shows. CI Program Direktörü Dr. Marcus Graf’ın hazırladığı bu yeni sergide, her 90 dakikada bir, bir sanatçının solo şovu kurulup sunulacak, tartışılıp kaydedilecek.Yeni sanat dergisi: CI MagazineFuarla birlikte yeni bir sanat dergisi de çıktı. CI Magazine, çağdaş sanat ortamına odaklanarak, sanat ortamının aktörlerini, koleksiyonerlerini ve sanatçılarını kişisel röportajlarla tanıtmayı amaçlıyor. CI Magazine’in ilk sayısı, Contemporary Istanbul’daki Yayınlar Alanı’nda görülebilir.
11 Kasım 2014 Salı
“Topkapı Sarayı’nın restorasyonuna cebimden para eklerdim”
Ekrem Hakkı Ayverdi, ölümünün 30. yılında bir sergiyle anılıyor. Mimarlık, koleksiyonerlik ve restoratörlük olmak üzere Ayverdi’nin üç yönünü ele alan sergide, onun restorasyon projelerinden, koleksiyonundaki eşsiz hat sanatı örneklerine kadar pek çok eser yer alıyor.Beyoğlu Tepebaşı’ndaki Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde (İAE) geçen hafta açılan sergi, kültürümüzü merak eden herkesi ilgilendiriyor ama Fatihlileri daha yakından ilgilendiriyor. Dikkatli semt sakinleri, Fatih’in ana caddesinde ya da Koyunbaba Parkı’nda Ayverdi soyadına mutlaka rast gelmiştir. Peki Fevzipaşa Caddesi’ndeki müze ev hiç dikkatinizi çekti mi? Kapısındaki tabelada “Bu evde mütefekkir-yazar Samiha Ayverdi ve ailesi yaşadı.” yazan o evin mimari ve içindeki sanat eserlerinin, kıymetli eşyaların sahibi, abisi yazar Ekrem Hakkı Ayverdi idi. Her gün önünden geçtiğiniz evdeki nadide eserleri orada görmek mümkün değil ama 28 Mart 2015’e kadar İAE’de ziyaret edilebilirsiniz.Ekrem Hakkı Ayverdi’nin, ülkemizin kültür adamlarından biri olduğunu söyleyebiliriz fakat o kadar çok kaleme sahip ki! Osmanlı mimarisinin üstadı, sekiz ciltlik mimarlık tarihi kitabı dillere destan, restoratör ve tabii ki koleksiyoner. Sergide bu üç yönü de ele alınıyor. Topkapı Sarayı başta olmak üzere, İstanbul, Edirne ve Bursa’da 1940’lı-50’li yıllarda yaptığı restorasyonlar sayesinde pek çok eser ayakta kalmış. Serginin bizce en dikkat çeken belgeleri de bu döneme ait. Topkapı Sarayı’nın restorasyon öncesindeki perişan halini gösteren fotoğraflar ile yine sarayın restorasyonu için 1942’de devlet tarafından kendisine ödenen 52 bin Türk Lirası’nı belgeleyen matbu (üstte küçük kare) dikkat çekiyor. Osmanlı’nın son zamanlarda sarayı ne kadar ihmal ettiğini bu belgelerden anlamak mümkün. Hırka-ı Saadet Dairesi, Arz Odası ve Hazine dışındaki tüm bölümler hazin vaziyette. “Ekrem Hakkı Ayverdi, Mimarlık Tarihçisi, Restoratör, Koleksiyoner” adlı serginin küratörü, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Bilim Kurulu Başkanı ve aynı zamanda Ayverdi ailesi ile çocukluğundan beri tanışan Prof. Dr. Baha Tanman, kendisinden duyduğu bilgiyi şöyle aktarıyor: “Restoratör olarak işinizi yaparsınız, o kolay. Ama ben kendisinden dinledim, ‘Ödenek yetmeyince cebimden para eklediğim olurdu.’ derdi. İşe sırf tüccar mantığıyla bakmamış, sevgiyle bağlanmış.”Sergideki koleksiyonun ağırlık merkezini hat, tezhip, cilt gibi Osmanlı kitap sanatları oluşturuyor. Bunların yanı sıra Selçuklu ve Osmanlı çinileri ile Batı tarzında resim yapan Şeker Ahmet Paşa, Hoca Ali Rıza gibi ressamların eserleri yer alıyor. Tanman’ın anlattığına göre 1940’lı yıllarda bizim o zamanki elitlerimiz Avrupa imalatı biblo biriktirirken Ekrem Hakkı Bey ve birkaç kişi bu eserleri toplamaya gayret etmişler. Tek kaygıları var; eserler yaban ellere düşmesin. Ekrem Hakkı Ayverdi’nin kendi yaptığı Fatih’teki evi, 1939. Sergideki koleksiyon, müze evden süzülen sadece bir damla. Ayverdi’nin öğrencilik zamanında yaptığı cami çizimleri, Karahisari’nin hatları, Mimar Sinan’ın biyografisini ve eserlerinin dökümünü yazdırdığı ünlü eseri Tezküretü’l-Enbiye’nin bir nüshası, III. Sultan Selim’in Tur-i Sina Manastırı’nın vergiden muaf ve Osmanlı’nın himayesinde olduğunu gösteren tek vesika ve daha pek çok eser ilginizi bekliyor. Temennimiz, Ayverdi’nin Kubbealtı Vakfı’na bağışladığı koleksiyonunun tamamını ileride Pera gibi ‘toplumsal hafızaya girmiş’ müzelerden birinde izlemek…
10 Kasım 2014 Pazartesi
‘Edebiyat dergiciliğinde yeni bir dönem başlatıyoruz’
Genel Yayın Yönetmenliğini şair Bülent Parlak’ın yaptığı ve ilk sayısı 2008’de yayımlanan aylık edebiyat kültür sanat dergisi İzdiham, yeni yayın dönemine 20 bin baskı yaparak girdi. Edebiyat dergilerinin az sattığı günümüz için oldukça cesur bir baskı sayısı. Bülent Parlak ve genç şairlerden oluşan ekibi, edebiyat dergiciliğine yeni bir soluk getirmek istiyor.İzdiham internet portalı olarak ne zaman kuruldu? Basılı yayına ne zaman geçti?izdiham.com, 2007 yılının şubat ayında yayına başladı. 2008 yılının ağustos ayında ise matbu olarak ilk sayısını çıkardık. İzdiham Dergisi ile izdiham.com birbirinden aslında metinler anlamında bağımsız ama ruh olarak aynı şekilde devam etti bugüne kadar. Geçtiğimiz günlerde matbu olarak 15. sayıya ulaştık.Tek seferde 20 bin baskı yapmak nasıl bir duygu?Ben de şaşkınım. Benim değil dergi çıkarmak, dergi demeye bile takatim yoktu aslında. Anladım ki Allah diler ve siz anlamasanız da, yaptığınız işe şaşırsanız da olacak olan olur.Türkiye'deki çoğu edebiyat dergisinin 500-1000 civarında sattığı düşünülürse 20 binlik satış hedefi için umutlu musunuz?İnanmasak böyle iddialı bir rakamla çıkmazdık ama her şeyden önce nasip olarak görüyorum. Arkadaşım Güven Adıgüzel’in bir sözü var; “nasip güzel bir ihtimaldir.” diye. Öncelikle bunun bir nasip meselesi olduğunu söylemeliyim. Türkiye’de yanlış hatırlamıyorsam 100’den fazla edebiyat dergisi neşrediliyor ve birçoğu dediğiniz rakam aralığında satılıyor. Aslında ben meseleye tiraj olarak çok bakmıyorum. Bütün edebiyat dergileri bu kirli dünyada temiz kalmak için iyi bir