27 Eylül 2014 Cumartesi
Uluslararası Kukla Festivali bu yıl Tacettin Diker anısına
Bu yıl 17. kez düzenlenecek olan Uluslararası Kukla Festivali, geçtiğimiz mart ayında kaybettiğimiz Karagöz ustası Tacettin Diker anısına yapılacak. 16 Ekim’de başlayacak olan festivalde, ‘ilk uzun kukla gösterisi’ olarak bilinen Robin Frohardt’ın yazdığı Güver-ciname’nin Avrupa prömiyeri gerçekleştirilecek.Her yıl dünyanın dört bir yanından birçok kuklayı ve kukla tiyatrosunu İstanbullularla buluşturan 17. Uluslararası İstanbul Kukla Festivali, 16-26 Ekim tarihleri arasında yapılacak. Kore, Kazakistan ve Belarus’un bu yıl ilk defa dahil olduğu festivale, ABD, İspanya, İtalya, Fransa, Hollanda, Romanya, Kolombiya, Endonezya, İsveç, Rusya, Polonya ve Türkiye başta olmak üzere 15 ülkeden 30 kumpanya katılacak ve 70 kukla gösterisi sahnelenecek. Festivalde bu yıl ayrıca, Türkiye ile Polonya arasındaki dostluk anlaşmasının 600. yılı ile William Shakespeare’in 450’nci doğum günü de özel gösterimlerle kutlanacak.Festivale, ABD’den katılan Robin Frohardt Tiyatrosu’nun sahneleyeceği Güvercinname, Amerika’dan sonra Avrupa’daki prömiyerini İstanbul’da yapacak. ‘İlk orijinal uzun kukla gösterisi’ olarak bilinen Güvercinname, düzen ve temizlik saplantısı Frank’in güvercinlerle imtihanını konu alıyor. 1980’lerde geçen oyunda Frank, New York’ta bir ofiste çalışmaktadır. Frank parktaki güvercinlerden rahatsız olmakta ve ona komplo kuracaklarını düşünmektedir. Masa kuklası tekniğiyle sahnelenen, canlı müzik, video ve efektlerle zenginleştirilen Güvercinname, obsesif kompulsif bozukluğu, güven ve kontrol yanılgısı gibi temalar üzerine gelişen bir kara komedi. Yetişkinler için yazılan ve 45 dakika süren oyun sözsüz yönetiliyor. 17. Uluslararası İstanbul Kukla Festivali’nin biletleri ve oyunlar hakkında daha detaylı bilgi www.kuklaistanbul.org. Kuzey Yunanistan’daki ‘Kilkis International Puppet and Mime Festivali’ ile işbirliği de yapan festival, bu yıl o festivalde gösterime girecek üç oyunu Türkiye’de de kuklaseverlerle buluşturacak. Endonezya’nın 10 yaşındaki kukla dâhisi Racka Albary Sunarya festivalde ‘Genç Padawa’ oyunu ile ilk kez yurtdışında bir performans sergileyecek. ‘Fokus: İspanya’dan Beden ve Kukla’ adlı özel programda, beden, dans ve kukla teknikleri üzerine çalışmalarını sürdüren üç farklı İspanyol grup, söz konusu tema üzerine dört farklı oyun sahneleyecek. İlk gösterimi festivalde gerçekleştirecek olan bir diğer oyun ise ‘Tarçın Dükkânları’. İstanbul Karagöz Kukla Vakfı ve Polonya’dan ‘Puppet and Actor Theatre Kubus’ ortak projesi olarak gerçekleşen, Bruno Schulz’un hikâyelerinden hareketle hazırlanan oyun, Polonya ile Türkiye arasındaki 600 yıllık dostluk şerefine 6 kez ücretsiz olarak seyircisi ile buluşuyor. Oyunun gölge ve sahne tasarımını yapan, Karagöz ustası ve Uluslararası İstanbul Kukla Festivali Sanat Yönetmeni Cengiz Özek de oyunda rol alıyor. Festivale Türkiye’den ise kukla sanatçısı Hakan Arısoy, Cengiz Samsun Tiyatrosu ‘Karagöz Dinozor Diyarında’, Geleneksel Gösteri Sanatları Topluluğu ‘Karagöz-Hacivat / Romeo-Jüliet’, Çizgi Kukla Tiyatrosu ‘Firari Şehzade’, Tiyatrotem ‘Gündüz Niyetine’, Yolcu Tiyatrosu ‘Kapıların Dışında’ oyunu ile katılıyor.Fransız Kültür Merkezi, Aksanat, Hollanda Konsolosluğu, Maya Cüneyt Türel Sahnesi, Caddebostan Kültür Merkezi, St. Pulcherie Lisesi (Taksim), Oyuncak Müzesi festival gösterilerini ağırlayan mekânlar arasında.
