17 Nisan 2014 Perşembe
Azerbaycan'da doğanın korunması için heykel sergisi açıldı
Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de doğanın korunması amacıyla açık havada heykel sergisi açıldı. Haydar Aliyev Kültür Merkezi bahçesinde sergilenen heykellerin yapımında pet şişeler, araba lastikleri, metal plakalar ve ahşap malzemelerin kullanılması dikkat çekiyor.Bir sivil toplum kuruluşunun öncülüğünde gerçekleştirilen projede, baharın gelişi ve tabiatın korunması konusu ile birlikte geri dönüşümün önemi vurgulanıyor. Sergilenen eserlerden birinin yanına koyulan çevrecilik andı ise ilgi odağı oluyor. Çevrecilik andında, ''Ben yer küresinin bir sakini olarak aşağıdaki bu düğmeyi basmakla ekolojik dengenin korunması için her zaman dikkatli olacağıma, yeşili koruyarak ve arttırarak doğaya katkı sağlayacağıma, çevremi kirletmeyeceğim ve tanıdığım herkesi bu konuda bilgilendireceğim konusunda ant içiyorum'' yazıyor. Serginin ziyaretçilerinden Kamuran Halilov Cihan Haber Ajansı'na(Cihan) yaptığı açıklamada, tabiatın korumanın önemine işaret etti. (CİHAN)
16 Nisan 2014 Çarşamba
Vecd gerek bize, vicdan gerek
Günümüz edebiyatının genç ve güçlü kalemlerinden şair-yazar Hüseyin Akın, baharı bir şiir, üç deneme kitabıyla karşıladı. "Sevmek, Karanfil ve Kiraz", Akın'ın 1986-2003 yılları arasında yazdığı tüm şiirleri bir araya getiriyor. Modernizm eleştirisi olarak adlandırdığı "Kaybolmak İçin Nereye Gitmeli", geçen hafta okurla buluşan "Yalan Dünyanın Yanlış İşleri" ve mayıs başında yayımlanacak olan "Hu Dönüşü", yazarın son dönemde yazdığı denemelerden oluşuyor.Akın, denemelerinde ‘meşgul ile meşgule hanım'ın bitip tükenmeyen işlerine, yalansız hava sahasına, marketizm ideolojisine, slogan kuşağına, firavunlaşma temayülüne ve daha birçok konuya odaklanıyor ve artık öyle bir zamana geldik ki, ‘kalplerimizi tekzip değil, tahsis etmek gerektiğini' söylüyor.'Kaybolmak İçin Nereye Gitmeli' neden modernizm eleştirisi?Bütün müştemilatıyla modern hayatın kıskacı içindeyiz. Artık kaybolmak bile neredeyse imkânsız hale geldi. İletişim ağları ile çepeçevre kuşatılmışız. Yolunuzu gözleyen değil, yolunuzun üstünde sizi gözetleyen birileri var. Birkaç dakika bile kendimizle baş başa kalamıyoruz. Kendimize gelsek, kendimizden de geçebileceğiz. Vecd gerek, vicdan gerek. İkisi de kaybolup kendine dönmeyi ve kendine gelip kaybolmayı işaret ediyor. Vecd kendinden geçmiş kalbin halidir, ama aynı zamanda “bulmak” fiilinden türemiştir, kaybolup kendine avdet etmek gibi bir anlamı içeriyor.Kimse kaybolmak istemiyor aslında, tam tersine herkes görünür olmaktan çok memnun, öyle değil mi?Kaybolmak aslında kişinin kendine rücu etmesidir. Kaybolmadığınız zaman neredesiniz? El cevap: Her yerdesin ama kendinde değilsin. Ama biz birbirimize tutunarak yaşıyoruz. İnziva yapabileceğimiz, münzevi olabileceğimiz