28 Kasım 2015 Cumartesi

Vanessa Redgrave de Antalya'ya geliyor

Antalya Film Festivali, dünya sinemasının yıldız isimlerini festivale konuk etmeye devam ediyor.

Catherine Deneuve ve Jeremy Irons'ın ardından Vanessa Redgrave de Antalya'ya gelecek isimler arasına eklendi. Aynı zamanda bir aktivist olan Vanessa Redgrave, 52. Uluslararası Antalya Film Festivali'nin onur konuğu olacak. Altı kez aday olduğu Oscar ödülünü Julia (1977) filmiyle kazanan İngiliz tiyatro, televizyon ve sinema oyuncusu Redgrave, festivalin kapanış gecesinde Yaşam Boyu Başarı Ödülü alacak. Redgrave'in oynadığı 1967 yapımı Camelot filmi de festival kapsamında gösterilecek. Filmin gösterimine Redgrave ile birlikte filmde rol alan eşi Franco Nero da katılacak. Ünlü çift ayrıca festival kapsamında bir de masterclass verecek.

Edirne'den ağır aksak bir festival geçti

Paris'teki terör saldırısı nedeniyle Tony Gatlif'in gelememesi üzerine jüri başkanı olmadan başlayan Edirne Film Festivali, önceki akşam yapılan ödül töreniyle sona erdi. Bu yıl ilk kez düzenlenen festivalin kapanış törenine aksaklıklar damga vurdu. Salon boş kaldı, ödül alacak isimler yanlış anons edildi, Yeşilçam oyuncuları Vali'ye tepki gösterdi...

Bu yıl ilk kez düzenlenen Edirne Uluslararası Film Festivali'nin kapanış ve ödül törenine aksaklıklar damga vurdu. Salonun boş kalmasının yanı sıra ödül alacak isimler de yanlış anons edildi. Tören sonrası ise festival konuğu Yeşilçam oyuncuları Vali Dursun Ali Şahin'e tepki gösterdi.

Edirne Valiliği ile Belediye Başkanlığı'nın katkılarıyla düzenlenen festival, Trakya Üniversitesi Balkan Yerleşkesi'ndeki kongre merkezinde önceki akşam yapılan ödül gecesiyle sona erdi. 20 Kasım'da başlayan festivalin açılışında salonun boş kalması üzerine kapanış töreni için şehirde gün boyu anonslar yapıldı, halk törene davet edildi. Trakya Üniversitesi'nden öğrencilerin koltukları doldurduğu törende yaşanan aksaklıklar ve bir türlü ödüllere geçilememesi üzerine öğrenciler de bir süre sonra salondan ayrıldı.

Edirne Valisi Dursun Ali Şahin, Festival Onur Ödülü aldı.

PARİS SALDIRILARI OLUMSUZ ETKİLEDİ

Sayısı giderek artan film festivalleri kervanına katılan Edirne, ilk yılında daha başlangıçta bazı ‘şanssızlıklar' yaşadı. 1 milyon TL bütçe ile yola çıkan festival, ilk darbeyi Fransa'daki terör saldırılarından aldı. Paris'te 129 kişinin hayatını kaybettiği terör saldırıları festivalin jüri dengelerini bozdu. İlk yılında bağımsız sinemanın usta ismi Tony Gatlif'i jüri başkanı olarak şehirde ağırlamayı planlayan festival, Fransız yönetmenin saldırılar sonrası -haklı olarak- kararını değiştirmesiyle jüri başkanı olmadan başladı. Gatlif'in ülkesindeki ulusal yas nedeniyle festivale katılamayacağını söylediği video kaydı festivalin açılış ve kapanış töreninde gösterildi.

Ödül gecesinin açılışında konuşan Edirne Valisi Dursun Ali Şahin, her organizasyonda mutlaka eksiklerin olabileceğini ifade ederek, bunların görmezden gelinmesini istedi. Şahin, “Bu festival önümüzdeki yıl da sürecek. Eksikliklerimiz olabilir, eksiklikler insanoğlunun soyadıdır. Herkeste bir eksiklik olabilir. Her programda da bir eksiklik olabilir. Sizin bu eksiklikleri de görmezden geleceğini umuyorum.” dedi.

‘NEXT YEAR İNŞALLAH!'

Gecenin sunucularından İlker Kurt, salonda yabancı konuklar olduğunu söyleyerek Vali Şahin'den İngilizce kısa bir konuşma daha yapmasını isteyince ısrara dayanamayan Şahin, ‘Next year, inşallah' sözleriyle salondakileri kahkahaya boğdu. Konuşmaların ardından Edirne Valisi Dursun Ali Şahin'e katkılarından dolayı festival onur ödülü verileceği anons edildi. Ödülü vermek üzere yine Vali Şahin sahneye davet edilince kısa süreli bir şaşkınlık yaşandı. Hatanın farkına varılmasının ardından Vali Şahin'e ödülü festival icra kurulu üyesi Durmuş Emir Yıldırım verdi. Şanssızlıklardan bir türlü kurtulamayan organizasyonda bu kez de Yıldırım'ın konuşma yapacağı kürsüde mikrofon çalışmadı; uzun süre telsiz mikrofon getirilmesi beklendi.

Ödülleri açıklamak için sahneye çıkan jüri üyesi Şenay Gürler, sunucu İlker Kurt'un kendisine yaptığı iltifatlara “Artık ödüllere geçsek diyorum” sözleriyle karşılık verince salonda alkış koptu. Ödülleri almak için bazı oyuncu ve yönetmenlerin uçakları rötar yaptığı ya da saatinde şehre gelemedikleri için geceye katılamadıkları açıklandı. Festival konuğu Yeşilçam oyuncuları, program sonrası aracına giden Vali Şahin'in önünü keserek tepki gösterdi. Festival boyunca isimlerinin anılmamasına ve sahneye çıkarılmamalarına kızan emektar oyunculardan Ali Güney, “Sayın Valim ödül istemedik, plaket istemiyoruz. Bir sanatçı olarak bir çıkalım. Biz senin için buradayız zaten, senin davetin üzerine buradayız.” diyerek, tepkisini dile getirdi.

Tören sonrası Yeşilçam oyuncuları adlarının anılmamasına tepki gösterdi.

Edirne'nin ‘en iyi'leri

Film: Kar Korsanları

Yönetmen: Emin Alper (Abluka)

Erkek Oyuncu: Mehmet Özgür (Abluka)

Kadın Oyuncu: Tilbe Saran (Çekmeceler)

Senaryo: Hüseyin Karabey, Abidin Parıltı (Sesime Gel)

Görüntü Yönetmeni: Feza Çaldıran (Kuzu)

Jüri Özel Ödülü: Emine Emel Balcı (Nefesim Kesilene Kadar), Feride Gezer (Sesime Gel)

Kısa Film: Wong Kar Wai Üzerine Bir Kısa Film

SİYAD En İyi Film: Abluka

26 Kasım 2015 Perşembe

René Char ve ressam arkadaşları

Fransızların, ‘direniş şairi' diye tanımladıkları René Char'ın, ressamlarla yakın dostluğu biliniyordu. Kimi onun elyazması şiirlerine desen çizmiş, kimiyle de birlikte sergi açmışlar. Chiviyazıları Yayınevi, o çizimlerin bir kısmını “René Char: Yaşamı, Sanatı ve Şiirleri” adlı kitapta yayınladı. Char uzmanı olarak tanınan Fransız Serge Velay'ın yazdığı eser, şairi yakından tanımak isteyenler için de iyi bir kaynak.

Fransız şair René Char (1907-1988) hakkında ağustos ayında önemli bir eser yayımlandı. İki iyi dost olan Albert Camus ve Char'ın, 1946-1959 yılları arasında birbirlerine yolladıkları mektupları Yapı Kredi Yayınları “Yazışmalar” adıyla Türkçeye kazandırdı. Fransa'da 2007'de çıkan ve uzun bir araştırmanın ürünü bu eser, edebiyat tarihi açısından değerli bir çalışmaydı. Üç ay sonra, bu kez Chiviyazıları Yayınevi, Char ile ilgili yine önemli bir kitabı okura sundu. “René Char: Yaşamı, Sanatı ve Şiirleri” sadece edebiyat değil, resim tarihini de yakından ilgilendiriyor. Pablo Picasso, Salvador Dali, Joan Miro, Alberto Giocametti, Henri Matisse, Vasiliy Kandisky, Georges Braque, Max Ernst gibi ünlü ressam ve heykeltıraşların René Char'ın şiirleri için çizdikleri desen, illüstrasyon ve süslemelere yer veren eser, edebi dostluktan doğan ebedi bir yolculuğun izlerini taşıyor.

Picasso ve Char, 1965

René Char'ın, çağdaşı olan ressamlarla yakın dostluğu biliniyordu. Kendisi de resim yapıyor, modern resim üzerine yazılar yazıyor. Açtığı birkaç serginin afişine de kitapta yer verilmiş. Paris Musee D'art Moderne'de (Modern Sanat Müzesi) 1971'de “Char ve Resimleri” adlı bir sergi açılıyor. 1963'te Paris Üniversitesi Bibliotheque Litteraire kütüphanesinde açılan sergi, “Georges Braque ve Rene Char” adını taşıyor. 1969'da ise yine Paris Musee D'art Moderne'de Ceret (Ceret Modern Sanat Müzesi) “René Char'a Armağan” sergisi açılıyor. Bu sergide Char'a hediye edilen resimler yer alıyor ama hangi ressamlara ait eserlerin olduğu bilgisi kitapta yok maalesef.