neden. Düşünsenize seksen milyon insan yaşıyor bu topraklarda ve yaptığınız, emek verdiğiniz, çaba gösterdiğiniz çalışmanız ancak 50-100 kişiye hitap ediyor. Ya deli olmanız lazım ya da büyük bir idealist. Ben dergi çıkaran birçok kişiyi tanıyorum ve hepsi de idealist. Ama biz İzdiham olarak bu çemberden sıkılmıştık. Birçok arkadaşımla emek veriyoruz; dağıtım sıkıntısı, sattığınız dergilerin ödemelerini çoğu zaman geri alamama sıkıntısı derken yeni bir dönem başlatmamız gerektiğine karar verdik. Bir de güzel tarafı şu ki hiçbir kurum, kuruluştan destek almadan, kendi imkanlarımızla İzdiham’ı çıkarıyoruz. 20 bin tirajla ve tüm Türkiye’de var artık.Bir yerlerde saklanmış edebiyat tutkunları kollarını açıp İzdiham'ı bekliyor mudur?Bekleyenler vardı elbette. Çıktığımız gün birçok bayide derginin tükendiği haberleri geldi. Üçüncü gün takviye yaptık o bayilere. Ağrı Dağı’nı arkasına alıp İzdiham Dergisi’yle fotoğraf çektirip bize ulaştıranlar oldu. Bitlis’te öğretmenliğinin ilk senesinde anaokulu öğretmeni bir arkadaşımız sınıfına İzdiham Dergisi götürmüş, küçücük çocuklar İzdiham’a bakıyor. Fotoğraflarını çekip bize ulaştırıyor. Sizce bundan büyük bir beklemek var mı? Beklemeyenlerin ayağına da gazete bayilerinde yer alarak biz gittik zaten."Türkiye'de edebiyat dergisi az satılıyor, az okunuyor, az basılıyor" diyenlere ne cevap verirsiniz?Bizim amacımız bütün bu yargıları yıkmak ve edebiyatta yeni bir dönem başlatmak. Ben hep şunu söyledim. Edebiyat yoksulların sırtında yükseliyor. Yoksul olmak sefalet demek değildir. Yoksul olmak aslında asil olmaktır. Dünyaya direnmektir. Biz edebiyat dergiciliğinde bunu başlatan olmak istedik. İstiyorum ki bütün dergiler en az 20 bin satsınlar, 40 bin satsınlar. Biz bu anlamda geri kalmaya razıyız. Bizi geçmelerini gerçekten isterim. Çok da seviniriz arkadaşlar olarak. Geride kalmak her zaman çirkin değildir.20 bin baskılı dergi 81 ilde de satışa sunuluyor mu?Hakkari’nin Şemdinli İlçesi’nden tutun Artvin’in Yusufeli’ne, Samsun’un Terme İlçesi’nden tutun Malatya’nın Hekimhan İlçesi’ne kadar dergi satan bütün gazete bayilerinde İzdiham artık bulunabilir.Derginin hazırlık aşaması "aylar" sürdü diye yazılmış, tanıtım yazısında. Tam olarak kaç ay sürdü bu çalışmalar ve kaç kişilik bir ekip bu çalışmaya katkı sundu?Öncelikle şirketleşmemiz gerekiyordu. Şirketleştik ve hem de yayınevi olduk. Çünkü İzdiham gençler için bir okul olmaya başladı artık. Şu anda İzdiham Dergisi’nde ve izdiham.com’da yazılar yazarak, şiirler yayınlayarak kitabı olan yaklaşık 10’a yakın arkadaşımız oldu. Bu senenin sonuna kadar üç kitap daha basmayı düşünüyoruz. Çok heyecanlı şeyler anlatıyorum, farkında mısınız? Şirketleşme sürecinden dergi çıkana kadar 5 ay uğraştık. Halil Öztürkci, Özer Turan, Berkan Ürgen, Fatma Şengil Süzer, Tarık Taş, Beyazıt Bestami, Güven Adıgüzel, Yasin Kara, Seda Bilici, Çağrı Oruk, Onur Bayrak, Yavuz Türk, Fatih Mutlu, Yağız Gönüler, Seydi Özçal, Enes Aras, Merve Çetin, Barış Cem Kaya mutfaktan destek olanlardı. Bir de dışarıda olup her zaman bizi destekleyenler oldu. Atakan Yavuz, Ali Ayçil, Ayşe Kara, İsmail Demirci.