26 Eylül 2014 Cuma
100 yıllık sinema aşkı
Gazete ilanları, film broşürleri, afişler, gala gecesi fotoğrafları, imzalı ‘artist fotoğrafları’, dergiler, sinema biletleri, hayran mektupları... İstanbul Modern’de, önceki gün açılan “Yüzyıllık Aşk” sergisi, Yeşilçam’ın 100 yıllık serüvenine selam gönderiyor. Sinemanın tılsımını hissedenler için duygusal, biraz kederli ama bir o kadar da zihin açıcı olan sergi, 4 Ocak 2015’e kadar açık kalacak.Basın toplantısında serginin küratörlerinden araştırmacı, yazar ve arşivci Gökhan Akçura, “bu salondakilerin çoğu televizyonsuz yılları bilmez, onun hayatımızı nasıl değiştirdiğini de...” deyince salonda hafif bir kıkırdama oldu. Gülenlerden biri de bendim, zira televizyonu ilk gördüğüm anı -sanıyorum beş/altı yaşlarındaydım- gayet iyi hatırlıyordum. Siyah beyaz hareketli görüntüleri arka arkaya izlediğimde efsunlu bir hikâyenin içinde dolaşırken merak dürtümü kırbaçlayan o kutunun içine de girmek istiyordum. Oyuncağın kendisini değil, nasıl yapıldığını merak eden çocuklar gibi huzursuzdum. Sonra giderek o akışkan görüntülere, sinema perdesinden zihnime, hatıralarıma ve hatta geleceğime kazınan görüntülere alışıverdim. Aslında çok kolay oldu. Bir süre sonra onlarla var olmuşum gibi hissediyordum. Sinemanın toplumsal, edebi, sanatsal, sosyolojik boyutlarını elbette çok sonraları idrak ettim ama beni ‘birey’ olmaya hazırlayan o efsunlu masalın manasını sezgilerimle keşfetmiştim. Sinema benden önce vardı ve anlaşılan benden sonra da hep olacaktı. Umut, neşe, keder, karamsarlık, ‘sonsuzluk, yalnızlık, merhamet, kötülük, dürüstlük hepsi oradaydı. Büyüyüp Bergman’ın ‘Sinematografi insan yüzüdür’ cümlesini okuduğumda onu çok önceleri kavramış olduğumu hatırlıyorum. Sinema popüler yanıyla da insanı en geniş kucaklayan sanatlardan biriydi.İstanbul Modern’de önceki gün Türk sinemasının 100. yılı dolayısıyla açılan ‘Yüzyıllık Aşk’ sergisini dolaşırken öncelikle sinema sanatının insanla ve seyirciyle ilişkisini düşünüyordum. Zaten sergi de ağırlıklı olarak bu tema üzerine kurulu. Gazete ilanları, film broşürleri, afişler, gala gecesi fotoğrafları, imzalı ‘artist fotoğrafları’, dergiler, sinema biletleri gibi özel köşeler izleyene sadece kendi kişisel anlarını çağırmıyor, seyircinin sinemayla olan güç/kırılgan ilişkisini de gösteriyor. Özellikle biletler! Evet tarihten muhtelif biletlerin sergilendiği o bölümde durup belli bir dönem seyircisine ne hissettirdiğini de hatırlıyorsunuz. Bilet deyip geçmeyin, Yeşilçam sinemasıyla büyüyen birkaç kuşağın ceplerinden buruş kırış çıkan o yırtık biletlerin derin bir mazisi vardır. Ve bu aynı zamanda toplumsal belleği de işaret eder. ‘Yüzyıllık Aşk’ı önceki sergilerden ayıran fark, belki de bu boyutu özenli bir düzenlemeyle sunuyor olması. Teknolojinin de desteklediği imkânları kullanarak iPad’lerden basılı malzemeleri incelemek de mümkün.