ne mekânlar, ne imkânlar kaldı ne de kelimelerimiz var. Modern hayat, yolumuzu yordamımızı, kelimelerimizi, cümlelerimizi, reflekslerimizi, her şeyimizi değiştirmiştir. Artık birbirine benzeyen insanlar, evler, sokaklar, adresler var. O müstesna kişiliğimiz ortadan kalkmıştır. Bugün insanlar, dine karşı bir din ile muhataplar. Modernizm semavi dinlere kendi rengini ve kokusunu bulaştırmak isteyen bir tür ‘karşı din'dir.Nasıl bir din?Modernizm, dine karşı bir dindir. Masum görüntüsü içerisinde giyimimizi, kuşamımızı, inançlarımızı, aile hayatımızı, hepsini bizim ona gönüllü oluşumuzla değiştiriyor. Modernizm önce bizi icbar ediyor: ‘Çağa uymuyorsun, çağ dışısın, adapte olamamışsın, gelişmemiş varlıksın.' şeklinde bizi itham ediyor. Biz aslında dini yanlış tanımlıyoruz. Zannediyoruz ki din somut ibadet şekilleri olan, tanzim edilmiş düsturları bulunan bir şey. Hayır. Bugün bize dayatılan yaşam şekillerinin hepsi gelenekselleştikçe din haline geliyor.İki deneme kitabınızdaki yazıların başlıkları, birkaç cümlede çok şey anlatan dizeler gibi. Günümüz insanının karakter tahlili biraz da: Ey Türk İhtiyarlığı, Çevrimdışı Samimiyet, Sırıtan Kahkaha, Somurtan Gülüş, Çok Meşhurdunuz Tanıyamadım, Meşgul ile Meşgule…Ben şiire başlar gibi yazıya başlarım. Kimi zaman şiire niyet ederim bundan bir deneme çıkar, kimi zaman bir imge yakalarım, ondan hiç beklemediğim şekilde öykü vücuda gelir. Yazmak iyi niyetli bir başlangıçtır. Sonucu ne olursa olsun niyeti sahihtir. Bu sahih, iyi niyet yazılan metnin çeperlerine kadar sızan şiirdir. Sözünü ettiğiniz başlıklar böyle bir şiirsel sızmanın tezahürüdür. Şairin sadece hayatı değil bütün yazdıkları şiir olmasa da şiire dahildir.“Modern insanın gözden çıkardığı iki yüz vardır. Birincisi kendi yüzü, ikincisi gökyüzü” diyorsunuz bir denemede. Ortak noktası nedir bu iki yüzün?İkisine de uzak yaşıyor insan. Aynada kendi yüzüne bakacak ne vakti ne de cesareti var. İnsanın kendi yüzünde gezintiye çıkması asıl itibarıyla bir muhasebe ve oradan kalbine uzanan yolları keşfetme şansını yakalamasıdır. İnsan tefekkür ettikçe kendi yüzüne yelken açmış olur. Diğer yandan gökyüzü insanın tepesinden kanatlanıp hızla uzaklaşan bir yüz gibi. Modern insan tabiatı profan kıldığı içindir ki gökyüzü silik ve okunaksızdır. “Bakışlarınızı kaldırıp gökyüzüne bir bakın” (Mülk suresi-3) ayeti bize çok önemli ipuçları vaat eder. Eğer bugünün çağdaş insanı kutsalını kaybetmişse bu göğünü kaybettiğinden dolayıdır. Bütün eşyanın, nesnenin, kelimelerin ve kavramların gökselliği gözden kaçırılmıştır. Şayet kendi yüzümüze dönük bir gözümüz ve gökyüzüne ayarlı bir özümüz olmuş olsaydı dünya-ahiret dengesini daha sağlam tutmuş olurduk.'Eğlenceli Bir Yazı' denemenizde “Çok eğlendik diyen insanların aslında eğlenmiş olma noktasında kendilerini ikna etmek için bunu söyledikleri daha