En önemli sergi ise 1980'de Fransa milli kütüphanesi Bibliotheque Nationale'de açılan “XX. Yüzyıl Ressamlarınca Süslenmiş René Char Elyazmaları”. Çünkü “René Char: Yaşamı, Sanatı ve Şiirleri” kitabındaki çizimler, bu sergiden. Matisse'in deseni hariç diğer ressamların eserleri Türkiye'de ilk kez yayınlanıyor. Matisse'in Char şiirleri için yaptığı 16 deseni, 1980'de Ada Yayınları tarafından yayımlanan ‘Seçme Şiirler' kitabında yer almıştı.

Joan Miro, Char'ın el yazması şiirlerini renklendirmiş.

ARTINE, DALİ'NİN ÇİZİMİYLE YAYINLANIYOR

Peki, hangi ressam Char için ne çizmiş? Salvador Dali, şairin yaşamöyküsünü anlattığı ilk kitaplarından Artine'e, Kandisky, ‘Le Marteaue Sans Maitre' (Ustası Olmayan Çekiç) adlı şiir kitabına illüstrasyon çiziyor. Alman ressam, heykeltıraş Max Ernst, “Fete des Arbres et du Chasseur” (Ağaçların ve Avcıların Bayramı) adlı şiir kitabını, heykeltıraş Alberto Giacometti “Poemes des Deux Annees” (İki Yılın Şiirleri) kitabının ilk baskısını resimliyor. Katalan ressam Joan Miro, Char'ın elyazması şiirlerini renklendirmiş. Kitap siyah-beyaz olsa da kenar süsü şeklindeki bu çizimler oldukça heyecan verici.

René Char'ın ressamlar arasında Picasso ile daha yakın olduğu söylenebilir. Kitapta, iki dostun birlikte çekilmiş ve hallerinden oldukça eğlendikleri anlaşılan karelerinin yanı sıra Picasso'nun iki eseri var. “Dependance de L'adieu” (Veda Bağımlılığı) şiiri için yaptığı bir illüstrasyon ile II. Dünya Savaşı'na katılan ve Fransa'da devrimci hareketlerde bulunan Char'ın “La Provence Point Omega” bildirisi için yaptığı desen. Char'ın, savaş dönemindeki edebi suskunluktan önce yayınlanmış son şiiri “Enfants qui Cribliez d'Olivies”i de Picasso resimliyor fakat kitapta bu çizim bulunmuyor. Ressam Georges Braque ise onun, suların kirletilmesine karşı yazdığı “Soleil des Eaux” (Suların Güneşi) oyununa, güneş ve balık desenleri çiziyor.

Picasso'nun “La Provence Point Omega” bildirisi için yaptığı desen.

Char'a ait 44 şiir çevrilmiş

Fransız edebiyat çevrelerinde René Char çalışmasıyla tanınan, şair, yazar ve araştırmacı Serge Velay'in yazdığı kitabı Türkçeye, Mardin Üniversitesi felsefe bölümü hocalarından Kenan Sarıalioğlu çevirdi. Kitabın editörü ise şair-yazar Salih Bolat. Orijinal kitaptan farklı olarak Türkçe baskıda, Sarıalioğlu'nun Fransızca iki kitaptan seçtiği 44 şiir de yer alıyor. Char'ın şiirlerini daha önce Tahsin Saraç, Semih Rifat, Özdemir İnce, Fuat Çiftçi, Hilmi Yavuz, Cemal Süreya ve Cevat Çapan gibi isimler Türkçeye çevirdi. Adam, Ada, Armoni, Alkım ve YKY bu çevirileri farkı zamanlarda yayımladı. Buraya, René Char'ın en son Sarıalioğlu tarafından çevrilen “Yaşasın!” şiirini alıyoruz.

Yaşasın!

benim ülkemde, ilkyazın sevecen işaretleri

ve yarı çıplak kuşları yeğlemiştir uzak hedeflere

hakikat bir mumum yanında bekler şafağı

pencereye gerek yoktur

benim ülkemde heyecanlı insana sorulmaz heyecanı.

alabora olmuş bir sandalın üstünde kötü yürekli bir gölge yoktur.

gönülsüz günaydın, bilinmez benim ülkemde.

ancak çoğaltılıp geri verilebilen, ödünç alınır.

yapraklar, ülkemin ağaçlarında çok yapraklar vardır.

dallar özgürdü meyve vermemekte.

galibin iyi niyetine güvenilmez.

şükran duyulur, benim ülkemde.

Henri Matisse'in Le Peome Pulverise (Toza Dönüşen Şiir) şiirine yaptığı desen

Ressam, mühendis Calder sunar

Amerikalı heykeltıraş ve ressam Alexander Calder (1898-1976), sanat tarihine hem renkli hem de hareket eden heykeller bıraktı. İngiltere'nin başkenti Londra'daki Tate Modern'de açılan retrospektif, yüze yakın eseriyle Calder'in Britanya'daki en büyük sergisi. Daha çok metal levha ve çubuklardan meydana gelen heykeller, halden hale dönüşürken sanatseverlere özgür bir alan sunuyor ve renkli bir şenliğe davet ediyor.

Fransız şair, senarist Jacques Prevert, 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından biri olan Amerikalı heykeltıraş ve ressam Alexander Calder'i (1898-1976) şu dizelerle anar: “Eyfel Kulesi'nin - Üstü Mobil - Altı Stabil / Tıpkı Calder'e benzer / Demirin oymacısı - Rüzgarın saatçisi / Kara canavarları terbiye eden / Güleç mühendis - Tedirginlik veren mimar / Zamanın yontucusu - İşte size Calder” İngiltere'nin başkenti Londra'daki Tate Modern'de açılan retrospektif, Prevert'in sözlerinde haklılığının açık bir göstergesi. Britanya'da onun adına düzenlenen en büyük retrospektif özelliği taşıyan sergide yüz kadar heykel, resim ve çizimleri sunulan Calder'in modernizm tarihine yaptığı katkıların hatırı sayılır bir etkisi var. Heykeli durağan bir yapıdan kurtararak sürekli değişen hareketli bir objeye dönüştüren Calder, sanatseverlere, ürettiği eserin halden hale geçişini anbean yaşatıyor. Elde üretilmiş mekanizmalar sayesinde hareket eden eserleri renkli bir görsel şenlik sunuyor.

Makine mühendisi olan Calder'in babası ve dedesi heykeltıraş, annesi ise ressamdır. New York'ta Art Students League'de sanat eğitimi almadan önce çeşitli işlerde çalışır. 1920'li yıllarda ise yolunu Paris'e düşürür. Bronz, ahşap ve taştan heykellerin rağbet gördüğü bir dönemde oldukça öncü bir işe girişerek tellerden eserler üretmeye başlar. Büyük bir kitle yerine çizgiyi tercih eden bir heykeltıraş olan Calder, eleştirmenlerin ifadesiyle “boşlukta çizen” biridir. Bu tercihiyle figürlerin şeffaf olmasını sağlayan Calder, başka objelerin bu heykellerin içinde görünür olmasını sağlıyor. 1926'da ise tellerden sirkleri ve burada yaşananları anlatan eserler üretir. Joan Miro, Piet Mondrian ve Jean Cocteau gibi sanatçılar bu eserleri görmeye gelenler arasındadır. Sergide bu döneminden pek çok çalışma var.

Boşluğu işgal eden heykeller

Baledeki bir koreografiyi yönetir gibi, bu heykelleri kontrol etmek istediğini söyleyen Calder, hareket üzerine daha çok kafa yorar. Hava hareketi açık mekanizmalar onun uğraş alanı olur. El yordamıyla üretilen bu eserlerin kırılganlığını göz önünde bulunduran sanatçı, heykellerin özgürce hareket edeceği bir kurguyu yakalamaya çalışır. Marcel Duchamp'in mobile adını verdiği bu hareketli heykelleriyle, klasik durağan heykel anlayışını yıkar ve sanatsevere her yönüyle keşfedebileceği bir eser sunar. Daha çok metal levha ve çubuklardan meydana gelen heykellerini, tek bir noktadan dengeli bir şekilde kurgular. İzleyiciyle bu türden bir iletişim kuran sanatçı, herkesin kendine göre bir yorum yapabileceği özgür bir alan sunuyor.

Elle veya motorla hareket eden Calder'in bu mobilleri kinetik sanatın önemli ürünlerindendir. Sirklere meraklı bir sanatçı olan Calder buradaki hareketliliği yansıtmaya çalışırken hayvanlar, akrobatlar ve palyaçolar onun malzemesi olur. Asılı duran eserler Calder'in merak alanıdır. "Ben, bakması eğlenceli olan şeyler yapmak istiyorum.” diyen Calder, tel heykeller ve devinen oyuncaklar üretir. Hava akımıyla zincirleme hareket eden heykelleri dev bir metal örümceği çağrıştırıyor. 1930'larda ise heykelleri geometrik bir yapıdan kurtulur ve daha doğal bir forma dönüşür. Denge ve hareket üzerine kafa yoran Calder, sahne sanatlarına epey ilgilidir. Sergideki eserlerden bunun izlerini görmek mümkün.