Özellikle ‘Sinema Seyircisi Fanatiktir’ başlıklı bölümde fanatiklerin kişisel dünyalarından eşyalar, çikletlerden çıkan resimler, yıldız takvimleri, resimli çay tabakları, cüzdanlar, imzalı ‘artist’ fotoğrafları ve benzeri nesneler var. ‘Evrensel halk kahramanı’ olarak nitelendirdiği Yılmaz Güney için beş kamyonluk arşiv oluşturan Vadullah Taş ve benzerleri görülmeye değer. Bu bölümde en çok ilgimi çeken ise hayran mektupları oldu. Her birini teker teker okumak istedim. Bilmiyorum bu merak belki yazıyla kurduğum ilişkiyi kışkırtıyordur. Aslında toplumun sinemayla birlikte değişimine dair de önemli ipuçları veriyor.Elli filmden oluşan özel video çalışmasının önünde bir süre durdum. Hayat geriye doğru ilerlemeye başladı. Bu coğrafyada seyircinin sinema üzerinden siyasetle, kültürle, gündelik yaşamla ve kendisiyle kurduğu ilişki kare kare akıp geçti. Başka bir duvarda asılı olan eski Beyoğlu sinemaları haritasına bakakaldım. Eski adıyla Melek, bugünkü Emek sadece fotoğraflarıyla oradaydı. Tam karşısındaki duvarda Türkan Şoray cızırtılı, taş plak sesine eşlik ederken dans ediyordu. Dönemin grafik harikası olan afişlerin arasından ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ ilk günkü ışıltısıyla tebessüm ediyordu.Serginin küratörlerinden Müge Turan, ‘aşk’ sergisi hazırlığının pek kolay olmadığını vurgularken arşiv çalışmasıyla zenginleşen bu seçkide yer göstericilerden fuayelere, koltuklardan biletlere, günlüklerden mektuplara uzanan duygusal bir yolculuğun izinin sürüldüğünü hatırlattı.‘Yüzyıllık Aşk’ sinemanın tılsımını hissedenler için duygusal, biraz kederli ama bir o kadar da zihin açıcı bir sergi. Bugün artık var olmayan sinema salonlarını, ritüelleri, yeni imkânlarla değişen sinema seyircisini düşününce geçen 100 yılı böyle anmak hiç değilse mazinin, hatıraların, emek verenlerin ve onlara kalpten bağlanan sinema seyircisinin önünde saygıyla eğilmektir ve fevkalade kıymetlidir.Sergi için hazırlanan dijital arşivde kaybolmaya yüz tutmuş bütün arşiv malzemelerine sergi bittikten sonra da ulaşılabilecek. Sergi 4 Ocak 1015’e kadar görülebilir.
25 Eylül 2014 Perşembe
Dünyanın çağdaş sanatı Haliç’te
Bu yıl ikinci kez gerçekleştirilecek olan uluslararası çağdaş sanat fuarı ArtInternational, kapılarını yarın Haliç Kongre Merkezi’nde açıyor. Amerika’dan Çin’e, Suudi Arabistan’dan Finlandiya’ya 24 ülkeden galeri ve sanatçıları ağırlayacak olan fuar pazar günü sona eriyor.Geçtiğimiz yıl ilk kez gerçekleştirilen uluslararası çağdaş sanat fuarı ArtInternational, bu yıl da iddialı bir sanatçı ve eser katılımıyla gerçekleşiyor. Yalnızca dünyadan çağdaş sanat örneklerini ülkemize getirmekle kalmayıp, Türkiye’nin çağdaş sanat piyasasına da prestij kazandıran fuarın bu yılki katılımcıları arasında öyle isimler var ki, 3 gün sürecek fuar için nasıl bir hazırlık süreci geçirildiğine dair önemli ipuçları veriyor.Fuarın bu yılki konukları arasında modern ve çağdaş sanatın en önemli isimleri yer alıyor. Jan Fabre, Joan Miró, Tony Cragg, Andy Warhol, David Hockney, Banksy, Damien Hirst, Liu Bolin, Anish Kapoor, Marina Abramovic, Ai Weiwei gibi pek çok sanatçının işlerinin yanı sıra fuarda, Diane Arbus, Herbert List ve Patti Smith gibi usta fotoğraf sanatçılarının eserlerini görme fırsatı da olacak. ArtInternational’ın Türkiye katılımcıları arasında ise İstanbul’un güncel sanat