doğrudur.” şeklinde bir tespitiniz var. Bu cümle ile her yerde çok karşılaşıyoruz. Doğru olduğu kadar yerden yere vuran bir eleştiri bu. İnsanoğlu kendi kendini niye böyle bir ikna çabasına girsin ki?Beslenip beslenmediğinize siz değil uzmanlar karar veriyor artık. Bedenine hızla uzaklaşan, bedenine yalnızlaşan bir insan tipinden bahsediyorum. Eğlenip eğlenmediğiniz de böyle. Sizin ne ile ne zaman ne kadar eğlendiğiniz belli modern kalıplarla ölçülüyor. Ne kadar eğlenmişlik hissi yaşamasanız da modern dizgeye göre eleştirilmez eğlence kalıplarının içerisindeyseniz “hiç eğlenmedim” deme özgürlüğüne sahip değilsiniz. Zira aynı tonda eğlenen insanlar cemaatinden kovulmuş, aforoz edilmiş olursunuz.“Aynaya bakmanın cesaret gerektirdiği günlerde yaşıyoruz. Yüzümüzü teşhis, kalbimizi tashih edecek bir ayna gerekli bize.” Bir de kalplerin tekzibinden bahsetmiştiniz. Teşhis, tekzip, tashih… Hangisi elzem?Yüzümüzü teşhis ilk başta gerekli olan. Eşkalimizi belirleyelim ki suçun ne kadarı bizde, anlamış olalım. Yüzümüzü teşhis ettikten sonra bir dalgıç edasıyla kalbimize iniş yapabiliriz. Kalbimizi yalan ve yanlış olandan ayıklamak için bu şart. Tekzip de gerekli kalbimizi. Hiç inanmadığımız, zorla kabul ettiğimiz şeyleri ayıklamadan olmaz. Tekzip edilmiş kalp selamete kavuşmuş-kalbiselim- samimiyet içre olan bir kalptir. Samimiyet insana “sen o değilsin aslında busun” der ve bunu tekziple başarır. Üçü de ehem, üçü de mühim. Hepsi lüzumlu ve hepsi elzem.Peki meşgul kimdir, meşgule onun nesi oluyor?'Meşgul' size gelmeden önce başkasına giden kişidir. Size gelebilmesi için önce kendisine gelmesi lazım. Bu da çok uzun ve meşakkatli bir yoldur, zira daha bir sürü uğrayacak yeri, yapacak işi vardır. Bütün vakitleri işgale uğradığı için kıpırdayacak hali kalmamıştır. Kapısına gelseniz de pencere camına tıklasanız da “bana mısın” demez. “Bana mısın” diyebilmek eşiği geçmektir zaten; üzerine alınmaktır gelen misafiri, iz süren adamı. Kimi ararsan bugünlerde telefonu meşgul çalıyor. İnsandan insana uzanan bütün hatlar dolu. 'Meşgule'ye gelince, ayak basılmamış, göz değmemiş yerleri, kırkından sonra çıktığı merdivenleri günde bilmem kaç kez süpürendir o. Meşgul ve meşgule dünyaya hükümet eden erkek ve kadındır. Ama ikisi de ziyadesiyle meşgul oldukları için biri diğerine birazcık yaslansa düşüveriyor. Birbirimizi göremeyecek, sevemeyecek, ismini söyleyemeyecek kadar meşgulüz.“Denemelerde birçok kişinin ‘bu da konu mu!' dediği pek çok meseleyi konu dahline soktum. Birçok insanın göremediği, üzerinden atlayarak geçtiği şeyleri” demiştiniz. Mesela nedir onlar? Sanki hepsi tam da hayatımızın göbeğinde…Dilencileri ve dilenmeyi yazdım, kimse onları yazmaz ki. Onlar hakkında yazı yazılan değil, kucağına bozuk para fırlatılandır. Yalakaları ve dalkavukları yazdım, bu insanlar da ifrat yapmaktan gözleri