İzdiham'ı neden okuyalım?Dünyada kendinize bir yer bulamıyorsanız İzdiham’ı okumanız gerek. Duvar diplerinde her akşam buluşarak, oradan büyük bir edebiyat macerasına nasıl çıkıldığını görmek için İzdiham okumanız gerek. Hiçbir kurum ve kuruluştan destek almadan kendi imkanlarıyla böyle bir serüvene çıkanlara şahit olmanız için İzdiham okumanız gerek. Edebiyatın yenilmekten geldiğini düşünenlerin dergisiyle karşılaşmanız için İzdiham okumanız gerek. Sadece iyi metin yayınlamak kaygımıza şahit olmanız için İzdiham okumanız gerek.Derginizin en sevilen yanlarından biri sloganı. “Hepimiz ölecek yaştayız.” Niye bunu seçtiniz? Oysa ne güzel yaşıyorduk.Çünkü hepimiz ölecek yaştayız. Bu motto 2009 yılında çıkan İzdiham Dergisi’nin 3. sayısının kapak sloganıydı. Yaşamak güzel elbet ama öleceğimizi ve esas vatanımıza gideceğimizi unutmamak gerek.İzdiham dergisinin bildiğim kadarıyla hatırı sayılır bir okur kitlesi var, nereye giderseniz gidin sizi yalnız bırakmıyorlar. Bu birliktelik, uhuvvet nasıl sağlandı?Çünkü samimiyiz ve birlikte oturduğumuzda kimse benim genel yayın yönetmeni, Berkan Ürgen’in garson, Tarık Taş’ın yazı işleri müdürü olduğunu fark edemez. Biz, bizi takip edenlerle aramıza mesafe değil samimiyet koyduk. Evlerine şiir okumaya bile gidiyoruz.İzdiham kültür sanat ve edebiyat dergisi olmasının yanı sıra aynı zamanda yaşam dergisi özelliği de taşıyor. Mesela dergideki muavinlerin meslek anıları, cisimler ve “en son ne zaman şiir yazdınız”, köşeleri ilginç.İzdiham öğretici ve dayatmacı bir dergicilikten çok sunan bir dergi ve hayatı edebiyata dahil eden bir dergi olmaya gayret ediyor, edecek. Muavinleri, şoförleri ve tantunicileri edebiyattan ayrı düşünmüyoruz İzdiham olarak.Dergide güncel meselelerle ilgili yazılar da var. Genelde edebiyat dergilerinde pek görmüyoruz. “İyi Bir İnsan Olursak Marmaray’daki Balıkları Görebiliriz” ile “Bizi TOKİ Mahvetti” yazıları nasıl, hangi fikirle yazıldı?Marmaray’a binmeyenler şunu soruyor. Balıkları görüyor muyuz Marmaray’a binince? Biz de kendi aramızda konuşurken şöyle bir cümle geçti. İyi insan olursak Marmaray’dan geçerken balıkları görebiliriz. İnanıyoruz ki görecekler. İyi olunca mutlaka görecekler. Tıpkı Şirinler’i görebileceğimiz gibi.