dünyasının odak noktası olmayı başarmış 12 galeri yer alıyor. Komitenin uluslararası sergileri ve başarılarını dikkate alarak yaptıkları seçim sonucu; Galeri Manâ, NON, Pi Artworks, PİLOT, Rampa, ArtSümer, x-ist ve Galeri Zilberman gibi geçen yıl da katılmış galerilerin yanı sıra Dirimart, Galeri Nev, Rodeo ve Sanatorium gibi yeni galeriler de fuardaki yerlerini alacak.Bu yıl ArtInternational’a katılacak olan, Türkiye çağdaş sanatının önemli isimlerinden bazıları ise yabancı galerilerle birlikte İstanbul’a geliyor. Bunlar arasında, Leila Heller Gallery’den Kezban Arca Batibeki, Murat Pulat ve Gülay Semercioğlu; Edouard Malingue Gallery’den Nuri Kuzucan ve Galerie Lelong’dan Ramazan Bayrakoğlu bulunuyor. Ayrıca Türkiye’de uzunca bir aradan sonra yeniden görme şansına erişeceğimiz bir diğer sanatçı ise Taner Ceylan olacak. Yaptığı işlerle büyük ses getiren ve uluslararası alanda en çok ilgi gören Türkiyeli sanatçılardan biri sayılan Ceylan’ın yeni işleri ilk kez ArtInternational’da görücüye çıkacak. Paul Kasmin Gallery’nin standında yer alacak Ceylan ayrıca, sanat hayatının ilk heykelini de sergileyecek.Yönetmenliğini Dyala Nusseibeh, sanat yönetmenliğini ise Stephane Ackerman’ın üstlendiği ArtInternational’da, İstanbul’dan Leyla Tara Suyabatmaz (Rampa Galeri) ve Yeşim Turanlı (Pi Artworks), Viyana’dan Ursula Krinzinger (Galerie Krinzinger), Paris’ten Olivier Belot (Yvon Lambert) ve New York’tan Leila Heller (Leila Heller Gallery)’den oluşan seçim komitesinin Avrupa, Amerika, Ortadoğu ve Asya’yı kapsayan geniş bir bölgede yaptıkları değerlendirme sonucu 24 ülkeden 80 galeri İstanbul’da sanatseverlerle buluşuyor. Bu yıl ayrıca, Pearl Lam ve Edouard Malingue gibi Uzakdoğulu galeriler de ilk kez İstanbul’a geliyor. 400’den fazla sanatçıyı ağırlayan; Türk çağdaş sanatının da tanınmasına, uluslararası arenada görünmesine vesile olan fuar yarın başlayacak ve 28 Eylül Pazar akşamına kadar ziyaret edilebilecek. (artinternational14.com)Haliç’te heykeller…ArtInternational’ın Haliç Kongre Merkezi’nin terasına hazırlanan açık hava heykel galerisi “By The Waterside”da Joan Miró’nun dışında 7 heykel daha sergilenecek. Haliç’in eşsiz görüntüsüyle bütünleştirilecek “By The Waterside”da yer alacak diğer sanatçılar; Mario Mauroner Gallery’den Jaume Plensa, Galerie Lelong’dan Joan Miró, Pi Artworks’ten Osman Dinç, Weingrüll’den Benjamin Appel, Lisabird Gallery’den Karl Karner, Rosenfeld Porcini’den Keita Miyazaki, Louise Alexander’dan Laurent Bolognini, Leila Heller’dan Steven Naifeh olacak.Farklı sanatsal etkinlikler de varStephane Ackermann’ın direktörlüğünde hazırlanan “Artistik Program”da, Türkiye’den ve yurtdışından küratörler, enstitüler ve güncel sanat platformlarının katılımıyla gerçekleşecek etkinlikler de bulunuyor. Geçen yıl olduğu gibi Başak Şenova küratörlüğünde hazırlanan “Sahnedeki Videolar”, Özge Ersoy ve Merve Ünsal’ın kâr amacı gütmeyen 11 inisiyatifi buluşturduğu “Alternatifler” ve SPOT Projects’in hazırladığı “Konuşma Programı”, sergiler dışında fuarın öne çıkan etkinlikleri.
24 Eylül 2014 Çarşamba
Burdur Gölü için yas başlıyor!