kör olmuş kişilerdir. Acıklıdırlar. Belki yazılan tek bir satır onları bu çanak yalayıcılık ve etek öpücülükten kurtarır diye düşündüm. Yazıyı onlara da layık görmeyiz. Otomobiller ve futbol aleyhine yazdım, her ikisi de teknoloji tanrısının dokunulmazlarıdır. Ama bu yazgının yazı ile bozulması gerektiğine inandım ve yazdım. Nankörleri, şakacıları, kıskançları, marketleri, meşhurları, balkonları hiç görmedikleri halleriyle insanlara göstermeye çalıştım. Yaklaştıkça bu kıyıda duran konular elbette hayatınızın ortasına kuruluyor.“Eskiden bir kimliği bir de nüfus cüzdanı vardı insanların. Şimdi ise iki kimlikle hayatını sürdürüyor insan: Biri yanında taşıdığı, diğeri evde bıraktığı.” Evde bırakılan bu kimlik nasıl oluştu?Toplumsallaştıkça sosyolojik bir varlık haline geldik ve şahsiyet sahibi olmak değersizleşip ilgi görmemeye başladı. Pragmatik, makyavalist, oportünist zihniyet ve kafa yapıları bu evde bıraktığımız kimliğimizin yarattığı boşluğu dolduran çağdaş unsurlardır hep.Henüz yayınlanmayan "Hu Dönüşü" hangi konuları işaret ediyor?'Hu Dönüşü' kitabı da din, dindarlık, medeniyet merkezli yazılardan oluşuyor. Özeleştiri niteliğinde bir kitap. Herkesin 'U dönüşü' yaptığı bir dünyada insanları Mevlânâ misali Hu dönüşüne davet ediyorum. Hidayet yazıları da diyebilirsiniz buna. Biraz ironik çokça hüzünlü yazılardan oluşuyor. Sosyal meselelere edebi bir kıvamla yaklaşmanın örnekleri. Sosyal ve dini mevzuları şiirle düşünmek nasıl bir şey onu ortaya koymaya çalıştım. Kısacası 'Hu dönüşü', dönüşü olan bir kitap. Dönüp dolaşıp okumak gerek.
Edirne’de Hilye-i Şerif sergisi açıldı
Edirne'de Hz. Muhammed (sav)'in fiziksel özelliklerini tasvir eden Hilye-i Şerif sergisi açıldı.Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla bu yıl Türkiye'nin 6 ilinde Kutlu Doğum Haftası etkinliklerine katkı sağlanıyor. Ankara ve İstanbul başta olmak üzere 6 ildeki etkinliklerine İl Kültür ve Turizm Müdürlükleri destek veriyor. Kutlu Doğum programlarına katkının sağlandığı illerden biri de Edirne. Hafta münasebetiyle İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü iki sergi birden açtı. Tarihi Devecihan Kervansarayı'nda açılan sergilerden birisi Topkapı Sarayı'nda bulunan Kutsal Emanetleri gösteren fotoğraf sergisi, diğeri ise Hz. Peygamber'in fiziksel özelliklerini tasvir eden Hilye-i Şerif sergisi.Serginin açılışını Edirne Vali Yardımcısı Mustafa Serdar Bakır, İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Hacıoğlu, Edirne Müftüsü Emrullah Üzüm ve Edirne Müze Müdürü Hasan Karakaya birlikte yaptı. Mehmet Çebi'nin koleksiyondan alınan 26 adet birbirinden özel eserin bulunduğu sergi bir hafta boyunca ziyaretçilere açık olacak.Edirne İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Hacıoğlu, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Dinçer'in talimatlarıyla bu