‘Edebiyatın magazini’ diyebileceğim bir bölüm bulunuyor İzdiham'da. Şairler, yazarlar Mustafa Kutlu’nun masasını anlatmış. Bu köşeden neyi murat ettiniz? Gelecek sayıda kimin masası/sandalyesi/gözlüğü olacak.Mustafa Kutlu benim çok sevdiğim, saydığım ve yanından uslu durabildiğim ender şahsiyetlerden biri. Onun edebiyata katkıları asla unutulamaz. Ben en son kuşak Dergah Dergisi şairlerinden biri olarak Onun yanına her gittiğimde masasındaki sadelik benim çok dikkatimi çekiyor. Sanki orası dünya değil, sanki orası başka bir yer. Onun masasını görmeyenlere de bir nevi anlatmak, onlar da bilsinler istedik. Önümüzdeki sayı ise Ece Ayhan var. Sorumuz şu oldu: Ece Ayhan’ın devletle alıp veremediği neydi?İzdiham kültür sanat ve edebiyat dergisi olmasının yanı sıra aynı zamanda yaşam dergisi niteliği taşıyor. Mesela muavinlerin meslek anıları, cisimler ve “en son ne zaman şiir yazdınız”, köşeleri gibi güzel dosyalar hazırlanmış.İzdiham öğretici ve dayatmacı bir dergicilikten çok sunan bir dergi ve hayatı edebiyata dahil eden bir dergi olmaya gayret ediyor, edecek. Muavinleri, şoförleri ve tantunicileri edebiyattan ayrı düşünmüyoruz İzdiham olarak.Yunus Emre ve Jean Paul Sartre karşılaştırdığınız bölüme gerek var mıydı? Neden böyle bir karşılaştırmaya ihtiyacımız olsun ki…Dünyada yeri olan düşünür, şair ve yazarlar ile kendi topraklarımızın görüşlerini mukayese yapmak istedik. Karşılaştırmaları önemsiyorum çünkü masanın iki tarafında oturmadan birbirimizi anlamamız pek mümkün değil.'EVET İSKAN' ŞİİRİNDE İNŞAAT SARHOŞLUĞUNA İSYAN ETTİMİlk şiir kitabınız Sevgili Huzursuzluğum’dan sonra ikinci kitabınız Ricakeş de yayımlandı. Ricakeş ne demek? Huzursuzluğunuzla barıştınız mı?Elimde olsa bütün kitaplarımın adını Sevgili Huzursuzluğum koymak isterim. Bende geçmeyecek bu huzursuzluk biliyorum. Rica etmek acıklı bir durumdur aslında. Ricakeş kelimesi Türkçe’de hiç kullanılmamıştı bugüne kadar. Bizlerin görevi bazen de Türkçe’ye kelime kazandırmaktır ya da unutulmaya yüz tutmuş güzel bir kelimeyi gündelik hayata hatırlatmak. Kitaptaki bir şiirde de zaten “ricakeş” kelimesi geçiyor.Bazen sosyal medyada okurlarınızı şaşırtan tartışmalara giriyorsunuz. “Sen beni attığın yerleri bilmedin/ben düştüğüm rakımları/nasılsın...” dizesini yazan bir şairin okurlarıyla ‘bulaşık makinesi' tartışması yapması biraz tuhaf değil mi?Ne yaparsam içimden geliyor. Gelgitlerimiz, tutarsızlıklarımız biziz zaten. Bulaşık makinası konusunda yine aynı şeyi söylerim. Bir kadının sevdiği adamla yediği yemeklerin bulaşıklarını yıkamak istemesi bana büyük bir incelik geliyor.‘Evet, İskan’ şiiri İsmet Özel’in Evet İsyan şiirini hatırlatıyor. İskan için şu güzel ülkede neler neler talan ediliyor değil mi?Talan eden varsa talan edenlerin şiirini yazan da çıkar. Ben de Evet İskan şiirinde itiraz ettim bütün bu olan biten inşaat sarhoşluğuna. Ak Parti 12 yılda büyük hamleler, iyi işler başardı ama estetiğe, inşaata, sanata dair kötü hatıralar bıraktı. Ben şiir yazarak düzelteceğimize inanıyorum. Şiir yazarak kendi lisanımla itiraz ettim. Çünkü Bursa’nın girişinde TOKİ evlerini gördüğünde şaşkınlığımdan ve üzüntümden kendi evimin yolunu o akşam bulamadım.