Yok olma tehlikesi yaşayan Burdur Gölü için Lisinia Doğa, Göle Yas Belgesel ekibi ve Göle Hayat Derneği harekete geçti. Başlattıkları proje ile daha önce gölde müzik ve dans performansları gerçekleştiren gönüllüler, şimdi de herkesi 27 Eylül’de ‘Göle Yas’ buluşmasına ve bir günlük ‘su orucu’ tutmaya davet ediyor.-"Burdur Gölü'nde 25 yıl önce başlayan ekolojik bozulma hızla devam ediyor. Önlem alınmazsa 20 yıl içinde Burdur Gölü tamamen yok olacak." Bu ekoloji haberinin kültür-sanat sayfasında ne işi var, diye düşünebilirsiniz. Hemen açıklayalım... Burdur bölgesi ve hatta Türkiye'nin ekolojik yapısı için çok önemli bir yeri olan ve son 25 yıldır uygulanan yanlış ekim ve sulama politikaları nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Burdur Gölü için Lisinia Doğa, Göle Yas Belgesel ekibi ve Göle Hayat Derneği harekete geçti. Gerekli önlemlerin hemen alınmaması halinde Burdur Gölü'nün 20 yıl içinde tamamen yok olacağına dikkat çekmek için şimdi, kültür-edebiyat ve sanat dünyası başta olmak üzere herkesi, 27 Eylül'de ‘Göle Yas' buluşması ve bir günlük 'Su Orucu' tutmaya davet ediyorlar. Bu projeye CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Turgay Erdener, Rokus de Groot, Özgür Can Alkan, Erkan Oğur, Sümer Ezgü, Derya Türkan, İbrahim Yazıcı, Berna Laçin, Deniz Kılınç ve Gonca Özmen gibi çok sayıda siyasetçi, sanatçı, edebiyatçı ve üniversite öğrencileriyle birlikte sokak sanatçılarından çiftçilere kadar yöre halkı da destek veriyor.GÖL İÇİN 'SU ORUCU' TUTACAKLAR“Kuruyan Burdur Gölü için tehlike çanları çalmıyor artık, ‘Göle Yas' başladı” söylemiyle yola çıkan ekip, bu yıl Burdur Gölü'nün olduğu bölgede çeşitli etkinlikler düzenledi. Etkinliğin ilk bölümünde 24 Ağustos'ta sanatçı Derviş Ziya Azazi ve Göl Dostları grubu, 5 Eylül'de Arpanatolia Grubu ve balerin Deniz Kılınç ile gölde müzik ve dans performansları gerçekleştirdi. Etkinliğin ikinci bölümü ise 27-28 Eylül günlerinde yapılacak. "Kuruyan gölün şenliği olmaz yası tutulur." diyerek 27 Eylül'de Burdur Gölü Lisinia Proje Alanı'nda 1 günlük "Su Orucu" kampanyası başlayacak ve 28 Eylül'de de bir gün önce tüketilmeyen sular Burdur Gölü halk plajından göle dökülecek.Gölün hızla yok olması nedeniyle toplu bir yas töreni yapılacağına dikkat çeken Lisinia Doğa Genel Koordinatörü Veteriner Hekim Öztürk Sarıca; gölün her yıl dikey olarak 1 metreden fazla çekildiğini, bu hızla 20 yıl içinde tamamen yok olacağını belirtiyor. Buluşmaya çok sayıda sanatçının da destek verdiğini ifade eden Göle Hayat Derneği Başkanı, Yönetmen Mehmet Şafak Türkel ise “Biz tutacağımız bu iki günlük yasın yalnızca şehir sınırlarını değil, ülke sınırlarını da aşacak bir toplu uyanışı tetiklemesini hedefliyoruz. Bir günlüğüne de olsa susuzluğu anlamak için susuz kalmayı deneyimleyelim istiyoruz. Yalnızca su içmemek değil, evinizde, tarlanızda, mutfağınızda yani yaşamınızın her anında su kullanmamak için çaba gösterin. Ve bu su orucunu kendinize zarar vermeyecek sınıra kadar sürdürün. 1 saat de olsa 24 saat de olsa susuzluğu tecrübe edin.” diye konuştu. Lisinia Doğa Koordinatörü Öztürk Sarıcı, su orucu'na İstanbul'dan destek veren Küresel Çevre Derneği gönüllülerinin de 28 Eylül'de tüketmedikleri suları Yalova Gölü'ne dökeceklerini belirtti.
23 Eylül 2014 Salı
Miró’nun kuşları Boğaz’a kondu!