Calder'in yedi eserinin yer aldığı, farklı koleksiyonlarda dağınık halde bulunan Panel adlı serisi de ilk kez bir arada sergileniyor. Sanatçının yeni bir görsel dil kurguladığı bu heykeller, hareketli eserlerinin ilk ürünlerinden olmasıyla önem taşıyor. Bu panellerin yanı sıra Calder'in Tarantula adını verdiği ve kocaman bir örümceği andıran bu oldukça büyük ve uzun siyah metal heykeli, Brezilya'da yer aldığı enstitüden 50 yıldan sonra ilk defa çıkıyor. Senelerdir burada sergilenen eser, sanatçının başyapıtı niteliğinde. Akrobatlar (1929) adlı telden heykeli de uzun bir süre iki parça olarak sergileniyordu, Calder Vakfı'nın yaptığı restorasyonlardan sonra bu eserin tek bir parça olduğu ortaya çıktı ve bu eseri de ilk kez bu sergide. ‘Güleç mühendis' Calder'in eğlenceli sergisi 3 Nisan 2016'ya kadar açık kalacak.

24 Kasım 2015 Salı

Ressamların gözünden Kadıköy değişirken...

Evinizin ilk katından Kalamış sahilini görürken, onuncu kattan Sivriada'yı görememek... Kırk elli sene önce akvaryum gibi bir denizin bataklık gazları üreten ürkütücü halleri...

Palamut büyüklüğündeki akıntı istavritleri anılarından sonra minik kraçalara (istavritin küçüğü) razı olmak... Ve son noktayı koyacağa benzeyen kentsel dönüşüm hamlesi... İstanbul'un en eski semtlerinden Kadıköy değişiyor dönüşüyor. Yirmi yıl önce açılan Kızıltoprak Sanat Galerisi de bu değişimi “Kadıköy Değişirken” adlı karma sergisiyle gündeme getiriyor. Muhsin Kut'un ‘Bakırköy'den Kadıköy'e Bakış', Mustafa Pilevneli'nin ‘Mor Salkımlı Bahçe-Yok Olan Değerler', Haşim Nur Gürel'in ‘Sivriada', Dilek Işıksel'in ‘Adalar', Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun ‘Fenerbahçe', Naile Akıncı'nın ‘Kadıköy', Mehmet Pesen'in ‘Kalamış Köhne', Birsel Bosut Gürbüz-Cumbalı Sokak'ı, Demet Yersel'in ‘Gökdelenler' adlı tabloları bu değişime tanıklık eden eserlerden bazıları. Resim, heykel ve seramikten oluşan 28 eserin yer aldığı 20. yıl özel sergisi 2 Aralık'a kadar açık. (www.kiziltopraksanatgalerisi.net)

Öykü ve roman yazarı Faruk Duman: Karşıt görüşten bir yazarın iyi olduğu bile söylenmiyor

Öykü ve roman yazarı Faruk Duman'ın ikinci deneme kitabı “Tom Sawyer'ın Kitap Okuduğu Kulübe” (Can Yayınları) yayınlandı. Duman'la yeni ve klasik edebi metinlerden, yazarlardan, eleştirilerden, anılardan oluşan kitabını konuştuk…

Trenler, eski elişi meslekler, doğa; hıza ayak uyduramadığınızdan da bahsediyorsunuz. Nostalji sever bir yanınız var mı?

Yeni şeylere adapte olamayan bir yanım var elbette. Hayatımıza yeni giren şeyleri reddetme anlamında değil de kendime küçük hayatın, küçük bir çevrenin yettiğini düşünüyorum. Mesela otururum, basit bir deftere yazarım. Tutup da yazı yazmak için çok şık bir defter peşinde koşmam. Yazmak yetiyor. Onun gibi. Nostalji tutkunu bir yanım var, diyemem. 80'den sonra Türkiye çok hızlı değiştiği için, aslında hepimiz kıyaslama yapıyoruz. Neydi, ne oldu; nereden nereye geldi; iyi mi oldu, kötü mü oldu. Ben de tabii kişisel olarak trenlerden bahsetmekten mutluluk duyuyorum çünkü benim babam demiryolcuydu. O dönem yaşadığımız hayatın verilerine bakıyorum ve şöyle bir şey görüyorum: Küçük memur ama bir lojmanı var, çocukların gittiği iyi bir okul ama parasız bir okul… Bunu eskiyi övmek anlamında söylemiyorum. Yalnızca biz nasıl yaşadık, çocukluğu nasıl geçirdik, nasıl hikâyeler dinledik, nasıl oyunlar oynadık... Bunlar, benim tarafımdan anlatılsın, beni okuyanlar bilsin, istediğim bu.

Kitapta “Yazardan Ne Bekleriz” diye bir denemeniz var. Bu beklentiyi karşılayabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Aslında bu yazdıklarımın bugünkü edebiyat ortamında pek bir anlamı kalmadı. Çok dar bir çevreyi ilgilendiren şeyler bunlar maalesef. Yazarın yapması gereken tek şey, yeteneği varsa, edebi anlamda ve estetik anlamda kendi en beğendiği yazarları aşmak. Ortaya çıkan şeyin ne olduğuna tabii ki edebiyat tarihi ve okur karar verecek ama öncelikle yazarın hitap edeceği kişi, önemli bulduğu, kendinden önceki yazarlardır. Bu sayede ancak edebiyat bir yapı gibi üst üste yükselebilir, gelişebilir. Uzunca bir süredir yazarın, eleştirmenin bütün dikkati piyasaya yönelmiş durumda. Dolayısıyla Türkiye'de bu bahsettiğim kriter işlevsiz hale gelmiş, öyle görünüyor. Benim esasında yapmak istediğim de, bu söylediğim işte. Çok beğendiğim yazarların yaptıklarının yanına bir şey koymak. Üstüne bir şey koymak biraz iddialı olur ama estetik anlamda onlar gibi yazabilmek.

Dil konusuna da sık sık değiniyorsunuz. Türkçeye inanan bir yazar olarak dil üstüne dönen tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkçe, çok büyük bir dil. Aydınımızda, sadece dil konusunda değil her konuda, özellikle Batı'ya karşı bir aşağılık kompleksi var. Dönemin başbakanı ne demişti: ‘Türkçeyle felsefe yapılmaz.' Bu bir aşağılık kompleksi ve benim görüşüm şu ki, hiçbir dil öbür dilden üstün değildir. Dil ihtiyaca göre büyür, dolayısıyla da toplumsal ihtiyacınız neyse diliniz de o kadardır. Bir de şöyle diyen bir grup var: ‘Dil devrimi oldu, bir gecede biz tarihimizden koptuk.' Bu yanlış çünkü bizim dil kompleksimiz Osmanlı yazarlarında da vardı. Onlar da öyle düşünüyorlardı. Bu kompleks genel, çok eskiden beri bizde var olan bir şey.

Ama alfabenin değişmesinin bir gecede okur-yazarlığı etkilediği bir gerçek.

Tam tersi aslında, bunları Niyazi Berkes de yazdı, Melih Cevdet de. Dil devriminden sonra okuma-yazma oranının nasıl fırladığına bakabilirsiniz. Çok bariz farklar var. Ama mesele o değil. Benim orada değindiğim, çok net bir kompleksimizin olduğu. Bu dille felsefe yapamıyorsanız, bu dille edebiyat yapamıyorsanız o zaman Yaşar Kemal'e, Orhan Kemal'e, Nermi Uygur'a ya da Oğuz Atay'a hakaret edersiniz.

“Kişisel özgürlüğümüzü sağlayamazsak sanatsal özgürlüğümüzü de sağlayamayız.” diyorsunuz bir yerde. Bir yazar-editör penceresinden baktığınızda yazarın düşünsel özgürlüğü ne anlama geliyor?

Bana göre bir düşünceye, bu siyasi olmak zorunda değil, bir alışkanlığa çok fazla bağlıysanız, yaratımınız da sınırlı olur. Çünkü aslında sanat eseri, düşüncenin bir ürünüdür. Dolayısıyla siz oraya bağımlı kaldığınız zaman, onun çerçevesi içinde yaratabilirsiniz. Çok kabaca, ben gerçekçi romanlar yazacağım diye tutturursanız yazdıklarınız çok gerçekçi olmayabilir. Bu tabii ki üretme zevkine sahip olmamak değil ama bu kafada belli sınırları aşmış olmak lazım. Hem kişisel olarak içinizden gelen reflekslere cevap vermek, hem de dışarıdan söylenenlere kulak tıkamak... Ben yazımı yazdığım zaman yanımda kimse yok, orada olmayanın görüşünü önemsememek lazım gibi geliyor.

“Bu parçalanma bizi infilaka götürür”

‘Zorbanın Sonu' bölümünde Zweig aracılığıyla baskılara sitem ediyorsunuz...

Şöyle diyor Zweig: “Halk genelde kendisine başlangıçta birtakım avantajlar sağlayan baskıcı iktidarların nelere yol açtığını geç fark eder.” Çok doğru. Şimdi Türkiye'de tabii ki baskıcı bir iktidar var ama galiba bu bizim gibi ülkelerin biraz da dışarıya fazla bağımlı olmalarıyla ilgili. Bana öyle geliyor ki, bizim sınıfımızdaki ülkelerde aslında sonuca biraz emperyalizm karar veriyor. Hep bir yanılsama içindeyiz. Türkiye'nin düşünce özgürlüğüne, hoşgörüye ihtiyacı var. Ben siyasetçilere hitap etmenin artık gereksiz olduğunu düşünüyorum, uzun zamandır böyle. Siyasetçilerle anlaşılamayacağını ve aydınlar arasındaki tartışmanın da sonuç vermeyeceğini düşünüyorum. Maalesef. Çünkü herkes çok fazla politize olmuş, kamplaşmış durumda. Bu hatta o kadar kötü bir halde ki, eğer karşıt görüşten bir yazarsa, insanlar onun iyi yazdığını bile söylemiyor. Hâlbuki söyleyin. Adam sağcıdır ama iyi şiir yazıyordur. Solcudur ama müthiş yazıyordur. Şimdi bu durumdayız. Bunu bile söyleyemeyecek kadar kamplaştık. Tabii benim en çok üzüldüğüm, halk arasındaki kamplaşma. Her gün sokakta tanık oluyorum. İnsanlar siz, biz diye konuşmaya başladılar. Bu korkunç bir şey. Bu bizi parçalanmaya değil, infilaka götürür.