8 Kasım 2014 Cumartesi
Çocuklar, Bakü’de tiyatro ile şendi
14 yılda Türkiye’nin 81 ilini 8 kez gezen ETİ Çocuk Tiyatrosu’nun Kıbrıs ve Üsküp’ten sonra yurtdışındaki üçüncü durağı Bakü oldu. 5 Kasım’da sahnelenen “Kral Çıplak” adlı oyunu, 600’den fazla Türkiyeli ve Azerbaycanlı çocuk izledi.ETİ Çocuk Tiyatrosu, bundan 14 yıl önce yollara düştü. Yollara düştü diyoruz çünkü bildiğimiz tiyatrolar gibi arada turneye çıkan yerleşik bir tiyatro değil o. Rakamlara dökecek olursak daha net anlaşılabilir: 14 yıl boyunca tüm Türkiye’yi 8 kez, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ise 6 kez dolaşarak 2 bin 600’den fazla gösterim yapmışlar. Bugüne kadar 1,6 milyon çocuğa ulaşan tiyatro, bir sosyal sorumluluk projesi. Türkiye’nin 81 ilini gezen ETİ Çocuk Tiyatrosu, “artık kabına sığmadığını” fark ederek 2010 yılında rotasını Türk nüfusun, dolayısıyla da Türk çocuklarının yoğun olduğu ülkelere çevirme kararı almıştı. Bu kapsamda geçtiğimiz yıllarda önce Kıbrıs’ta daha sonra da Makedonya’nın başkenti Üsküp’te gösterimler yapan tiyatronun üçüncü yurtdışı durağı Azerbaycan’ın başkenti Bakü oldu. 5 Kasım’da Bakü’nün merkezindeki onlarca tiyatrodan biri olan Bakü Genç Temaşacılar Tiyatrosu’nda aynı gün iki kez sahnelenen “Kral Çıplak” adlı oyunu, 600’den fazla Türkiyeli ve Azerbaycanlı çocuk izledi. Gösterimlere Bakü Türk Anadolu Lisesi’nin ilkokul bölümünde ve 6 Sayılı Mektep’te öğrenim gören çocuklar öğretmenleri eşliğinde katıldı. Gösterim öncesi Bakü Hilton’da yapılan toplantıda basın mensuplarına bilgi veren ETİ Gıda Yönetim Kurulu Üyesi Gülden Kanatlı Derbil, tiyatronun 14 yıla neler sığdırdığını kısa istatistiklerle anlattıktan sonra her şeyi şu cümle ile özetledi: “Bundan 14 yıl önce henüz ilkokul sıralarındayken oyunlarımıza gelen çocuklar bugün artık birer yetişkin oldu.”ETİ Çocuk Tiyatrosu’nun yurtdışında bir sonraki durağı için Bakü’nün en uygun şehir olacağını düşündüklerini ifade eden Derbil, Bakü’de çocuklarla buluşan ‘Kral Çıplak’ oyunu ile Türkiye’nin 45 il ve ilçesinde yaklaşık 120 bin çocuğa ulaşmayı hedeflediklerini söyledi. Oyunun yönetmeni Tuncay Özkan ise sahnelenen oyunların seçiminden bahsetti. Dünya klasiklerini tercih etme nedenlerinin ‘çocuklara daha kolay ulaşmak’ olduğunu söyledi. Oyunları sadeleştirip daha da yumuşattıklarını belirten Özkan, “Çünkü pek çok masalda şiddet var. Adam öldürme, kesme, kavga… Özellikle şu günlerde iyiliğe daha çok ihtiyaç var. Biz de oyunlarla çocukları iyiliğe ve güzelliğe yönlendirmek amacındayız.” dedi. Özkan, Kral Çıplak oyunu ile Türkiye’de 120 bin çocuğa ulaşmak istediklerini fakat hiç tiyatro izlememiş daha fazla çocuk olduğunu söyledi.Sorularımızı cevaplayan ETİ Gıda İcra Kurulu Başkanı Hakan Polatoğlu, ETİ Çocuk Tiyatrosu ve diğer sosyal sorumluluk projeleri hakkında bilgi verdi. ETİ Çocuk Tiyatrosu’nu farklı ülkelerdeki Türk çocuklarına götürmeye devam edeceklerini belirtti. ETİ Yönetim Kurulu Başkanı Firuzhan Kanatlı ise oyun öncesi yaptığı konuşmada, “Doğup büyüdüğümüz ve içinde yaşadığımız topluma karşı sorumluluğumuzun Türkiye sınırları dışında yaşayan Türkler için de geçerli olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle bugün, kardeş ülkemiz Azerbaycan’ın başkenti Bakü’deyiz.” dedi.