yıl Kutlu Doğum etkinliklerine katıldıklarını söyledi. Başta Ankara ve İstanbul olmak üzere 6 ilde Kutlu Doğum etkinliklerine katıldıklarını ifade eden Hacıoğlu, bu illerden bir tanesinin de Edirne olduğunu belirtti. Bakanlığın kararı doğrultusunda Edirne'de iki tane serginin açıldığını dile getiren Hacıoğlu, "Bunlardan bir tanesi Topkapı Sarayı Müzesi'ndeki Kutsal Emanetler resim sergisi, diğeri ise Hilye sergisidir. Malumunuz bunlar çok değerli eserlerdir. Paha biçilmez eserlerdir. Her birinde ayrı bir şekilde Peygamber Efendimiz'in fiziksel özellikleri tasvir edilir. Kültür ve Turizm Bakanlığı olarak Kutlu Doğum etkinliklerinde bulunmak bizi ziyadesiyle memnun etmiştir. Önümüzdeki yıllarda etkinliklerin daha da artarak devam edeceği inancını taşıyorum." dedi.(CİHAN)
15 Nisan 2014 Salı
Ustalardan yazma hikâyeleri
Kalem erbabının yazı ile hukuku genelde ‘varoluşsal’ meseleye gidip dayanır. Çoğu yazarın “Yazmasam ölürüm” demesi bu yüzden.Duran Boz’un ‘Yazma Hikâyeleri’ni (Hangar Kitap) okuyunca, ‘yazmak ve yaşamak’ın, niçin birçok yazarın lügatinde birbirinin açıklayıcısı iki kelime olarak yer aldığını çözmek daha kolay.Duran Boz, yazarların ‘okurluk’ dünyasına dair kıymetli detayları bir araya getiren ‘Okuma Hikâyeleri’nin ardından bu kez ‘Yazma Hikâyeleri’ ile nitelikli okur nezdinde yazarların dünyasını biraz daha genişletiyor. Kitapta, 76 yazar ve şairin kaleminden kendi yazma öyküleri yer alıyor. Her biri, okuru yazarın hususi dünyasına götüren, ilk elden çıkmış bu metinler, sadece yazarların yazı ile kurduğu bağı değil, aynı zamanda okuru yazıya teşvik ediyor. Kitabın sonuna eklenen okuma listesi de bunu destekliyor. Böylece kitap, yazarların kişisel serüveni olmaktan çıkıp okuru ‘ateşleyici’ bir motivasyon aracına dönüşüyor.Sadece birkaç yazarın değil, birbirinden farklı kuşakların hocası ve ağabeyi olan Nuri Pakdil’in yazma hikâyesi ile başlıyor ‘Yazma Hikâyeleri’. ‘İnsan kuran adam’, yalnızlığını yenme denemesi olarak başlamış yazıya. Yatağının yanında kâğıtla kalemi hiç eksik etmeyen, yazarken sürekli saatine bakan Pakdil, yazmayı ‘uzun yürüyüşe başlamak’ diye tanımlıyor: “İlkin değilse de, sonra sonra, anlıyorsunuz bir koşuda olduğunuzu; yarıştığınızı; her şeyden önce, kendi kendinizle.”İSTİDAT MI, MECBURİYET Mİ?Yazıya dair kadim bir tartışma konusunu Rasim Özdenören alevlendiriyor. Yedi Güzel Adam’dan biri olan Özdenören’e göre yazmak bir ‘istidat’ işi: “İçinde yazmaya ilişkin istidadı bulunmayan birinin önüne istediği veya istemediği kadar bahaneler konulsun, ona her türlü fırsat tanınsın… bütün bunların hiçbiri işe yaramaz.” Rasim Özdenören’in yazma serüveni de bunu destekliyor. ‘Rasim ağabey’, lise birinci sınıfta bir arkadaşının talebi üzerine birdenbire yazmaya başladığını anlatıyor. Kendisine masallar anlatan anneannesinin hakkını teslim etmeyi de ihmal