20 Kasım 2015 Cuma

Ankara'da tiyatro heyecanı başlıyor

Her yıl kasım ayında Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf (TAKSAV) tarafından Ankara'da düzenlenen Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali'nin 20.si yarın başlıyor. Yurtiçi ve yurtdışından tiyatro gruplarının 50 oyun sahneleyeceği festival, 30 Kasım günü sona erecek.

Festivalin, Devlet Opera ve Bale Salonu Leyla Gencer Sahnesi'nde yapılacak galasında, Gürcistan'dan Tiflis Vaso Abaşidze Müzikal Komedi ve Dram Profesyonel Devlet Tiyatrosu'nun ‘Carmen (Choreodrama)' isimli oyunu gösterilecek. Festival kapsamında Avusturya, Hollanda, İran ve Azerbaycan'dan gelen tiyatro topluluklarının yanı sıra üniversite tiyatro toplulukları, özel tiyatrolar ve çocuk tiyatroları performans sergileyecek. Ayrıca sokak tiyatrosu grupları da festival çerçevesinde Kuğulupark, Yüksel Caddesi ve Sakarya Caddesi'nde 3 oyun sahneleyecek. Avusturya'dan Daskunst isimli tiyatro grubunun Almancı isimli oyunu sahneye taşıyacağı festivalde Hollanda'dan TiyatroRast, Azerbaycan'dan Gence Devlet Tiyatrosu, İran'dan Omid Darvishi tiyatro grupları atölye çalışması yapacak. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu ise Deste Şeş Tili (Kürtçe) isimli oyunu sahneleyecek.

Festival kapsamında 27 Kasım Cuma günü düzenlenecek olan “Türkiye'de Alternatif Tiyatro Araştırmaları ve Sanata Desteğin Dünü Bugünü” konferansına Tüzel Ezici, Filiz Arel, Ayça Köklü, Seyda Hilal Erbilgin ve Gülşen Karakadıoğlu katılacak. 22 Kasım Pazar günü saat 20.00'de Farabi Sahnesi'nde ünlü yazarlar Ercan Kesal ve Nermin Yıldırım, müzisyenler eşliğinde öykülerini katılımcılarla paylaşacak.

Öte yandan festivalin bu yıl Emek Ödülü Erhan Gökgücü'ne, Onur Ödülü Rutkay Aziz'e, Sevda Şener Tiyatro Yazarlığı Ödülü Özen Yula'ya verilecek. Ödüller, yarın akşam saat 19.30'da Leyla Gencer Sahnesi'nde gerçekleştirilecek açılış galasında takdim edilecek. Sanatı kitlelere ulaştırmak, ulusal ve uluslararası özel ve amatör tiyatro topluluklarını destekleyerek çalışmalarını sürekli hale getirmek için düzenlenen festival, uluslararası dayanışmaya ve barışa sanat yolu ile katkıda bulunmayı da hedefliyor. (www.ankaratiyatrofestivali.org)

19 Kasım 2015 Perşembe

Haldun Taner sempozyumu

Tiyatromuzun ve edebiyatımızın usta ismi Haldun Taner, doğumunun 100. yılında bir sempozyum ile anılıyor.

İstanbul Tiyatro Festivali, İstanbul Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Pera Müzesi işbirliğiyle yapılacak sempozyum, 26-27 Kasım günlerinde gerçekleştirilecek. Pera Müzesi'nin ev sahipliğinde yapılacak 100. Doğum Yılında Haldun Taner Sempozyumu'nda, Haldun Taner'in edebiyata ve tiyatroya katkıları ele alınacak. Sempozyum, kuramla sahne arasındaki bağın güçlenmesini önemseyen ve yazılarında tiyatronun bilimsel yanını vurgulayan Haldun Taner'in yapıtları ile tiyatroya olan katkılarını uluslararası ve disiplinlerarası bir tiyatro buluşmasında değerlendirmeyi hedefliyor. Tiyatro profesyonellerinin ve sanatçıların katılımıyla yapılacak sempozyumun ayrıntılı programına tiyatro.iksv.org ve https://udtb.wordpress.com/program-schedule/ adresinden ulaşılabilir.

18 Kasım 2015 Çarşamba

Ali Baba ve Yedi Cüceler'i üç günde 540 bin kişi izledi

Ünlü komedyen Cem Yılmaz'ın geçtiğimiz cuma günü gösterime giren son filmi “Ali Baba ve 7 Cüceler”i, üç günde 540 bin kişi izledi.

Yılmaz, gişe rakamını dün Twitter hesabı @CMYLMZ üzerinden “İlk 3 gün gişemiz 540.000 seyircidir...Tesekkür ederim:)” diyerek açıkladı.” Cem Yılmaz'ın hem yazdığı hem yönettiği filmin oyuncu kadrosunda kendisiyle birlikte Zafer Algöz, Çetin Altay, Irina Ivkina, Yosi Mizrahi gibi oyuncular yer alıyor. Boxoffice Türkiye'nin verilerine göre, ilk üç gün seyirci rekoru 1 milyon 641 bin ile ‘Recep İvedik 4'e ait. Cem Yılmaz'ın geçen yıl gösterime giren filmi ‘Pek Yakında'nın ilk üç gün seyirci sayısı ise 399 bindi.

16 Kasım 2015 Pazartesi

‘Bir dizi film' paneli

TÜYAP Uluslararası Kitap Fuarı kapsamında bugün Hidayet Karaca'nın yazdığı Bir Dizi Film kitabı çerçevesinde Medya Özgürlüğü Paneli düzenleniyor.

Abdullah Abdulkadiroğlu'nun moderatörlüğünü yapacağı panele Avrupa Gazeteciler Federasyonu Yönetim Kurulu Üyesi Barry White, Tarık Toros ve Prof. Mümtaz'er Türköne katılacak. Beylikdüzü TÜYAP fuar alanındaki Interexpo Salonu'nda düzenlenecek panel saat 15.30'da başlayacak. Panel sonrası Silivri'de tutuklu bulunan yazar Hidayet Karaca adına eşi Şule Karaca kitaplarını imzalayacak. Ufuk Yayınları'ndan geçtiğimiz ay çıkan Hidayet Karaca'nın “Çamlıca Vatan Silivri Bir Dizi Film'' kitabı kısa sürede 3. baskısını yaptı.

15 Kasım 2015 Pazar

Stefan Zweig çevirilerinde rekor kırdık!

Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden Stefan Zweig'ın eserleri üstündeki telif hakları 2013'te kalktı.

Büyük küçük çok sayıda yayınevinin, tıpkı bu yılın başında Antoine de Saint-Exupery'nin Küçük Prens kitabında yaşadığımız gibi, Zweig eserlerini ardı ardına yayımlaması uzun sürmedi. Halen kitapları satışta olan 28 ve kitaplarının baskısı çoktan tükenmiş 18 yayınevi daha… Bu demek oluyor ki, okur tezgâhlarda, vitrinlerde şimdiye kadar (yanılma payını da ekleyerek) 46 farklı yayınevinden Zweig kitabı okudu, okuyor.

Peki, Türkiye'de Zweig'a bu kadar yoğun ilgi gösterilmesinin sebepleri neler, çok sayıda yayınevi neden Zweig kitabı yayımlıyor? Alfa Yayın Grubu edebiyat editörü Mehmet Said Aydın, yayınevlerinin bu ilgisi için şunları söylüyor: “Çok zor bir zamanın, çok mühim bir dehası Zweig. Sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada teveccüh görüyor. Türkiye'de çok basılmasının ilk sebebi bu elbette. Ama ikinci bir neden daha var: Zweig'ın kitapları telifsiz basılabiliyor. Dolayısıyla irili ufaklı birçok yayınevi, iyi olduğuna inandığı çevirilerle, sırtını “güvenilir” birine dayamayı tercih ediyor haliyle. Bütün çevirilerin iyi olduğunu söylemek de güç ne yazık ki.”

ZWEİG ÇEVİRİLERİ NE KADAR YETKİN?

Zweig yayınlarının çokluğu bir yana, asıl mesele çeviri kalitesi. 57 farklı çevirmenin dışında, çevirmen bilgisi bulunmayan 14 kitap daha var. Son iki yılda üç büyük yayınevinin 39 Zweig eseri için 25 farklı çevirmenle çalıştığını da ekleyelim. Çevirmen sayısının çokluğu ister istemez Zweig çevirilerinin yetkin olmayan kişiler tarafından yapıldığı ve bunun Zweig edebiyatına zarar verdiği yönünde endişe ve eleştirileri de beraberinde getiriyor. Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Sırma Köksal, bu konunun Zweig'a özgü bir durum olmadığını söylüyor: “Ülkemizde birçok yazar ve yapıt yetkin olmayan çevirilerle yayımlanıyor. Klasikler söz konusu olunca sorun iyice çetrefilleşiyor. Çünkü bu yapıtlar, herkesin, istediği gibi yayımlayabildiği yapıtlar ve birçok yayınevi bu kitaplarda sadece kapak fiyatı üzerinden rekabet ediyor. Bu da yetkin olmayan çevirmenlere yaptırılan az telif ödenmiş acele basılmış kitapların okunamaz metinleri olarak okura dönüyor.”