7 Kasım 2014 Cuma
Yüreğinin götürdüğü yere git; Haftanın Filmleri ZamanTV'de
Christopher Nolan’ın ilk kez bilim-kurgu evrenine daldığı Yıldızlararası / Interstellar, temelde Kubrick’in klasik filmi 2001: Uzay Macerası’ndan beslense de farklı bir yol izliyor. Filmi IMAX haliyle izlemek, sinemaseverler için bulunmaz bir deneyim.2000 sonrası için söylersek, filmleriyle seyirciyi heyecanlandıran sayılı yönetmenlerden biri Christopher Nolan. Onun filmlerinde, oyuncu kadrosu veya hikâyeden ziyade Nolan ismi seyircide belli bir beklentiye yol açıyor artık. Henüz ‘Nolan sineması’ diyebileceğimiz bir külliyata ulaşmasa da kendine özgü bir anlatım dili olduğu şüphe götürmez. İllaki bir niteleme gerekirse, sinemanın gerektirdiği derinlik, katman ve felsefî unsurları ihmal etmeden ‘gişe canavarı’ (blockbuster) filmler çeken bir anlatım ustası denebilir Nolan için. Erken ve biraz da aleyhine işleyen bir şekilde Stanley Kubrick ile kıyaslanması ise onun talihsizliği. Bu olumsuz kıyaslama sebebiyle Hollywood’da açtığı alan, seyirciyi heyecanlandıran bir yönetmen olması, anaakım sinemaya getirdiği yeni soluk gibi çok önemli özellikleri göz ardı ediliyor. Yıldızlararası / Interstellar ile Christopher Nolan, ilk kez bilim-kurgu sularına yelken açıyor. Yakın bir gelecekte dünya üzerindeki hayat sona ermek üzeredir. Tarım alanları giderek yok olduğu için insanlar açlık tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu yüzden, bütün teknolojik yatırımlar durdurulur ve tarıma ağırlık verilir. Eski bir uzay pilotu olan Cooper (Matthew McConaughey) da bu sebeple devlet tarafından çiftçiliğe yönlendirilmiştir. Küçük kızı Murph’ün (Mackenzie Foy) odasındaki garip işaretlerin izini süren Cooper, gizli bir bilim üssü keşfeder. Burada, bir zamanlar birlikte çalıştığı Prof. Brand (Michael Caine) ile karşılaşır ve kamuoyundan gizlenen bir uzay projesinde yer alması için teklif alır. İnsanları taşımak için uzayın derinliklerinde yaşama uygun yeni gezegenler araştırılmaktadır. Cooper, ailesini kurtarmak için bu keşif gezisine pilot olarak katılmayı kabul eder ve yıldızlararası yolculuk başlar. CHRISTOPHER NOLAN’IN 2001’İ Yıldızlararası, açık bir şekilde Kubrick klasiği 2001: Uzay Macerası’nı temel alıyor, ondan besleniyor. Fakat bu bir taklit ya da özenti değil; Nolan kendi 2001’ini çekmeye soyunuyor. Bunu yaparken Kubrick’in azaltmaya, sağaltmaya çalıştığı ne varsa köpürtüyor, kabartıyor. 