Katalan ressam Joan Miró’nun 125 eseri bugün Sakıp Sabancı Müzesi’nde ziyarete açıldı. “Joan Miró. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar” adıyla açılan sergide, ilk kez sergilenen eserlerin yanında sanatçının torunlarının evinde saklanan kişisel eşyaları da bulunuyor. Üç belgesel filmin de gösterildiği sergi, 1 Şubat 2015’e kadar görülebilir.Ünlü Katalan ressam Joan Miró, arşivlerde korunan defterlerinden birinde şöyle diyordu: “Benim işlerim bir ressamın bestelediği bir şiire benzemeli.” Eserlerini, hatta hayatının kendisini resim ve şiir düzleminde yaşayan sanatçı için önemli olan, ruhundaki şiirin izlerini resimde aramaktı. Ferit Edgü’den dinleyecek olursak: “Miró tüm yaşamı boyunca şiirin yol göstericiliğine inandı. Kendini daha gençlik yıllarından itibaren bir şair-ressam ya da bir ressam-şair olarak gördü. Birçokları gibi şiirsel (lirik) resimler yapmadı. Şiiri, bir şiir olarak resminin odak noktasına oturttu.” Edgü’ye göre Aragon, Eluard, Breton, Char ya da Octavia Paz gibi dönemin büyük şairlerinin şiirlerinde onun sanatını ele almalarının sebebi, belki de Miró’nun resimlerinde aradığı şiir sayesindedir.Sakıp Sabancı Müzesi’nin (SSM) yaklaşık üç yıl süren, Miró’nun sanatına ve hayatına ayna tutacak nitelikte bir sergi açma girişimleri bugün açılan sergiyle gerçekleşmiş oldu. Sanatçının 125 eserinin bir arada yer aldığı “Joan Miró. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar” sergisinde ilk kez izleyiciyle buluşan eserlerin yanında Miró’nun torunlarının evinde bulunan kişisel eşyaları da yer alıyor. Sergi, sunduğu eser çeşitliliği bakımdan Miró’nun çok farklı yönelimlerini keşfetme imkânı da sunuyor. Joan Miró Vakfı Müdürü Rosa Maria Malet’in de ifade ettiği üzere, “Miró her tür teknikle çalışmış bir ressamdır; denediği her teknikte büyük bir kâşiftir ve büyük bir öğretmendir…” Her bir malzemenin ve tekniğin en iyi sonucunu almaya çalışan hatta bu uğurda sınırları zorlayan sanatçı, örneğin resimlerini sadece tuval üzerine yağlıboya yaparak sınırlandırmaz. Onun zemini bazen bir mukavva, bazen bir ahşap, bazen de çuval bezi ya da seramik olabilir. Taşbaskıdan aside yedirme baskı türüne kadar çeşitliliği artıran Miró, her ne kadar sarı, kırmızı, mavi ve siyah gibi temel renklere ağırlık veriyor olsa da, yağlıboya, suluboya, akrilik, çini mürekkebi, kurşunkalem gibi araçlardan da sonuna dek faydalanmayı bilir. Joan Miró’nun resimlerinde kurduğu dile değinecek olursak, bu konuda Fransız şair Raymond Que-neau’nun söylediklerine dikkat kesilmek gerekir. Şaire göre Miró’nun alfabesi Çin sembollerine benzer, “Anlamak için bir derse ihtiyaç duyarsınız.” Ancak Miró’nun evrenine girildiğinde, özellikle olgunluk döneminde, şiirsel sembollere yoğunlaştığı görülür; sanatçı kısıtlı sayıda öğeden oluşan biçimsel dilinde belli başlı evrensel konular işler. Temelde özgürlüğü dert edinen sanatçı, eserlerinde kadın, kuş, ay, güneş ve takımyıldızlarından oluşan bir dil geliştirir. Joan Miró’nun olgunluk dönemine odaklanan sergideki eserlerin yanı sıra, üç belgesel film de gösteriliyor. Bu filmlerde sanatçının hayatı, iç dünyası, dostları, geçirdiği değişimler, siyasi hadiselere karşı gösterdiği tepkilerle birlikte fazla bilinmeyen iç dünyası da izleyici ile buluşacak.SSM’de Miró günleri“Joan Miró. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar” sergisi kapsamında Sakıp Sabancı Müzesi'nde bir dizi etkinlik de gerçekleştiriliyor. Bunlardan ilki bugün saat 11.00'de sanatçının torunu Joan Punyet Miró'nun dedesine dair hatıralarını anlatacağı konferans olacak. 