Şimdiye dek yazarın 21 eserini yayımlayan İş Bankası Kültür Yayınları, Stefan Zweig kitapları editörü Gamze Varım, çevirideki ölçütlerini şöyle açıklıyor: “Yazarın üslubunu korumaya, anlam kaymalarını önlemeye, çeviride herhangi bir şeyin kaybolmamasına, yazarın kurmuş olduğu dünyanın Türkçede mümkün olduğunca bire bir yaratılmasına çaba harcıyoruz.”

“YAZARIN KENDİNE ÖZGÜ ANLATIMI KAYBOLUYOR”

Stefan Zweig denince akla gelen ilk çevirmenler Burhan Arpad ve oğlu Ahmet Arpad. Salzburg Üniversitesi Stefan Zweig Merkezi ile Stefan Zweig Cemiyeti'ne de üye, 13 eserde imzası olan Ahmet Arpad, “Piyasaya çok Zweig çıkması bir yandan güzel, öte yandan ise altmışa yakın Zweig çevirisinin 57 çevirmeni olması kabul edilemez bir durum. Bu yöntemle eser kesinlikle kalite yitiriyor. En önemli sıkıntı, Stefan Zweig'a özgü anlatımı Türkiye'de piyasaya çıkan altmışa yakın eserde çoğu deneyimsiz 57 çevirmenin yakalamasının tabii ki mümkün olmaması. Okur hangisinin Zweig'ın anlatımı olduğunu nasıl ayırt edecek? Ünlü yazara saygısızlık yapıldığı gibi, okurun da kafası karıştırılıyor. Yayıncıların bunu nasıl göze alabildiğine şaşırmamak, hatta öfkelenmemek mümkün değil!” şeklinde değerlendiriyor.

Zweig edebiyatı para kazanmanın gerisinde mi kaldı?

Hildemar Holl (Salzburg Üniversitesi, Uluslararası Stefan Zweig Cemiyeti yöneticisi): “Burhan Arpad ve Ahmet Arpad, yaşamları boyunca toplamda Stefan Zweig'ın 22 eserini tercüme etti. Bu, Zweig'ın eserlerine, diline, fikir dünyasına ve biyografisine dair çok yoğun bir bilgiye hâkim olmayı getiren olağanüstü bir performans. İki çevirmen de yazarın yaşadığı döneme ve kültüre oldukça vâkıf. Eserlerinin telif hakları kalktığından beri 57 çevirmen, Zweig'ın eserlerini Türkçeye çevirmiş. Bunlar arasında Ahmet Arpad ve Ahmet Cemal gibi uzmanların bulunup bulunmadığı konusunda şüpheliyim. Çevirilerin içeriği ve çevirmenlerin sayısı bende Zweig edebiyatının Zweig'dan para kazanmanın gerisinde kaldığı izlenimini bıraktı.”

“Zweig, kitaplarının en iyi şekilde çevrilmesini isterdi”

Klemens Renoldner (Salzburg Üniversitesi, Stefan Zweig Merkezi yöneticisi): “Türkçe okuyamadığım ve Türkiye'deki edebiyat ortamını bilmediğim için Zweig çevirileriyle ilgili bir şeyler söylemem zor. Fakat Stefan Zweig çevirilerinde 57 farklı çevirmenin olmasını düşünemiyorum. Ahmet Arpad uzun yıllardır Zweig çevirileri yapıyor ve Salzburg'daki konferansları ve dersleri takip ediyor, bu yüzden Zweig kitaplarını en iyi aktarabilecek çevirmenlerden biri olduğunu düşünüyorum. Elbette Zweig'ın Türkiye'de iyi tanınmasından dolayı mutluyum. Ama bilmelisiniz ki Zweig çevirmenleriyle çok yakındı ve kitaplarının en iyi şekilde çevrilmesini isterdi. Çevirmenlerine mektuplar yazar ve onlarla iletişimde olmak için bu konuyla çok meşgul olurdu. Halkın iyi çeviriyi kötü çeviriden ayıracağını ve yıllar içinde iyi çevirinin başarısının görüneceği kanaatindeyim.”

En büyük hümanistlerden biri

Avusturyalı gazeteci, romancı, oyun ve biyografi yazarı Stefan Zweig, 1881 yılında Viyana'da doğdu. Viyana ve Berlin'de eğitim aldı. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Yirmi yılını Salzburg'da geçirdi. Bütün hayatını yazıya adadı. Hümanist bir dünya görüşüne sahipti, Avrupa kültürüne inanmıştı. 1933 yılında, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Yahudi kökenli Zweig'ın eserleri de yer alıyordu. Bir yıl sonra Gestapo'nun evini basıp silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Farklı türlerde 60'a yakın eser yayımlayan Zweig, İngiltere ve ardından ABD'ye gitti. Daha sonra Brezilya'ya geçerek oraya yerleşti. Avrupa'nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve hayal kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Türkiye'de en çok okunan yabancı yazarlardan biri olan Zweig'ın, Dünün Dünyası, Amok Koşucusu, Satranç, Rotterdamlı Erasmus, Joseph Fouche, Sabırsız Yürek, Balzac gibi çok sayıda eseri dilimize çevrildi.

13 Kasım 2015 Cuma

Çağdaş sanat buluşması 10 yaşında

Geçtiğimiz yıl 80 bin izleyici rakamıyla dünyanın en çok ziyaret edilen fuarları arasına giren Contemporary Istanbul (CI) kapılarını yarın onuncu kez ziyaretçilerine açıyor.

İlk defa 2006'da 40 ulusal ve 9 uluslararası 49 galeri ile yola koyulan CI, bu yıl 24 ülkeden 102 galeriye ev sahipliği yapacak. 700'den fazla sanatçı ve 2.500'e yakın eserin sergileneceği fuarın bu yılki dikkat çeken bölümleri çağdaş İran sanatının en önemli örneklerinin sergileneceği ‘Contemporary Tehran'; X-CHANGE başlıklı tema ile küratör Ebru Yetişkin tarafından hazırlanan yeni medya sanatının izleyici ile buluşacağı ‘Plugin' bölümü ve Uzakdoğu sanatının kendine yer bulacağı ‘Australia China Art Foundation' (Avustralya Çin Sanat Vakfı) alanı.

Tahran'dan 4 galeri, 1 vakıf

Fuarın odağını teşkil eden Tahran, bu yıl fuara dört galeri ve bir vakıf ile katılıyor; Aaran Art Gallery, Assar Art Gallery, Dastan's Basemet, Shirin Art Gallery ve Lajevardi Foundation. Bunun yanında ülkenin önemli koleksiyonerlerinden Nadeer Mobarqa ve eşinin sanat koleksiyonu da izlenebilecek. CI Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli, İran'ı odağa almalarıyla ilgili, “İran çağdaş sanatına karar verirken İran konusunun bu kadar önem kazanacağını düşünemedik. En önemli komşumuz ve bütün dünyanın konuştuğu bir ülke halini aldı.” diyor. Bu bölümde Nasser Bakhshi, Alireza Adambakan, Mansour Ghandriz, Sohrab Sepehri gibi sanatçıların eserlerini görebilirsiniz.

Geçtiğimiz yılki fuarda yaklaşık olarak 96 milyon dolar değerinde eser sergilenmiş, bunların yüzde 65'i el değiştirmişti. Bir eser satın alacak olmasanız da, 12-15 Kasım tarihleri arasında Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda, aralarında Joan Miro, Banksy, Pablo Picasso, Annie Leibovitz, Drew Tal, Nuri Bilge Ceylan, Hera Büyüktaşçıyan, İrfan Önürmen, Murat Germen, Ömer Uluç gibi birbirinden önemli sanatçıların işlerinin yer aldığı fuarı ziyaret edebilirsiniz.

“Sanatçıların canına okuyacağım!”

Türkiye'nin ilk çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul (CI) bugün 10. kez kapılarını açtı. Koleksiyonerler için ön izleme açılışı dün yapılan fuarın sürpriz ismi 89 yaşındaki ressam Adnan Çoker. ‘Alfabe' serisiyle ilk kez tarzının dışına çıkan Çoker, sanat camiasına şöyle sesleniyor: “Ya doğru dürüst bir şey yapsınlar, ya ben doğrulturum onları.”

Bu yıl onuncu yaşını kutlayan çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul, bugün başladı. 23 ülkeden 700'den fazla sanatçının katıldığı fuarın bizce, en sürpriz ismi Türkiye'de soyut resmin ilk temsilcilerinden Adnan Çoker'di. Geometrik resimleriyle tanıdığımız Çoker, bu kez tarzının dışına çıkmış, ilk kez A'dan Z'ye tüm harfleri hareketli formalarla resmetmiş. Sanatçının, desenlerini 2007'de çizmeye başladığı Alfabe serisinde yaklaşık on yıllık bir emek var. Adnan Çoker, 1927 doğumlu, 89 yaşında. Önümüzdeki yıl 90. yaşını kutlayacak. Durup dururken, şimdi neden, niçin acaba herkesi şaşırttı? Aslında bu onun tarzı, belki de şaşırmamak lazım ama fuarın giriş katında Olcayart'ta ‘Alfabe' adını verdiği sergisinde buluşunca ne yapmak istediğini konuştuk.