etmiyor.Rasim Özdenören, yazmanın yetenekle ilgili olduğunu söylese de Necati Mert, şartlara vurgu yapıyor. “Kabiliyet olarak doğmadım.” diyen Mert, “Şartlar yazıya heveslendirip yönlendirdi beni, ben de gittim. Hele hikâye hiç mi hiç aklımda yoktu. Seçeneksiz kaldım, mecbur oldum.” sözleriyle yazmanın bazen ‘mecbur kalmak’ olduğunu ifade ediyor.Ali Haydar Haksal’ın anlattıkları ise yazmanın ‘mutlulukla’ olmasa da teşvik ile bir ilgisi olmalı dedirtiyor. Yazmaya dair ilk ışığı Türkçe öğretmeninin yaktığını belirten Haksal, elinden tutup kitabevine götüren ve ona kitaplar aldıran hocası İbrahim Soysal’ı anmadan geçmiyor. “Ne ilk yazımı hatırlıyorum ne de niçin yazmaya başladığımı.” diyen Mehmet Narlı, yazı hayatında türkülerin önemine değiniyor. Ali Ural ise meseleyi başka bir alana taşıyor. Ural, yazı serüvenini, kurşun kalemden başlayıp daktiloya uzanan yazı araçlarıyla ilişkisi üzerinden anlatıyor. Ve yazarlığa giden yolun taşlarının çok ‘içeriden’ örüldüğünü gösteren bir de not düşüyor: “Babamdır ustam benim: Kemal Ural. Üç yaşındayken onun daktilosunun tıkırtıları davet etmiştir beni edebiyata.”Aralarında Ali Ayçil, Mustafa Özçelik, Ali Göçer, Cemal Şakar, Hüseyin Akın, Hatice Meryem, Bahtiyar Aslan, Said Yavuz, Aykut Ertuğrul’un da bulunduğu 76 yazar ve şairin yazıya dair kişisel öykülerinin yer aldığı ‘Yazma Hikâyeleri’, nitelikli okurun dünyasında yeni pencereler açıyor. Yazarlarda, yazmaya dair ‘ilk kıvılcım’ın izini sürmek kıymetli bir uğraş. Aynı zamanda yazı ile yazarın hukukunun köklerine inildiğinde işin gelip ‘okuma’ya dayanması, gözümüzün önünde duran bir hakikati bir kez daha hatırlatıyor: İyi bir okur olmadan yazmak, olsa olsa geçici bir hevesle meşgul olmaktır!
14 Nisan 2014 Pazartesi
Adana’da tiyatro zamanı
Sabancı Vakfı ile Kültür ve Devlet Tiyatroları işbirliğiyle düzenlenen 16. Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali, bugün başlıyor.Türkiye’ye ilk kez gelen Fransız şov tiyatrosu Ilotopie’nın saat 19.00’da Taş Köprü, Seyhan Nehri ve Zübeyde Hanım Parkı’nda gerçekleştireceği ‘Suya Yansıyan Düşler’ gösterisiyle açılışı yapılacak olan festivalde, bir ay boyunca Türkiye’den 16, yurtdışından 5 tiyatro topluluğu, 21 oyun sahneleyecek.Festivale Fran-sa’nın yanı sıra İspanya, İran, Azerbaycan ve Romanya’dan tiyatro toplulukları katılacak. İspanya’dan Yllana Tiyatrosu Muu!, Romanya’dan Passe-Partout Tiyatrosu Biz İkimiz, İran’dan Inruzha Tiyatrosu Kuraklık ve Yalan ve Azerbaycan Milli Akademik Dram Tiyatrosu Lankaran Hanı’nın Vezirinin Maceraları adlı oyunları ile Adana’da olacak. Türkiye’den katılacak tiyatrolar ve oyunlar şöyle: Cimri, Hamlet ve Çöl Fırtınaları (İstanbul Devlet Tiyatrosu), Kafesten Bir Kuş Uçtu-Guguk Kuşu (Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları), İstanbul Efendisi (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları), Üçüncü