27 Ekim Pazartesi saat 13.30 ile 17.00 arasında gerçekleştirilecek ikinci konferansın konusu ise “Sanat Eserlerinin Sırları, Sanat Konservasyonu Konuşmaları”. Miró etkinliklerinde çocuklar da unutulmamış. Hafta içi ve hafta sonu atölyelerinde, anaokulundan liseye kadar tüm öğrenciler ücretsiz olarak Miró'nun dünyasına kapı aralayan bu eğitimlere katılabiliyor. Müze, sergi kapsamında İspanyol sinemasından örnekleri de izleyiciyle buluşturuyor. Ekim, Kasım ve Aralık boyunca sürrealist yönetmen Luis Bunuel, Carlos Saura ve Pedro Almodovar'ın filmleri gösterilecek ve 3 Aralık Çarşamba akşamı saat 19.00'da, Atilla Dorsay'ın katılımıyla İspanyol sineması hakkında bir panel düzenlenecek. (www.sakipsabancimuzesi.org)
22 Eylül 2014 Pazartesi
‘Gündelikçi Metin’ ödül getirdi
Evlere temizliğe giden bir adamın hikâyesini anlatan Toz Ruhu, önceki akşam sonra eren 21. Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film, en iyi erkek oyuncu ve en iyi sanat yönetmeni ödülleri aldı. Nesimi Yetik’in yönettiği film, kendi halinde, sıradan bir hayat yaşayan, mutlu mesut geçinip giden Metin karakterini güçlü bir dille anlattığı için ödüle uzandı. Toz Ruhu, Yetik’in ilk uzun metraj filmi fakat, 2006’da çektiği 3 dakikalık kısa filmi Annem Sinema Öğreniyor ile yurtiçi ve dışında aldığı 17 ödül, Altın Koza’nın habercisiydi. Şair, yazar ve yönetmenlerin kurduğu Afilli Filantalar blogunda yazdığı öyküleriyle de tanınan Yetik ve filmin senaryosunu birlikte yazdığı eşi Betül Esener’le Altın Koza ödül töreni sonrasında konuştuk.Ödülü almak sürpriz oldu mu?Çok sürpriz oldu. Beklemiyorduk çünkü yarışma çok zordu. Usta yönetmenler ve iyi filmler vardı. Bir taraftan da, film ilk kez izleyici karşısına çıktı. Hiçbir şey öngöremiyorsunuz. Bir şey beklemeden geliyorsunuz. İlk filminizle ilk katıldığınız yarışmadan en iyi film ödülü almak doğal olarak büyük bir sürprizdi.Hikâye nasıl ortaya çıktı?Betül’le (Esener) birlikte yazdık hikâyeyi. Betül filmin yapımcısı, senaristi ve eşim. Aslında gerçek bir erkek gündelikçi hikâyesinden esinlenerek kurmaca bir senaryo yazdık. Dört yıl sürdü yazım aşaması.Bu erkek gündelikçi kim, nerede yaşıyor?İstanbul’da, Taksim’de yaşıyor. Hâlâ evlere temizliğe gitmeye devam ediyor. 37 yaşında, işini seven biri. Biz hikâyemizde gündelikçi Metin’i sadece karakter olarak baz aldık. Filmdeki diğer karakterler; mesela yeğeni, Neslihan, Suzan Hanım tamamen kurmaca. Hikâyenizin çıkış noktası tam olarak neydi?Böyle bir adam, dünyası dışarıdan gelen müdahalelerle değişirse o adam ne yapar, hayatına devam mı eder, yoksa düzeni bozulur mu? Ve herkesin bu kadar görünmeye ve ünlü olmaya meraklı olduğu bir dünyada bu kadar geri planda kalan, kendi âleminde yaşayan ve nihayetinde de gittiği televizyon yarışmasının çekiciliğini umursamayıp yine kendi hayatına dönen Metin bizim için ilginçti.Nasıl dikkatinizi çekti Metin, onu nasıl keşfettiniz?Biz film yapmak için Ankara’dan İstanbul’a taşındık. Bu süreçte uzun metraj bir film senaryosu yazmıştık. Bu senaryoyla uğraşırken komşumuz olan Metin’in her gün evinde söylediği şarkıları biz de dinliyorduk. Mutluluk üzerine düşünürken hikâye yavaş yavaş şekillendi.