İki nedeni var. Birincisi, diyor ki, “Ressamım ama burada daha ciddi bir işe kalkıştım. Biliyorsunuz böyle şeyler yapmıyordum.” Alfabe'deki eserlerin hepsi aynı boyda ve aynı renkte. Siyah zemin üzerine açık mavi A, B, C… Mor üçgenler, yeşil daireler yok. Renk konusunda bu kez kimseyi rahatsız etmek istemediğini söylüyor sanatçı. İkinci sebebi ise, ‘Hülya Avşar' vakası gibi sanat camiasına bomba gibi düşebilir (Hatırlarsanız kendisini bir sergi açılışında Avşar kızına verdiği ayarla epeyce gündeme gelmişti.) Şöyle diyor Çoker: “Bana yine kızacaklar ama sanatçıların canına okuyacağım dedim, ya doğru dürüst bir şeyler yapsınlar, ya ben doğrulturum onları.”

‘İYİ SANATÇI GÖREMİYORUM'

İstanbul'un çağdaş sanatın merkezi olduğu konuşulurken, artık daha hareketli ve daha üretken bir camiadan söz edilirken, Adnan Çoker neden böyle düşünüyor? Yeni yetişen sanatçıları mı beğenmiyor, yoksa eski-yeni herkese mi bu sözü? Eskiler arasında iyi sanatçılar olduğunu söylüyor fakat, genel itibarıyla sanat camiasından memnun değil. “Ben iyi sanatçı göremiyorum… Ciddiyet yok. Bakın burada (eserlerini işaret ederek) ciddiyet var.”

Sanatçının hayret ettiği bir konu da satış mevzuu. O da, Alman ressam Gerhard Richter gibi eserlerine kimlerin, niçin para verdiğini anlamıyor. “Ben, bunlar yapılır mı yapılmaz mı diye düşünürken alıcılar çıkıyor. Bunları alıyorlar? Alamazsın da diyemezsin...” Niye aldıkları tabloların altındaki kırmızı küçük noktalardan belli, doksan yıllık bir emek, birikim ve bakış… Sergide, Adnan Çoker'in A'sı çoktan satılmış, B gitmiş, C gitmiş, Ç de gitmiş… “Artık kendime özel bir A ve Ç yapacağım.” diyor Çoker…

Contemporary'de dikkat çekenler…

CI'da bu yıl İran sanatına özel bir yer ayrıldı, Tahran'dan dört galeri ve bir vakıf yer alıyor. Fakat etkileyici bir eser olduğunu söylemek zor. Tahran ve New York'ta birer şubesi bulunan Shirin Gallery'deki Ali Akbar Sadeghi'nin minyatürle harmanlanmış eserleri görülebilir.

Ayrıca İran'ın öne çıkan koleksiyonerlerinden Nadeer Mobarqa ve eşinin sanat koleksiyonu CI'da yer alıyor. Koleksiyonda Faramarz Pilaram'ın eseri dikkat çekici.

IŞİD'in Suriye'de yıktığı heykelleri, farklı teknolojik materyaller kullanarak yeniden üreten Morehshin Allahyari'nin Plugin bölümündeki videosu ile yine aynı bölümde, Bager Akbay'ın şiir yazan enstalasyonu izlemeye değer.

İstanbul'da galeri açmak için yer arayan Berlin'den Big Berlin'de sergilenen Murat Tosyalı'nın futbolcu Hakan Şükür, Metin Tekin, Rıdvan Dilmen, İbrahim Toraman portreleri...

Akbank Sanat standında sergilenen, Pablo Genoves'in “Hiç Olmadı, Hep Oradaydı” başlıklı sergisindeki fotoğrafları…

11 Kasım 2015 Çarşamba

'Büyüklerimden dinlediklerimi kayıt altına almak istedim'

Nazan Bekiroğlu'nun son romanı Mücellâ, Timaş Yayınları'ndan çıktı. Hayatı annesinin kontrolündeki fanusta geçen Mücellâ, günün birinde üniversite öğrencisi Nazan'a ‘Bir gün benim hayatımı yaz' demese belki şimdi böyle bir roman olmayacaktı. Bekiroğlu ile Mücellâ'yı konuştuk.

Mücellâ'nın öldüğü yaşı geçtiniz, o yüzden gençliğinizin Mücellâ teyzesi, Mücellâ oldu… Onu bu kadar hissetmenize sebep olan şey neydi?

Mücellâ'daki vasiyete benzer o sahneyi yaşadım ben. O cümleleri söyleyen teyze bunu bana gerçekten inanarak mı söylemişti? Böyle bir ümidi bir anlık bile olsa var mıydı sahiden? Bunu bugün, Mücellâ romanı ortaya çıktığında bile bilmiyorum. Ama neticede bir şey gerçekleşti. Bunun için de ben ve Mücellâ'nın, kurgunun dünyasında, her türlü hitabın temsil ettiği kayıtlardan sıyrılmış, daha özgür bir ilişkinin tarafları olarak birbirini bulması gerekti.

Mücellâ, inanılmaz bir titizlikle büyütülüyor. O kadar korunaklı bir hayat ki bir yerde şöyle bir cümle geçiyor: “Bir şeyden korunmak, onunla hiç karşılaşmamakla mümkün olabilirdi en fazla.” Mücellâ fanusunda gerçekten de korunabildi mi sizce?

Mücellâ'yı anlamak için uzun sayfalar boyunca Neyyire Hanım'ın bahçesine bakma gereğini hissettim. Çünkü Mücellâ bir yanıyla, Neyyire Hanım'ın baskıcı zihniyetinin eseri. Korumakla baskılamak arasında fark var oysa. Korumak, gerekli bir ebeveyn davranışıdır. Fakat asıl önemli olan genç bireye kendisini korumayı öğretmektir. Neyyire Hanım'ın yanılgısı abartılı koruma vazifesini tek yöntem olarak üstlenmesi. Mücellâ korunabildi mi? Bunun için onun sonuna bakmak lâzım.

Neyyire Hanım vasıtasıyla kadın konusunu derinlemesine inceliyorsunuz. Gelenekten beslenen toplumun bakış açısı kız çocuklarını baskılıyor. Geldiğimiz noktada gelenekler sizce kadına bakışı nasıl etkiliyor?

Geleneğin değer ölçüleriyle “mahallenin namusu” kavramını ayırmak gerek. Gelenek kendi içinde tutarlı bir organizmadır. Bu bütünün bütün organları arasında uyumlu bir ilişki vardır. Geleneği bir yaşama biçimi olarak seçersiniz veya seçmezsiniz, o ayrı bir mesele. Benim itirazım mahallenin namusu gibi arızalı bir kavramın geleneğin değerlerine sirayet etmesi, onların yerine kendisini ikame etmesi. O zaman ortaya aldatıcı, tutarsız bir sistem çıkıyor ve bunun farkında olmak çok kolay değil.

Mücellâ, ara sıra güzel bir kadın olmanın, beğenilmenin, kendisine mektuplar yazılmasının nasıl duygular olduğunu merak ediyor. Bu yönleriyle ele alırsak Mücellâ için eksik, tamamlanmamış bir kadın diyebilir miyiz?

Mücellâ'yı bir roman kişisi olarak inşa eden etkenler birden fazla. Bunların bir kısmı dışsal kaynaklı. En başta annesi ve onun temsil ettiği baskıcı zihniyet. Bir kısmı da doğrudan Mücellâ'nın kendisinden kaynaklı. Korkak ve özgüvensiz Mücellâ. Kendi kaderine sahip çıkacak bir yapısı yok. İlk duygusal uyanışında uğradığı ihanetin ardından annesinin ona çizdiği yolun emniyetine karar veriyor çabucak. Eksik bir kadın mı Mücellâ? Ben buna birey olamamış kadın diyorum.

Kozadaki Mücellâ kendi gençliğini, gençlik heveslerini, evlilik heyecanı, evlat sahibi olma gibi duyguları hep dayısının kızı Filiz üzerinden yaşıyor. Mücellâ haksızlığa uğruyor mu sizce?

Filiz, Mücellâ'nın yaşamak istediği fakat yaşayamadığı ne varsa hepsine sahip. Hem de bütün bunlar Filiz'e neredeyse o hiçbir çaba sarf etmeden sunuluyor. Üstelik mahallenin namus bekçilerine hiç aldırmadığı halde. Mücellâ adına trajik bir haksızlık.

Mücellâ'nın en büyük engellerinden biri de karayemiş. Bu küçük ağaç sanki bizim kendi kendimize koyduğumuz sınırları da temsil ediyor. Özlemler ve sınırlar arasındaki ilişki hangi düzeyde olmalı?

Doğrular ve yanlışlar olduğu sürece sınırlar da geçerliğini koruyacaktır. Ama romandaki karayemiş, nedeni nasılı tartışılmayan, tümden gelimci yasağın simgesi. Özlemlerle sınırlar arasındaki mesafenin değerler eğitimiyle, bilinçle, makuliyet doğrultusunda çizilmesi gerektiğini düşünürüm ben.

Cumhuriyet'in ilanından günümüze doğru bir panorama çizmiş gibisiniz. Özellikle kaybolan kelimeler, nesneler, ifadeler listeler halinde kendine yer buluyor. Mücellâ gibi onları da mı kayıt altına almak istediniz?

Bugün artık çoktan maziye karışmış ayrıntıların Mücellâ'da kurgunun izin verdiği ölçüde yer bulması biraz da benim mazi özlemimden. Mazinin tülü güzelleştirir, munisleştirir. En azından benim bildiklerimin, büyüklerimden dinlediklerimin kayıt altına alınmasını istedim. Diğer yandan böyle bir hikâye dönem dokusu olmadan eksik kalırdı benim anlayışıma göre.

Savaş yıllarına dair hatıralar da paylaşıyorsunuz. Kendi büyüklerinizden dinlediğiniz anıların ne kadar etkisi oldu?