2001’in aksine, çok geveze bir film Yıldızlararası. Eh, 21. yüzyılın Uzay Macerası’ndan da bu beklenir! Kara deliğin içinden geçip başka bir galaksiye giderek orada yaşanabilir yeni bir dünya keşfetme fikrini seyirciye kabul ettirmek için o kadar çok ve mükerreren bilimsel argüman öne sürülüyor ki, artık bir noktadan sonra “Tamam, inandık!” demek zorunda kalıyorsunuz. Ne yazık ki bu teslimiyet, bir ikna değil, icbar hali. Halbuki Kubrick, daha Ay’a çıkılmamışken (1968), neredeyse hiçbir bilimsel açıklama yapmadan ama bilimsel gerçeklere uygun bir şekilde Ay’a gidileceğine, hatta bir karadelikten geçileceğine insanları inandırmıştı. Nolan’ın fazlaca kullandığı bir başka ‘tutkal’ ise sevgi. 2001’de Kubrick’in bir sahne ile üzerinden geçip gittiği uzaydaki bilim adamının dünyadaki kızı ile görüşmesi, Yıldızlararası’nın ana malzemesi, hatta teması olup çıkıyor. Kubrick’in ısrarla uzak durduğu özdeşleşme, Nolan’ın vazgeçemediği bir yöntem. Film, baştan sona Cooper ile kızı Murph’ün duygusal bağına, oradan Amelia’nın (Anne Hathaway) sevdiği adamın peşinden gitmesine uzanıyor. Bilimde ne kadar ilerlesek, uzayın derinliklerini keşfedip karadeliklerden geçsek de bizi hayata bağlayan şeyin sevgi ve hayatta kalma içgüdüsü olduğunu salık veriyor film. Bu gözle bakınca, duygusal dozu ve Hollywood söylemine teslim olan yapısıyla Kubrick’ten ziyade Spielberg’in sinemasına daha yakın duruyor Yıldızlararası. Bu ‘fazlalıkları’ söylerken şunu da unutmamak gerek; Christopher Nolan’ı sevdiren ve onu aranan bir yönetmen yapan özellikler aslında bunlar. Memento’da bellek üzerine çetrefil bir bulmaca hazırlayan, Başlangıç’ta rüya üzerine bir evren kurup seyirciyi avucunda tutan, Insomnia’da akıl oyunlarına yönelen, Prestij’de illüzyon vasıtasıyla hipnoza girişen ve Batman üçlemesinde karaktere varoluşsal bir arıza ekleyip dünya konjonktürüne dair söylemler katan da aynı yönetmendi. Yıldızlararası’nda yaptığı da farklı değil: Paralel evren, zaman ve sevgi kavramlarını son kertesine kadar eğip büküyor, iç içe geçmiş bir yapbozun içine atıyor ve küçük ipuçlarıyla seyirciye çözdürüyor. Nolan filmografisi açısından Yıldızlararası, Başlangıç’ın gerisinde. Seyirciyi şaşırtmayı ve avucunda tutmayı seven Nolan’ın bu ‘zaafı’ filmi 2001’in uzağına düşürüyor. Diğer taraftan, 21. yüzyılın 2001’i de olsa olsa böyle olur. Alfonso Cuaron’un Yerçekimi de böyleydi; artık bilim-kurgudan ziyade; uzayda geçen, Hollywood söyleminin taşıyıcısı filmler izliyoruz. Sinema teknolojisinde bir eşik sayılan Avatar’ın bile bu türden olduğu düşünülürse sanırım artık insanlığa dair çetin soruları olan, düşündüren, felsefî bilim-kurguların devri geride kaldı. Artık, sadece bu zamanın insanına uygun bilim-kurgular var. Yıldızlararası da bunların göz alıcı, hipnotize edici bir örneği. Bütün bunların ötesinde, Yıldızlararası’nı -mümkünse- IMAX haliyle izlemek, sinemaseverler için bulunmaz bir deneyim olacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)