Zil (Ankara Ekin Tiyatrosu), Sarıpınar 1914 (Bursa Devlet Tiyatrosu), Çalıkuşu (Mersin Devlet Opera ve Balesi), Son Çığlık (İzmir Devlet Tiyatrosu), Nereye (Ankara Devlet Tiyatrosu), Nafile Dünya (Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları), İyi Geceler Desdemona Günaydın Juliet ve Toplu Hikayeler (Kenter Tiyatrosu), Bana Esmeyi Anlat (Tiyatro Kedi) ve Ay Işığı Sirki (Van Devlet Tiyatrosu). Oyunlar, Adana’da Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi ve İstanbul’da Sabancı Üniversitesi Gösteri Merkezi’nde izleyici ile buluşacak. Ayrıntılı bilgi için: www.adanadt.gov.tr
12 Nisan 2014 Cumartesi
Necatigil Şiir Ödülü Enver Ercan’ın
Türk şiirinin büyük ustası Behçet Necatigil’in anısına 1980 yılından bu yana ailesi tarafından düzenlenen Necatigil Şiir Ödülü, bu yıl “Türkçenin Dudaklarısın Sen” adlı kitabı için Enver Ercan’a verildi.Önceki gün toplanan Eray Canberk, Cevat Çapan, Refik Durbaş, Turgay Fişekçi ve Doğan Hızlan’dan oluşan 2014 Yılı Seçicileri Kurulu, ödülü oy birliğiyle Enver Ercan’a verdi. Seçici kurulun ödüle ilişkin açıklaması şöyle: “Enver Ercan, bu kitabında çağdaş şiirimizin ustalarını konu edindiği anı-düş şiirleriyle geçmiş şiirimize lirik bir saygı duruşunda bulunurken, ustalar aracılığıyla şiir sanatının gizleriyle de okurlarını buluşturuyor. Bu şiirler Enver Ercan’ın şiirleri olduğu kadar şiirimizin büyük ustalarından günümüz okurlarına birer selam olarak da okunabilir. ‘Türkçenin Dudaklarısın Sen’ lirik şiirimize yeni bir pencere açmasıyla da önemli bir yapıt olarak değerlendirilmiştir.” Enver Ercan’a ödülü, 16 Nisan Çarşamba günü saat 18.30’da Kabataş Erkek Lisesi Eğitim Vakfı’nın katkılarıyla vakfın Ortaköy tesislerindeki Hamdi Saver Salonu’nda düzenlenecek törenle verilecek.
11 Nisan 2014 Cuma
‘Kış askeri’ görev başında
‘Kaptan Amerika: Kış Askeri’, üç yıl önceki ilk filmin hantallığından sıyrılıyor. Aksiyon kozunu ölçülü kullanan film; alt metni, politik göndermeleri, referansları ve görselliği ile blockbuster kategorisinin başarılı bir örneği olarak öne çıkıyor.Hollywood’a yansıdığı kadarıyla anlıyoruz ki, ABD’nin kendi sistemini koruma içgüdüsü hayli kuvvetli. Sydney Pollack klasiği ‘Akbabanın Üç Günü’nden (1975) bu yana, sistemin kirli çamaşırlarını temizlemek için kendi adamlarını harcayabildiğini biliyoruz. Sağ olsun Hollywood, hepten bu ‘yanlış’ düşünceye meyledip Amerikan sistemi hakkında olur olmaz suizanlara kapılmamamız için şu bilgiyi eklemeyi de ihmal etmiyor: Sistem ne kadar kirlenirse kirlensin, mutlaka demokrasi ve özgürlükten yana tavır koyan bir kahraman çıkar ve bunun hesabını sorar. (Bu bağlamda, Edward Snowden’i de bunlardan sayabiliriz!) Bir bakıma, sistem hep temiz kalır. Kimi zaman, ‘bazı paraleller’ işi rayından çıkarabilir ama müsterih olun; ABD hem kendi güvenliği hem de dünyanın huzur ve refahı için gerekeni yaparak bu ‘paralel yapı’ları tasfiye eder!