Nar Ağacı'nda bana göre dedeler kuşağının hikâyesi vardı. Mücellâ'da daha çok anneler ve babalar kuşağının. Biraz da benim kuşağımın. Annem ve babam II. Cihan Harbi sürerken nişanlanmışlar, savaş bittiği yıl evlenmişler. O yıllara ilişkin anıları çok canlıydı. Evimizde anlatılırdı bunlar yarı hüzün yarı ironiyle. Kuru üzümle çay içmiş, korniş bulamadığı için paslı demir teline perde germiş bir nesil.

Zaman zaman yer verdiğiniz siyasi atmosferde de günümüzle çok benzer yanlar görülüyor. Örneğin, karşıtların bir tarafı diğerini vatanı batırmakla, öbür taraf ise bu tarafı vatan hainliğiyle suçluyor. Ya da bir yerde basın özgürlüğü konusuna da değinmişsiniz... Meseleler hep başa mı sarıyor?

Mücellâ için de Nar Ağacı kadar olmasa da ciddi bir hazırlık dönemi geçirdim. 40'lı, 50'li, 60'lı, 70'li yıllara dair okuma, fotoğraf bakma, gazete koleksiyonlarını karıştırma vs. ile geçen bu süreçte fark ettim ki meseleler her devirde benzermiş ve herkes demokrasi adına kendince iyi niyetliymiş. Asıl şaşırtıcı olan, herkes aynı iyi niyete sahipken nasıl farklı şeyler görebilmişiz?

Bugün ülkemizde yaşananlar mutlaka sizi de bunaltıyor, örseliyordur, kendinizi nasıl koruyorsunuz olup biten karşısında, umudu koruyabiliyor musunuz?

Yaşamanın bizatihi kendisi çok sert bir eylem. Her şeye rağmen umutluyum. Yeter ki vicdan, ahlâk ve evrensel doğrulara duyulan güven kaybolmasın. İnsaniyet adına gayretten vazgeçmemek gerek. Veremli Yusuf Ziya'nın penceresi önünde açan leylâkların Mücellâ'ya öğrettiği gibi, hayat her yerdedir ve her şeye rağmen değerlidir. Uğrunda mücadeleye değer.

Şehirleşmeye, müteahhit talanlarına da açıkça bir serzenişte bulunuyorsunuz. Bugün İstanbul'un ya da hemen bütün şehirlerimizin başına gelenler hakkında neler düşünüyorsunuz?

Bu konuda ne düşündüğümü denemelerimde yazmaktan ben artık yoruldum. Mücellâ'da bu mesele elli yıllık süreç içinde gösterdi kendisini. Şehir, mahalle, sokak, doğal ve tarihi dokunun kaybolması; bunun başlangıcı bizde hayli eskiye gidiyor. Mesele bilinçsizlik, cehalet, gaflet, kolaycılık, kurnazlık, paragözlük ile kartopu gibi büyümüş ve acı meyvesini vermiş. Yenilik ve değişim kaçınılmaz. Buna itirazım yok. Kimsenin de olamaz. Değişirken, yenilenirken değerleri kaybetmekten söz ediyorum ben. Kaybolan bahçe bir zihniyetin kaybolması demek. Hepimiz bahçemizi kaybettik.

Son olarak denemeci Nazan Bekiroğlu romancı olan Nazan Bekiroğlu'na ne diyor, kıskanıyor mu onu? Ya da tam tersi?

Denemelerim ile romanlarım arasında hoşça bir uyum var. Romanın meselelerini araştırırken, hissederken bir tür taslak gibi denemeler çıkıyor. Romanlarımın yazılış süreci denemelerim üzerinden izlenebilir. Denemeler romanlarımın gizli günlüğüdür bir bakıma.

Diğer romanlarınıza bakarak bu romanınızda daha sade bir diliniz var. Sizi roman dilinizi yalınlaştırmaya iten sebepler neler?

Kendiliğinden gelişen bir süreç bu. Dilim, kendi içinde bir seyir izledi. Belki böylesine yalınlaşmak için o kadar çalkanmak gerekmişti. Sadeliği sevdim ama sığlığı değil.

7 Kasım 2015 Cumartesi

Gülten Akın, kadınların omzunda uğurlandı

Çağdaş Türk şiirinin ustalarından Gülten Akın, son yolculuğuna Kocatepe Camii'nden uğurlandı. Cenazesine çok sayıda şair, yazar, sendikacı, insan hakları savunucusu, siyasetçi ve okur katıldı. Akın'ın cenazesini kadınlar omuzlayarak cenaze arabasına yerleştirdi.

“Başka yol bilmiyordum, yazdım.” diyen şair Gülten Akın, Ankara'da tedavi gördüğü hastanede çarşamba günü hayatını kaybetmişti. Şairin cenaze namazı, cuma namazı sonrası Kocatepe Camii'nde kılındı. Cenaze töreninde şairin çocukları Aksu Bora, Deniz ve Murat Cankoçak taziyeleri kabul etti. Cenaze namazı kılındıktan sonra şairin cenazesini kadınlar sırtladı. Tabutu cenaze aracına kadar taşıyan kadınlar, hep bir ağızdan şairin, “Selam olsun bizden önce geçene/ Selam olsun dosta, hasa, çile çekene/ Selam olsun dayanana, düşene/ Yüreğim yürektir bakma gözüm yaşına” dizelerini okudu. Akın'ın cenazesi Karşıyaka Mezarlığı'na götürülerek burada defnedildi.

‘GÜLTEN ABLA'YI YALNIZ BIRAKMADILAR

Unutulmaz şiirlere, kitaplara imza atan Gülten Akın'ı son yolculuğuna şair ve yazar dostları, birlikte mücadele verdiği insan hakları savunucuları, siyasetçiler ve binlerce okuru uğurladı. HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, CHP milletvekilleri Aylin Nazlıaka ve Şenal Sarıhan, eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu cenaze namazına katılan isimler arasındaydı. Yazar Hasan Ali Toptaş, “Hepimizin Gülten anası, ablası göçtü” diyerek duygularını ifade etti. Şairin bestelenen şiiri ‘Deli Kızın Türküsü' şarkısını seslendiren sanatçı Sezen Aksu'nun gönderdiği çiçek, şairin tabutunun başına bırakıldı.

“HEPİMİZİN ‘ANA'SIYDI”

Cenazeye katılan isimler Gülten Akın'ın vefatını ‘modern şiir için büyük kayıp' olarak niteledi.

Hasan Ali Toptaş:“Gülten ablamızı kaybettik. O hepimizin, tüm yazarların, şairlerin ablasıydı, anasıydı. Büyük bir şairimizdi, maalesef kaybettik. Çok üzgünüm. Gülten Akın'sız bir Türk şiiri düşünemiyorum. Şiirde yerinden oynatılamayacak bir köşe taşıdır.”

Ahmet Telli:“Gülten Akın şiirleri kadar, bize miras olarak bir düşünceyi de bıraktı. O düşünce, vicdandır. Bu ülkenin ileri bir ülke olması gerektiğini savunuyordu, herkesin demokrasi ve barış içinde yaşadığı bir ülke hayal ediyordu. Bütün şiirleri hep bundan bahseder. Onun şiirlerini yeniden okursak, göreceğiz ki vicdanımız titriyor. Sanıyorum ülkenin bu günlerdeki haline daha fazla dayanamadı, durmadan incelen vücudu.”

İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan:“Gülten Akın, darbe sonrası dönemde 1986'da İnsan Hakları Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. Bir insan hakları aktivisti olarak her zaman doğrulardan yana oldu, hak mücadelesi yürüttü. Biz onu öyle tanıyoruz, hep öyle hatırlayacağız. Kendisini sevgiyle, minnetle anacağız.”

HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ: “Türkiye edebiyatı ve mücadele tarihi bakımından önemli bir kayıp. Biz onu şiirleriyle tanıdık ve şiirleriyle yaşama dair söylediği sözlerle tanıdık. Özellikle bir kadın olarak şiiri ve yaşam karşısındaki duruşu her zaman bize örnek oldu. Bizler toplumsal mücadelede ve siyasette, her zorlukla karşı karşıya kaldığımızda şiirlerden ilham aldık, şiirlerden güç aldık. Bize şiirlerle dolu bir miras bıraktı. O şiirlerdeki direnci, pırıltıyı, umudu, yaşama ve mücadeleye tutunma inadını biz ondan öğrenmeye devam edeceğiz. Hepimizin başı sağ olsun.”

5 Kasım 2015 Perşembe

‘Ağır, çok ağır bir dünya'dan göçtü

Şiirimizin büyük ustası Gülten Akın'ı yitirdik. O, şiirini daima ileri taşıyan şairlerdendi. Daima ve yalnızca şair kaldı. “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” dizelerinin, şairini de aşan bir üne kavuşması Gülten Akın'ın talihsizliği de sayılabilir: Çok güzel şiirleri bazen bu iki unutulmaz dizenin gölgesinde kaldı.

Gülten Akın son kitabı Beni Sorarsan'da (2013) pek alışılmadık bir şey yapmış, kitabın başına bir sunuş metni koymuştu. O yazı, dünyanın gürültüsü karşısında bir adım geri çekilip olan biteni sessizce izleyen bir şairin hayata bakışını verir: “Gazetelerden, televizyondan kan damlıyor bir yandan. Öteden yılbaşı kutlamaları. Salt gürültü, salt mutlu gibi yapan insan (Nasıl insan?) kalabalığı. ‘Çok çiğ çağ' demiş Necatigil Usta: ‘Çok çok çiğ' şimdi.” O önsözün başlığı aslında Gülten Akın'ın bütün bir şiir tavrıdır: “Ağır, çok ağır bir dünya.”