Şimdi bütün gazeteciler, televizyoncular onu bulup röportaj yapmak ister…Valla ne olur kimse bulmasın… Gerçekten çok naif bir adam ve dünyası bozulsun istemeyiz. Filmimizde bile oynamak istemedi. Aslında başrolde onun oynamasını istemiştik ama kabul etmedi. Çekimlerimizle bile hiç ilgilenmedi. Biz sürekli ona bilgi veriyorduk ama o, ilgilenmemeyi tercih etti.Filmin en güzel ve sevilen ayrıntılarından biri, Metin’in gömlekleriydi. Neredeyse bir mağaza dolusu rengarenk gömleği var, evinin ortasında açık askıda duruyorlar (üstteki büyük kare). Gerçek Metin de böyle mi?Evet gerçek Metin de böyle bir kişi. Gömlekleri ve belinde asılı radyosuyla... Metin’in evde kasetlere kaydettiği şarkıların sözlerini de Betül yazdı. Mesela “Yarin Olmazsa Olmazı Var’’ sevildi. “Kalbime söyle taş mı basayım/Verdiğin sözü nasıl unutayım/Ellerini böyle boş mu tutayım/Yarin olmazsa olmazı var/Kapılarını yalnızlık çalacak/Gözlerine kanlı yaşlar dolacak/Gönlüm seni elbet unutacak/Yarin olmazsa olmazı var.” beğenildi sanırım.Filmde, star yarışmalarının sahne arkasını gösteren, hatta yarışmacılarakarşı acımasızlığı eleştiren bir sahne vardı. Metin’in yarışmaya katılmaktan vazgeçmesinin nedeni bu muydu?Evet Metin’i o stüdyodan çıkaran, yarışmaya katılmaktan vazgeçiren temel sebep sahne arkasında insanlara yapılan muamele.Arabesk tutkunuMetin (37), İstanbul’da yaşayan bir erkek gündelikçidir. Kendi halinde, mutlu bir dünyası vardır. Arabesk müzik tutkunudur, şarkılar besteler. Metin’in küçük dünyası, İstanbul’a asker olarak gelen yeğeni Ümit’in ziyaretiyle değişir. Ama dünyasının asıl sarsılışı müşterisi Suzan Hanımlar’da birlikte çalıştığı Neslihan’ın evine gelmesiyle olur. En nihayetinde Metin’in hayatına giren iki kişi de kendi yollarına doğru giderler. Metin yine küçük dünyasında, yalnızlığıyla baş başa kalır. Bu sırada Metin’in hayatında ilginç bir gelişme olur, televizyondaki bir star yarışması onu konuk olarak çağırır.
20 Eylül 2014 Cumartesi
14 yılın şiiri, yeniden...
Can Bahadır Yüce, Yaşar Nabi Nayır Gençlik Şiir Ödülü’nü aldığında 18 yaşındaydı.İlk kitabı Yaslı Mızıka yayınlandığında 19. Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer, Abdülkadir Budak gibi usta şairlerin övgüyle söz ettiği “olağanüstü yetenek” 2000 Altın Dize ve 2001 Nüzhet Erman şiir ödüllerine değer görüldü. Şiirlerindeki lirizm, duru söyleyişi ve şiir bilgisi ile dikkat çekti. “Dilin pusulasını elinde tutan şair” olarak kayıtlara geçti. İlk kitabından iki yıl sonra Uzakta Beyaz’ı (Can Yayınları, 2002) yayımladı. Yaslı Mızıka’daki şiirleri “çocukluğa veda” sayarsak, Uzakta Beyaz “olgunluğa adım”ın kitabıydı. Üçüncü kitabı Unuttum Dünya ise uzun bir aranın ardından, 2008 yılında yayımlandı. Bu süre zarfında imge dünyasını geliştirmiş, sözü daha da inceltmişti şair. Gelenekle moderni buluşturan bir (Şem’i’den ve William Wordsworth’tan iki alıntıyla açılıyor sayfalar) usta işi şiirlerle karşımızdaydı. Şiirlere, Salinger’dan Necatigil’e, Bachmann’dan Bediüzzaman’a yoğun bir çağrışım haritası eşlik ediyor. Ara ara şiirlerini dergilerde okusak da Yüce, yeni kitap yayımlamadı.Everest Yayınları, Can Bahadır Yüce’nin yaklaşık 14 yıla yayılan şiir serüveninin ürünü olan üç kitabını yeniden yayımladı. Yüce “Doğrusu, şiir kitaplarımın yeniden basılması gibi bir niyetim de beklentim de yoktu. Ama kitapları yan yana görünce yeni basımların isabetli bir fikir olduğuna karar verdim.” diyor ve bunun ne anlama geldiğini ise şöyle açıklıyor: “Her okur kuşağının beğenileri, eğilimleri, dünyaya bakışı farklı oluyor. Onların Türk edebiyatındaki süreklilikten haberdar olması için yeni basımlar önemli.”Can Bahadır Yüce, uzunca bir süredir Amerika’da yaşıyor. Sekiz yıldır Kitap Zamanı’nın editörlüğünü yürütüyor. Geçtiğimiz aylarda bu sayfada haftalık yazılara başladı. “Yeni kitap var mı?” sorumuza ise “Elimde şiirler var ama bunlar ne zaman bir kitap bütünlüğüne kavuşur, bekleyip göreceğiz.” cevabını veriyor. Can Bahadır Yüce ile yaptığımız söyleşi, 22 Eylül Pazartesi günü çıkacak Aksiyon dergisinde yer alıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)