‘Kaptan Amerika: Kış Askeri’nde bu temaların tekmili birden başarılı bir senaryo çatısında bir araya getiriliyor. 2011’deki ilk filmde Yüzbaşı Steve Rogers’ın, nam-ı diğer Kaptan Amerika’nın doğuş hikâyesine tanıklık etmiştik. Filmde, Rogers’ın 2. Dünya Savaşı sırasında Kaptan Amerika olarak bilinen süper askere dönüşeceği deneysel bir programa katılması ve Red Skull’ın liderliğindeki HYDRA organizasyonuyla savaşması konu edilmişti.Bugün gösterime giren ikinci adımda günümüze gelen Steve Rogers, ABD merkezli bir uluslararası casusluk ve suçlarla mücadele kuruluşu olan SHIELD’ın çatısı altında görev yapmaktadır. Operasyonların başındaki Nick Fury saldırıya uğrayınca SHIELD’ın geçmişi ve geleceğiyle ilgili hayati bilgiler Rogers’ın eline geçer. Bu sırada, SHIELD’ın başkanı konumundaki Alexander Pierce, Steve Rogers ve arkadaşlarını ‘paralel’ ilan ederek vatana ihanetle suçlar. Rogers, Natasha ve Sam’in yardımıyla elde ettiği bilgiler ışığında HYDRA’nın yok olmadığını, aksine SHIELD’ı kullanarak dünyayı kaosa sürüklemek üzere olduğunu fark eder.‘Kaptan Amerika: Kış Askeri’, Hollywood’un yıllar boyu işlediği, ‘sistemin kendini temize çekme’ temasının bütün damarlarını bir havuza akıtıyor. İçinde, sistemin hedef haline getirdiği ve kendini temize çıkarmaya çalışan kahraman teması da var, bilimsel çalışmaların nasıl korku imparatorluğuna yol açabileceği tezi de... İkinci Dünya Savaşı’ndaki çılgın projeler de var, ‘eski ABD’ ile yeni ABD’nin ulusal güvenlik, kişisel hak ve özgürlükler üzerine giriştiği mücadele de... Çok katmanlı, geniş bir skalada ilerleyen bu temalar yumağı; her zaman olduğu gibi kişisel bir dostluk ve fedakarlık öyküsü üzerinden harmanlanıyor.İlk filmin üstüne çıkıyorBu topraklarda yaşayanlar için meselenin başka boyutları da var elbette. Mesela, ‘Kaptan Amerika: Kış Askeri’nin ‘MİT Yasası’nın TBMM’de görüşüldüğü günlerde gösterime girmesi, güldürmeyen, kötü bir şaka gibi. Filmin olay örgüsü, son üç aydır maruz bırakıldığımız suni ‘paralel yapı’ gündeminin nasıl bir perdeleme olduğunun detaylı bir özeti niteliğinde. Diğer taraftan, Meclis’te görüşülen MİT Yasası dolayısıyla yakın geleceğimizin fragmanını izler gibiyiz. Filme gidecekler, muhtemelen bu yazılanları daha iyi anlayacak.Vaat ettikleri açısından bakınca filmin hedefi tutturduğu söylenebilir. Anthony ve Joe Russo kardeşlerin yönettiği ‘Kış Askeri’, ilk filmin hantallığından sıyrılarak dinamik bir yapıya bürünmüş. Dolayısıyla ‘Kaptan Amerika: Kış Askeri’ alt metni, politik göndermeleri, popüler sanata yaptığı referansları, etkileyici görselliği ve aksiyon kozunu ölçülü kullanmasıyla büyük bütçeli yapımlar (blockbuster) kategorisinin başarılı bir örneği olarak öne çıkıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)