1933 doğumlu Gülten Akın, şiire Garip rüzgârının şiddetli estiği, İkinci Yeni şiirinin henüz ufukta belirmediği yıllarda başladı. İlk şiiri 1951'de Son Haber gazetesinde yayımlandı. (Gazetelerde şiir yayımlayan son kuşaktandı.) İlk kitabı Rüzgâr Saati (1956) günün modalarına kapılmayan, özgün bir şairin doğuşunu haber veriyordu. Ardından gelen Kestim Kara Saçlarımı (1960) Türkçenin gücünü kadın duyarlığıyla buluşturan genç şairin adını daha geniş kitlelere duyurdu. TDK Şiir Ödülü'ne değer görülen bir sonraki kitabı Sığda (1964) ile şiirimiz artık bir usta kazanmıştı.

TOPLUMCU ŞİİRE YÖNELİŞ

Gülten Akın şiirinde ikinci dönem bundan sonra başlar: 1970'li yıllar boyunca yayımladığı dört kitapta (Kırmızı Karanfil, 1971; Maraşın ve Ökkeşin Destanı, 1972; Ağıtlar ve Türküler, 1976; Seyran Destanı, 1979) toplumcu çizgiyi benimsemiş bir şair görürüz. Fakat Gülten Akın, en toplumcu yapıtlarında bile şiirden slogana savrulmamış, incelikli şiir çizgisini bozmamıştır.

Şairin üçüncü dönemi 90'lı yılların başına rastlıyor. Sevda Kalıcıdır (1991) ve Sonra İşte Yaşlandım (1995) kitaplarında, dünyaya iyice durulmuş bir dille, daha bilgece bakan bir şair karşımıza çıkar: “Bir roman kadar uzun bu tümce, / -Sonra işte yaşlandım.” Özellikle Altın Portakal Şiir Ödülü'ne değer görülen Sessiz Arka Bahçeler (1998) bir başyapıttır. Uzak Bir Kıyıda adlı bir sonraki kitabında ise iyiden iyiye hikmet burcundan seslenen bir şairin sesi duyulur: “Bütün öyküleri yazıp tüketti / bir kendi öyküsü kaldı içerde”.

‘BAŞKA YOL BİLMİYORDUM, YAZDIM'

Uzak Bir Kıyıda, Gülten Akın için aynı zamanda bir 70. yaş kitabıydı. Kitap üzerine söyleşmek için Burhaniye'ye, dünyayı uzak bir kıyıdan izleyen şairin evine gitmiştim. Son birkaç yıldır kış aylarını da o yazlık evde tek başına geçirdiğini anlatmış (eşi sağlık sorunları sebebiyle Ankara'dan uzun süre ayrılamıyordu), yalnızlıktan söz etmişti. Kış aylarında neredeyse hiç insan görmeden yaşadığını, bunun yalnızlıktan çok bir sürgüne benzediğini söylemişti. Kendisini ‘hikmet burcu'nda görüp görmediğini sormuştum Gülten Akın'a, cevabı hikmet burcuna çıktığının kanıtı gibiydi: “Tek bir şeyi yetmiş yılda bilebilmek hikmet sayılır mı?”

Şair on yıl sonra bu kez 80. yaş kitabıyla okurlarını sevindirdi. Beni Sorarsan adlı kitabın ilk dizeleri o kış yalnızlıklarının sürdüğünü haber veriyordu: “Beni sorarsan, / Kış işte / Kalbin elem günleri geldi / Dünya evlere çekildi, içlere”. Gülten Akın, o kitabın ardından Zaman'a verdiği söyleşide aslında bütün şiir serüvenini tek cümlede özetliyordu: “Başka yol bilmiyordum, yazdım.”

HEPİMİZ BİRAZ ÖKSÜZ KALDIK

Gülten Akın, şiirini hep ileri taşıyan şairlerdendi. Her kitabında daha duru bir söyleyişe ulaşmıştı. Daima ve yalnızca şair kaldı. “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” dizelerinin, şairini de aşan bir üne kavuşması Gülten Akın'ın talihsizliği de sayılabilir: Çok güzel şiirleri bazen bu iki unutulmaz dizenin gölgesinde kaldı.

Çağdaş Türk şiiri en büyük şairlerinden birini kaybetti. Gülten Akın aynı zamanda şiirimizde, herkesin uzlaştığı üzere, bir ‘anne' imgesinin karşılığıydı. (Dünya şiirinde buna benzer tek örnek Anna Ahmatova'dır.) Hepimiz biraz öksüz kaldık.

Beni sorarsan

4 Kasım 2015 Çarşamba

Benim adım Tataristan'da da ‘kırmızı'!

Orhan Pamuk'un romanı Benim Adım Kırmızı, Tataristan'ın başkenti Kazan'da üç buçuk saat süren bir temsil ile sahnelendi. Şehrin en önemli salonlarından Galiaskar Kamal Tiyatrosu'nda sahnelenen temsil, romanın zaman geçişlerini yansıtan göz kamaştırıcı sahne tasarımı ve oyunculuklarıyla dikkat çekiyor.

Nobel ödüllü Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanı, yurtdışında ilk kez Rusya Federasyonu'na bağlı Tataristan'ın başkenti Kazan'da tiyatroya uyarlanıp oynanmıştı. Tiyatro şehri olarak bilinen Kazan'ın en önemli salonlarından Galiaskar Kamal Tiyatrosu'nda hâlihazırda oynanmaya devam eden temsil tam 3,5 saat sürmesine rağmen ilgiyle izleniyor. Temsilin dili Tatarca. İsteyenlere Rusça ve İngilizce kulaklık seçeneği de sunuluyor.

Türk romancılığının tanınırlığı açısından bakarsak durum hayli gurur verici. Bir Türk romanı, dünyanın birçok yerinde okunuyor ve Türkiye dışında bir şehirde tiyatro sahnesine aktarılıyor. Hele bir de Pamuk'un felsefî; öğeler barındıran karmaşık üslubuna, kurgusuna rağmen... Oyunun yönetmeni Maksim Kalsin de postmodern bir romanı sahnelemenin iki kat zor olduğunu söyleyerek aynı noktaya dikkat çekti. Kalsin'e göre Kazan'ın Doğu ve Batı'nın buluştuğu yer olması bakımından Benim Adım Kırmızı'nın Türkiye dışında ilk kez burada sergilenmesinin sembolik anlamı var. Orhan Pamuk'un leitmotiv'i olarak iki dünyanın (Doğu-Batı) iç içe geçişinden bahseden Kalsin, bu açıdan bakıldığında konunun mekâna uygun olup mekânın da konunun ruhunu taşıdığını belirtiyor.

ROMANLARIN DİLİ OLSA...

Romanlardaki sembolik dili ve öğeleri sahneye aktarmanın çeşitli yolları var. Bu yolların bir yönetmen irfanıyla geldiği hal, tiyatroda başarılı temsilleri ortaya çıkarıyor. Oyunun başından sonuna, yönetmeninden oyuncusuna kadar herkesi içimden tebrik ederek izledim. Renkler cümbüşü sahneye çok iyi aksettirilmişti. Oyunun önemli izlekleri, püf noktası -yani katilin uşak olduğu(!)- gerekli yerlere kadar çok iyi gizlenmiş ve yüksek dekor becerisiyle aynı anda cereyan eden hadiseler oldukça yetkin biçimde sahneye aktarılmıştı.

ÜÇ KATMANLI SAHNE TASARIMI

Daire biçiminde dönebilir tasarlanan, üzerinde üç katmanlı bir platform yardımıyla sahneye aktarılmıştı oyun. Dört bir tarafı gerektiğinde merdivene ya da bir odaya dönüşüyordu platformun. Sahnenin dört tarafı, zeminin dönüşleriyle birlikte hem aynı zamanda farklı mekânlarda gelişen olayların anlatımını güçlendiriyor hem de dekor ve sahne değişimlerinin hızını önemli derecede artırıyordu. Platformun arkasında da büyük bir ekrana yansıtılan resimlerle mekân betimi tamamlanıyordu. Yönetmen Kalsin'in de belirttiği gibi, ekrandan geçen görüntülerde kahramanın Osmanlı minyatürleri, Avrupa Rönesansı tabloları ile değişerek devam eden hikâyesi, ‘modern sanatın çıkmazı ve aynı zamanda ölümün kutsallaştırılmasının kaçınılmaz simgesi haline gelen Kazimir Malevich'in Siyah Kare tablosuna kadar' geliyor.

Daha önce Rus tiyatrosunun dekor konusundaki yetkinliğini İstanbul'da çok talep gören bir dekor tasarımcısı olan Barış Dinçel'den duymuştum. Dinçel, Rusya'daki bir turnede dekorunu hazırladıktan sonra oyun saatinin değiştirileceğini ve başka bir oyunun daha önce oynanacağını öğrenir. Hazırladığı dekorla ilgili emeğinin boşa gittiğini düşünerek üzüntüsünü belirtince Rus yetkililer dekoru kaldırmaya gerek olmadığını söyler. Dekorun bulunduğu sahne, büyük bir asansör sistemiyle diğer oyunun dekoruyla yer değiştirir. Burada da dekor öylesine ustaca yapılmış görünüyordu ki, aynı zamanda tiyatrocu Savaş Dinçel'in de oğlu olan Barış Dinçel'in söylediklerini hatırlamadan edemedim.

Başarılı oyunculukların da göz kamaştırdığı temsil, yıl sonuna kadar Kazan'daki Kamal Tiyatrosu'nda sahnelenecek. (www.kamalteatr.ru)